31 Mart 2009 Salı

Genç Osman Kızıldenizli


Abim!

Benim üzerimde babamdan bile çok emeği olan biri varsa O'dur.
Öyle bildiğiniz abilerden değil ha! Benim abim o, benim abim..!
Eğer bana sorarsanız "yaşamında ilk örnek aldığın kimdir?" diye.
"Genç Osman Kızıldenizli" , derim.
Hiç tereddüt etmem, bir salise bile!

O kadar büyük, o kadar büyük bir abidir işte.

1970' li yıllarda O üniversite öğrencisiyken ,evimize gelen "üniversiteli" kızlar onu tavlamak için önce benim kalbimi kazanmaya çalışırlardı.

"Osman" derlerdi, "Kubilay senden daha yakışıklı ha !" derlerdi...

Vallahi doğru söylerlerdi, billahi doğru söylerlerdi!
Ama ona aşık olup, bana sadece şeker alırlardı.

Gece sabahlara kadar vardiyalı olarak, Sümerbank Fabrikası'nda iplik makinalarının başında çalışıp, sabah ise üniversiteye gitmiştir.
Benim abim, yakışıklı, kapkara, uzun yeleli bir Çukurova Beygiri gibidir.
Soylu Çukurova atlarından almıştır tüm özelliklerini.

Evimize ders kitapları dışında, dünya edebiyatı dahil, yüzlerce kitabı getiren adamdır. Bu az bir şey değildir. Çünkü hepimizin gelişimine katkıda bulunmuştur. Ama en çok da benim…

Bu kitaplar eğer varsa benim "birikimlerimin" temelidir ve bu değerli adama en çok benzeyen kardeşi olmamı sağlamıştır.

Tolstoy artık benim için bir "tostçu" , Balzac ise bizim "bazlama" ekmeğimiz veya V. Hugo'nun da “Beşinci Hugo” olmadığı gibi… Daha önceleri benim için şifre gibi olan bu isimler artık çözülmüş ve içselleşmiştir.

Sonra tadına doyulmaz Türk edebiyatı… Yaşar Kemal, Fakir Baykurt Orhan Kemal, Nazım Hikmet, Orhan Veli hep ama hepsi, Genç Osman' ın sayesinde, daha ortaokulun başında benim yaşamıma girmiş ve beni "vücuda" getirmişlerdir.

Sonra bendeki resim yapma merakını görüp, bana aldığı bir "sulu boya" fırça takımı var ki, boy, boy... Siyah narin sapları ve samur tüyleriyle...

Sadece bunlar mı? Elbette hayır!

Abimin bana asıl katkısı "özgüven" aşılamasıdır.
Bana hep ama hep güvenmiştir ve bunu da daima arkamda durarak göstermiştir.

En zor zamanlarımında bile, "Kubilay yapar" sihirli sözcüğünü söyleyen odur.

Üniversiteye girmem de ve oradan mezun olmam da onun güveni sayesindedir.

Genç Osman, "evrensel değerler, vatan sevgisi ve dünyayı değiştirme" değerlerini öğretmiştir bana.
Bir de bir erkek olarak, Adana’ nın o sert erkek ikliminde, hem bir erkek hem de insan ilişkilerinde eşit ve dengeli olunabileceğini göstermiştir.
Sahip olduğumuz sevgimizi göstermeyi önce annem ve ablalarım ama daha sonra bana abim öğretmiştir.
Erkekliğin kabalıkla buluşmaması gerektiğini öğrendim ondan ben.
Nezaket ve inceliğin ilk derslerini ondan aldım.

Öğreten adamdır Genç Osman, öğreten adam…

Daha sonra ”dava adamı olmayı” öğretmiştir. Az bir şey değildir bu, bilesiniz.

Yaşamınızı "bir şeye" adamak ve ona göre şekillenmek marjinallik gibi görünse de, aslında "dava adamı" olmak " evrensel vicdanın temel taşıyıcısı” olmaktır.

İşte budur en önemli öğrendiğim şey ondan.

Ben evin en küçüğü olarak oldukça şanslıyım bu açıdan. Altı kardeşimin, anne ve babamın deneyimleri bana akmıştır aynı bir havuzda toplanır gibi...

Bilmem kullanabildim mi bu deneyimleri kendi yaşamımda, hak ettim mi bu değerlerin bende toplanmasını?

Allah bilir!

Benim abim, "kollektif yaşamın" ve "paylaşımcılığın" günümüzdeki değerli temsilcilerinden biridir ve bu onun en önemli özelliğidir.

Bazı değerleri zamanla değişmiş ve yenileri eklenmiş olmakla birlikte, O sadece bir tek değerini değiştirmemiştir:
Ülkesine kalben bağlanmak ve "Türk halkının bağımsız ve onurlu yaşaması için kendini ortaya koymak" her şeyin üzerinde olmuştur onun için.

1970' li yıllarda, Amerika' nın İncirlik Üssü’nün kapatılması için  İskenderun’dan Adana' ya kadar yürüyerek akan yürüyüşçülerin içindedir.Hem de Tertip Komitesi Başkanı olarak..!

1968 ruhunu almış, Adana’ ya, Meydan Mahallesi’ ne getirmiştir.
Bu haliyle saygı kazanmıştır. Fikirlerine hep değer verilmiştir.

Ama çok “rahat adamdır” Genç Osman!
Bazı konularda dünya yıkılsa umurunda değildir. Pek beğenirim bu huyunu.
Rahatlığı bazı zamanlarda örnektir bana, bazı zamanlarda ise çıldırtır adamı.

Rakıyı, Adana Kebabı'nı, içli köfteyi ama ille de anamızın yaptığı sini köfteyi çok sever.
Onunla uzun akşam yemekleri vazgeçilmezdir benim için, çizgisini hiç bozmaz çünkü.

Benim abimi, en güzel “kırmızı” renk tanımlar…
Yok yok, ateş kırmızısı, yani kızıl!
Kol düğmeleri kırmızı, kravat iğnesi beyaz, ceket mendili ateştendir…

Çoban Yıldızı’dır o benim için.
Bana daima yol gösteren.

Ve en güzellerinden bir Aydınlıkçı!
.

30 Mart 2009 Pazartesi

Kahve,Ceviz ve Badem..!



Siz hiç kahve ve cevizi birlikte yiyip içtiniz mi?

Hep yapılır ve son zamanlarda kahvenin yanında çukulata ikram edilmeye başlandı.

Ben hiiiç sevmem.

Çünkü çukulata o kadar baskın bir tat verir ki kahvenin o güzelim tadını alamazsınız.

Likör de fena değildir, çocukken bize ikram edimezdi: Hoş ya, kahve de ikram edilmezdi ama "nane" likörünün kokusu burnumuza kadar gelirdi.
Ayten Halam benim, nane likörü ikram ederdi yanlış anımsamıyorsam kahvenin yanında.
Biz çocuğuz ya, bize meyve suyu falan...
Ben cevizi çok severim, kahveyi de.
İlk denediğimde ikisini birden, dedim ki; "bu kahve de kahve oldu şimdi ha!"
Cevizin o özgün "oleik asitçe" zengin tadıyla, kahvenin "kafeini" buluştuğunda hoş bir tat alıyorsunuz.
Hele bir iki kadeh şarap veya rakı içmişseniz... Ooooooh canınıza değsin.
Kahve ve ceviz emin olun ki, iki güzel aşık gibidirler ve birbirinin tadını bastırmaz ve ortak bir tada dünüşürler.
Bir de "badem" içini deneyin; hani acıbadem likörlerinde kullanılır ya...
O da kahvenin tadını arttırır, tadı doyumsuz olur.
Ben sosyal ilişkilerimde de öyleyim.
Baskın olmak istemem, "üzerime basılmasına da izin vermem."
Bu nedenle "çukulata" iyi değildir bana göre kahvenin yanında.
Badem deneyin, ceviz deneyin....
Dileğim odur ki, "arkadaşlarınız da hep 'ceviz ve badem' gibi olsun sizin yanında.
Ne kendilerinden vazgeçsinler ne de sizi gölgelesinler.
Kahve, ceviz ve badem tadında dostlar dilerim hepinize.

27 Mart 2009 Cuma

ÖNCELİKLERİN İÇİNDE OLMAK VEYA OLMAMAK


“Öncelikler”

Öncelikler insan yaşamını belirler.
Bazen ajandanıza bazı “maddeleri” siz almazsınız.
Bazen de "siz bir madde” olarak başkasının ajandasına giremezsiniz.
Seçen ve seçilen olarak hızla yer değiştiren bir dünyada yaşıyoruz.
Bu “seçinim ve öncelikler” yasasıdır aynı zamanda.
Ve böyle bir yasaya karşı durmak, ayak diretmek pek olanaklı değildir.

Rüzgara karşı mı duruyoruz acaba?

Ama geldiği coğrafyanın kokularını üzerinize salmayacağı bir rüzgarın…
İçeriğini korur, vermez. Olmadığından değildir ha!
Vermek ister ama vermez; tavrını deneyimleri belirler.
Kaynar sütün tecrübesini unutmaz ya da unutmak istemez.
Oysa yoğurt, " yoğurta göre tüm çekiciliğiyle" onun karşısındadır ama...
Belki de yoğurdunuzun sütü kalitesizdir veya mayasında bir sorun vardır üstelik çilingiri de alüminyumdandır, kim bilir?

Rüzgarın öncelikleri vardır ve bu öncelikleri atmosferin yasaları belirler ayrıca.

Sert jilet gibi dağların kestiği ve oluşturduğu bir rüzgardır ve çekiciliği de bu yüzdendir.

Dağların, meraların, bozkırların ve ormanların çiçeklerinin kokusunu alırsınız rüzgardan ama...
Sonra bir bakmışsınız "Aaaa! Herkesten biri " olmuşsunuz…
Herkesin içinde "biri" olmak mı önemlidir yoksa sadece birinin "biri" olmak mı?
Siz hangisini hayal etmiştiniz?
Kritik soru budur!

Herkes mi olmaktı düşündüğünüz veya herkesin dışında biri mi olmaktı amacınız?
Bunun yanıtını kendinize verirsiniz ama sesli olarak dile getirmezsiniz.
Alacağınız yanıttan korkarsınız belki de, kim bilir?
Ama unutmayın:
Kendiniz olmaktan vazgeçtiğiniz anda herkesin biri olursunuz; sıradanlaşırsınız, çekiciliğiniz kaybolur.
Bunu bilirsiniz ama kendinize söz geçiremediğiniz için kaçınılmaz sona doğru atınız dörtnala koşar.
"Atınız" ve "rüzgar" nereye gittiğini bilir ama siz bilmezsiniz.

Savrulur gidersiniz.

"Hadi bakalım, kolay gelsin!"

26 Mart 2009 Perşembe

Seni seviyorum


"Seni seviyorum demek bu kadar zor mu" filan hani haftalik dergilerde izleriz ya; bir de anket falan yaparlar.

Umrumuzda bile olmaz, ceviririz sayfalari hasir husur...

Ben "seni seviyorum" demenin ne kadar zor oldugunu hayatimda ilk kez ogrendim Nermin Teyzem sayesinde, yakin bir zamanda...

O'nu ziyaret ettim 5 gün önce Çekmeköy' de...
Üç yıl komşuluk yaptım onunla ve çok değerli eşi Orhan Amcamla.
Onlarla yaptığım sohbetler hem çok hoş ve hem de çok öğreticiydi benim için.

Ben 40' li yaşların başında ve onlar ise 70' li yaşların...

Alzheimer hastalığına yakalan Orhan Amcam, defalarca aynı soruyu sorardı son zamanlarında ve bende bıkmadan yanıtlardım.
Son gördüğümde yatağındaydı uyandırdık, bundan 2 yıl kadar önce ve beni gördüğünde gözleri dolmuş ve bir hayli sevinmişti.

Nermin Teyzem bana son iki gününü anlattı geçen gün.

Hep şikayet edermiş Orhan Amca, "Nermin neden bana beni sevdiğini söylemiyorsun hiç?"

Nermin Teyze güzel kadın, Anadolu kadını, nasıl söylesin zırt pırt "seni seviyorum" diye.

"Orhancığım ben söyleyemem böyle şeyler, bak hareketlerim zaten söylemiyor mu?"

Orhan Amca şikayetini hep yinelemeye devam etmiş "Neden beni sevdiğini söylemiyorsun Nermin?

Yetmişin üzerinde yaşlarıyla hala sevgi dolu iki insan.

Biri ölene değin söylemiş sevgisini, diğeri ise "tutuk" işte; cıvıklık sayıyor böyle bir davranışı.

Orhan Amca sonundan bir önceki gün, kendini kaybeder, Nermin Teyze çığlık çığlığa;
"Orhan! bırakma kendini Orhan, bırakma!"
"Bıraktım artık kendimi Nermin.. seni seviyorum"

Son anlamlı sözleridir bunlar Orhan Amcamın.

Gözlerimde hala yaş var.

Nermin Teyzemin de...

25 Mart 2009 Çarşamba

Dar Sokakların Geniş Yürekli İnsanları


Meydan Mahallesi

Benim doğduğum ve büyüdüğün güzel bir mahalle var Adana'da. Havaalanının hemen yanında. Dar sokakları, çalışkan ve namuslu insanlarıyla özeldir benim için.
Kolay değil 1963 yılından 1978 yılındana değin kesintisiz yaşadım orada.
Hala benimdir oralar ve ben hala oraya aitimdir.
Meydan Mahallesi' nin dar sokakları...
Arkadaşlarım; Ali Rıza, Ahmet, Mehmet Ali, Uğur, Cemal, Abdullah, Gıllik Mustafa, Yaşar, Tahir,Yılmaz...
Biri dışında hepsi hala orada yaşar...
Bir de onların baba ve anaları hep aklımdadır;babaların tamamı öldüler; benimkisi de dahil!
Dondurmacı ve Şalgamcı Tunus ve Hacı Emmi, İnşaat Ustası eli kocaman, kalbi yufkacık Yusuf Amca, Hilmi Emmi, Kemal Amca, babam Zekeriya Usta ve diğerleri...
Hepsi ama hepsi öldüler.
Sonra onların eşleri Çolak Ayşe Ablamız, iri kocaman ela gözleri, dolgun dudakları ve bir kolunu makineye kaptırdığı ve omuzundan kesildiği için,tek koluyla saatlerce çelik dondurma silindirini çevirirken ve tek eliyle şalgam suyu yapmak için yüzlerce kilo kırmızı havuç dilimlerlerken; hala aklımdadır ve hala doğruyor gibidir havuçları. Oysa öleli on yıldan fazla olmuştur.

Heybetli Çolak Ayşe'nin kocası, minicik boyuyla Sivaslı Hacı Emmi, hala üç tekerlekli seyyar arabasını itiyor ve akülü pikabından "Neşet Ertaş" türkülerini çalarak, mahalle aralarında dondurma ve şalgam satıyor gibidir bana göre...
Halbuki o da öleli bir on yıl oluyor...

Ablamla ben elimizde 25 kuruşla, 10' luk 15' lik dondurma alıyoruz ve boylarımız o kadar küçük ve Hacı Emmi o kadar büyük ki gözümüzde...
Eeee kolay değil tüm dondurmaların sahibi adam..!

Sonra Tunus Amca, seven ve sevdiğini belli eden dehşetli namuslu bir adamdır. Şalgamcıdır, dondurmacıdır, meyan kökü şerbeti satandır ve onların artanlarını akşamları komşularıyla paylaşan adamdır.

Tunus Amca 8 namuslu, pırıl pırıl çocuklar büyütmüştür ve oğlu Ali Rıza benim has arkadaşımdır.
Tunus Amca ve Hacı Emmi aynı mahallede aynı işi yapanlardır ve her sabah birbirlerine "Hayırlı İşler Komşu" diyebilecek kadar olgun insanlardır aynı zamanda.

Rekabet onların kitabında hiiiç olmamış gibidir.

Benim sevgili Seher arkadaşım, 17 yaşında kaybettiğimiz ve asla unutmadığım kardeşim Seher ve babası Yusuf Amcam...
Yusuf Amca, benim için sakin olmanın, çalışkanlığın ve yakışıklılığın da sembolüdür.
Ve öldükten sonra Seher, onunla beraber ölen canım Yusuf Amcamdır.

Hiç unutmam daha 5-6 yaşlarında bir çocuk, bizim evin duvarının dibinde üzgün oturken, Yusuf Amcamın bir diyaloğu var onunla ve hala gözlerim yaşarır anımsadığımda.
Üzerinden 30 yıla yakın bir süre geçmiş olmalı...
"Ne oldu oğlum?"
"Bıktım yaşamaktan Yusuf Amca"
"Oğlum bu yaşta bu düşünülür mü?
Sonra bana döndüğünü ve "bu yaşta bir çocuk neden böyle düşünür Kubilay?" diye sordu, "neden?" diye sorduğunu hiç unutmadım bu güne değin.
Kızını kaybetmiş adam, daha bir yıl bile geçmemiş üzerinden.
Güzel gözlerinde keder...

Tunus Emmi, Yusuf Amca, Hilmi Emmi, Kemal Amca canım babam; neredesiniz, nereye gittiniz?
Kadir Amcamızı, içtiği zaman eline bastonu alıp, kendine kendine "çalmayan deyyus, oynamayan pezev...nk" şarkısını söylerken hatırlarım o dar sokağın ortasında. O zarif oyunu oynayan Baş Katip Kadir Emmi sen de gittin çooooktaaaan diğer yana.

Oysa bizim üzerimizdeki emeklerinizin sıcaklığı geçmedi ki hala!

Üç gün önce 25 yıldır görmediğim "İğneci Göçmen Fatma Teyzem" gelmiş Adana' dan. Oğlu arkadaşım Mehmet Ali aradı;

"Anamla seni ziyarete geleceğiz"

İğneci Göçmen Fatma Teyzem büyük kadın, çalışkan kadın...
Tek başına hastabakıcı maaşıyla, 5 evladının dördünü üniversitede okutmuş bir kadın; önünde düğmeler iliklenmeli, ayaklara kalkılmalı.
Yeşil gözleriyle, sarı ve pürüzsüz cildiyle analarımız arasındaki "tek Avrupalı" ve en güzeli.
Hala gözlerinde oğlu Murat' ın , Murat Abimizin ölümünün kederi.

Geldi evime, onurlandı evim, onurlandım ben; kolay mı Adana'dan kalkmış İstanbul'a benim evime gelmiş.
Onurlandım, mutlandım...

Onlar benim dar sokaklı mahallemin, geniş yürekli insanlarıdır.

Dehşetli namuslu yürekleri, çalışkan ve becerikli elleriyle "beni" ben yapmaya katkıda bulunmuşlardır.
Çünkü biz sadece analarmızın ve babalarımızın çocukları değil ama işte o mahallenin çocuklarıydık, hepsinin çocuklarıydık....
Nereye gittiniz, sizi kimlere sormalı?
Sohbet ediyor musunuz birbirinizle hala?
Hayırlı işler diliyor musunuz birbirinize?

8 Mart 2009 Pazar

Portreler2



"BİLGE AYDIN"



Gürcü kızı.

Ama Kafkaslardan getirirken arkadaş canlısı parlak mavi gözlerini, Kızılırmak ve Yeşilırmak' ta yıkamayı ihmal etmemiş.

Bu özelliğiyle "O", Anadolu kültürünün en zarif temsilcilerinden biridir.

İnsan olmanın en temel bileşenlerini yüksek standartlarda taşır; bir yük gibi değildir onlar Bilge için ve ayırma olanağınız da yoktur bu değerleri Bilge' den.

Bu yüzden Bilge mi o standartların ürünüdür yoksa onlar mı Bilge' ye aittir, bilemezsiniz!

Bağımlılık yaratır sizde ve işte o anda bu şahane değerin farkına varırsınız.

Ben farkına zamanında vardım, ne geç ne de erken.

Ordu' nun Perşembe ilçesi anlatır onu en iyi ama "Perşembe"dili olmadığından bana devretti yapılması gereken bu ödevi.

Ben de yapıyorum bu zevkli ödevi şu anda.

Eeee ne de olsa bu kız Perşembe' nin onun sokaklarında koşup oynamadı mı canım; kendi kızı kıymetli kızı, maviş kızı...


Fazlasıyla "soğuk" bir mesleğe sahip olmasına rağmen o mesleği bile "insanileştirmeyi" başarmıştır bizim Bilge.

Hem de finans kökenli olmasına rağmen yani iki "soğuk" mesleğin tam içinde pişmişken.

Avukatlık mesleği nasıl mutluluğun mesleği olabilir, değil mi ama?

Bilge' dir bu, bunu da başarır. Onun için bu doğal bir şeydir; olaganüstü bir çabaya gerek yoktur.


Alır o yasaları ve kuralları, insanların anlayabileceği sıcaklığa çevirir.

Elbette burada "dönüştürücü" olan bizzat Bilge' nin fiziki ve manevi sahip olduğu her şeydir.

Kanun maddeleri onun sıcak davranışı karşısında yeni bir kalıba dökülür ve "sizinleşirler."

Gürcü kızıdır ve sentezidir Anadolu' nun farklı kültürlerinin. Erirken bu ortak potada kendi değeriyle çorbanın belirleyici tuzu olmasını da bilir bence.

En sert, en uzlaşılamaz konular masadayken, Bilge geldiğinde bu konular uzlaşmazlıktan çıkar ve uyuşurlar. Bu açıdan Bilge için "ortak payda" sağlayıcısı da diyebilirsiniz.

Hatta "avukatlar bu kadar iyi niyetli olmaz!" eleştirlerini anlayamaz ve "nasıl yani" der, "nasıl! "

Ailesinin en kıymetli değeriyken, oluşturduğu daha büyük çevrelerin de en "değerlisi" olmuştur.

Şahsen ben Bilge' nin daha da ulusal çapta bir "saha" da top oynamasını gerektiğini düşünürüm. Çünkü o Anadolu' nun bozulmayan değerlerinin temsilcisidir ve bunu toplumun geneline yayabilecek potansiyele sahiptir.

Bir de Elmas Aydın var ki, annesidir onun; Facebook gibi sosyal paylaşım sitelerinde "fun club" ü bile vardır. Zekası ve sevimliliği ve insan sevgisinden olmalı Elmas Teyzemizin.

Onun yemeklerini yiyeceğim gün ise çok yakındır. Hamsili çeşitlemeler olacak elbet bu yemekler.

Bilge gibi arkadaşlarımız, insana unutulmaya yüz tutmuş değerlerin bu toplumda hala yaşayabileceğini gösterirler. Bu yönleriyle umut taşıyıcısıdırlar.

Onların çevresinin bir parçası olmak ise ancak mutluluk verir ve örnek alırız biz, daha iyi bir rol oynayabilmek için yaşamda.

İşte benim arkadaşım Bilge "böyle" bir şeydir..

Mahkemede giydiği cübbe ise "pembedendir"

Kadınlar Günü Kutlu Olsun!



Heeeyyyy bu dünyanın yükünü çeken bütün kadınlar!

Annelerimiz,

Sevglilerimiz

Nişanlılarımız,

Kızlarımız

Kız kardeşlerimiz...

Siz bizim güzel kadınlarımızsınız...
Kibele'nin devamı olanlarsınız bu topraklar üzerinde...
Bu dünyayı güzelleştiren güzel kadınlar....

Dünya Kadınlar Günü Kutlu olsun hepinize!
Fazla söze gerek yok artık yürüyelim!

4 Mart 2009 Çarşamba

Adi adimla yuruyen adil adamlar...

Askere gitmek hiç istemedim. Ama okulu bitirir bitirmez erken başlama dilekçesi verip gitmeme engel değildi bu elbette…

Üstelik askerliğimi “Narlıdere’ de yaptım. Çünkü bunu planladım. Sadece Ulaştırma ve İstihkam sınıflarını tercih ettim doldurduğum formlarda ve bu sınıfların okulları sadece İzmir’ deydiler :-)
Önce Narlıdere’ de bir berbere gittim ve saçlarımı üç numara kestirdim.

Saçım başım asker olmuştu ama ben daha hala Kubilay’dım.

Bir de walkman’ imi, kasetlerimi ve kitaplarımı yanıma aldım. Sanki tatile gidiyordum da! Ama nizamiyedeki askerler hemen onları "emanete adılar" ve ben bu işin tatil olamayacağını işte o zaman anladım !

Tugay'ın duvarının öte yanındaki Urla- Çeşme yolu; bizim eskiden "fink attığımız" yerlerdi ama şimdi oraları tanıyamıyordum bile.

O yol o kadar, o kadar, o kadar uzaktaydı ve öteki dünyaydı ki...

Kocaman bir Tugay, her yer birbirine benzer :-) tuvalete giderken kıdemli bir er götürür kaybolmayalım diye…

Biz 25 olmuşuz ama herkes daha yirmisinde… Herkes çocuk.

Ranzada yatarım ama üst ranzam sallanır durur; üst ranza komşum sabahın köründe buz gibi soğukta ve üstelik soğuk suyla yıkanmaya gider… Utangaç bir eda ise yüzündedir köftenin...

En lezzetli yemekleri askerde yedim, her bir kırıntısı helal paradan çünkü; vatanın parası.

Ama usta askerler yemek dağıtımında bencillik yapar, fazla fazla alırlar yemekleri ; acemi çocuklar kalır aç!

Her yemeğe hep bir ağızdan ayakta ve yüksek sesle "Tanrımıza Hamdolsun, Milletimiz Var olsun !" ve ardından komutanımızın "Afiyet olsun" duası ve dileğiyle başlarız ama bu çocuklar hala "aç!"
Biz bir gurup vicdanlılar "el" koyar duruma; yemekler adil dağıtılır ama kasaturalı kavgalar olur öncesinde… Hatta hamamda gireriz birbirimize "usta" erlerle...

Acemi askerler toktur artık. Paraları bile yok ki bebelerin çoğunun; kantine gitsinler bisküvi alsınlar.

Gözlerinde korku dolu, yürekleri tertemiz hepsinin; Anadolu çocuklarıdır onlar.

Benim ruhum yufkadır ama asilikte vardır içimde. Bölük komutanı bile beni “en asi asker" seçti. Hayatımda gördüğümün en adil adamdı. Severdi beni hem de çook!

Bizim "yemek" müdahalesinden sonra geldi her öğün yemeği bizat kendi dağıttı, yüzünde askerlerinin babası rolünde olmanın mutluluğu. Adil adam,vicdanlı adam...

Cumartesi geceleri 20 kadarımız evci olduğumuz için evimizde uyurduk ama bizim bu nöbetleri işte o usta erler tutarlardı; kavga ettiğimiz askerler, gece de çift nöbet; ne zordur, ne zordur.

Dedim ki "bu adil değil, biz de pazar geceleri çift nöbet tutalım uyusun arkadaşlar hiç olmazsa bir gece kesintisiz."

Karşı çıkanlar oldu ama kabul ettirdim; "usta" askerler dost oldular bizimle; adil olmak en önemli dost bulma aracı çünkü.

Ama adil olmak ve tutarlılık bazen bencil "dostları da" kaybettirir, bilirim; yolları açık olsun onların.

Sonra yaptığım tabelalar var yüzlerce ve Atatürk Heykeli’ni boyadım orada titizlikle.

Dövdürmedim askerlerimi hiç kimseye, dövmeye kalkan gerekli yanıtı aldı hep.
Vicdanı olanlar benimle oldu, ruhunu satanlar hep karşıda.

Çok az resim çektirdim, “sevdiğimden arkadaşlarımı ama sevemediğimden askerliği o zamanlar .”
Şimdi öyle düşünmüyorum; asker güç demek, vatan güçle korunur, sempatiyle değil!

Şöyle romantik bir düşüm de var "askerlerin ve savaşların olmadığı bir dünya"... Ama bu olanaksız şimdi en azından.

Fakat kuracak insanlık, o büyük düşünün içindeki barışçı dünyasını, bilirim bunu.

Oğlum Mehmet' e sordum dün gece "Mehmet senin düşün ne ?" dedi ki "asker olmak, savaşa gitmek ama ölmemek orada"

Daha altı yaşında adam!

Ama komik şeyler de vardır askerlikte; kabul edelim...

Askerlerin yürüyüş kolu emirleri arasında "Adi Adım" emri vardır ve rap rap yürürken komutan bağırır "Adi Adııııııııım!" bu demektir ki, "normal yürüyebilirsiniz!" iyi mi :-)

Yani benim 25 yıllık normal adımım, askerde oldu "adi adım!"

Hayatıma giren ve renklendiren asker arkadaşlarım, neredesiniz?

Hala benim gibi "adi adım!" atiyorsunuz sivilde ama "adil adam!" olarak mi yasiyorsunuz hayatinizi?

Oyleyse cok yasayin!!!

Bir Şair Daha Kaydı Yıldızlara

YUSUF HAYALOĞLU
"Her Ölüm Erken Ölümdür"

Hayatım boyunca Yusuf Hayaloğlu ile hiç karşılaşmadım.
Ama şiirlerini okudum, televizyonlarda kendi sesinden de dinledim.
Bir de şarkılaşmış olanları Ahmet Kaya' dan Müslüm Gürses'e , Onur Akın'a değin bir çok sanatçıdan da biliyorum.

Bugün cenaze törenine gittim. İstanbul koşullarında tüm günümü ayırdım. Eve geldiğimde akşam 20:30 olmuştu çoktaan.

Öyle bir trafik vardı ki, sanırsınız bütün İstanbul Yusuf Hayaloğlu' nu yolcu ediyor...

Gittim çünkü o benim güzel Gülsen Arıdıcı ablamın bir tanecik ağabeyiydi.
Yeniköy Merkez Camii' nde yanına gittiğimde ağlamaktan şişmiş, yaşarmış ama pırıl pırıl masmavi gözleriyle bana bakarak" Kubilay'ım nerelerden çıkıpta geldin?" dedi.

Ben ona "bi'şey diyemedim.", sadece sarıldım...

Ne zor zanaattır böyle anlarda avutucu bir kaç şey söylemek!
Ben ise acıyı derinliğinde yaşamak için hiçbir avutucu söz duymak istemem ve söyleyemem de böyle anlarda.

Sadece sarılırım.

Gülsen Ablam benim idollerimden biri, birgün size onu da yazacağım, aynı İlhan Abi gibi.
Ama çakı gibi direngen ve olaganüstü güzelliktedir. Hem kalbi, hem kendi ve en az kendi kadar değerli Kemal Ağbimin yılardır süren aşkını hakedecek kadar güzeldir.

Onlar benim ortaokul dönemimde Türkiye' yi değiştirme kararlığıyla yola çıkan gençlerdi. Ağbim Osman, Kemal Ağbi, Gülsen Abla...Yusuf Hayaloğlu da dahildi sanırım buna.

Şair Cemal Süreya "her ölüm erken ölümdür" diye yazdı bundan en az 20-25 yıl önce.

Yusuf Hayaloğlu' nun 56 gibi genç bir yaşta ölümüne ne kadar da uyuyor bu tanımlama...
Geriye yazılamamış yüzlerce şiir, yaşanamayacak en az bir 20 yılı geride bırakarak gitti işte!

Her ölüm erken ölümdür.
Ve Yusuf Hayaloğlu' nunki de "hariç değildir! "

1 Mart 2009 Pazar

Portreler1

İlhan Kırıt

Düzensiz adam!
Düzensizliği kendi iç düzeninden gelir.
Siz daha" ne kadar da düzensiz bu adam"derken onun için, aslında "O", herşeyi düzene koymuş ve sizi ilgi alanından çıkarmıştır.
İlgi alanından çıktığınızı siz asla hissetmezsiniz. O derecede de kibardır; sizi asla örselemez.

Rahatlığı, dinginliği "Yedi Uyuyanlar Mağarası' ında" binlerce yıldır uyuyanlardan bile fazladır.
Eğer onlar uyanıp baksalar İlhan Ağbiye ,ondaki rahatlık için "bu kadarı da fazla" diyeceklerdir.
İnanılmaz ölçüde sahip olduğu canlılığını , inanılamayacak ölçüdeki rahatlığıyla sarmalar.
Hayatı öylesine ciddiye alır ki, dertlerine saplanıp kalmaktansa "ti" ye almayı yeğler.
Siz birden "sorunları konuşurken daha ciddi görünmek lazım" derken, aslında "O"size öğretmeye de başlamıştır.
O anda ondan neler öğrendiğinizi farkedemezsiniz.

Matematikçidir ama soğutamamıştır onu bu nadide bilim dalı, diğer matematikçileri soğuttuğu gibi. Matematik onun kişiliğinde insallaşır; yaşama karışır. Kuru matematik denklemlerinden alır onu İlhan Abi, sosyolojik problemlerin çözümünün parçası yapar.
Isıtır matematiği.
Saygı ve şaşkınlık uyandıracak derecede öneriler yapar. "Pat" diye söyler çözümü ve bakış açınızı hiç tahmin edemeyeceğiniz noktaya çeker. Bütün Türkiye sorunu tarışırken o kaynağa inmiş ve çözümü inşa etmeye başlamıştır bile!

Entellektüeldir. Hititleri de tartışır sizinle, Aka ve İnka uygarlığını da.
Bilgiyi süs olarak taşımaz. Aydın olmanın vicdani sorumluluğunun farkındadır. Bu nedenle hayatı boyunca "vicdanı" olan arkadaşlarıyla birliktedir ve borcunu ödemeye çalışır ülkesine.

Eğer bir dik üçgeni uzun, kısa ve hipotenüs çizgileri oluşturuyorsa ve İlhan Kırıt bu bileşen üç parçadan biri olacaksa "O" hipotenüs olur; sorunu çözecek en kabul edilebilir eğimi bulur ve dik üçgenin birbirini 9o derece açıyla kesen ve hızla birbirinden uzaklaşan uçlarını birleştirir.

Hipotenüs en kestirme yol değil midir zaten?

İşte İlhan Kırıt bu kestirme yoldur. Hipotenüstür. Sorunları en kısa ama en verimli yöntemlerle çözer ve çözerken de onunla dalga geçip eğlenmeyi de bilir.

Birbirinden köken alan ama uzaklaşan parçalar onun kişiliğinde de birleşir aslında.
Bir bakıma bu onun en güçlü yanıdır da, zamanın örselediği herşeyi yine zamanın kollarına jelatine sararak bırakır.

Onun için zorlukların yol açtığı herbir kayıp, aslında kendisi için kazançtır da; bunu anlatır size hep.
Diyalektik bir bakış açısı matematikle birleşir ve Toros Dağların' ın sıcacık folklorünün kattığı "Nasreddin Hoca" tavrıyla buluşur.
Mizahi yaklaşımıyla sizi büyüler ve sorunların içinden sizi çekip alır.

Çocuklarla beraberken artık o 55 yaşında değildir. Torosların Göksu ilçesindeki kısa pantolunlu çocuktur ; büyülerken çocukları aslında kendisi de büyülenir onlardan.

Bilir bunu, tadını çıkarır bu yüzden çocukluğunun ve çocukların.

Benim oğlum Mehmet'in İstanbul'daki dedesidir bir de...
Mehmet ona alenen teklif etmiştir: "İlhan, benim İstanbul' daki dedem olur musun, benim dedem İzmir' de kaldı da!" dediğinde, bu teklifi duraklamaksızın kabul etmiştir zaten.

İlhan Kırıt benim ağbim; 45 yıllık yaşamımın en önemli kazanımlarından biridir.
İlk kez onu 199o' lı yılların sonunda, bir kış akşam üstü Koşuyolu'nda oturduğu sitenin bahçesinde gördüm. Adını yıllardır bildiğimden ve gözümde devleştiğinden olmalı "ne kadar da boyu kısaymış" dedim şaşarak.
Bir kışlık palto, yüzüne yakışan bıyıklarıyla ve koltuğunun altında bir "el çantasıyla" hatırlarım onu...
Şimdi o yine bir dev benim için.
Dostu olmak bana gurur verir.
Bir de Göksu' daki kirazları vardır, elmaları vardır ama hala fidandırlar, hala çocuk.!
Aynı İlhan ağbileri gibi...