24 Eylül 2012 Pazartesi

Kürt Yurttaş Ne İstiyor



Kürtler Ne istiyor

Eylül 2012’de Bilgesam tarafından Kürt sorunu ile ilgilenen kesimler için ilginç sonuçları olan bir araştırma yayınlandı. 850 bin “şikayetvar” üyesi içinde anket doldurmaya istekli olduğunu beyan eden 52 bin kişi seçilmiş ve bu kişilere e-posta gönderilerek verilen 4 günlük süre içinde belirlenen link üzerinden anket dolduran 3336 kişi yeterli görülerek anket sonlandırılmış. Türkiye’nin profilini daha iyi yansıtabilmek için anket dolduran bu kişiler içinden etnisite, mezhep ve siyasi parti tercihleri üzerinden 2922 kişi seçilerek istatistiki veriler analiz edilmiş.
Kanımızca araştırmanın en önemli eksikliği ilköğretim mezunu düzeyinde ankete %3 civarında düşük bir katılımın olmasıdır. Özellikle Türkiye’nin doğusuna doğru eğitim düzeyinin düştüğü göz önüne alındığında önemli bir kesimin görüşlerinin ankete yansımadığı görülecektir. Bununla birlikte üniversite öğrencilerinin ayrıca belirtilmemesi “sisteme henüz bağlanmamış”, dolayısıyla görüşlerini daha korkusuz ifade edebilen eğitimli ve dinamik bir kesimin de lise mezunu kategorisinde değerlendirildiğinden görüşleri ne yazık ki ayrıştırılamıyor.
Farklı siyasi, etnik ve mezhebe ait 2922 kişinin internet üzerinden soruları yanıtladığı bu ankette aşağıda sıralanan başlıklara yanıtlar araştırılmış.
  • KCK Tutuklamaları
  • Aynı Topraklarda Ortak Yaşama İsteği
  • Türklerle Kürtler Arasındaki Sosyal Mesafe ve Ayrışma Düzeyi
  • Türk Bayrağına ve İstiklal Marşı’na Bakış
  • KCK Tutuklamaları
  • Terörle Mücadelede Hükümet Politikaları
  • Güvenlik Güçleri ve İstihbarat Faaliyetleri
  • Bölgedeki Güvenlik Operasyonları
  • Terörün Dış Desteği
  • Sınır Ötesi Operasyonlar
  • Terörün Bölgedeki Etkileri
  • Kürt Sorununun Çözümünde Devlete Bakış
  • Kürt Sorunu İçin Çözüm Önerileri
  • Örgüt Üyeleri ve Öcalan İçin Af Uygulaması
Yukarıda başlıklar halinde özetlenen her bölüme için yorumlar yapmayacağız. Ancak genel olarak söyleyebiliriz ki, ne olursa olsun Kürtler ve Türkler arasındaki bağın otuz yıldır süren terör eylemlerine rağmen hala çok güçlü olduğudur. Elbette bu uzun dönem içinde bazı kırılmaların olduğu gerçeğini de yadsımamak gerekir.
Amacımız bu çalışmayla ortaya konulan “toplumsal algıyı” yorumlamak ve bu algının Türk Milleti’ni oluşturan en büyük iki parçasının, yani Türkler ve Kürtler üzerinde kırılma ve birleşme alanlarını belirleyerek çözüme katkıda bulunmaktır.
Biliyoruz ki, insanların algıları yargılanamaz. Algı dediğimiz şey, davranışlarımızla karşımızdaki insanın veya bir topluluğun üzerinde bizzat bıraktığımız bize ait olan iz düşümlerdir. Bu nedenle  “Terörle Mücadelede Toplumsal Algılar” çalışmasıyla saptanan algıları, ülkemizde ilgili söz konusu sorun çerçevesinde gerçekleşen tüm olayların, insanların üzerinde bıraktığı etkiler olarak görüyoruz.
ABD destekli PKK terörü ülkemizde otuz yıldır on binlerce insanın canına, on binlerce köylünün yaşadığı topraklardan kopup “şehirli” olmasına ve neredeyse bir trilyon TL’lik ülke kaynağının terörle mücadele için silahlanmaya harcanmasına neden oldu.
Silahlanma nedeniyle harcanan parayla gerçekleşen ekonomik kaybın da ötesinde, tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin boşaltılan köyler ve mezralar nedeniyle yapılamamasını ve güvenli bir bölge olarak görülmediği için yapılamayan ekonomik yatırımların getireceği katkılar, hesaplanamayan getiriler olarak ayrıca belirtilmelidir. Terörle mücadeleye ayrılan insan ve maddi kaynak ülkemizin kalkınması için kullanılır mıydı bunu bilmiyoruz ama ülkemiz böylesine bir terör yaşamasaydı kaybettiğimiz insanlarımız bugün hala hayatta olacaklar ve yerlerinden yurtlarından olmayacaklardı. Bunun da ötesinde, üzerinde çalışacağımız araştırmada göreceğimiz milletimizi oluşturan Türkler ve Kürtler arasındaki kopuşları görmüyor olacaktık.
Amacımız elbette bu kırılmalara üzülmek ve” olmasaydı ne olurdu?” demek değil ama, ülkemizin insanları arasında var olan ve bir topluluğu millet yapan değerlerin aldığı yarayı saptamak ve güçlü yanlarımıza dayanarak bu yaraları tedavi etmeye katkıda bulunmaktır.
Ne kadar güçlü bir millet olduğumuzu unutmayalım. PKK ile mücadelede on binden fazla asker, polis ve korucu şehit verildi. Nerdeyse şehit vermemiş bir tane bile ilçe kalmamış, en az on bin çekirdek aileye ateş düşmüş. Birinci dereceden akraba aileleri de düşünürseniz, en az elli bin aile ve yarım milyondan fazla insanımız bir akrabasını şehit vermiş olarak değerlendirilmelidir. Buna rağmen iki halk arasında sivil yaşama yanmış birkaç münferit olay dışında ciddi bir çatışma görmüyoruz. Hala karşılıklı olarak kız alıp vermeler devam ediyor ve hala büyük şehirlerde etnisiteye dayalı yerleşimler oluşmuyor.

Türkiye toprakları üzerinde birlikte bir geleceğimiz var
Araştırmaya göre “Türklerin %70,7’si Kürtlerin ise %90,3’ü “Türkiye toprakları üzerinde birlikte bir geleceğimiz var” diyor. Eğitim düzeyi Türklerde yükseldikçe bu oran artarken, Kürtlerde ise eğitim seviyesi arttıkça “ortak yaşama” isteği azalıyor.Yine MHP ve BDP seçmenleri açısından bakıldığında iki partinin seçmenlerinde ortak yaşama isteği düşüyor. Buradan bakıldığında etnik temelli siyasetlerin iki halkı birbirinden hızla uzaklaştırdığını görüyorsunuz.Ulus devletleri ortadan kaldıracak en tehlikeli silahın etnik farklılıkları derinleştirmek olduğu bir kez daha bu araştırmayla saptanmış oluyor.Bir başka ilginç sonuçta CHP’yi tercih eden Kürt seçmen, BDP’li Kürt seçmene göre %1 daha az ortak yaşama istek duyuyor. Bu ise CHP’nin yeni CHP’lileştikten sonraki siyesetlerin Kürt seçmenin kafasını ne kadar çok karıştırdığının bir göstergesi olarak yorumlanmalıdır. Bir başka ilginç sonuç ise terörün yaşandığı illerde ortaya çıkıyor. Terörün tüm olumsuz etkilerini yaşayan Türk ve Kürt seçmenler ortak yaşama isteğini diğer kentlerde yaşayanlara göre daha yüksek oranda duyuyor. Burada kısaca, “ateş düştüğü yeri yakar” deyimi tam da bu örnekle bir kez daha kanıtlanmış. Terörle yaşamak zorunda kalan insanlar,teröre karşı çözümün birlikte yaşama iradesinin güçlendirilmesiyle bulunabileceğini anlatmaya çalıyor bizlere.
AKP’nin Millet Kavramı Üzerinde Yaptığı Tahribat
AKP’li Kürt seçmen %94 ve AKP’li Türk seçmenler %77,4 oranlarıyla en yüksek “ortak yaşama” isteği duyuyor. Bu sonuç da üzerinde düşünülmesi gereken bir başkasıdır. İlk bakışta bu tablo olumlu gibi görünse de bizce bu AKP son on yıldır millet üzerinde yaptığı tahribatlarla, dinin, millet bilincinden daha fazla birleştirici etkiye yol açtığını düşündürüyor. Maalesef CHP’li Kürt ve Türk seçmenler her iki grupta da ortak yaşama isteğini AKP’li seçmene göre ortalama %10 daha az istiyor. Burada yine CHP’nin son iki yıldır uyguladığı ulusçuluk konusundaki samimiyetsiz politikaların seçmen üzerinde yarattığı olumsuz etkiden söz edebiliriz. Gerek AKP’li gerekse de CHP’li Kürt yurttaşlar aynı partinin Türk seçmenlerine oranla ortalama %20 daha fazla ortak yaşamayı seçiyorlar.
Burada “demokratik özerklik” kavramı altında ayrışmayı savunan BDP’nin Kürt halkının bu talebini görmesi gerekir. Ayrılıkçılığı Kürt halkının talebi olarak gören PKK ve BDP, aslında kendi planlarını, bir bakıma kendi halkının gerçek taleplerini görmeksizin, sadece Türk halkına değil, Kürt halkına da zorla kabul ettirmeye çalışmaktadır.
Türkler ve Kürtler Evlilik Yoluyla Akraba Olmak İstiyor mu?
Bir başka ilginç sonuç ise, Türklerle Kürtlerin karşılıklı olarak birbirleriyle akraba olmak isteyip istememelerine verilen yanıtlarda ortaya çıkıyor:
Türklerin %51,7’si ”beraber yaşama konusunda bir önyargım ve istekliliğim yok” derken, bu oran Kürtlerde %19,9’dur.Türklerin %15,8’i “Türkiye’de Kürtlerle birlikte yaşamak istemiyorum” derken, bu oran Kürtlerde %1,8. Aynı mahallede oturmak istemiyorum” diyen Türklerin oranı %8,6 iken, Kürtlerde bu oran % 0,6.“Aynı apartmanda komşu olmayı isterim” diyen Türkler %10,7 ve Kürtler ise %11,1.
Yine de yaşanan son otuz yıllık kanlı süreçe rağmen, Türk Milleti’ni oluşturan iki halk arasında nezaketin ve ortak yaşama iradesinin korunduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Kürtler, Türklerin Ellerinden Sıkıca Tutuyor
En büyük sapma ise “akraba olup olmama isteği” üzerinde gerçekleşiyor. Türkler sadece %13,3 oranında evlilik yoluyla akraba olmak isterken bu oran Kürtlerde %66,7.
Burada dikkati çeken nokta, Kürtlerin Türklere oranla olumlu yaklaşımıdır. Aynı anda çocukları askerde ve dağda olan birçok Kürt ailesinin varlığını biliyoruz. Türklerle bin yıldır kan dökmeden kardeş olarak yaşayan Kürtler asla Türklerden vazgeçmek istemiyor. Üstelik Kürtlerin üçte ikisi gibi ezici bir çoğunluğu kan bağı kurmak yoluyla akraba olmak istiyor. Son otuz yıldır, milletimizi oluşturan iki halkın arasına ciddi sayılabilecek oranda bir kan girmişken, milletimizin her iki kanadı asla bu olayın sorumlusu olarak birbirlerini görmüyor. Çünkü Türkler ve Kürtlerin ezici çoğunluğu terörün dış destekle hayat bulduğuna inanıyor.  Her iki halkın teröre destek veren ülkeler olarak %71-81 oranında Barzani( Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi), İsrail ve ABD’ yi sorumlu tutuyor. Son bir yıldır sanırım Suriye ile olan “sorunlar” nedeniyle Esad’ın da  %65-70 oranında teröre destek verdiği algısı halkımızda yaygınlaşmış bulunuyor.
Kürtler gerek akraba olmak isteği, gerekse de aynı ülkede, aynı mahallede ve hatta aynı apartmanda oturma isteğiyle Türkiye’de çoğunluk olan “abileri” Türklerin ellerinden sıkıca tutuyor. Dostluk ve kardeşlik duygularıyla ellerini Türklere uzatıyor. Binlerce yıldır farklı coğrafyalarda farklı etnik topluluklarla birlikte yaşama konusunda yetenekli ve hoşgörülü olan Türklerin Kürt kardeşlerinin elini geri çevirmeyecekleri tartışma götürmezdir. Türkler bu dostluk elini asla havada bırakmayacak ve o eli sıkıca kardeşçe kavrayacaklardır. Burada, Türklerin aslında neredeyse on bine yaklaşan şehitleri nedeniyle Kürt kardeşlerine karşı gönüllerinin kırık olduğunu saptayabiliriz. Her ne kadar Türkler bu çatışmaların kaynağını Kürt kardeşlerinde görmeseler ve hatta sorumluluğu esas olarak Batı emperyalizmi olarak görseler de, bu ankette Türkler tarafından verilen yanıtların arasında, Kürtlere karşı tamir edilebilir bir kalp kırıklığı saptanmalıdır.
Kürt sorununa sadece Kürtler açısından bakmak ve bu milletin “büyük abisi” Türklerin duygularını görmezden gelmek, aslında soruna her gün yaşamlarıyla muhatap olan Türkleri yok saymak bu alanda yapılan incelemelerin ciddi bir yanılgısıdır. Türkler gerçekten de neredeyse her gün şehit cenazelerini kaldırmakta olmalarına rağmen duygularını kontrol etmek konusunda tarihsel bir birikime sahip olduklarını göstermektedirler.
Aynı şekilde, daha birkaç ay önce 33 kaçakçı köylünün, ABD tarafından kasıtlı olarak verilen bir istihbarat sonucu bombalanarak öldürülmesine rağmen, bu faciada oğlunu kaybeden bir Kürt annenin kazada yaralanan bir mehmetçiğin başını dizine alıp ellerini severek, ağlayarak koruması, sakinleştirmeye çalışması ve Uludereli tüm köylülerin yaralı askerler için seferber olmaları, aynı olgunluğun Kürt yurttaşlar içinde geçerli olduğunu gösterir.
Türklerin ezici çoğunluğu Kürt meselesine asla ırkçı yaklaşmadılar, sorunun kaynağını Kürtlerde aramadılar. Eğer Türkler bu soruna ırkçı yaklaşsaydı, Türkler ve Kürtler arasında sokak çatışmaları kaçınılmaz hale gelir, şehirler birbirinden daha hızla ve kesin bir şekilde kopar, Türklerin çoğunlukta olduğu büyük şehirlerde Kürt gettoları ve Kürtlerin çoğunlukta yaşadığı şehirlerde ise Türk gettoları oluşur ve temas noktalarında çatışma kaçınılmaz olurdu. Emperyalizm, bir Kürt sorunu yaratabildi ama asıl amacı olan sokak savaşlarını yaratamadı. Türküyle Kürdüyle asıl başarı bu oyuna gelmemek olmuştur. İnsan Irak, Libya ve Suriye gibi ülkelere baktığında Kemalist Devrim’in ne büyük başarılara ülkemizde ulaştığını gösteriyor.
Hala büyük şehirlerde Türkler ve Kürtler aynı apartmanda, aynı sokakta birbirlerinin etnik kimliğini merak etmeden yaşayabilmekte, birbirlerinin mağazalarından alışveriş yapmakta, aynı işyerinde birbirlerine sonsuz bir güven içindeçalışmaktadırlar.
Türk Bayrağı Benim Bayrağımdır
En şaşırtıcı sonuçlar Türk bayrağı konusunda Türk ve Kürt halkının tutumun saptanmasında ortaya çıkıyor.
Kürtlerin %95’i ve Türklerin %98’i “Türk bayrağı benim bayrağımdır” diyor. Türk bayrağına sahiplenme oranı bu denli ezici. BDP’li seçmenin 76’sı  bu “bayrak benim de bayrağımdır” diyor. Yine terörün yaşandığı illerde Kürt yuttaş,Türk bayrağına diğer illere göre 3 puan fazlasıyla %97,4 sahiplenmeyle karşımıza çıkıyor.

İstiklal Marşı Benim de Marşımdır!
Türkler ve Kürtler Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşı’nda “Korkma” diye özetlenen çağrısına uyuyor. Kürtler %91 ve Türkler %97,6 oranında “İstikla Marşı benimdir” diyor. Yine ilginç olan diğer sonuç terörün yaşandığı iller diğer şehirlere göre%2 daha fazla yani %92 oranında İstiklal Marşı’na sahip çıkıyor. BDP’li seçmenin İstiklal Marşı tercihi ise %59 oranında kalıyor.
KCK Tutuklamaları
Kürtlerin 70,6’sı ve Türklerin %87,7’si KCK’dan tutuklananlar PKK’nın amacı olarak çalışan kişilerdir derken bu tutuklamalara Türkler %83, Kürtler ise %61 oranında destek veriyor. AKP’li Kürt seçmenin %92,8,CHP’li seçmen %59,1 ve BDP’li seçmen ise %16,7 oranında “KCK’lılar PKK’nın amaçları için çalışan kişilerdir” diye görüşlerini bildirmiş. Tutuklamaları ise AKP %62,5, CHP 59,3 ve BDP seçmeni ise ancak %8 oranında destek veriyor. Tüm araştırmada sadece bu konuda terörde yaşayan halk diğer şehirde yaşayanlara oranla ciddi bir biçimde bu tutuklamalara destek vermiyor.  KCK’lıların PKK’ya verdiği desteği %54,8, diğer iller bu soruya %75,4 ve terörün yaşandığı illerde halk KCK’lıların tutuklanmalarını  %44,1 destekliyorum derken, diğer şehirlerdeki Kürt halkı buna %65 olarak destek veriyor. KCK tutuklamalarının çapı ve hukuksuzluklarıyla Kürt halkının vicdanını zedelemiş görünüyor.
Demokratik Açılım Süreci ve Kürt Sorununun En Doğru Çözümü İçin Tercihler
Buradaki ortaya çıkan en önemli şey “Demokratik Açılım sürecinin PKK’nın güçlenmesine hizmet etti” saptamasıdır. Kürt yurttaşların %50’si ve Türklerin %84’ü bu süreç sonucunda PKK’nın ve KCK’nın güçlendiğini düşünüyor. Aynı algı, devletin Öcalan’la yaptığı görüşmelerin de PKK’yı güçlendirdiği şeklinde saptanıyor. Bununla birlikte Kürtlerin %75’i ve Türklerin %35’i Demokratik Açılım’ı gerekli görmekteler.  Adı geçen süreçle Kürtlerin %40’ı ve Türklerin %20’si devlete olan güvenin arttığından bahsediyor. Bununla birlikte bu yanıtı tersten okursak, Kürtlerin %60’ında ve Türklerin %80’ninde ise devlete karşı ek bir güvenin oluşmadığını görüyoruz.
BDP’li seçmenlerin  %96,3 verilen demokratik haklar yetersizdir , %25,9’u Kürtlere eşit yurttaşlık haklar verilmelidir, %11,1’i yerel yönetimler güçlendirilmelidir, %40,7’si bölgesel demokratik özerklik verilmelidir ve ancak %7,4’ü ise bağımsızlık verilmelidir diyor.
Burada Kürt yurttaşlar içindeki BDP seçmenlerinin ezici bir çoğunluğunun (% 93) bırakalım Türkiye’den ayrılmayı, federatif bir yapı içinde bile yaşamayı asla düşünmediklerini saptıyoruz. Buradan PKK ve BDP’nin, kendi seçmenlerinin düşüncelerini dikkatle incelemeleri bu topraklarda gerçekçi bir politika yapmaları için önemlidir ve asıl katkıyı Kürt sorununa bu yolla yapabilecekleri unutulmamalıdır. Terörün yaşandığı illerde ülkeden ayrılmak konusunda tek bir kişinin bile olumlu oy vermemesi işin bir başka yanıdır.

Sınır Ötesi Operasyonlar, Terörle Mücadele ve Hükümet Politikaları
Türkler ve Kürtler arasındaki en önemli fark “Hükümetin PKK ve Öcalan ile görüşme yapmasını detekliyorum” veHükümetin Barzani ile ilişkilerini geliştirerek Kürt sorununun çözümünü katkı yapmasını destekliyorum” sorularıdır. Buralarda ciddi bir görüş ayrılığı var. Bunun dışında örneğin “Terörle mücadelede gerek dış politika tedbirlerini gerekse de terörle mücadele stratejisini düşük düzeyde(%15-23) destekliyorlar.
Gerek Türkler gerekse de Türkler hükümeti terörle mücadele başarısız bulmaktadırlar.
Bunun dışında gerek TSK, gerek Emnniyet ve gerekse de MİT terörle mücadelede başarısız bulunmaktadır. Bununla birlikte bölgede yürütülen güvenlik operasyonları Kürtlerde %64 ve Türklerde ise %93,7 oranında devam etmelidir fikriyle destek buluyor.
PKK Hangi Dış Güçlerden Destek Almaktadır
Türkler ve Kürtler ezici bir çoğunlukta en az %71 en fazla %81 oranında PKK’nın destekçileri olarak Barzani, ABD ve İsrail’i işaret etmektedirler. BDP’li seçmenler bile PKK’yı %50 oranında Barzani,%42 oranında ise ABD’yi işaret etmektedirler.Terörün yaşandığı şehirlerdeki Kürt seçmenlerde ise bu oran sırasıyla %67 ve 69 olarak saptanıyor. Özellikle bu bölge halkının görüşleri önemlidir ve çalışmaya bir başka zenginlik katmıştır. Çünkü başka hiçbir grup terör bölgesinde yaşayan insanlar kadar meseleyi içinde hissedemez ve gözlemleyemez. İçinde bu durumdan kaynaklanan öznel değerlendirmeler olsa da kanımızca bazı sorularda en önemli görüş etnik temeline bakılmaksızın bölge insanlarının görüşleridir.
Kandil’e Kara Operasyonu ve Öcalan ve PKK elemanları için af
Siyasi parti ayrımı yapılmaksızın Kürtlerin %62’si ve Türklerin %87’si bu soruya evet yanıtı veriyor. Bununla birlikte sınıra yakın kamplara kara operasyonu yapılmasını Kürtler ve Türkler sırasıyla %67,7 ve %90,7 oranında destekliyor.
Kürt yurttaşların %28’i ve Türk yuttaşların %2,7’si PKK militanları için af çıkartılmasını desteklerken ,Öcalan’a ev hapsi için Kürt ve Türk yurttaşlar sırasıyla %17,4 ve %1,6 arasında destek bulabiliyor. Öcalan serbest bırakılmalıdır diyen Kürt yurttaşların oranı sadece %7,7 iken bu Türk yurttaşlarda binde 4 seviyesinde kalıyor. BDP’lilerin %39’u bile ancak “Öcalan serbest bırakılmalıdır”diyebiliyor. Bu oran ev hapsinde ancak %53,6’ya kadar çıkabiliyor. Burada BDP yöneticileri açısından da üzerinde düşünmeleri gereken çok önemli nokta ise, kendi seçmenlerinin önemli bir çoğunluğunun vicdanında bile Öcalan’ın bu meselede oynadığı olumsuz rolün cezasını onayladıklarıdır. PKK’lılar için genel af BDP’li seçmenler arasında %78,6 oranında destek bulurken aynı konuda BDP’li seçmen Öcalan için onay vermiyor.BDP’li seçmen yaptığı bu tercihle bu konuda  Öcalan ve PKK liderliğini yalnızlaştırmak istemektedir.
Sonuç; Bu Ülke Hepimizin
Kendi iradeleriyle belli bir kültür birikiminde, okuma yazma bilen ve ankete katılanlarının %97’sinin lise, üniversite ve yüksek lisans düzeyinde eğitim görmüş, Kürt sorunu konusunda duyarlılık gösteren çeşitli siyasi partilerden yana tercihleri olan, çeşitli etnik ve mezhepler ait 2922 yurttaş  “bu ülke hepimizindir” diyor.
Burada okunması ve saptanması gereken kanımızca en önemli gerçek budur. BDP’li seçmenlerin bile bırakalım Türkiye’den kopmayı, bir federatif yapı içinde bile yaşamak istememesi ,Türk kardeşlerinin ve Türkiye’nin elini sıkı sıkı kavradıklarını ve çok güçlü bir ortak yaşama iradesi gösterdikleri açıktır. Kürt sorunu ancak bu temelde çözüme kavuşturulabilir. Türkiye üzerinde politika yapan herkes, her devlet, her kurum bu gerçeği görmeli ve çözümlerini bu gerçeğe dayandırarak yapmalıdır.
Son on beş yirmi yıl içinde tanınan haklar daha iyi anlatılmalı, “demokratik haklardan ne anlıyoruz” sorusu berraklaştırılmalıdır.
Biz biliyoruz ki, çözüme asıl katkı, ülkemiz Kürt yurttaşlarını kucaklayarak, onların uzattığı kardeşlik elini sıkıca kavrayarak ve Türk Milletinin asli ve asil bir parçası olduğunu onlara hissettirerek yapılabilir. Bunlar daha çok kültürel hakların ötesinde feodalizmin hem kültürel hem de ekonomik alanda tasfiyesiyle mümkün görünüyor.
Ülkemizin doğu ve güneydoğusunda tarımın, hayvancılığın ve sanayi yatırımlarının da ötesinde toprak devrimi yapılmaksızın bulunabilecek her türlü çözüm eksik kalacaktır. Kürt yurttaşlarımızın aydınlanması ve özgürleşmesi ancak bu şekilde mümkündür.

19 Eylül 2012 Çarşamba

PKK BÜYÜK ABİSİYLE KOLKOLA!


PKK-AKP-ABD FİLAN!

Cevap erken geldi.
Sistem bu, şaşırdınız mı?
Her devrimci eylemin bir karşı devrimci yanıtı vardır ya da tersinden de doğrudur; her karşıdevrimci girişime verilecek bir devrimci yanıt vardır.
Bugüne bakınız. Her iki koldan saldırıyorlar.
Ne demiştik  “Afyon’daki Cephane Patlaması” için; “CIA Başkanı David Petraus Türkiye’ ye geldi ve geldiği gün PKK 8 askeri şehit etti ve ertesi gün de Afyon cephaneliği patla(tıl)dı.”

Afyon‘daki patlama bir kaza değildir, kurgulandığını hep birlikte göreceğiz.

İki gün önce ise ABD Genelkurmay Başkanı Dempsey Türkiye’ye  geldi, bugün ise PKK adı geçen Başkomutanını selamlamak için 10 askerimizi şehit etti ve 60 askerimizi ise yaraladı.
Karşıdevrim, Bingöl-Muş karayolunun 16. kilometresinde izinden dönen silahsız Mehmetçiklere roketatarlar ve makinalı tüfeklerle saldırdı.
Bu bir biat saldırısıdır, bu emperyalist Başkomutanı selamlamadır.

PKK, ülkemize büyük şefleri gelse, onların gelişlerini kendi yöntemlerince kutluyorlar. On beş gün önce, çok büyük şef CIA Başkanı Petraus’un elini pazarlıklarda güçlendirmek için sekiz askerimizi şehit ettiler. Bugün de ABD Genelkurmay Başkanı Dempsey'in elini güçlendirmek için on askerimizi şehit edildi.

Peki, bu tabloyu okuyabilecek bir devlet yönetimi var mı ülkemizde?

Elbette yok ve okuyabilenler de Silivri’de ikamet etmeye aday olduklarından, yurtseverlikleri ölçüsünde duruma müdahale etmeye istekliler. Yani birçoğu için vatan sevgisi bir hobi. Vatan sevgisinin ciddiyetini ancak riskle karşılaştıkları anda anlayabiliyorlar. Savaşmaya istekli olan savaşıyor, gerisi ise askerleri şehit olmuşken “halı” kabul etmek ve beğenmekle meşgul!
Şöyle de diyebiliriz; vatan sevgisinin turnusol kağıdı, “riski göze” alabilme durumunun oluşmasına bağlıdır. Ak ve kara popo böylesi kritik günlerde belli oluyor.

Pazar günü son yılların en büyük, en etkili devrimci eylemi İşçi Partisi önderliğinde Hatay’da gerçekleşti. Önce bu eyleme “içeriden” saldırıldı. Dedi ki bir grup “sol” ;“İşçi Partisi kitleyi terk etti.” Oysa bu satırları yayınlayanlar aynı anda İşçi Partisi’nin Genel Sekreter Yardımcısı Zafer Tezci’nin biber gazı ve coplara maruz kaldıklarını “göremiyorlardı”.
Gözaltına alınan beş kişiden üçünün ise İşçi Partisi yöneticileri olduğunu da…
Bu “solcular” da öğrenecekler, İşçi Partisi halkı terk etmez. Sertleşen mücadeleyi gören bir takım “solcular” mücadele dışında kalacakken, devrimci olanları ise, İşçi Partisi’yle aynı alanda mücadele edecekler.
İyi anlayalım; Hatay eylemi halkımızın direnmeye geçiş iradesinin başladığı andır. "Bana dokunmayan yılan ” fikrinin bittiği noktadır. Emniyetin koca koca ilanlarla “İşçi Partisi’nin eylemi Kanunsuzdur, eyleme katılmayın” uyarısına rağmen Hataylı vatanına sahip çıkmıştır. Evinde oturmamıştır

Ama karşıdevrimciler de yanıtlarını vermekte gecikmemişlerdir ve zaten bizler de bekliyorduk.

Yetmez, daha da üzerimize gelin!

Mademki, İşçi Partisi direniyor ve söz dinlemiyor, bu durumda onların canlarını yakmaya devam etme kararlılıklarını göstermeliydiler. Hiçbir mantıklı gerekçe göstermeden, İşçi Partisi’nin zaten beş yıldır hücrede tuttulan Genel Balkanı Doğu Perinçek’i, savunma yapacağı son güne kadar süresiz olarak mahkemeye katılmaktan men ettiler. Genel Başkan Yardımcısı Erkan Önsel’e de 16 hafta duruşmalardan yine men cezası verdiler

PKK-ABD-AKP size sesleniyoruz! Çullanın hep birlikte bu halkın üzerine, daha neler yapacaksınız görelim.
Hatay eylemine karşı 10 şehit 60 yaralı, katıksız hücre cezası filan.
Bu karşı devrimcilerin Türkiye'ye sözüm ona verdiği cezadır!

İyi görün ey karşıdevrimciler, bu eylemlerinize Türkiye halkının yanıtını İşçi Partisi halkı örgütleyerek  hazırlıyor.

Korkunuzun ve pervasızlığınızın zaten aslı nedeni de bu!

Korkunun neye faydası yoktu, anımsadınız mı?
Anımsamadıysanız karşılaşacağınız günler yakındır!
.
.

11 Eylül 2012 Salı

12 Eylül 1980'de Gelmeyen Kart!


Aydınlık Adana Ofis'te ilk yazı derslerimi aldım ben.
Hem de ne hocadan!
Kemal Demirel'in liseyi 1980 Haziran başında bitiren bu gencin üzerinde az mı emeği var?
Henüz 30'lu yaşların daha başındayken kel olmuş, iri siyah gözlerini çerçeveleyen kara kemik gözlüklerinin ardından dünyaya bakan bir devrimci-emekçi aydındır Kemal Demirel.
İşçilikten yetişmiş, genç yaşta partili olmuş, dünya edebiyatını, felsefeyi, sosyalizmi işte o mücadeleler içinde okumuş kavramış bir işçi aydın.
İşte ben, ilk yazı derslerimi ondan aldım.
Bana bir ham haber verir, "Kubilay şunu bir yaz getir" der. Ben yazarım, o öğretirken düzeltir ve haberi yollardı İstanbul'a.
Kemal Demirel, "Belgelerle Kahramanmaraş Katliamı" yazı dizisiyle dönemin MHP'li katillerini tek tek kulaklarından tutup yargı önüne çıkartan korkusuz bir "araştırmacı gazeteci" adamdır. Ama bu uydurma bir araştırmacı gazetecilik değildir; eli silahlı MHP'li katillerdir araştırılmakta olan. Savcının iddianamesi neredeyse bu yazı dizisiyle yazılanla aynıdır. Aydınlıkçılara "ihbarcı" diyen avanak solcular nedense bunlardan bahsetmezler. Bunun yanı sıra ünlü Kontrgerilla dizisinde olduğu gibi tek tek CIA'cı kadroyu isim isim halkın önüne getirdiğimizden de...1 Mayıs Katliamı'nı tezgahlayan MİT'te yuvalanmış faşist Amerikancı kliğin ifşa edilmesinden de bahsetmezler.
Konumuz bu değil.
Ve konumuz Aydınlıkçıların gerçeğe bağlılığı da değil.
32 Yıldır Hala Beklenen Kart
Konumuz, henüz 17'sinde bir emekçi aydından alınan yazı derslerinin bir delikanlının yaşamındaki önemiyle ilgilidir.
11 Eylül 1980 günü İstanbul'dan postalanan ve hala alıcının eline ulaşmamış olan üstelik devrimci ellerce pulu yapıştırılan tam otuz iki yıldır beklenen bir posta var.
İstanbul'da santral görevlisi Selver Abla,"şimdi postaya verdik Kubilay, sabah elindedir" demişti oysa telefonda.
Selver Abla demişti ama sabah da olmak bilmemişti! Uyuduğu salondaki iri kocaman saatin akrep ve yelkovanlarını eliyle ittirmeyi düşünecek kadar sabırsızlık içinde geçirdi geceyi.
Sabaha karşı tam sızmıştı ki, babası bağırarak tüm evi uyandırdı.
"Kalkın çocuklar, darbe oldu!'"
Delikanlı postayı beklerken gele gele darbe geldi!
12 Eylül'ün yıllarca sürecek karanlığı, işte bu pırıl pırıl sonbahar sabahı Adana'nın da, tüm Türkiye'nin de üzerine düşecekti.
"Nereye sıkıştı, nerede kayboldu posta zarfı veya bir başkası tarafından açıldı mı?" bilinmiyor.
Kemal Demirel'in 10 Eylül 1980 günü, "evet bu çocuktan iş çıkar" dediğinin ertesi günü postaya verilen zarfa ne oldu?
Otuz iki yıldır ne bir ses ne bir sada...
Bana "kariyerindeki en önemli başarın nedir?" diye sorarsanız, "o posta zarfının içinde bana ulaşmamış şeydir" derim.
17'sindeki kazanılmış başarı, 40'lı yıllardaki ulaşılan Genel Müdürlük ünvanından bile önemlidir. Çünkü burada önemli olan başarının çok genç yaşta gerçekleşmiş olmasıdır.
Ve 11 Eylül 1980 günü postalanan "Aydınlık Gazetesi Muhabir Kartı" mı hala beklerim.
Ve ne zaman siyah deri çantasıyla posta dağıtan bir postacı görsem, hafif ona doğru seyirtir ve hala gelmemiş olan kimliğimi düşünürüm.
Acaba gelir mi ve beklemeli miyim muhabir kimliğimi hala!
Ve kime sorsam, ne yapsam?
Kim bilir ki?
Kemalistler.net

7 Eylül 2012 Cuma

Karen Fogg, CIA Başkanı ve......




CIA Başkanı Orgeneral David Petraeus 3 Eylül'de Türkiye'ye geldi.
fogg-petraeusABD Başkanı Obama'nın Başbakan Tayyip Erdoğan'la beyzbol sopalı telefon konuşmasından sanırım üç hafta kadar sonra.
Böylece beyzbol sopasının aslında bizim için neyi temsil ettiğini de öğrenmiş olduk.
Bu basit bir benzetme değil, emperyalizmin uyguladığı basit denklemlerden biridir. Çünkü 3 Eylül'de Petraeus Türkiye'ye geldi ve bu kez O'nun sopası PKK Beytüşebap'ta 10 Mehmetçiği şehit etti.
Mezar yerleri taze, kanları ise dağlardaki kayalıklarda hâlâ!
Pazarlıklarda sadece diplomasi değil, silahlar da konuşuyor.
Görülmesi gereken tablo budur, başka bir neden aramaya gerek yok.
Peki, silahın bir ikna aracı olarak kullanılması bu kadar mıydı son üç gün içinde?
Bunu anlamak için Ege Ordusu'na da bakacaksınız.
Türkiye'nin,Nato'ya, ABD'ye, AB'ye yani tüm emperyalist devlet ve örgütlerinin baskılarına rağmen kurduğu ve tüm Ege'yi koruduğu ordusu hangi ordu, Ege Ordusu!
Nato denetimi dışında kalan yani Türkiye'nin denetlenemeyen tek ordusu hangisi, 1. Ordu, 2. Ordu veya 3. Ordu mu?
Biz cevaplayalım, Ege Ordusu!
Afyon'un güvenliğinden kim sorumlu peki?
Ege Ordusu!
"Afyon neyin simgesi peki?", Ya da sorumuzu değiştirerek soralım;
Eski AB temsilcisiKaren Fogg, maaş ödeyerek satın aldığı gazetecilere hangi tip yazıları yazdırıyordu?
"Türk tarihinin hakkından gelen" yazıları.
Peki emperyalistlerin temsilciliğine soyunan bu hanımefendinin gizli "e-postalarında" ne yazıyordu?
Kelimesi kelimesine aktaralım "Türk Tarihinin hakkından gelmek."
Başa yeniden dönelim.
CIA Başkanı geldi.
PKK 10 askerimizi şehit etti!
Ardından cephanelikte bir el bombası patladı ama patlayan cephanelik oldu.
25 Asker şehit!
Afyon neyi simgeliyordu?
Türklerin anti-emperyalizmle taçlanan başarısını.
Karen Fogg ne dedi, CIA Başkanı neden geldi...
Şimdi anlaşıldı mı?
Bu yazdıklarımı komplo teorisi olarak görmeye devam edecekseniz, son sözlerim aşağıdadır!
Direnmeyenleri ezerler!
Ve ardından Orgeneral Petraeuslar sömürge valisi olarak Ankara'ya atanır!
Üstelik bu görevleri onların kariyerinde çok şık, milletimizin tarihinde silinmeyen bir leke olarak kalır!
Atatürk'ün "Ya İSTİKLAL Ya Ölüm!" emrini neden verdiğini anladık mı şimdi?
kemalistler.net

2 Eylül 2012 Pazar

Çoban Ateşlerini Tutuşturan Eller!




“Nesrin, Nermin ve Münüre’ye”


Çok değil birkaç ay, ya da en fazla bir yıl içinde göreceksiniz.
Foça’da, Karaburun’da, Bursa’da, Bolu’da, Taksim’de, Kadıköy’de, Ankara’da, Trabzon’da, Adana’da, Antalya’da, Sincan’da, Adalar ‘da yanıyor, görüyor musunuz?
Nesrin ve Nermin Foça Şehitleri İçin Eylemde..!
Adalar yanmıyor, çoban ateşi yanıyor.
Bursa, İzmir, Foça, Kadıköy yanmıyor; devrimin ateşleri yanıyor.
Antalya, Bolu,Taksim, Ankara yanmıyor; devrim ateşlerinin öncülleri tutuşturuluyor.
“Siz bizim 30 Ağustos Zafer Bayramı’mızı kutlamamızı engelleyemezsiniz”
“Sizin yasalarınızı tanımıyoruz, biz Bursa Nutku’ndan aldığımız sınırsız özgürlüğümüzü kullanıyoruz”
“Hey Komutan! Atatürk’e saygı duruşunda bulunmadan nereye?” diye bağıran kadınlar, erkeklerin arkasında duran değil onların önünü açan milli demokratik devrimin neferleri!
Bir kilo bayram şekerini bir kaseye koyup, göğsüne çoban yıldızlı parti rozetini takan güzel kadın şehrin meydanından geçen halka sesleniyor, bayram şekeri sunuyor;
 “İşçi Partisi 30 Ağustos Zafer Bayramı’nızı Kutlar!”,
“ Kimse, hiç kimse 30 Ağustosları unutturamaz!”
“29 Ekimleri Unutturamaz!”
“23 Nisanları unutturamaz!”
“İnadına kutlayacağız, inanarak kutlayacağız!
 “Buradan ilan ediyoruz; biz buradayız, hodri meydan!” diye bağıran güzel kadınlarımız;
Yuvalarımızdan sonra, vatanlarımızı da yapıyorsunuz!
Sizler sadece devrim ateşlerini değil, sizlere olan aşklarımızı da ateşliyorsunuz!
 Ülkemizin onurlu, başı dik kadınları!
Sizler yaşlandırılmış Cumhuriyet’in genç kahramanlarısınız!
Güzelliğinizle, derinden hisseden kalbinizle ve sönmek bilmeyen vatan sevginizle, bizdeki cesareti de, yaratıcılığı da ateşliyorsunuz!
Hangi devrim kadınsız oldu ki Türkiye devrimi olsun!
Halka şeker sunan ve despotların yakalarına yapışıp hesap soran ellerinizden öperiz!

Orgeneral İvaşov’un Çizdiği Hat!



Aydınlık Gazetesi 24 Ağustos 2012 tarihinde, Komsomolskaya Pravda Gazetesi’nin Rusya Jeopolitik Sorunlar Akademisi Başkanı Orgeneral Leonid İvaşov’ la Suriye üzerine yaptığı oldukça önemli bir söyleşiyi  yayınladı.
Öncelikle söyleşinin ana hatlarını özetlemek isteriz;
·         Rusya, Libya’ da yaptığı hatayı yapmayacaktır ve Suriye hattından geri çekilemez.
·         Suriye’ye Şanghay İşbirliği Örgütü gözlemci göndermeli  ve ortak bir barış gücü kurulmalıdır.
·         Rusya dış politikada savunma pozisyondan, karşı saldırı pozisyonuna geçmelidir.
·         El Kaide CIA tarafından, Suudi istihbaratına kurdurulmuş ve müslümanları birbirine kırdırmak için kullanılmaktadır.
Orgeneral İaşov’un, ABD’nin Ortadoğu politikalarını bütün çirkinlikleriyle, tüm diplomatik teamülleri bir yana bırakarak anlatmasının altını önemle çizmek isteriz.İvaşov’a göre, Şanghay İşbirliği Örgütü artık operasyonel davranmalıdır. ABD’nin örtülü operasyonlarının açıkça üst düzey bir askeri yetkili tarafından paylaşılması ise, kanlı ABD mızrağının artık çuvala sığdırılamadığını göstermesi açısından önemlidir.
Tüm bu açıklamaları,İran’ın “gerektiğinde Kürecik’i vururuz” açıklamasıyla birlikte okuduğunuzda,Asya’nın kırmızı çizgisinin Suriye olduğunu net görebilirsiniz.Peki  bu “kırmızı çizgiler” her zaman kırmızı mı? Bunun yanıtı aslında aşağıdaki sorunun cevabında gizli.
Soru şudur; “Peki bu açıklamalar iyi güzel ama, Rusya Suriye’yi satar mı?”
Orgenaral İaşov’un açıklamalarına göre, “Esad’ı belki, ama Suriye’yi asla” diyebilirsiniz.
Bildiğimiz kadarıyla içerdiği kuvvet açısından sembolikte olsa,Rusya’nın Akdeniz’deki tek deniz üssü Suriye’dedir ve Rusya buradaki çıkarlarını korumadan hiçbir anlaşmaya yanaşmayacaktır.
Peki, Amerika kendi çıkarlarını korumak için, Rusya’ya rağmen direk bir askeri müdahale yapar mı?
Eğer ABD,Rusya’yı Ortadoğu’da yalnızlaştırmayı becerebilirse, yapar. Ancak bu kolay görünmüyor. Çin,İran, Irak,Lübnan ve Rusya’nın bu konuda birlikte hareket ettiği biliniyor. Buna rağmen, ABD’nin Suriye’ye askeri müdahalesi bölgesel savaşlardan daha büyük bir savaşa yol açacaktır.Tam da bu anda ABD Genelkurmay Başkanı Org. Martin Demsey Japonya’ya giderek, bu ülkede kurulu bulunan füze kalkanının “etkinlik alanını genişletme” görüşmesi yapması ,aslında emperyalizmin doğası gereği ABD’nin silahlı çözüm seçeneğini kullanmaktan çekinmeyeceğini gösteriyor.
İvaşov’a göre,“Rusya, Türkiye ile ilişkilerinin düzeyini düşürebilir”. Böyle bir konu Soğuk Savaş Döneminde bile gündeme gelmemiştir.Türkiye için olayın bir başka ciddi boyutu buradadır.
Asyalı kuvvetlerin  önündeki can alıcı soru şudur; “Dünya barışını koruyabilmek için daha ne kadar ABD’ye taviz verilebilir,bu tavizler Dünya barışını sağlayabilir mi?”
Taviz vererek sadece zaman kazanıldığnı biliyoruz.Ancak artık kazanılacak bir zaman da kalmamıştır ve sırf bu nedenle bile Suriye, Avrasya’nın kırmızı hattıdır.Afganistan, Irak ve Libya’da verilen tavizler savaşı önlemediği gibi yeni savaşların ve işgallerin önünü açtı.Rusya ve diğer bölge ülkeleri birbiri için vazgeçilmezdir.Bunu bölge ülkeri görürken bir tek türkiye “gör(e)müyor.Türkiye hal böyleyken, doksan yıllık dış politikasını terkederek tüm kırmızı çizgilerini bir beyzbol sopasına endeksledi. Bölge ülkelerine düşman bir politikaya savruldu.
Ülkemiz şu anki durumunu “sistem içinde kalarak” sürdüremez.Bu topraklar ya kendi çözümünü üretecek ya da ABD’nin çözümünü kabul edip kanlı süreçlerin içine yuvarlanacaktır.
Yani iç ve dış dengeler önümüze iki seçenek koyuyor, bir üçüncü seçenek yoktur.
Yani “devrim mi istersiniz, karşı devrim mi”,siz hangisi için çalışacaksınız?
Bu sorular sadece tek tek bireylerin değil,başı dik yaşama isteğinde olan ulusların da önündeki yaşamsal sorulardır ve kaçış için yapılacak manevra ise kalmamıştır.