27 Haziran 2012 Çarşamba

Küresel Karşıdevrimin Kırk Yıllık Atakları-1


Karşıdevrimci Bir Program Silahsız Uygulanabilir mi?

24 Ocak 1980 sadece bir tarih midir?
Bunun böyle olmadığını yaşı 50' ye dayanmış Türkiye' de yaşayan herkes bilir. Belki tam olarak açıklayamazlar ama, bu tarih mıh gibi zihinlere saplanmıştır. 
17 yaşını daha tamamlamamış bir delikanlı olarak, bu tarihin benim hayatımı yıllar sonra bile(32 yıl) etkilemeye devam edeceğini nereden bilebilirdim.
24 Ocak 1980 elbette sadece benim hayatımı değil, benden sonra doğan ve hala da doğmaya devam eden her yurttaşın hayatını etkilemeye devam ediyor. Dolayısıyla 24 Ocak 1980 Ekonomik Kararları sadece ekonomik yapıyı değiştirmemiş ama buna eşlik eden tüm sosyal parametreleri de etkilemiştir, çünkü her ekonomik kaybın bir sosyal yansıması olacaktır. Bu daha çok dış borç, daha az ücret artışı, daha kötü bir milli eğitim, daha kötü sağlık hizmetleri, daha kötü yurt savunması... Bu listeyi uzatmak mümkündür.
Yukarıdaki sıralanan "kötü" sonuçlardan daha da kötüsü kamu ekonomisinin çökertilmesi ve uluslar arası sermayenin tecavüzüne açık bir hale gelmesidir.
Türkiye ekonomisi bu kararlarla fahişeleştirilmiştir.
24 Ocak Kararları için "yapısal dönüşüm" programı tanımlaması yapılıyor. Bu tanım doğrudur. Bu kararlar, Türkiye Cumhuriyeti'nin kamucu yapısına ilk, en büyük ve en kapsamlı darbesini indirmiştir. Cumhuriyet tarihinde, 24 Ocak 1980 tarihine değin bundan daha büyük bir darbe indirilmemişti.
Kaynaklar 24 Ocak kararlarını aşağıdaki başlıklarla özetliyorlar.
• Para arzının kısılması ve serbest faiz uygulamasına geçilmesi,
• 1981-89 yılları arasında sırasıyla Sermaye Piyasası Kurulu ve Borsa kuruldu, dış ticaret devletin denetiminden çıkarak tamamen serbestleşti, uluslar arası sermaye hareketleri serbestleşti,
• 1970'ler boyunca son derece güçlü olan sendikaların faaliyetleri bu kararlarla sınırlandırılmış, toplu pazarlık yöntemleri gözden geçirilmiş ve işçi ücretlerinin yükselmesine engel olunmuştur
• İç pazara dönük "ithal ikamesi" modeli yerine "ihracata yönelik sanayileşme" modeli benimsenmiştir,
• Faiz oranları devletin denetimden çıkmış, serbest pazar tarafından belirlenmesinin yolu açılmıştır
• Fiyat denetimlerinin kaldırılarak fiyatların arz-talebe göre piyasada belirlenmesinin sağlanmaştır.
• KİT reformu yapılmış ve KİT'ler eliyle üretilen temel mallarda sübvansiyonların kaldırılarak veya azaltılarak üretilen ürünlere zam yapılmasının önü açılmıştır.
• Bir yandan kamu harcamaları kısılırken, kapsamlı bir vergi reformunun yapılarak vergi gelirleri arttırılmıştır.
• Yabancı sermayeyi özendirmek için engeller kaldırılmıştır.
• Devlet tekelindeki kimi üretim alanları yerli ve yabancı özel sermayeye açılmıştır.
İhracat için inanılmaz vergi iadeleri ve teşvik primleri ödenmiş, KDV iadeleri yapılmıştır. 24 Ocak Kararları "hayali ihracat" kavramının doğmasına neden olmuş, yurtdışında paravan şirketler kurulmuş ve ihracat belgelerinde bildirilen ürünlerden faklı çöp ürünler yüksek fiyatlarla bu paravan şirketlere satılmış ve bu rakamlar üzerinden inanılmaz vergi iadelerinin önü sağlanmıştır. 24 Ocak kararları bu yönüyle yolsuzluk yaratan kararlar olarak da anılabilir. Sadece "hayali ihracat" açısından mı? Elbette hayır. Borsa spekülasyonlarıyla tasarrufların el değiştirmesi, ihalelerde yolsuzluklar ve en sonunda onurlu devlet memurluğu davranışı Turgut Özal'ın  "benim memurum işini bilir" tanımına uyan bir davranış modeline dönüşecekti.
ABD Doları kuru 24 Ocak 1980 günü 47 Lira' dan 70 TL' ye yükseltilmiştir. Bu, Türk parasına döviz karşısında bir yıl içinde yapılan ikinci büyük değer kaybı operasyonudur.
Türk parası kendi ülkesinde değersizleştirilmiş ve en sonunda 1 ABD Doları, 2Milyon TL'ye dayanmıştır.
"Yabancı Sermaye Teşvik Kararı" ve "Çerçeve Kararnamesi" ile 1980'de 97 milyon ABD Doları olan yabancı sermaye tutarı 1981'de 337 milyon dolara, 1987'de ise 665,2 milyon ABD Doları'na yükselmiştir. Yabancı sermaye girişi ise 1980 yılında 35 milyon ABD Doları iken, 1987 yılında 239 milyon ABD Doları'na yükselmiştir. Yabancı sermayeli kuruluşların sayısı da 1980'de 78 iken 1987'de 836 olmuştur.
Yabancı sermaye girişimdeki bu inanılmaz artışlar bir yandan dış ticaret açığını finanse ederken, diğer yandan da ekonomide dışa bağımlılığın yolunu açmaktaydı.
Yukarıdaki kararların bize işaret ettiği birkaç nokta var;
Kamu harcamalarını azalt, vergileri yükselt, işçi ücretlerini dondur veya artışını sınırla, sendikalı işçi sayısını azalt, Cumhuriyet' in ekonomik alt yapısı olan "Kit'leri ya kapat ya da desteklemekten vazgeç, döviz açığını kapatabilmek için yabancı sermaye için Türkiye' yi cazip bir pazar haline getir, ulusal ekonominin temel taşlarını özelleştir ve yabancılara devret, ithal ikameci politikalardan vazgeç, eşdeğerlerini yurtdışından ithal et.
Peki, bu kararlar çağdaş demokrasilerin işlediği bir ülkede kolayca uygulanabilir miydi? Bırakalım ileri demokrasilerin sağlıklı işlediği ülkeleri, 1980 öncesinde tüm eksikliklerine rağmen Türkiye' de uygulanan demokratik bir yapı içinde bile uygulanamazdı..
Bu durumda bir tarihten daha söz etmekte yarar var. Bu tarih 27 Aralık 1979' dur. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren bu tarihte Cumhurbaşkanı'na bir uyarı mektubu vererek, Türkiye'nin içinde bulunduğu durumu bu mektupla özetlemiş ve acil önlem alınmasını istemiştir. Bu klasik anlamda bir "muhtıradır."
Başbakan Süleyman Demirel bu mektubu kendine verilmemesine rağmen doğru okumuştur. Bu mektup darbenin ilk adımıdır ve Demirel süratle Müstaşarı Turgut Özal' ı askerlere göndererek alınacak ekonomik paketler hakkında bir brifing verdirmiştir.
Kenan Evren, Turgut Özal' a brifing sonunda desteğini iletir. Bu destek o kadar önemlidir ki, ilk önce askerlere sunulan bu yapısal değişiklik kararları, darbe sonrasında Maliye Bakanı olacak Turgut Özal'ın önünü açacaktır.
Artık 13 yıl sürecek "Özallı Yıllarla" birlikte, Cumhuriyet' in kamucu yapısının yıkılması, serbest pazar ekonomisinin tüm vahşetiyle uygulanması dönemi başlayacaktır.
Ama bu kararlar görece gelişkin ve güçlü bir sınıf muhalefetinin olduğu bir ülkede silahsız uygulamazdı.
12 Eylül Darbesi, 24 Ocak Kararlarını uygulatan küresel karşıdevrimin ilk silahlı eylemidir.
Silahsız yürüyen bir politika olur mu, elbette olmaz.
Hırsızın sizin cebinizden para alabilmesi için ya uyumanız gerekir, ya da silah kullanması.
Şükür ki, işçi sınıfı dimdik ayaktaydı, ama bu dik duruşunun bedelini ağır ödeyecekti.
Bu yüzden küresel karşıdevrimin silahı 12 Eylül' e de geleceğiz.
12 Eylül Amerikancı Karşıdevrim Darbesi!
Haftaya!
........................................
Yararlanılan Kaynaklar:
1. Ulugay, Osman, 1984, 24 Ocak Deneyimi Üzerine, Hil Yayınları
2. http://ipsalamyo.trakya.edu.tr/arsiv/senem/2010-2011%20Bahar/24ocakkararlar.pdf
3. http://www.mevzuatdergisi.com/2005/10a/01.htm:
a. Yrd. Doç.Dr. Salih Öztürk, Deniz Yakışır- Türkiye ekonomisinde 1980 sonrası yaşanan yapısal dönüşümlerin GSMH, dış ticaret ve dış borçlar bağlamında teorik bir değerlendirme
4- Mehmet Ulusoy, "Ulusal Devrim ve Küresel Karşıdevrim" Kaynak Yayınları

23 Haziran 2012 Cumartesi

Kayıplarımız Nelerin Habercisi?




Eller tetikteydi, olan oldu.
 Türk HavaKuvvetlerine bağlı silahsız uçan bir jet, Doğu Akdeniz’ de Suriye karasularının1 Km. içinde Suriye tarafından düşürüldü.
Uçağın bir yüzbaşı ve teğmenden oluşan iki pilotu hala kayıp.Uçağımız Akdeniz’ in derin sularında gömüldü, pilotlarımız da muhtemelen öyle.
Ortadoğu garip bir coğrafyadır. Sen batmak istersen bukarabatağa kollarını açarak kabul eder sizi; zaten reddettiği görülmemiştir.
Doksan yıldır iyi kötü komşuluk ilişkilerin hüküm sürdüğü bualanda, Türkiye ile hiçbir devlet arasında -ki Ermenistan da dahil- tek birmermi patlamadı.
 Mustafa Kemal’ intartışmasız “yurtta barış, dünyada barış” stratejisinin başarısıdır bu.
İkinci Dünya Savaşı sırasında bile, emperyalizm  bu kanlı paylaşım savaşına çekemedi bizi.
Ama şimdi öyle mi ya?
Komşularla “sıfır sorundan, sıfır komşu” gerçeğine evrildiülkemiz.
İran’ la ilişkilerimiz gergin, dostluğun yerini güvensizlikaldı.
Türkiye, Barzani ile yakınlaşıp petrol anlaşmalarıyapar,  ülkesinde ve Dünya’da İnterpol  tarafından kırmızı bültenle aranan Haşimi’yiİstanbul’ da ağırlar ve Irak petrollerinin güvenli sevki için role soyunurken,  Irak Başbakanı Maliki  ise “KuzeyIrak Yönetimi ile Amerikan petrol şirketi ExxonMobil arasında yapılan petrolanlaşmasının ülkesinde savaş nedeni olacağını”  Obama’ ya bildirerek bu anlaşmaya engel olmasıtalebini iletti.
Böyle bir iç savaşın Türkiye’ yi de içine çekeceğinden eminolabilirsiniz.
Bakın, Irak, Suriye, Lübnan ve Irak birlikte ABD’ ye karşıortak çıkarları nedeniyle birlikte hareket ediyorlar. Bu tabloda eksik olanTürkiye’dir. Ülkemiz kendi evinde yalnızlaşmış ve daha kötüsü ABD ile aynısafta kalmıştır. Bu ülkemiz açısından utançtır.
CİA ajanları NewYork Times’ ın saptamasıyla Türkiye’defaaliyet gösterip Suriyeli “muhaliflere” silah sağlamayı sürdürürken birjetimiz Suriye açıklarında düşürüldü.
Uçağımızın düşürülmesinin nedenini iyi anlayalım. HavaKuvvetleri yıllardır bu uçuşları yaparken ve böylesi karasuları ihlallerisadece bir “nota” verilerek protesto edilirken,böylesine sert bir eylemi nasılaçıklarsınız?
Bunun bir kaç anlamı olabilir;
Suriye, her türlü sınır ihlallerine bundan sonra sert yanıtvereceğini “özür dileyecek olsa bile” eylemli olarak belirtmiştir.
Türkler artık Suriye tarafından düşman olaraktanımlanmaktadır ve bunda da haksız değillerdir.
Suriye bu eylemiyle, ABD ve İsrail’ e sonuna kadardireneceğini, ülkesini savunmak için “silah kullanmaktan çekinmeyeceği”mesajını vermiştir.
Suriyeliler her an her yerden saldırı bekleme psikolojisiiçindedirler ve her sınır ihlalini bir “düşman saldırısı” beklentisiyle değerlendirmekteve ateş etmektedirler.
Türkiye bir uçağını ve yerine bir daha koyamayacağı ikideğerli askerini kaybetti.
Peki bir savaşta mı, elbette hayır!
Yurt savunması yaparken mi şehit verdik askerlerimizi,tamamen hayır!
Ne “yurtta barışı, ne de Dünya’ da barışı” sağlamak içinkaybettik askerlerimizi.
AKP yönetiminin “sıfır komşu” politikasın nedeniyle, ABDhesabına yaratılan gerginliğin sonucu olarak iki askerimizi şehit verdik.
Şimdi bu iki değerli askerimiz henüz bir netlik olmasa da, gittikçeısınan Akdeniz’ in sularıyla koyun koyuna yatmaktadırlar.
Vermiş olduğumuz kayıplarımız, başımızdan bu AKP belasıgitmediği sürece Ortadoğu batağına vereceğimiz kurbanların ön habercisidirler.
Bunun başka bir açıklaması olamaz.
.
.

21 Haziran 2012 Perşembe

Bir Generalin Gözyaşları




Balkanlar’ da , Trablusgarp’ da , sonra Çanakkale’de !
Ve Suriye Cephesi’nde de elbet…
Sakarya’ da, Dumlupınar’ da, Afyon ‘ da, İnönü’ nde ve İzmir’ e giren ordularda  da dahil…
Hepsinde şehit verdi bu millet!
Şehit vermekte deneyimlidir ve vakurludur ayrıca milletimiz.
Gitti evlatlar, emperyalizmin en haslarıyla aracısız çarpıştı, toprağa düştü ama, arkalarında koskoca bir milletin olduğunu da bildi hep.
Sorularımız var;

  • Birer ikişer, beşer onar toprağa düşen çocuklarımız aynı kaderi paylaştığı şehit ataları kadar şanslılar mı?
  • Bu yüzyılın ilk çeyreğine kadar, savaşa savaşa kırılmış, toprağa düşmüş delikanlıların ardında tek vücut halinde bir ülke varken, bugün aynı şeyden söz edebilir miyiz?
Memetçik Memed  nöbet bekler Hakkari ve  Şırnak dağlarında.
Ve başbakanın adamları, özel yetkilerini de yanlarına alarak, katillerin komutanlarıyla Oslo’ da ABD gözetiminde %95’ lik anlaşmalar yaparlar. 
Habur’ da katiller için “beraat mahkemeleri” kurulur ve kahramanlar gibi tüm Güneydoğu’ da zafer turu attırılır.
AKP’ nin  yasa tekliflerini boş veriniz, çünkü görevlidirler ama  Cumhuriyet’ in kurucusu CHP ardı ardına bölünmeyi adım adım oluşturacak yasa teklifleri üretir.
CHP her durumda geleceğini ABD ile kurgularken “Akil adamlar” önerisiyle meclisin ve halkın üzerinde bir güç, bir odak yaratma hevesi ve “ Siyasi Partilerin Kürtçe Propoganda” yapabilmesini serbestleyen teklifler hazırlar.
Ve Kemal Kılıçdaroğlu,“eğer dört parti anlaşırsa Öcalan’ ın ev hapsi başım üstüne” diyecek kadar pervasızlaşır.
Hatta bu sorunu çözmek "benim genel başkanlığıma da  mal olsa" devam edeceğini ilan eder.

MHP zaten AKP, BDP ve CHP ile yeni anayasa yazmak konusunda hevesini sürekli belli eden “kıyıda köşede beni unutma Sam Amca bak ben buralardayım” davranışıyla ortalıkta gezinir.
Ama  Memetçik Memed  kendi ülkesinin dağlarında hain pusularda kanını döker.

Tüm orduların komutanı ise savaşacağına, Mehmetçiklerin cenaze töreninde ağlar.
Ağlayın sevgili general, ağlayın; duygulara gem vurulmaz.
Ağlayın sevgili general ağlayın, Mehmetçikler hiç olmazsa samimi bir gözyaşını hak eder.

Ama unutmayın siz ABD ‘ de, ABD Silahlı Kuvvetleri’nin ordugahlarını gezerken planlandı bu eylemler.
Hani siz, Amerikan ordusunun teröre karşı savaş merkezi olan Langley’deki istihbarat üssünü geziyordunuz ya, işte o anlarda planlandı bu eylemler, inanın.
Belki de size brifing verilen salonun yan odalarında hazırlanıyordu bu planlar. Bu da tarihin  bir cilvesidir. 
Ağlayın sevgili general ağlayın, dindirsin gözyaşlarınız anaların gözyaşlarını. Ama dindiremez bunu iyi bilmelisiniz.
Ya da iyisi mi asker olduğunuzu "anımsayarak" savaşın.
Apoletlerinizdeki yıldızlar, bayrağımızdaki yıldızımızın bir emanetidir.
Hak edin!
Baskın yiyen karakolların etrafında değil, Kandil’ de savaşın, Haftanin’ de savaşın, ABD’ nin egemenlik alanına girin.
Komutanlarınız 1995’ te Çelik Harekatı yapmışlardı ya, CIA peşmergeleri şalvarlarını bile bağlamaya zaman bulmadan ABD helikopterleriyle kaçırılmışlardı ya Guam Adası’ na… İşte cesaretinizi  o anlardan, o özgüvenden  alın.
Gözyaşınızı derhal dindiriniz general!
Komutan ağlamaz, savaşır çünkü.
Siz ağlarsanız bu asker nasıl savaşır!
Elinizin tersiyle itin ABD tehdidini; durumdan vazife çıkarmanın vaktidir!
Askerlerinize şu saniyede  “süngü tak” emri verin!
Süngünün ucundaki ABD ve piyonlarından oluşan hedeflerin sabun köpüğü misali dağılacağını göreceksiniz.
Gözyaşlarınıza inanmıyoruz general.
Çünkü orada ölen sizin değil, bizim çocuğumuzdur!

Artık gözyaşı yok!
Süngü var!
Bu savaş ABD tarafından açılmıştır, kabul edin bu savaşı, çünkü artık erkekçe savaşmanın vaktidir!
.
.

Küresel Karşıdevrimin Kırk Yıllık Atakları



Bir seri yazı yazacağız.
Küresel karşıdevrim bu, zorlu bir yolculuğu var.
Hem bizim için hem de onlar için bir hayli zorlu.
Bizim için zorlu, çünkü elimizde ne var ne yok her türlü yöntemle aldılar.
Çünkü onlar için zorlu, karşılarında direnen koca bir ülke var ve hala son darbeyi vurmak için, düşmek üzere olan anımızı kolluyorlar.
Türkiye bugüne dünden gelmedi, Cumhuriyet' in içi bir günde boşaltılmadı.
Yavaş yavaş, acıta acıta, kanırta kanırta, bağırta bağırta, bağıra bağıra geldi "küresel karşıdevrim".
İşte şimdi Türkiye' nin göbeğine de, gündemine de, Cumhuriyet' in yüreğine de yerleşti küresel karşıdevrim.
Cumhuriyet' in sinir merkezleri de, kolları da artık bizim değildir. Başkalaştırılmıştır, boşaltılmıştır, "Gardolap" Cumhuriyeti' ne dönüştürülmüştür.
Evet, Küresel karşı devrimi yazacağız.
Elimizde olup da kaybettiklerimizi, elimizden alınanları yazacağız teker teker.
Anlayalım, bilelim ve daha sert mücadele edelim diye.
Kaybettiğimiz nedir ve "neleri yeniden kazanmalıyız"ı bilmek için yazacağız, okuyacağız.
Yel değirmenleriyle savaşmayalım, Haçlı' nın Kılıcı'nı bir daha kınından çıkamayacak hale getirmek için ,hatta kırmak için yazacağız.
Mustafa Kemal' in "tam bağımsızlık hedefi" için yazacağız.
Neden 24 Ocak 1980 kararları alındı, neden 12 Eylül darbesi oldu, neden Turgut Özal parlatıldı, neden Uğur Mumcu, Çetin Emeç, Bahriye Üçok ve diğer devrimci aydınlar katledildi hepsini tarihsel dizini içinde yazacağız.
"Çekiç Güç" neden ülkemize yerleştirildi ve neden birden bire Türkiye' de siyasal cinayetler arttı?
Eşref Bitlis ABD tarafında neden katledildi, TSK içindeki anti-emperyalist ve Mustafa Kemalci damar neden yok edilmeye çalışılıyor.
İşte bunları tartışacağız, katkılarınızı ve eleştirilerinizi bekleyeceğiz.
Türkiye' de iz bırakan son kırk yılın önemli olaylarını aşağıda aynı zamanda konu başlıklarımızı olarak bulabilirsiniz. .
24 Ocak 1980 Ekonomik Kararları
12 Eylül 1980, Askeri Faşist Darbesi.
23 Eylül 1982, Yeni Anayasa'nın Kabulü
20 Mayıs 1983, ANAP'ın Kuruluşu.
21 Ekim 1990, Paris Şartı'nın Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından imzalanması.
1990-2008, yaklaşık 20 yıl süren savaş sonrasında Yugoslavya' nın parçalanarak 7 ayrı "şehir devletine" bölünmesi
Temmuz 1991, Çekiç Güç'ün İncirlik ve Pirinçlik Üslerine yerleştirilmesi
24 Ocak 1993, Uğur Mumcu'nun katli ve siyasal cinayetler.
17 Şubat 1993, jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis'in şehit edilmesi.
14 Ağustos 2001, AKP'nin kuruluşu.
20 Mart 2003, Irak'ın ABD tarafından işgali
4 Haziran 2003, "İkiz Sözleşmelerin" 4867 ve 4868 sayılı kanunlar ile kabulü.
2 Temmuz 1993, Sivas' ta Madımak Oteli'nde 33 aydının yakılması.
5 Temmuz 2003, PKK'nın Başbağlar'da yaptığı katliamı.
Haziran 2007, kamuoyunda "Ergenekon" adıyla bilinen operasyonların düğmesine basılması.
12 Aylül 2010, Türkiye' de Anayasa' daki kimi değişiklikler için halk oylaması.
19 Mart 2011, Nato' nun Libya' ya 7 ay sürecek hava operasyonlarının başlaması.
30 Mart 2012, 4+4+4 Eğitim Sisteminin TBMM' de yasalaşması.
2012 yılında "Kürt sorununda" olağanüstü gelişmeler.

16 Haziran 2012 Cumartesi

ALLAH'A ISMARLADIK BABA!



25 ağustos 1995'te sabah saatlerinde seni kaybettik ya, 18. yılın içindeyiz. Sen bırakıldığın yerdesin, biz de yerin üzerindeyiz hala!
Yarın da babalar günü üstelik.
Sana sorsam dersin ki şimdi "amaaaaan, ben öldükten sonra ne önemi var zamanın, 17,18.19 yıl… geçer de gider hepsi!"
Haklısın.
Zaman senin için o an durdu; ama bize de hak ver, "zamanın içinden hala geçip gitmekteyiz ve bir hayli de sürsün bu durum" demekteyiz.
Dün düşündüm, sadece bir kaç kez gördüm seni rüyamda bu 18 yıl içinde ve hiçbiri de gerçekçi değildi.
Zaten nasıl gerçek gibi olabilirdi, değil mi ama?
Sen kanlı canlı, bağırıp çağıran, çalışkan ve seven bir babaydın.
Benim babamdın.
1985 yılında, ben senden habersiz öğrenci derneği başkanlığı yaparken "senin oğlun terörist olmuş" lafını duyduğunda 70 yaşına merdiven dayamışken, telaşla ve korkuyla taaa Adana'dan kalkıp İzmir'e yanıma gelmeni anımsıyorum.
Hatta evdeki kitaplarımı görme diye "baba arkadaşlar evi bir toplasınlar sen ev sahibim Ali Amcayla bir sohbet et" dediğimde anladığın halde ses çıkarmamıştın.
Ben bu dedikoduyu çıkaranı hiç affetmedim baba. Seni kalpten öldürebilirdi bu söylenti ve ben de zaten öyle biri değildim. 25 yıldır görmüyorum onu ve kalben de hiç affetmedim.
Bir de İzmir Narlıdere'de askerken beni ziyaret ederken ki halin hep gözümdedir; oğlunu o kadar asker arasından seçememiş ve beni tanıdığında ise sıkı sıkı sarılmıştın.
İşte unutamadığım sarılmalarımızdan biri budur. 

Sonuncusunu da yazacağım zaten.

Çok kızan, bağıran ve küfür de eden bir babaydın ve ben senin o halini hala sevmiyor ve özlemiyorum.
Çok seven, kinci olmayan, kızdıktan sonra her şeyi unutan bir babaydın ve inan bu halini çok özlüyorum.

Sapsarı tenin, boylu poslu oluşun ve gerçekten şık giyiminle bizim mahallenin en yakışıklı babasıydın.

Hep senin Türkçenin neden klasik bir Adana şivesi taşmadığını merak ederdim. Daha sonra bir Türkmen çocuğu olduğunun ayrımına vardığımda anladım nedenini...
Eeeee kızıl saçlı, sarışın ve elaya kaçan gözlerin vardı.
Dedem Osman Efendi, okumuş bir adam ve onun babası Veliddin Efendi de... Öyle bir aileden böyle Türkçe konuşan bir oğul olmalıydı elbet.

Bu yazı aynı zamanda seninle bir vedalaşma çabam da olacak.
Çünkü seni en son gördüğümde, hastayken ve beni evin salonunun daire kapısının önünde nisan ayının bir günü yolcu ederken, öyle bir sarıldın ki, ben sana aynı derecede canını acıtırım diye sarılamamıştım.
Ne büyük bir hata yapmışım...
Acırsa canın acısın, değil mi ya?
Bir insan oğluyla her zaman mı bir daha görmemecesine vedalaşır?

İpek koca bir genç kız oldu. Adı gibi duru ve güzel. 
Sen öldükten sekiz sene sonra oğlum Mehmet doğdu. Bu yeni bir haber senin için şimdi. Adını Kurtuluş Savaşı veÇanakkale şehitlerinden ve 150 yıldır emperyalizmle mücadele eden kahramanlardan alıyor.
Çok şükür sağlıklı, boylu poslu güzel bir oğlan ve ayıptır söylemesi bana benziyor.
Ben de sana benzemeye başlamışım; yeğenlerin öyle söylüyor.
Yaşıyoruz işte çok şükür ve yanı başımızda senin yokluğun var.
Buna da alıştık.
Sen gittin biz kaldık, bir süre bir hayli de ağladık.
Sana en son ben dokundum yüzünü sevdim ve gelenekmiş o zaman öğrendim, Çukurova toprağı serptim kefeninin içindeki sapsarı yüzüne...
Ayağını okşadım mezarında.
Hani çok üşürdü ya ayakların, en çok o ayakları öylece toprağa koymak koydu bana baba...
"Doğa yasaları" dedim kendi kendime ama can acıtıyor bu yasalar, bilesin baba...
Özlemedim seni, çünkü özlersem oralara gelmek gerekir ve istemem gelmeyi; oğlumun büyümesi lazım.
Onunla ilgili güzel planlarım var ve mutlaka gerçekleştireceğim.
Nur içinde yat baba.
Artık sana edemediğim vedamı da etmeme izin ver:
Sarıldım şimdi sana sıkı sıkıya, göğsüme dayadım da üstelik seni ve annenin yanına, şimdi yatırmış gibi uzattım seni toprağına.

Allah'a ısmarladık baba!
.
.

14 Haziran 2012 Perşembe

Hep Emekçiler mi Erken Ölecek?




Üç gün arayla, hem de aynı sokakta hayat bulmuş iki emekçi.
Biri can kardeşim, çocukken yeteneklerini ve zekasını kıskandığım yaştaşım, diğeri ise abimiz.

Cemal Ergin ve Mithat Mapçı.

Adana’ da , Meydan Mahallesi’ nde,  826 sokakta birbirilerine altı ev mesafeyle ve altı yedi yıl arayla doğmuş ama üç gün içinde ard arda bu dünyadan göçmüş iki güzel insan.

Onların yaşamını işte yukarıdaki cümlecik tanımlar.

Doğdular altı yedi yıl arayla, öldüler 3 gün içinde arka arkaya.
Hiç kimseler de bilemez onları dostlarından başka.

Ne ABD’ ye gitmişlikleri var, ne burunlarının dibindeki Suriye’ ye, ne fikirlerine başvurulmuş ülkemiz hakkında, ne de onları “haber kaynağı” olarak birileri kodlamış.

Sadece pırıl pırıl iki insan.

Cemal içimizde en hızlı koşan, en iyi top oynayan, en iyi oyuncu seçici, en iyi kaptan, en iyi çalım atan ve kesinlikle en zekisiydi.
Saçlarını Cüneyt Arkın gibi ortadan ayırarak tarar, hep ama hep aynı kıza beğendirmeye çalışırdı kendini.

Beğenmedi ama kız Cemal’i…

Ve içine kapandı Cemal yirmisine varmadan ve bir daha açabilen olmadı.
Bu kadar zarif ve kırılgan bir içsel dünyası olduğunu nereden bilebilirdik liderimiz Cemal’ in.
Nereden bilirdik ki, ancak filmlerde izleyebileceğiz ve asla kavuşamayacağı Şirin için, Ferhat gibi bir aşkı taşıdığını içinde.

Biz bilemedik işte.

Ama Cemal bildi ve en az 30 yıl süren iç çatışmalar yaşayıp ağır psikolojik tedaviler içinde öldü gitti.
Siz olsanız, böylesine derin bir aşka sahip olma kapasitesini, ömrünü harcama pahasına kanıtlamış Cemal’i kıskanmaz mısınız?
Bırakın böyle bir yüreğe sahip olmayı “kıskanmak” için bile cesaret ister değil mi?

Aklıma takılan hep aynı soru; Emekçiler hep erken mi ölecek?

O bizim sokağımızın efendi, esmer , kıvırcığa çalan saçları, yakışıklı bir Çukurova delikanlısıydı.

Boya ustasıydı.

İşten döndüğünde bir duş alıp, giyinip, çıktımıydı tertemiz, hepimiz  ona bakardık.
Sesini yükselttiğini hiç duymadık, kendinden küçüğüne vurduğunu da.
Tam da babasının oğluydu Mithat Abim.
Sahip olduğu namuslu emekçi karakteri, bir namus imbiğinden süzülmüş ve içinde hiç boşluk bırakmamacasına doldurmuş bir adamın oğluydu Mithat Abi.

Tunus  Amcamızın oğluydu.

Ellişer kiloluk beş tane çimento torbasını, bir bahis sonucunda sırtlayıp koşarak gücünü kanıtlayan adamın, Tunus Amcamızın oğluydu Mithat Abi. Yani bir yönüyle Çanakkale' de savaşan Seyit Onbaşı geni vardı onda.
Babası gibi namuslu yaşadı, babası gibi akciğerden göçtü, gitti!
14-15 yaşından, öldüğü 57 yaşına kadar tiner ve boya kimyasalları soludu, zehirlendiğinde ya da midesi bulandığında yediği yoğurttu. Bizim nesil çünkü yoğurdu bir panzehir olarak bildi hep.
Daha sonraları ilaç da oldu mu bilmem!
Ama çalıştı hiç durmadan, çalıştı, çalıştı ve namusuyla yaşayıp öldü.

“Bir insan başkaları için vardır” ı kişiliğinde kanıtlayan adamdı Mithat Abi. En az 8-10 bin evi boyamış olmalı. En az kırk bin çoluk çocuk büyümüştür onun boyadığı evlerde.

Arkadaşım Cemal ve Mithat Abi içime bir sızı bırakarak gittiler, bu soru işaretini saplayarak gittiler.
Emekçiler hep erken mi ölmeli, hep mezarda mı dinlenmeli?

Şimdi hangi sistem geriye verebilir onlara kaybettiği yaşamlarını?

Cemal hangi sistemde kaybetti aklını, Mithat Abi hangi sistemin içinde namusuyla yaşamak için salladı fırçasını ve kaybetti sağlığını ve sonunda hayatını?

Kaybettiklerimiz görevimizi az yaptığımız için yittiler, onlara şu kahrolası feleksiz dünyada hak ettiklerini verememişiz.

"Yazıklar olsun bize" demek bile azdır!

.

11 Haziran 2012 Pazartesi

Türkçeye “Sol” dan Saldırı veya Doğru İnsan Yanlış Yerde YanlışaDönüşür!

Önce bir düzeltme;

Ulusalbakış’ ta Mayıs ayının son günlerinde yayınlanan ” Türkçeye “Sol” dan Saldırı veya Doğru İnsan Yanlış Yerde Yanlışa Dönüşür!” makalemizde, CHP’ nin İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu için basından gördüğümüz ve okuduğumuz şekliyle bir sıfat yazmışız.
CHP İstanbul Milletvekili M.SezginTanrıkulu adına, Vekili Av.SedatAslantaş tarafından bir uyarı mektubu bir elektronik postayla Ulusalbakış’ ın Genel Yayın Yönetmeni Murat Güneş’ e gönderilmiş. Ben de Sayın Güneş’ e, ”mahkeme kararına gerek yok,yazıyı kaldırabilirsiniz”dedim. Hatta aynı yazıyı bloğumdan da kaldırdım.

İlgili makalenin amacı ”kimseye hakaret etmek” ve ”halkı kin ve nefret duygularına teşvik etmek” değildir. Zaten yazının amacı ” ilgili yasa teklifine” eleştiri yazmaktan ibarettir..

Aynı yazımızı aşağıda ilgili bölümlere ”..........” yazarak yeniden yayınlıyoruz. Burada amacımız gerek Tanrıkulu’nun ve gerekse de Vekili Arslantaş’ ın ilgili bölümü istedikleri gibi doldurmaları ve komuoyunu kendilerine gore bilgilendirmelerine olanak sağlamaktır.
Bize göre böylesine önemli bir makalenin böylesine basında binlerce kez yazılmış ve ”gerçekten de önemini kaybetmiş” bir konu nedeniyle anılması ve yayınlanmasını durdurmak haksızlık olur. Yazımızın saygınlığına ”mahkeme kararları ve suç duyurusu gibi” nedenlerle gölge düşmesini istemeyiz.
Bizim kimseyle kişisel bir problemimiz olamaz. Bizim amacımız ülkemize hizmet etmek, ulusal çıkarlarımızı savunmak ve CHP’ yi olması gereken noktaya davet emektir.
Bunun için yargılansak da, marjinal olarak suçlansak da önemi yok.
Gençliğinden beri ülkesinin saygınlığı, bağımsızlığı ve Büyük Türk Milleti’ nin, kankardeşlik bağlarıyla birbirine bağlı tüm etnik topluluklarının birliğini savunan biri olarak bu konular için ödeyemeyeceğimizi düşüneceğimiz bir bedel yoktur.

Bunun için de dünyanın her yerinde, ”barış, demokrasi ve insan hakları” götürme bahanesiyle insanların ölümüne neden olan ABD gibi bir devletten insan hakları ödülü de beklemiyoruz. Böyle bir ödüle ”layık”görülsek de reddederiz!

Zaten felsefi ve vicdani fark buradadır!

Hem ilgili kodu ne biz verdik, ne de bize verildi. Bu kodu tanımlayan ve tanımlanan kişi arasındaki bir sorundur.Elbette bir de CHP' nin sorunudur.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur

Kubilay Kızıldenizli

................


Türkçeye “Sol” dan Saldırı veya Doğru İnsan Yanlış YerdeYanlışa Dönüşür!


“CHP’li Akif Hamzaçebi ve Muharrem İnce, siyasipartilerin Türkçeden başka dillerde faaliyette bulunmasını öngören bir kanunteklifi sundu. Teklif yasalaşırsa mitinglerde Kürtçe propaganda yapılabilecek”

Türkçenin devlet katında karşılaştığı ilk resmisaldırının haberidir bu aynı zamanda.

Ve bu saldırının NeoCHP’ den gelmesi,Kılıçdaroğlu’ nun bir paraşütle nasıl CHP’ nin başına geçtiğini de daha iyigörmemizi sağlıyor.

Bedel ödeniyor.

Önemli ve acı olan Muharrem İnce ve Akif Hamzaçebigibi sosyal demokrat tabanda sevilen iki siyasetçinin bu önergeyi imzalayarakMeclis Başkanlığına sunmasıdır. 

Dikkat edin, “hazırlayarak” demiyoruz,“imzalayarak” diyoruz.

Biz şahsen NeoCHP’ nin Diyarbakırlı ama İstanbulmilletvekili Sezgin Tanrıkulu’ ndan ve NeoCHP İzmir Milletvekili vicdani redciRıza Tüzmen’ den bu teklifi imzalayarak göndermelerini beklerdik.

Hatta Kılıçdaroğlu’ nun imzası bu tabloya çokyakışırdı ama sanırım partinin lideri olarak gelecek tepkilere tampon kullanmakistiyor olmalı.

Daha açık bir ifadeyle, Sezgin Tanrıkulu vekendisine tampon olarak kamuoyunda güvenilir bulunan siyasetçilerini kullanmakistedi.

Melih Aşık’a göre, diğer Grup Başkanvekili Emine Ülker Tarhan, önüne gelen butasarıyı reddederek imzalamamış, kendisini tebrik ederiz. 
CHP eski Milletvekili ve Aydınlık yazarı hukukçuŞahin Mengü ise kendisine bu konuda sorulan soruyu “Bunun çağdaşlıkla, ileridemokrasiyle bir ilgisi yoktur. Burada yapılan Kürtçenin fiilen resmi dilhaline getirilme girişimidir. Siyasi partiler anayasal kurumlardır. Siyasi partilerinfaaliyetlerinde Türkçenin resmi dil olmaktan çıkarılması anayasadaki ‘resmi dilTürkçedir’ maddesine de aykırıdır” olarak yanıtlıyor.

Aydınlık yazarı İsmet Özçelik’ in 25 Mayıs 2012 günü Aydınlık Gazetesi’ nde sürmanşetten verilen haberine göre, ilgili yasa teklifinin mimarının “Gölge .......ve NeoCHP’ nin Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu’ dur”

Yani kendisi Diyarbakırlı ama İstanbu lmilletvekili ve NeoCHP’ nin Genel Başkan yardımcısı ........Sezgin Tanrıkulu…

Bunlar şaşırtıcı değil.

Ama şaşırtıcı olan Kurultay arifesinde kendilerinebir “gelecek” sunulacağı beklentisiyle veya pozisyonlarını kaybetme korkusuylaAkif Hamzaçebi ve Muharrem İnce’ nin bu önergeyi imzalamalarıdır.

Aslında bu çok şaşırtıcı değildir, çünkü doğru yerde olmaları gerekenler eğer yanlış yerde durmaya inat ederlerse ikbal kaygıları artar ama ilkeleri aşınır. Eğer ileride bugünleri yazanlar, bugünlerin gerçeklerine dayanarak Cemal Süreya’ nın izdüşümleri gibi bugünün aktörlerini yazdıklarında olanca güzelliği ve çıplaklığıyla okuyacağız bugünün önemli aktörlerini.

Bakın iddia ediyoruz, 2012 yılında NeoCHP’ yi Cumhuriyet’ in temellerini dinamitleyen daha başka yasa teklifleriyle göreceğiz;aslında bunlar şaşırtıcı da olmayacak.

CHP, NeoCHP’ leşerek yoluna devam ediyor; biz içinde vatan sevgisini içtenlikle taşıyan siyasetçilere ve CHP’ nin yurtsever tabanına sesleniyoruz.

CHP’ nin artık içeriden mücadeleyle devrimcileştirilmesi ve köklerine döndürülmesi mümkün değildir. Mesele millitabanlı muhalefeti örgütlemek ve devrimci hedefin bir parçası olmaktır.

Doğru insan yanlış yerde durmaz!

Doğru insan, yanlış yerde, yanlışa dönüşür!

SON SÖZ:

NeoCHP’ nin yöneticileri, Genel Başkan Yardımcısı Faruk Loğoğlu’ nun liderliğinde Aralık 2011’ de ABD’ ye gitti ve 40 kadar ziyaret gerçekleştirdikten sonra ,“Biz Amerikan karşıtı değiliz” dedi.

Sayfalarca da yazsanız NeoCHP’ yi bu kadar net anlatan bir cümle yazabilir misiniz?


9 Haziran 2012 Cumartesi

S’Akil Adamlar Kurulu



Faruk Loğoğlu ve Sezgin Tanrıkulu’ na dikkat çekmeye bilmem gerek var mı?
YCHP’ nin içindeki ayrılıkçı kamadır onlar.
Hatırlayınız lütfen, CHP heyeti  birkaç ay ABD’ ye gitti ve yurda döner dönmez Faruk Loğoğlu basına açıkladı:
“Biz ABD’ ye karşı değiliz”
Bir de kim benzer bir açıklama yapmıştı, anımsayalım;
YÖK eski başkanı Kemal Gürüz “ Ben ABD yanlısıyım”
Peki, bu açıklamayı Kemal Gürüz ne zaman yapmıştı, çünkü zamanlama önemlidir. Hemen söyleyelim. Ergenekon davası için ifadesi alındığı zaman.
Faruk Loğoğlu ve Kemal Gürüz benzer açıklama yaptılar.
Biri ABD’ ye ve diğeri ise özel yetkili kurumlara.
İkisinde de bir mesaj telaşı var!
Bu ayrı ayrı kurumlarla görüşmeler yapıldıktan sonra benzer açıklama yapılması tesadüf olamaz.
“Aman ha, beni/ bizi deliğe süpürmeyin” demektir bu.
Korkunun da, telaşın da nedeni budur.
YCHP, “ Kürt Sorununa 10 Maddelik Çözüm Önerisi” yaptı.
Bir dilekçe ile TBMM Başkanlığına başvurdular.
Kısaca öneri şu;
·         Güvenlik eksenli politika başarısızdır.
·         Bu sorun nedeniyle 11.735 fazla güvenlik görevlisi, 30 binden fazla PKK’ lı ve binlerce yurttaşımız hayatlarını kaybetti . Yani şehit olan yok. Yaşam kaybı var!
·         TBMM’nin hamiliğinde bir “S’Akil Adamlar Kurulu “kurulsun, partiler bu kurula üye önersin
·         Tartışalım, barışalım, sorun çözülsün.
Cumhuriyet kuran bir partiden başka bir çözüm önerisi beklerdik. Mesela “Toprak Devrimi yapılsın, aşiret ve feodalizmin tüm artıkları tamamen tasfiye edilsin” gibi.
Ama hayır, Abdullah Öcalan’ın yıllar önce yaptığı öneriyi yaptılar.
Akil Adamlar Kurulu kurulsun öyle mi?
Benim önerilerim var bu kurula, mecliste grubu olan partiler lütfen bunu düşünün.
Kurul üyeleri aşağıdaki değerli isimlerden oluşmalıdır. Hepsinin bu noktaya gelmemizde büyük emekleri vardır. Vefalı olmalıyız hem onlara hem de emeklerine.
Samuel Huntington, Medeniyetler Çatışması tezinin sahibi olarak ama mezardan çıkarmak zor olabilir!
Türk tarihinin hakkından gelme hedefiyle çalışan Karen Fogg. Doğu Perinçek  ve İşçi Partisi onu sınır dışı ettirmişti, Recep Tayyip Erdoğan kolaylıkla geri getirtebilir.
Madeleine Albright, eski ABD Adana Konsolosu ve Dışişleri Bakanı. Çekiç Güç’ ün mimarı ve hamisi.
Mesud Barzani ve Celal Talabani, Irak’ ı bölme konusunda tecrübeli ve ABD’ ye bağlılığını defalarca kanıtlamış iki Kürt lider oldukları için.
Karanlıklar Prensi Richard Perle, “NeoConların en önemli uluslar arası temsilcisidir diyor kaynaklar. Devlet bölmede tecrübeli.
İmralı’ dan Abdullah Öcalan, hapistedir ama zararı yok. Bazı toplantıları İmralı’ da yaparsınız, bazılarına da video konferansıyla, o da olmadı telekonferansla katılabilir.
BDP’ den temsilciye gerek yok, zaten bu isimlerin uzantıları.
YCHP’ den Kemal Bey, içeriden gelebilecek tepkileri önleyebileceği savıyla bu kurulda mutlaka olmalıdır.
Elbette Colin’ de ister ve lütfederse neden olmasın!
Sakil.
Çocukluğumdan beri bilirim bu sözcüğü.
Mesela bir şeyin üzerine bir şey eklediğiniz zaman, eklediğiniz şey eğer tezat teşkil etmiş ve yakışmamışsa kullanılırdı.
“Şekerim çok sakil durdu!
Yani “esmere sarı bağla otur karşısına ağla” tam tanımlar bu sözcüğü
***
Türk Dil Kurumu sözlüğü diyor ki Arapça kökenli bir sözcüktür ve   “Çirkini kaba, uyumsuz” anlamına gelir

S’Akil  Adamlara Türk halkından bir çift söz, bir çift küpe!
Önünde sonunda akıllı milletimiz sizi akıllandıracaktır, çünkü çok S’Akil durdunuz!


Son söz;
CHP’nin içindeki yurtseverler, ne işiniz var orada, hala ne bekliyorsunuz, ülkemizin bölünmesini mi?
.

3 Haziran 2012 Pazar

REFERANS TÜRKEŞ Mİ OLMALI?




REFERANS TÜRKEŞ Mİ OLMALI?

1 Haziran 2012 Cumartesi günü gazetemiz Aydınlık sürmanşetten bildirdi.
 “Apo’ yu sorgulayan komutandan ülkücü gençlere çağrı  yarın Aydınlık’ ta
Ertesi günü merakla gazetemizi aldık, yine sürmanşetten veriliyor haber:
“Apo’ yu sorgulayan komutandan ülkücü gençlere: TGB İLE OMUZ OMUZA VERİN”
Haberi okuduğunuzda  ana başlıklar itibariyle bir eleştiri yazmayı hissetmiyorsunuz.
Çünkü Sayın Atilla Uğur kısaca, ”particilik meselesi yapmadan, bağımsız Türkiye’ ye ulaşabilmek için ülkücü gençleri TGB ile omuz omuza olmaya” davet ediyor.
Albay Hasan Atilla Uğur, Türkeş’ in Bahçelievler’ deki çalışma ofisindeki yaptığı bir toplantıda, kendilerine söylediklerini “sesini kulaklarında hala duyduğunu” belirterek aktarıyor;
Türkeş şunları söylemiş “ Çocuklar; Türk Milleti’nin kimliksizleştirilmesi, büyük Atatürk’ün hamuruna kardığı millet bütünlüğünü bozmaya ve bu mayayı çürütmeye yönelik her türlü iç ve dış saldırılar en büyük tehlikedir, bunu aklınızdan çıkarmayınız, Türk tarihinde birçok örneği olan tehdidi devamlı aklınızda tutunuz ve bu oyuna asla izin vermeyiniz, milletimizi için en büyük tehlike milletin ayrılık tohumları ile yıkanmasıdır”.
İşte bu sözler hala Albay Atilla Uğur’ un kulaklarındaymış. Burada Sayın Uğur’ un çabasını doğru buluyoruz, insanları ikna etmek için elbette “fikirlerine güvenilen” liderlerin söylediklerini anımsatmak son derce doğru.
Ama bilmeliyiz ki, “sözler doğru, söyleyen yanlıştır.”
Ve biz biliyoruz ki, ne doğru söz, yanlış kişinin imzasının üzerinde durmaz, ne de yanlış sözün altında doğru imzayı uzun süre tutamazsınız.
Zaten doğru sözler yanlış imzanın üzerinde durmamıştır da; MHP’ nin 50 yıllık pratiğinde bunun tersini söyleyebileceğimiz bir tek olumlu eylem yoktur.
Burada Hasan Atilla Uğur’ un çağrısı yerindedir. Bu davet  Türkiye Gençlik Birliği’nin altı yıldır izlediği sağlıklı, istikrarlı ve doğru siyasetlerin bir ürünüdür.
TGB bu çağrıyı hak ediyor. TGB, Türkiye gençliğini birleştirecek biricik güç olarak gençliğin tüm kesimlerini çatısı altında topluyor. Bu konuda inanılmaz ağırlıktaki sınavların altından başarıyla çıktı. Hepimiz şahidiz TGB’nin sınavları nasıl geçtiğine.
Albay Atilla Uğur da bir Silivri tutsağı olarak, TGB’nin haklı mücadelesini görmüş ve gençliğin bir kesimini bu mücadeleye dahil etmeye çalışmıştır.
Ama, kullanılan referans yanlış.
Yanlış referans, doğru bir mücadele için kullanılamaz.
Türkeş’ in söyleminin ırkçı bir söyleme dayandığını ve kendisinin Türk Milleti ile kastettiği topluluğun bütün diğer ırksal toplulukları inkar ettiğini söylemeye bilmem gerek var mı?
Bunun da ötesinde, Türkeş’ in yaşarken temsil ettiği kuvvetin ardında bulunan güçle, bugün Sayın Atilla Uğur’ un mücadele ettiği gücün aynı olduğunu da unutmamak gerekir. Bu güç ABD’ dir!
Türkeş ve partisi ABD’nin sivil uzantıları olarak işlev görüyordu. Bu nedenle Türkeş’in TGB’ ye destek için referans gösterilmesi, TGB’ ye yarardan çok zarar getirir.
Bu haberi sürmanşetten veren Aydınlık Gazetesi yönetimi de eleştirilmelidir. Şimdi ben bunu yazdım diye bazı arkadaşlar eleştirecektir. Denecektir ki “kuvvetleri bir arada toplamaya çalışıyoruz, birlik zamanında ayrılıkları öne çıkarmaya ne gerek var?”
Elbette gerek var!
Birlik zamanında asıl ayrılıkların netleşmesi gerekir ki, uzun vadede başarılı ittifaklar kurulabilsin.
Mustafa Kemal’ in işaret ettiği bir birlik, devrimciliktir, halkçılıktır, etnik değil ama modern anlamda bir milliyetçiliktir, laikliktir, kamuculuktur. Bu ilkeleri kabul eden herkesle beraberiz ve olmalıyız.
Bize söyler misiniz, Türkeş’ in Türk milliyetçiliğiyle bizim millet sevgimiz arasında benzer ne var?
Ama Türkeş sonrası MHP ve Türkeşli MHP arasında çok net bir devamlılık var. Bu ise her koşulda ABD menfaatlerinin açık ya da kapalı temsilcisi olmaktır.
İnanmazsanız “İkiz Sözleşmeler’ de” kimlerin imzası var veya yeni Anayasa’nın kimler arasında hazırlandığına bakınız.
Kısacası, TGB’ nin büyümesi  için faşist Türkeş’ in referansına gereksinim duyulmamalı, duyulduğunu da zannetmiyorum. Aksi takdirde yaşayan ya da şehit düşmüş birçok yurtseveri incitirsiniz!
ABD’yle mücadele ederken “yakalanmış ve esir edilmiş” Sayın Atilla Uğur’un referansı , Türk gençliği için Türkeş’ in referansından tartışmasız daha önemli ve geçerlidir.

Çünkü onun mücadelesi eylemlidir, diğerinden ise söz etmeye bile değmez!
.