31 Temmuz 2015 Cuma

920'nin 16 Mart'ı...

“920’nin 16 Martı” diye başlar Nazım Hikmet’in ünlü dizeleri. 
Kubilay Kızıldenizli
Teori Dergisi Yazı Kurulu Üyesi

İşgalci İngiliz askerleri, 16 Mart 1020 sabahı Veznecilerdeki Karakolu sabah 05:45 dolaylarında basar, uykudaki askerleri katleder. Çatışma sonucunda iki İngiliz askeri de öldürülür. 
Bu şehitlerimiz,Türkiye’nin verdiği ilk şehitler değildir kuşkusuz ama yabancı bir işgal kuvvetinin bizzat rol alması açısından, üstelik İstanbul’da, devletin yönetim merkezi olan Topkapı ve Dolmabahçe gibi saraylara birkaç km uzaklıktaki bir askeri karakolda, ilk kez Türkiye’nin askerleri katledilmiştir.
Böyle bir şey olur mu? Yabancı bir devlet kuvveti, egemen bir ülkenin askeri merkezini basar ve uykudaki askerlerini katleder mi?
Yanıtını yukarıda zaten okudunuz.
Emperyalistlerden iyi niyet ve nezaket beklemek, şartların eşit olmadığı koşullarda “karşılıklı çıkar” gereği aynı yatakta uyuma isteği, ancak cariye- kral ilişkisi temelinde mümkündür. Karşılığında en fazla birkaç tane fıstık alabilirsiniz. Bunun anlamını iyi bilen Atatürk, İskenderun’da Yıldırım Orduları Komutanı’yken sadrazam Ahmet İzzet Paşa’nın “İngilizlerin karaya çıkmasına izin ver” yollu talimatına “benim micâzım İngilizlerin ne kadar kibar olduklarını anlamaktan uzaktır, İngilizler karaya çıktığında ateşle karşılanacaktır.” diye yanıt verir. 
Sevr’le başlayan bu süreç koca bir ülkenin işgaline doğru uzanırken, İngilizler daha İstanbul’u işgal ettikleri ilk gün sabaha karşı Şehzadebaşı’nda bulunan Vezneciler Mızıka Karakolu’nu basıp uykudaki askerlerimizi katlederler.
Bu katliam kuşkusuz tüm orduya ve halka verilen bir göz dağıdır ve herhangi bir “stratejik enstrüman” veya yerli bir “kara gücü” tarafından değil ama İngiliz Kraliyet Askerleri tarafından doğrudan yapılmıştır.
Nazım Hikmeti Kurtuluş Savaşı Destanı’nda bu katliamı destansı bir şekilde yazar.
“920nin 16 Martı
uykuda kesti kâfir üçümüzü,
kurşuna dizdi kâfir ikimizi.
İngilizin hepsi değil domuzu
Sabaha karşı aldı canımızı.”
“920nin 16 Mart sabahı,
karakolun karşısında
bırakmadım elimden silâhı,
yere serdim iki İngilizi.
Senin ırzını kurtardım İstanbulum,
Sana can feda çakır gözlü gülüm.”
16 Mart aslında bizim demokrasi, özgürlük, bağımsızlık savaşımızda uğursuz bir tarihtir. Bu olaydan yıllar sonra yine aynı tarihte, 16 Mart 1978 günü, İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde 7 öğrencinin ölümü, 41 öğrencinin de yaralanmasıyla sonuçlanan bombalı ve silahlı saldırıyı bu kez kontrgerilla maşası faşistler gerçekleştirecekti. 
Günümüzde de son ana kadar emperyalistler yeterince olgunlaşmadan doğrudan yani kendi kuvvetleriyle kitlesel katliamlar, büyük askeri müdahaleler yapmıyorlar. Aslında 16 Mart 1920 ile başlayan süreç içinde ve Kurtuluş Savaşı dışında bunun örneklerini ülkemizde görmüyoruz. 
16 Mart 1920’de egemen bir devletin yönetim merkezinin birkaç km uzağında askerlerimiz katledilmişti. Bunun utancını halâ içimizde taşıyoruz. Bu onur kırıcı eylemin bir ikincisini ise, Irak’ın Kuzey’inde 11 Özel Kuvvetler subay ve astsubayının başına ABD çuval geçirerek bize yaşatacaktı. Aslında bu olay şehit edilmekten daha büyük travmaya neden oldu. Çünkü halâ bu çuval, kurmay heyetlerin başındadır ve çuvalın iplikçiklerinin arasından ancak önünü görebilmektedirler. ABD ile direk çatışmaktan kaçınan, onun açtığı savaşı kabul edemeyen bir siyasi-askeri bir kurmay heyetle 16 Mart 1920’nin askeri ve siyasi kurmay heyeti arasında gerçekte ne fark var? Günümüzle geçmişi yani 16 Mart 1920’yi birleştiren ikinci önemli özellik budur. Elbette ordumuzdaki ve halkımızdaki Mustafa Kemal’in mirası anti-emperyalist damara güveniyoruz ancak bu damarın belirginleşmesi için sanırım ülkemizin daha fazla çıkmaza sürüklenmesi gerekecek.
Bugün halâ egemen bir ülke olarak topraklarımızda şehitler vermeye devam ediyoruz. Sevgi ve barış pıtırcığı, ve Obama’nın kara gücü PKK, Suruç katliamından önce askerlerimize saldırmaya başlamıştı. Şu son olaylara baktığımızda son 15-20 gün içinde 10’a yakın asker ve polisi şehit verdik. Kimi şehitlerimiz, aynı Vezneciler karakolu gibi uykuda kurşunlandılar, kimi ise eşinin yanında kimisi de pusuya düşürülerek şehit edildi.
Peki, gerçekte 16 Mart 1920 ile bugün arasında askerilerimizin katledilmeleri açısından nesnel bir fark var mıdır?
Türkiye’yi etkileyen, tarihimizde iki büyük emperyalist proje vardı. Meseleye bu açıdan bakmazsak bunu anlayamayız. Sevr’in maddelerinin hayata geçmesini bugün en çok savunan örgüt PKK’dır ve BOP içinde sözde Kürdistan için çizilen harita ile Sevr’in Kürdistan haritası aynıdır. Her ikisinde de planlamayı yapan emperyalizmdir ve üstelik BOP’un mimarı ABD, Lozan’ı halâ tanımamaktadır. Sevr’i neredeyse yüz yıl önce silah kullanarak yırtıp attık. BOP’un da yırtıp atılması ne yazık ki aynı şekilde olacaktır. Bunu görebilmek için kâhin olmaya gerek var mı?
16 Mart 1920’de İngilizlerin katlettiği Zileli Abdullah Çavuş ile daha birkaç gün önce eşinin yanında şehit edilen Malazgirt İlçe Jandarma Bölük Komutanı Binbaşı Arslan Kulaksız’ı birleştiren ana hat bu hattır. 
16 Mart 1920’de İngilizlerin uykusunda katlettiği İbiş Oğlu Abdulkadir ile daha birkaç gün önce evinde Suruç’ta uykuda iken başlarından kurşunlanarak şehit edilen polis memurları Feyyaz Yumuşak ile Okan Acar’ı birleştiren hat aynı hattır.
Bu şehitler, egemen bir ülkenin “iktidarsız iktidarlarının” yönettiği ülkemizde, emperyalistlerin ya bizzat doğrudan kendi silahlı güçleriyle ya da yeni “kara güçleri” olan PKK gibi stratejik enstrümanları tarafından katledildiler. Zileli Abdullah Çavuş’tan Binbaşı Arslan Kulaksız’a, İbiş Oğlu Abdulkadir’den Feyyaz Yumuşak’a kadar verdiğimiz şehitler geçmişin Sevr’ine ya da günümüzün Sevr’i Büyük Ortadoğu Projesi’ne karşı verilen bağımsızlık ve özgürlük şehitlerimizdir.
Vatan sevgisi bir hobi değildir, bunu ilerdeki günlerde daha iyi anlayacağız. Vatanı sevmek yaşamsal risk almayı gerektirir. Aynı İbiş Oğlu Abdulkadir, aynı Binbaşı Arslan Kulaksız ve aynı Vedat Demircioğlu’nun aldığı gibi. Çünkü emperyalist projelere direnmenin ve bağımsız bir ülkede yaşamanın başka bir formülü bulunmuyor.

Bu yazı 30 Temmuz 2015 tarihinde Aydınlık Gazetesi'nde yayımlanmıştır

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder