31 Temmuz 2015 Cuma

PARTİ VE DEVRİM

Tarih: 2015-07-23 12:01:20

"Sosyalist Devrim ve Milli Demokratik Devrim arasındaki farklar ve daha önemlisi her bir devrim için gerekli zemin bugün yeterince bilinmediğinden, gençlerde “sosyalizm” vurgusu gönülleri okşuyor. Meseleyi ileride bu açıdan da tartışmak yerinde olacaktır." 

Kubilay Kızıldenizli / Teori Dergisi Yazı Kurulu Üyesi

Maalesef cihazım kaydetmediği için Aydınlık’ta yayımlayamadığım bir söyleşide, “sosyalist” solun önemli önderlerinden biri “Merkez ülkelerde yapılacak devrim (zayıflayacakları için) bizim gibi ülkeleri olumlu etkileyecektir” anlamına gelen sözler söylemişti. Bu acınacak bir durumdur, çünkü hâlâ Fransa gibi ülkelerde olacak “devrimi” ülkemizde bekleyenler ve yarar umanlar var.
Sosyalist Devrim ve Milli Demokratik Devrim arasındaki farklar ve daha önemlisi her bir devrim için gerekli zemin bugün yeterince bilinmediğinden, gençlerde “sosyalizm” vurgusu gönülleri okşuyor. Meseleyi ileride bu açıdan da tartışmak yerinde olacaktır.
Aydınlık’ta konuya ilişkin yayımlanan makalelerde neredeyse köylülerden hiç söz edilmiyor. “Köylülerin bir bölümü işçileşmiştir, sayıca azalmıştır” gibi görüşler var. Bunlar doğrudur ama ülkemizde hem ortadan kaldırılması gereken aşiret ilişkileri hem de bunun ekonomisi var. Bu nedenle bir sınıf olarak köylü ve onun talepleri hem aydınlanma hem de Cumhuriyet açısından Millî Demokratik Devrim’in kapsamındadır ve devrimimizin dayanacağı bir sınıftır. 
Ezilen milletlerin ülkeleri, dört beş yüz yıl önceki burjuva demokratik devrimlerin serbestçe kendi mecrasında aktığı ülkeler gibi değildir. Bu nedenle 1640 İngiliz Devrimi ile başlayan burjuva demokratik devrimlerin önderleri bugün Demokratik Devrim’e önderlik edemez. Burjuva demokratik devrimlere burjuvazi önderlik ederken, bugün, millî burjuvazi bu devrimin sadece müttefiki olabilir.
- Türkiye’de feodalizm tasfiye edilmiş midir?
MDD’nin kırsal yerlerde yaşayan insanlarımızı çağdaşlaşma, Ortaçağ gericiliğinden kurtarma, toprağa kavuşturma, söz konusu Ortaçağ asalaklarının halk üzerindeki her türlü psikolojik ve sosyal baskısından kurtarma diye bir sorunu yok mudur? Atatürk’ün “Türkiye şeyhler, dervişler, müritler mensuplar ülkesi olamaz” hedefine ulaşılmış mıdır? Bir defa her şeyden önce, köylüyü özgürleştirerek Cumhuriyet’in insan tipine yaraşır hale getirmek diye bir sorun hâlâ vardır. Bu nedenle, köylüler MDD’nin dayanacağı sınıfsal güçlerinden ikincisidir. Feodalizmi sadece ekonomik temelleriyle değil, tüm üst yapı kurumlarıyla, tüm bağımlılık ilişkileriyle yıkmak diye bir sorunumuz var. 
İşçi sınıfı önderliğinde, köylünün de bir müttefik olduğu bütün millî sınıflar devrimin sınıfsal dayanaklarıdır. İşçiler ve millî burjuvazi arasında sorunlar vardır, olmaması düşünülemez. Milli burjuvazi ve işçi sınıfı arasında sınıfsal rekabetle birlikte ortak düşman olan emperyalizme karşı birlikte olma zorunluluğu vardır. Bununla birlikte köylü ve toprak ağası arasında bu durum Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi artık konusu değildir. Ağalık bütün kurumlarıyla, dayandığı aşiret ilişkileriyle tasfiye edilmelidir. Millî burjuvazi açısından durum elbette farklıdır. Ancak son otuz yıla baktığımızda millî burjuvazinin iri temsilcileri ellerindeki işletmeleri her sektörde yabancı rakiplerine kaptırmıştır. İlaç endüstrisinde Deva, Biyofarma ve Fako gibi örnekler ilk akla gelenlerdir. Eczacıbaşı ise ilaçtan neredeyse çekilmiştir. Bankacılık sektöründeki hazin durumu hepimiz biliyoruz. Diğer işkollarında da durum farklı değildir. Zaten, devletin elindeki işletmeleri sattığı yerde, tek tek millî sermayedarın işletmeleri ellerinde tutmalarını beklemek saflık olmasa da iyi niyetten ibarettir. Dolayısıyla ülkemizde millî burjuvazinin iri temsilcileri düşmanıyla çatışmadan ekonomik alanı terk etmeyi tercih etmiş bulunuyor. Elbette bir dönem Anadolu Kaplanları olarak ünlenen orta ve küçük ölçekli bir millî sınıf hâlâ vardır ama bu sınıf, işçi sınıfının, kamu emekçilerinin ve köylülerin örgütlendiği güçlü bir parti inşa edilmeden kazanılamaz. Çünkü bu sınıf karakteri gereği yanında kendisini güvende hissedeceği bir güç görmek ister.

VATAN VE DEVRİM
Bizim 1923 Devrimimiz, karma ekonominin yaratılması, halkçılık vb. gibi önemli nedenlerle klasik bir burjuva demokratik devrimden ileri ama sonuçları itibariyle MDD’nin hedeflerinden geride kaldı. Vatan savunması ekseninde devrimimiz yapılmış ve çıkarı devrimden yana tüm sınıfları birleştirmiş, hatta feodal beyler de devrim safında yer almıştır. Bu Atatürk’ün başarısıdır. Ancak bu ittifak aynı zamanda demokratik devrimin hedeflerine ulaşmasını da engellemiştir. Nazım Hikmet’in ünlü dizeleridir, hepimiz biliriz, “Kartallı Kazım” seferberlikten önce de Kartal’da bahçıvanken, seferberlikten sonra da bahçıvan kalmaya devam ederken, ağalar seferberlikten önce ağaydılar, seferberlikten sonra ağa olmaya devam ettiler. Toprak ağalığının üst ve alt yapıdaki etkisi devrim sürecinde kırılamadığı gibi hâlâ sürmektedir.
Atatürk’ün toprak sorununu çözmeye çalıştığını biliyoruz. Ancak nesnel açıdan bunun olanağı var mıydı? Bunu önemli bir not olarak düşmek isterim. Çünkü Emperyalizm Çağı’nda artık burjuvazinin önderlik ettiği devrimlerden feodalizmin tasfiyesi çıkmaz. Bu nedenle, 1923 Devrimimiz, MDD’nin toprak devrimi ile ilgili hedeflerini karşılayamadığı için yarım kaldı. Aslında bu milletleşmenin de tamamlanamamasına yol açtı. Her ne kadar Altı Ok Programı bunu hedeflese de, devrimin sonucu üzerinde, devrimin önderlik ve ittifaklarının karakteri meselesi belirleyici oldu. Biz sosyalistler demokratik devrimi tamamlayacağız. Bunu millî burjuvazi gibi çıkarı emperyalizmle çatışan tüm millî sınıflarla beraber yapacağız.
Burada partinin önemi ve öncelikli görevi ortaya çıkıyor. Parti esas olarak, işçi sınıfını kamu emekçilerini ve köylülüğü örgütleyerek diğer tüm millî sınıfları bünyesinde birleştirebilir.

DEVRİMCİ PARTİ
Partinin örgütlenme modeli burada ortaya çıkıyor. Partinin dayanacağı sınıflar da, üyeleri de doğal olarak devrimin ihtiyaç duyduğu sınıfların bileşkesi olacaktır. Bu sınıfların öncülerini partide örgütleyerek, görev vererek, fabrikalarda, köylerde, mahallelerde, kitle örgütlerinde örgütlenerek devrime önderlik edecek bir devrimci çekirdek yaratılabilir. İşte parti, önümüzdeki dönemde bu modele sarılarak ve bu modele uygun çalışma tarzının kazanımlarıyla devrime önderlik edebilir. “Tarih bize bu görevi verecek”, “tarihin pususunda pusuya yattık” gibi söylemler ancak böyle bir örgüt yaratıldığında anlamlıdır. Tarih kimseye “olması gereken budur” diye devrim yapma görevi vermez. Partinin ulaştığı güç düzeyi sonucu belirleyecektir. Vatan Partisi kadrolarıyla ve programıyla bunu yapmaya açık ara en yakın olan örgüttür. Bununla birlikte kitle örgütlerinde çalışmayı birinci hedef olarak ele almalıdır.

DEVRİMCİNİN VE PARTİNİN TURNUSOL KÂĞIDI
Bir, devrimcinin mutlaka partisi olacak ve görev alacaktır, çünkü vatan sevgisi ciddiyet ister, hobi değildir; partisiz ve görevsiz devrimci olunamaz. Kendinden menkul “devrimciler” sistemin el üstünde tuttuğu “devrimcilerdir.” Medyada örneklerini her gün görmekteyiz.
İki, parti, devrimden menfaati olan sınıfları birleştirir. Burada önder sınıf elbette işçi sınıfıdır ve parti işçi sınıfını, kamu emekçilerini ve köylüyü örgütlemeyi baş hedef yapar. Parti başka türlü üretimden gelen güce sahip olamaz ve diğer millî sınıflara güven veremez.
Üç, parti örgütleri bölgesel ve çevresel sorunları iş edinmelidir. Örneğin İstanbul’da Kuzey Ormanları, Validebağ Korusu, Haydarpaşa, Galataport vb. gibi kentsel talan sorunlarının içinde ve önünde olmalıdır.
Dört, partide parti içi demokrasi ve parti hukuku her şeyin üzerinde olmalıdır. Devrimci öncüleri partide program ve tüzük bir arada tutar. Tüzük, partide çalışan, görev yapan herkesin üzerinde olmalı ve eşit uygulanmalıdır. Örneğin bir parti yöneticisi veya üyesi “başka partiye oy verdim” diyorsa kim olduğuna bakılmaksızın tüzük işletilmelidir
Beş, parti de devrimci de disiplinlidir. Üyeler halk içinde kendi kafasını değil partinin kafasını omuzları üzerinde taşımalıdır ancak Parti içi fikir mücadelesinde herkes kendisi olursa Parti gelişir. Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in 13 Haziran 2013’te gazetemizde yayımlanan “Yenilik önereni ağaca mı asmalı?” makalesi hoş duygular yarattığı için değil içselleştirmek için tekrar tekrar okunmalı, uygulanmalı ve tüm parti örgütlerinde büyütülerek asılmalıdır.
.....

Bu yazı 23 Temmuz 2015 tarihinde Aydınlık Gazetesi'nde yayımlanmıştır

920'nin 16 Mart'ı...

“920’nin 16 Martı” diye başlar Nazım Hikmet’in ünlü dizeleri. 
Kubilay Kızıldenizli
Teori Dergisi Yazı Kurulu Üyesi

İşgalci İngiliz askerleri, 16 Mart 1020 sabahı Veznecilerdeki Karakolu sabah 05:45 dolaylarında basar, uykudaki askerleri katleder. Çatışma sonucunda iki İngiliz askeri de öldürülür. 
Bu şehitlerimiz,Türkiye’nin verdiği ilk şehitler değildir kuşkusuz ama yabancı bir işgal kuvvetinin bizzat rol alması açısından, üstelik İstanbul’da, devletin yönetim merkezi olan Topkapı ve Dolmabahçe gibi saraylara birkaç km uzaklıktaki bir askeri karakolda, ilk kez Türkiye’nin askerleri katledilmiştir.
Böyle bir şey olur mu? Yabancı bir devlet kuvveti, egemen bir ülkenin askeri merkezini basar ve uykudaki askerlerini katleder mi?
Yanıtını yukarıda zaten okudunuz.
Emperyalistlerden iyi niyet ve nezaket beklemek, şartların eşit olmadığı koşullarda “karşılıklı çıkar” gereği aynı yatakta uyuma isteği, ancak cariye- kral ilişkisi temelinde mümkündür. Karşılığında en fazla birkaç tane fıstık alabilirsiniz. Bunun anlamını iyi bilen Atatürk, İskenderun’da Yıldırım Orduları Komutanı’yken sadrazam Ahmet İzzet Paşa’nın “İngilizlerin karaya çıkmasına izin ver” yollu talimatına “benim micâzım İngilizlerin ne kadar kibar olduklarını anlamaktan uzaktır, İngilizler karaya çıktığında ateşle karşılanacaktır.” diye yanıt verir. 
Sevr’le başlayan bu süreç koca bir ülkenin işgaline doğru uzanırken, İngilizler daha İstanbul’u işgal ettikleri ilk gün sabaha karşı Şehzadebaşı’nda bulunan Vezneciler Mızıka Karakolu’nu basıp uykudaki askerlerimizi katlederler.
Bu katliam kuşkusuz tüm orduya ve halka verilen bir göz dağıdır ve herhangi bir “stratejik enstrüman” veya yerli bir “kara gücü” tarafından değil ama İngiliz Kraliyet Askerleri tarafından doğrudan yapılmıştır.
Nazım Hikmeti Kurtuluş Savaşı Destanı’nda bu katliamı destansı bir şekilde yazar.
“920nin 16 Martı
uykuda kesti kâfir üçümüzü,
kurşuna dizdi kâfir ikimizi.
İngilizin hepsi değil domuzu
Sabaha karşı aldı canımızı.”
“920nin 16 Mart sabahı,
karakolun karşısında
bırakmadım elimden silâhı,
yere serdim iki İngilizi.
Senin ırzını kurtardım İstanbulum,
Sana can feda çakır gözlü gülüm.”
16 Mart aslında bizim demokrasi, özgürlük, bağımsızlık savaşımızda uğursuz bir tarihtir. Bu olaydan yıllar sonra yine aynı tarihte, 16 Mart 1978 günü, İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde 7 öğrencinin ölümü, 41 öğrencinin de yaralanmasıyla sonuçlanan bombalı ve silahlı saldırıyı bu kez kontrgerilla maşası faşistler gerçekleştirecekti. 
Günümüzde de son ana kadar emperyalistler yeterince olgunlaşmadan doğrudan yani kendi kuvvetleriyle kitlesel katliamlar, büyük askeri müdahaleler yapmıyorlar. Aslında 16 Mart 1920 ile başlayan süreç içinde ve Kurtuluş Savaşı dışında bunun örneklerini ülkemizde görmüyoruz. 
16 Mart 1920’de egemen bir devletin yönetim merkezinin birkaç km uzağında askerlerimiz katledilmişti. Bunun utancını halâ içimizde taşıyoruz. Bu onur kırıcı eylemin bir ikincisini ise, Irak’ın Kuzey’inde 11 Özel Kuvvetler subay ve astsubayının başına ABD çuval geçirerek bize yaşatacaktı. Aslında bu olay şehit edilmekten daha büyük travmaya neden oldu. Çünkü halâ bu çuval, kurmay heyetlerin başındadır ve çuvalın iplikçiklerinin arasından ancak önünü görebilmektedirler. ABD ile direk çatışmaktan kaçınan, onun açtığı savaşı kabul edemeyen bir siyasi-askeri bir kurmay heyetle 16 Mart 1920’nin askeri ve siyasi kurmay heyeti arasında gerçekte ne fark var? Günümüzle geçmişi yani 16 Mart 1920’yi birleştiren ikinci önemli özellik budur. Elbette ordumuzdaki ve halkımızdaki Mustafa Kemal’in mirası anti-emperyalist damara güveniyoruz ancak bu damarın belirginleşmesi için sanırım ülkemizin daha fazla çıkmaza sürüklenmesi gerekecek.
Bugün halâ egemen bir ülke olarak topraklarımızda şehitler vermeye devam ediyoruz. Sevgi ve barış pıtırcığı, ve Obama’nın kara gücü PKK, Suruç katliamından önce askerlerimize saldırmaya başlamıştı. Şu son olaylara baktığımızda son 15-20 gün içinde 10’a yakın asker ve polisi şehit verdik. Kimi şehitlerimiz, aynı Vezneciler karakolu gibi uykuda kurşunlandılar, kimi ise eşinin yanında kimisi de pusuya düşürülerek şehit edildi.
Peki, gerçekte 16 Mart 1920 ile bugün arasında askerilerimizin katledilmeleri açısından nesnel bir fark var mıdır?
Türkiye’yi etkileyen, tarihimizde iki büyük emperyalist proje vardı. Meseleye bu açıdan bakmazsak bunu anlayamayız. Sevr’in maddelerinin hayata geçmesini bugün en çok savunan örgüt PKK’dır ve BOP içinde sözde Kürdistan için çizilen harita ile Sevr’in Kürdistan haritası aynıdır. Her ikisinde de planlamayı yapan emperyalizmdir ve üstelik BOP’un mimarı ABD, Lozan’ı halâ tanımamaktadır. Sevr’i neredeyse yüz yıl önce silah kullanarak yırtıp attık. BOP’un da yırtıp atılması ne yazık ki aynı şekilde olacaktır. Bunu görebilmek için kâhin olmaya gerek var mı?
16 Mart 1920’de İngilizlerin katlettiği Zileli Abdullah Çavuş ile daha birkaç gün önce eşinin yanında şehit edilen Malazgirt İlçe Jandarma Bölük Komutanı Binbaşı Arslan Kulaksız’ı birleştiren ana hat bu hattır. 
16 Mart 1920’de İngilizlerin uykusunda katlettiği İbiş Oğlu Abdulkadir ile daha birkaç gün önce evinde Suruç’ta uykuda iken başlarından kurşunlanarak şehit edilen polis memurları Feyyaz Yumuşak ile Okan Acar’ı birleştiren hat aynı hattır.
Bu şehitler, egemen bir ülkenin “iktidarsız iktidarlarının” yönettiği ülkemizde, emperyalistlerin ya bizzat doğrudan kendi silahlı güçleriyle ya da yeni “kara güçleri” olan PKK gibi stratejik enstrümanları tarafından katledildiler. Zileli Abdullah Çavuş’tan Binbaşı Arslan Kulaksız’a, İbiş Oğlu Abdulkadir’den Feyyaz Yumuşak’a kadar verdiğimiz şehitler geçmişin Sevr’ine ya da günümüzün Sevr’i Büyük Ortadoğu Projesi’ne karşı verilen bağımsızlık ve özgürlük şehitlerimizdir.
Vatan sevgisi bir hobi değildir, bunu ilerdeki günlerde daha iyi anlayacağız. Vatanı sevmek yaşamsal risk almayı gerektirir. Aynı İbiş Oğlu Abdulkadir, aynı Binbaşı Arslan Kulaksız ve aynı Vedat Demircioğlu’nun aldığı gibi. Çünkü emperyalist projelere direnmenin ve bağımsız bir ülkede yaşamanın başka bir formülü bulunmuyor.

Bu yazı 30 Temmuz 2015 tarihinde Aydınlık Gazetesi'nde yayımlanmıştır

5 Ocak 2015 Pazartesi

Çukurova'da Fransız!a İlk Kurşun


Çukurova'da Fransız'a İlk KurşunAdana’nın Kurtuluşu 5 Ocak 1922’dir. Ancak Adana’nın Fransız işgalinden kurtuluşunu sadece Adanalı Kuvayı Milliyecilere bağlamak doğru değildir. Aslında 5 Ocak 1922, tüm Çukurova’nın emperyalist Fransız işgalinden kurtuluşunu simgeler. Bu süreç Dörtyol’da, Kozan’da ve tüm Çukurova’da Fransızlara karşı yapılan “çete” savaşıyla başlar ve Sakarya Meydan Savaşı’nın kazanılmasıyla Fransızların direncini tamamen kırar.
Tüm Anadolu’da düşmanı bozguna uğratan mermilerin ilki Çukurova’da sıkılmıştır. Bu satırların yazarı da buna inanıyor. Bu konuda gerek İzmir’de Hasan Tahsin’in gerekse de Balkesir’de 15 Mayıs 1918’de ilk kurşunun atıldığına ilişkin tezler de vardır. Burada önemli olan Anadolu’da düşmanla yapılan savaşta kuvvetler arasındaki tatlı yarıştır.
Türkiye’nin Güney’i ve Doğu’su, Batı’sından daha önce uyanmıştır. Dörtyol’da örgütlü bir şekilde atılan kurşunlar bunu işaret eder. Dörtyol’u Fransız üniformaları içinde işgal eden Ermenilerin yaptıkları zulme daha fazla katlanamayan halk, çareyi savaşarak direnmekte bulur. Millî Mücadele’de düşmana karşı atılan “ilk kurşun Dörtyol’da, 19 Aralık 1918’de, Mondros Mütarekesi’nin üzerinden daha 2 ay bile geçmeden Mehmet Çavuş (Mehmet Kara) ve müfrezesi tarafından atılmıştır.
Çukurovalı dirençlidir, sıtmaya direnmiştir, padişahların zulmüne direnmiştir, koca Çukurova’yı bataklıktan verimli bir ovaya çevirmiştir ve vatanını asla düşmana terk etmeyecektir.
Terk etmemiştir de.
‘KAÇ KAÇ’ OLAYI VE ERMENİ KATLİAMLARI
Fransa’nın Adana’yı işgali bütün Çukurova’da büyük katliamlara neden olur. Fransız askerlerinin himayesinde ve üniforması içinde halka saldıran Ermeniler birçok müslüman köyünde katliamlar yapar. Bu katliamların daha da artacağından endişe duyan halk kadınlarını ve çocuklarını Toroslara kaçırır. Babam üzgün bir şekilde anlatırdı. Ona da Safiye ablası anlatmıştır. Kendisi daha kundakta bebekken ablasının kollarında dağlara doğru bu yolları aşar. Seyhan Nehri’nin en büyük kollarından Çakıt Deresi’nden geçerlerken patiği düşer ve babaannem çığlıklar içinde bir süre çocuğunu derede arar. Daha sonra anlar ki düşen sadece patiktir.
Kaç Kaç olayı basit bir kaçma olayı değildir. Adanalılar Fransızlara ve Ermeni çetelerine karşı mücadeleyi daha iyi örgütlemek için dağlara çekilirler.
Ama halk, Ermenilerin tecavüzlerini, katliamlarını hatırladığı ve yurtlarını terk etmek zorunda kaldıkları bugünle ilgili ağıtlarını yakmaktan da geri durmaz.
“On Temmuz bilseniz ne kara gündü;
Obalar göç etti, ocaklar söndü,
Adana bir yangın yerine döndü,
O günden ruhlarda bir sızı vardı”
ADANALILARI ZAFERE TAŞIYAN ÇETE SAVAŞLARI
Adanalı nasıl doğal afetlere ve her türden zorluklara boyun eğmemeyi birlikte imece yaparak başardıysa, Fransız işgaline karşı da aynı şekilde direnmesini bilecekti.
Adanalı, çeşitli yerel önderler ve Atatürk’ün görevlendirdiği subayların liderliğinde, çeşitli büyüklükte gerilla birlikleri şeklinde örgütlenmiş ve Fransızlara önemli darbeler indirmişlerdir.
1. Kavaklıhan, Aflak, 2.Kavaklıhan, Yarbaşı, Hinnepli, Taşçı, Mercin ve Büyük Fadıl Savaşları ve Kar Boğazı Baskını gibi çete savaşlarında ciddi başarılar kazanan Adanalılar, Fransızları yirmi günlük ateşkes antlaşmasına ve daha sonra da Ankara Antlaşması’nı imzalamaya zorlamıştır.
Bu başarıda kesinlikle Mustafa Kemal’in daha Yıldırım Orduları Komutanı iken Adana’da köylere silah dağıtımını ve gerilla birliklerinin örgütlemesi konusunda uzak görüşlülüğü vardır.
Atatürk’ün 4 ve 12 Kasım 1919 tarihinde Klikya (Çukurova) Kuvayi Milliye Kumandanı Binbaşı Kemal Bey’e verdiği emir özetlenmiş haliyle şöyledir.
Fransızlara darbe vuracak gerilla/çete örgütlemesini ve buradaki gerilla harbinin başına Kemal Bey’in getirildiğini, küçük gerilla birlikleriyle Fransız işgal bölgesine girilmesini, çetelerin silahlanması için ilk etapta 713 Martin,16 Alman ve 16 Rus tüfeği ve yeteri kadar cephanenin Everek’e sevkini emreder. Yine ikinci etap olarak 1500 Martin, 500 Alman tüfeği ve yeterince cephanenin yine Everek’e sevkini ister. Mücadeleye hangi ilçeden başlanacağı ve nerelere kadar örgütlenme yapılacağından, bölge sorumlukuklarına ve komutanların takma adlarına kadar, kendisi karar verir.
Adanalılar bu emri alır ve eksiksiz uygular. Subayların ve yerel önderlerin önderliğinde büyük gerilla birlikleri örgütlenir ve Fransızlara önemli darbeler vurulur. Bu konuyla ilgili detaylı bilgileri İşçi Partisi MKK Üyesi ve İstanbul İl Başkanı Sayın Osman Bilge Kuruca’nın Kaynak Yayınları’ndan yayımlanan Atatürk ve Gerilla Savaşı adlı kitabında bulabilirsiniz.
ÇETE SAVAŞI’NDA ‘KUVVACI BASIN’
Atatürk, bağımsızlık kazanıldıktan sonra Adana’ya 15 Mart 1923’te gelir ve büyük bir ilgi ile karşılanır. Türk Ocağı’nda yapmış olduğu konuşmasında “Efendiler, bende bu olayların ilk teşebbüs fikri bu memlekette, bu güzel Adana’da doğmuştur” diyecektir. Bu bir bakıma bir gerçeğin Adanalılara teslimidir.
Adanalı sadece silahla direnmez. Düşmanın karşı propagandasını bertaraf etmek üzere gazeteler de çıkarır. Bu gazeteler içinde en önemlisi Ahmet Remzi Yüreğir’in önderliğinde yayımlanan Yeni Adana gazetesidir ve halen Adana’da yayımlanmaktadır. Gazete daha yayın hayatının başında Fransız işgal kuvvetleri tarafından yasaklanır. İşgale karşı mücadeleyi örgütlemek için Kayseri’ye geçen gazetenin sahibi Ahmet Remzi Bey yeniden gazeteyi yayımlamak için çabalar ve başarır da. Yeni Adana mücadelenin sesi olur. Atatürk’ün demeçlerini ve TBMM tutanaklarını yayımlar. Bir yandan Fransızlar, bir yandan işgalcilerle işbirliği yapan kimi Türk hainler ve Ermeniler de gazete çıkarır. Uçaklarla bu gazeteler halka atılır ama yenilgiyi önleyemezler.
Adana’da “At ölür it bayram eder “ özdeyişi çok kullanılır. Ancak bu kez “it” öldürülmüş, atlar ise vakurla zaferi selamlamıştır.
Fransızları silahla Adana’dan kovan Adanalıların torunları Haziran 2013’te sahneye çıktı. Anadolu’da Haziran Ayaklanması sırasında Hatay’la beraber faşizme ve gericiliğe en büyük direnci gösterenler yine onların ruhuydu ve dedelerinin ruhlarını 90 yıl sonra gülümsetmeyi yine başardılar.
Yararlanılan Kaynaklar
-Atatürk ve Gerilla Savaşı, Osman Bilge Kuruca, Kaynak Yayınları
-Kurtuluş Savaşı’nda Adana Basını, Yrd. Doç. Dr. Gülseren Akalın, Çukurova Üniversitesi Öğretim Üyesi
-Çukurova’da Halk Kültürü İle İlgili Bazı Tespitler, Doç. Dr. Yusuf Kılıç

http://www.aydinlikgazete.com/ozgurluk-meydani/cukurovada-fransiza-ilk-kursun-h60107.html