23 Ağustos 2009 Pazar

Büyük Aile-7

BÖLÜM-2

KARAÇAY

Hamide Mezarı Tepesi ve Hamo Tepesi birbirlerine bakarlar. Bu bakış öyle birkaç yıllık bir bakış değildir ha!
Dünya kurulduğundan beri veya nereden bilsinler; son, yıkıcı ve aynı zamanda yaratıcı depremlerin ani hareketleri bitipte dünyanın yeryüzüne o enfes şeklini verdiği günden beri birbirine bakar onlar.

Hamo Tepesi’nin adı en fazla bir-iki yüzyıllık bir addır ve Hamide Mezarı Tepesi ondan daha az değil.

Neden Hamo Tepesi’nin adı Hamo veya neden Hamide Mezarı Tepesi’nin adı Hamide Mezarı’dır bilinmez ama sanılır ki, bu iki tepe arasında ve bu iki isim arasında bir ilişki var.

Hamide, Hamo’sunu kaybettikten sonra, kendini bu tepeye vurup, aç, biçare ve umutsuz kalıpta öldüğünde bu tepeye mi gömülmüştür?Mümkün ve akla en yakın açıklamadır bu!

Bu mezar Hamo’ya duyulan umutsuz bir aşkın “anıtı” olarak mı isimlenmiştir? Orası öyle!
Ama Hamo’nun büyük bir olasılıkla gerçek adının Hamit olduğu ve yöre insanın sevimlileştirmek istediği kahramanlarına, saygı duyduğu yavrularına, yani kendinden gördüğü, kendinden saydığı canlarına yaptığı kısaltma bir isim olmalıdır bu Hamo… Aynı Zeyno gibi, aynı Fato gibi, aynı Memo gibi…

İşte bu tepeler Hamide ve Hamit’in aşkını simgeliyor olmalılar. Hayatını beklenmedik zamanda kaybeden bir Çukurova delikanlısı Hamit ile bu ölümü kabullenemeyen Hamide arasındaki aşkın…

Kendini tepelere vurup, gözden ıraklaşan bir kadının trajik sonunu ve birbirine kavuşamayan aşıkları simgeleyen isimler olmalı bunlar…

Nasıl, dünya oluştuğundan beri bu iki tepe kavuşamadıysa birbirlerine, işte Hamide ve Hamo da aynı kaderi paylaşmış olmalılar bu iki güzel benzersiz tepeyle.

Ama arada bir fark var. Bu iki tepe kavuşamamış olsalar da birbirlerine, doğa, muhteşem bir şeyi yaratabilmiştir ortalarında.Kendi evlatlarını. Karaçay’ı!İşte Karaçay bu evlattır; Hamide Mezarı Tepesi ve Hamo Tepesi’nin evladı.

Karaçay, bu benzersiz ve birbirlerini milyonlarca yıldır büyük bir hayranlıkla seyreden bu iki tepenin ortasından doğar.Bu iki tepenin kaynakları besler Karaçay’ı…
Hamide ve Hamo Tepeleri’nin derinliklerinden gelir Karaçay’ın soğuk, içimine doyum olmayan suları.Daha sonra Gavurdağları’nın yükseklerinden her ilkbaharda eriyerek gelen buz gibi kar suları karışır Karaçay’a. Coşar Karaçay her baharda diğer dereler ve nehirler gibi.
Gavurdağları’nda ulu sedir ağaçları vardır, karaçamlar vardır, serviler vardır.

Gavurdağları’nda papatyalar açar baharın ve kardelenler deler karı daha erimeden.
Ceylan yavruları sonra, yarpuz çiçekleri, gelincikler izler daha sonraları onları; sevgililerine kavuşamayan gelincikler ama…Sonra yaşlanıp dağlara bırakılmış yılkı atları vardır, kendi derin yalnızlıkları içindedir bu yaşlı emektar atlar. Yaşlanmış ve biçimsiz bir yay gibi aşağı doğru bükülmüş belleriyle ve yaşlılıktan bir hayli bozlaşmış tüyleriyle yılkı atları… Sonra uzun, biçimsiz kuyrukları ve yeleleriyle onlar, başları yerde, temiz ve lezzetli çimenlerini yerler Hamide Mezarı ve Hamo Tepelerinin…

Başları hep yerdedir yılkı atlarının, yüreklerinde artık bir işe yaramamanın vermiş olduğu keder…Her gün biraz daha ölüme doğru akmanın kederi!

Karaçay’ın ak sularını, ceylanların arasına karışıp birlikte içerler yılkı atları.Birbirlerine kavuşamayan iki aşık tepenin kaynakları yaratır Karaçay’ı ve bu gözyaşlarına belki de, Hamo ve Hamide’ninkiler de eklenmiştir bu yüzyılın başında kim bilir!

Peki, katılan sadece bu gözyaşları mıdır Karaçay’ın duygu yüklü sularına? Sadece Hamide Mezarı ve Hamo Tepeleri’nin altından fışkıran sular, Gavurdağları’nın eriyen karları ve Hamide ve Hamo’nun gözyaşları nedeniyle mi ağır ve yorgun akar Karaçay?
Sadece bu iki aşığın gözyaşları nedeniyle mi bir iç burukluğuyla karışık bir duyguyla izlerler Karaçay’ı Osmaniye’nin ahalisi?

Karaçay bunun sırrını kimselere vermez, konuşmaz kimselerle. O sadece akar: “Benim akışımdan anlayın benim içimdekileri” der gibidir o.
Bir rivayete göre, eğer ay ışığı altında temiz bir bahar gecesinde dinlenirken doğa, kayarken gökte yıldızlar ve göz kırparken gezegenler dünyaya, gitmelisiniz Karaçay’ın şelale olup otuz metreden intihar etmek için düştüğü yere.Oradadır Karaça’yın mektubu; bulamazsınız ama okuyabilirsiniz sessizce. Sadece beklemelisiniz; sessizce, hissederek ve seven bir yürek lazım olacaktır yalnızca size.

Çok şükür, o yürekle gitti biri oraya bu ilkbahar, oturdu Karaçay’ın döküldüğü o olağanüstü şelalenin kıyısına ve yukarıda yazılanları işitti.

Ve gelip olduğu gibi anlattı Karaçay’ın tüm sırlarını, olduğu gibi…

Yüreğinde sevgiden başka bir şey taşımayan bu adam ve aynen bu kitaba yukarıda anlatıldığı gibi konuldu Karaçay’ın, Hamide Mezarı Tepesi’nin ve Hamo’nun öyküsü.
Karaçay, Karaçay olarak doğar ve saniyede tamı tamına üçbin litrelik bir hızla akar; bu hacmiyle ergenlik çağına gelmiş bir delikanlı gibidir ve acısını dışarı vurmak için otuz metre yüksekliklerden aşağı doğru kendini atarak intihar eder adeta.

Şelaleşen Karaçay bu haliyle pek güzeldir. Ama acısından kendini aşağılara attığı yerde adı Karaçay Şelalesi olur ve dehşetli güzel bir gölete dönüşür düştüğü yerde. Çocuklar neşe içinde yüzerler o buz gibi suyun içinde yaz başından sonbahara kadar. Ve oradan toplar sularını Karaçay ve kendi sevgilisine katılmak üzere Çukurova’nın kıpkırmızı, verimli topraklarının içinden akarak sevdiğine, Ceyhan Nehri’ne karışır 45 km sonra…
Ve Karaçay doğduğu noktadan sevgilisi Ceyhan’a ulaştığı yere kadar yetmiş küsur kilometre yol kat eder.Yetmiş küsur kilometre taşır acısını Karaçay ve bereketini bırakır yalnızca Kuzey Doğu Çukurova’ya…

Ceyhan Nehri’ne karıştıktan sonra Karaçay artık Karaçay değildir ve Ceyhan Nehri de Ceyhan Nehri! Onlar artık başka bir şeydirler ve akarlar sonsuz sevgililerine ulaşmak için delicesine…

Anadolu’yu Güney’inden altın köpükleriyle öpen Akdeniz’e doğru akarlar birlikte.

Peki ama Karaçay’a dökülen tek gözyaşı, sadece Hamide ve Hamo’ya mı aittir?

Değildir!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder