13 Mayıs 2018 Pazar

“Marx’ın bir hayaleti yok, kendisi var



3 Temmuz 2003 günü Londra Heathrow Havaalanı’na indiğimde beni karşılayan arkadaşlarımdan ilk
isteğim “beni Marx’ın mezarına götürmeleri” isteğim olmuştu. Aslında Londra’ya 11 yıl aradan sonra
3 Temmuz 2003- Highgate Cemetery Londra
ikinci gelişimdi ancak ilk gelişimde Marx’ın mezarının Londra’da olduğunu dahi bilmiyordum.
Politikayla pek ilgisi olmayan arkadaşlarım “Marx’ın mezarının yerini bilse bilse ancak Mesut Abi bilir”
dediler, hayatın güzel sürprizi olarak “Mesut Abi” hem Aydınlıkçı hem de beş yıl önce kaybettiğim
Aydınlıkçı ağabeyimin Adana Erkek Lisesi’nden arkadaşı çıktı. Böylece benim de mezun olduğum ve
Aydınlıkçılarla ilk tanıştığım güzel okulum bana sürprizini yine bir başka Aydınlıkçı üzerinden
Londra’da yapıyordu.
Aynı gün, mezarın bulunduğu Highgate Mezarlığı’na gittik. Londra’nın en lüks semtlerinden birinde
tarihi bir mezarlık. İçinde kimleri konuk etmiyor ki; Douglas Adams, Edwards Hodges Baily, George
Eliot, Micheal Faraday gibi bilim insanları, sanatçılar, yazarlar, sendikacılar ve Marx’ın eşi ve
çocuklarının da uyuduğu diğer önemli konuklar. Gerçekten de yeşillikler içinde tarihi dokusu
bozulmamış ancak içeri para ödemeden giremediğiniz bir mezarlık Highgate Mezarlığı. Bu açıdan
biraz da müze mezarlık gibi. Biz mezarlığa ulaştığımızda görevli “ama artık kapanış vakti geldi”
dediğinde biz de “saat kaçta kapanıyor?” diye sorduk. “Saat 17:00’ de” diye yanıtladı sorumuzu. Biz
de “ama hala 16.59“ dediğimizde gülümseyerek bizi içeri davet etti ve “dikkatli olun, hava
kararmadan çıkmalısınız” dedi.
Marx’ın kudretinin sırrı
Karl Marx diğer liderler gibi sadece kendi ulusunu değil, tüm dünyayı etkilemiş, üstelik hayatının
hiçbir döneminde iktidarın yanına bile yaklaşamamış bir adamın etkisi bugün bile tartışılamıyorsa,
Marx yalnızca bu özelliğiyle bile sadece çağdaşları arasında değil, gelmiş geçmiş tüm kuramcılardan
açık ara ileridedir. Öyle görünüyor ki Karl Marx doğumundan değil iki yüz yıl sonra, emekçilerle-
kapitalistler, emperyalistlerle-ezilen uluslar arasındaki bu amansız kavga bitene ve insanlığın sınıfsız
bir topluma ulaşmak için sürecek yüzlerce yıllık zaman süresinin sonuna değin anımsanıp feyz
alınmaya devam edecek.
Kuşkusuz ki mezarlık ziyaretleri, içinde yatan için yapılmaz ama ziyaretçi aslında kendisi için yapar.
Marx hâlâ dünyanın dört bir yanından ziyaretçilerini uyumakta olduğu ebedi yatağına çekiyor. Marx
hâlâ benim gibi yaşadığı topraklardan binlerce kilometre ötede bir adamı ayağının tozuyla kendi
huzuruna gönüllü olarak çekip, mezarı başında tarif edilemez bir iç huzurla ayakta bekletip,
Anadolu’muzun kurumuş bir papatyasını mezarına saygıyla bıraktırabiliyor.
Marx’ın mezarı ise sade ama heybetli bir anıt mezar. Oldukça büyük mermer kaplı bir kaide üzerinde,
yine Marx’ın sade ama heybetli bir büstü yerleştirilmiş. Komünist Parti Manifestosu’nun son cümlesi
ve temel sloganı olan “Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşin” çağrısı mezarın ön yüzüne kazınmış olarak hâlâ
emekçileri birlik olmaya davet ediyor. Ön kaidenin altında ise yine diğer ünlü saptaması bulunuyor.
“Filozoflar sadece dünyayı yorumlamakla yetindiler ama aslolan onu değiştirmektir.”
Marx’ın hayatının sırları
Marx’ın bütün hayatıyla ilgili birkaç noktaya vurgu yapmak isteriz.

Marx yüreği emekçilerden yana olmuş bir filozof olarak bilimi akıl yürütmelerle değil, gerçekte aradı.
Gerçeğe hep sadık kaldı. Başta Kapital dâhil tüm eserlerinde meselelere bu açıdan çözüm üretmeye
çalışan bir bilim ve mücadele insanını görürüz.
Aslında, Marx’a ”hayatı boyunca çalışmadı, Engels’in yardımlarına muhtaçtı” diyen sistem sözcüsü
“bilim insanlarına” en büyük yanıtını yine Marx’ın eserleri yanıt veriyor. Bu eserler Marx’ın neredeyse
ömrünün tamamını kapsayan çalışmalarının ürünleridir. Bu eserleri onun alın teri ve gerçeğe bağlılığın
ifadesidirler. Sanırız çok az bilim insanı böylesi bir emek yoğun çalışmayı hayatı boyunca
sürdürmüştür ve tatmıştır.
Marx, sadece dünyayı yorumlamakla yetinmedi ama dünyayı emekçiler lehine değiştirmeye de çalıştı.
Dünyayı değiştirme isteğinin ifadesini bulan bu çabası, kendinden önceki filozoflar için yaptığı en
önemli eleştirisidir. Dünyayı değiştirmek için hayatın merkezinden teoriler üretti, insanları etkiledi.
Kapitalizmin gerçekten korkulu rüyası oldu. Dünyanın niyet ve temennilerle değil devrimlerle
değiştirilebileceğini saptadı. Sadece devrimin ilk gerçekleşeceği coğrafya konusunda yanıldı ama
Doğu’nun ateşini görmekte gecikmedi. Rusça ve Türkçe öğrenmeye başlaması bu öngörüsünün
önemli bir işareti olarak değerlendirilebilir. Karl Marx, başta Rusya’da gerçekleşen sosyalist devrim
olmak üzere Çin, Küba ve Vietnam devrimleri gibi sosyalist ve milli demokratik devrimlerin ana esin
kaynağı oldu. Cumhuriyet devrimimizi yapan kuşağı etkiledi. Atatürk’ün “evvela sosyalist olmalı,
maddeyi anlamalı” görüşünü bilmem başka nasıl izah edebiliriz? İki yüz yıl önce bu dünyadan göçmüş
bir insanın, neredeyse dünya nüfusunun tamamına yakını tarafından bugün ismen de olsa bilinir
olmasını açıklayacak tek şey bizlere “dünyanın değiştirilebileceğini” göstermiş olmasıdır.
Bugün ülkemiz de dünyamız da zor günlerden geçiyor. Her zamankinden daha çok sade yaşayıp sıkı
çalışmak zorundayız. Karl Marx’ın hayatı doğumundan ikiyüz yıl sonra bile bize hayatımızı boşuna
geçirmemiz ve gelecek nesillere ise zincirli bir hayat bırakmamamız gerektiğini öğütlüyor.
Marx öldü mü?
Doğumundan iki yüz yıl sonra bile sorulacak en güzel soru budur?
Marx’ın fikirleri bugün “dünyanın en büyük ikinci ekonomisini yönetiyor”.
Marx, bugün sadece gelişen dünyanın değil ama “gelişmiş” dünyanın emekçilerinin de insanca eşit ve
adil yaşama isteğinin tam merkezinde bulunuyor.
Marx, emperyalizmin bütün kötülüklerinin kaynağı olarak, insanların katline, milletlerin
parçalanmasına, doğanın yıkımına karşı insanlığın direniinin günümüzdeki tek esin kaynağıdır.
Marx, elbette bir gün ölecek ancak o gün emekçilerin karşısındaki vampirler de yok olacak, ‘büyük
uyum dünyası’ dediğimiz ”sınıfsız imtiyazsız toplum” yaratılmış olacak. İşte o gün Marx’ın ideallerine
insanlık ulaşmış olacak.
Marx’ın ideallerine insanlık ulaştığında yani yerini insanlığın önünü açaçak yeni fikirlere bıraktığında
işte o zaman Londra’daki mezarında son nefesini vermiş olacak. O güne değin Marx ölmek istese bile
insanlık onun bu isteğini dinlemeyecektir. İçinde yaşadığımız dünyanın, yani emperyalist dünyanın
yıkımını insanlık devrimlerle gerçekleştirmeden Marx’ın öldüğünü söylemek kötü niyetli boş bir
temenniden öteye geçemez.
Bu ay gerek Bilim ve Ütopya Dergisi gerekse de Yazı Kurulu Üyesi olmaktan onur duyduğum Teori
Dergisi, doğumunun 200. Yılında Karl Marx’ı detaylı dosyalarla okucularına sunuyor. Teori’nin Mayıs
2018 tarihli 340. sayısında Karl Marx’ı daha yakından tanımak isteyen okuyucularımız için Vatan

Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek “Zincirdeki enerjinin kâşifi: Karl Marx” , Prof. Dr. İrfan Erdoğan
“Karl Marx’ı anlamak: uydurular ve gerçekler”, Prof. Dr. Ali Murat Özdemir “21. Yüzyılda Marksizm”,
Yıldırım Koç “Marx ve enternasyonalizm,” Efe Can Gürcan “Marx, ekonomik belirlenimcilik ve Batı
merkezcilik: Mitler ve gerçekler” adlı makaleleri kaleme aldılar. Aydınlık okurlarına bu makaleleri
okumalarını ve görüşlerini bildirmelerini öneriyoruz.

Emperyalizmi en iyi Aydınlıkçılar bilir “Bir Rüyanın Sonu”



Kubilay Kızıldenizli
Teori Yazı Kurulu Üyesi

Türk milletinin yiğitliği bu yazının ikinci cümlesinden kaynaklanıyor. Milletimiz 1876 yılından beri emperyalizme karşı savaşan ilk ve tek millet olma onuruna sahiptir. Bu kavgasını 19. Yüzyıldan 21. Yüzyıla kadar ısrarla sürdürmüştür ve tek amacı olan vatanını korumaya devam etmektedir. Bu nedenle Suriye’de ABD emperyalizminin taşeronu olan PKK-YPG’ye karşı yürüttüğü silahlı mücadeleye biz Aydınlıkçılar “Vatan Savaşı” diyoruz. Gerektiğinde savaşmaktan çekinmeyen Türk Milleti, en yiğit, en savaşçı millettir ve vatanı konusunda kıskanç ve tutkuludur.
Emperyalizme karşı iki yüz yıldır sürdürülen savaşımızın edebiyattaki temsilcileri olan Namık Kemal, Tevfik Fikret, Nazım Hikmet ve siyasal temsilcileri olan Talatpaşa, Şefik Hüsnü ve Mustafa Kemal’in fikirlerinin günümüzdeki takipçisi ve tek örgütlü mirasçısı olduğumuz için, emperyalizmi en biz Aydınlıkçılar biliriz. Çünkü dostlarınızı tam olarak bilemeseniz de düşmanlarınızı çok iyi tanırsınız. Emperyalizme karşı halkımızı uyanık tutma görevini isimlerini yukarıda andığımız önderlerimizden aldık. Milletçe dövüştüğümüz, kanını akıttığımız ve kanımızı akıtan emperyalizmi bu nedenle en iyi biz biliriz; milletimiz bilir.
İlk kez Lenin’in tarif ettiği Emperyalizm Çağı’nın belirleyicisi emperyalizme karşı hangi cephede konumlandığınızdır. Aydınlıkçıların (Vatan Partisi) tarihi bu noktada en büyük kanıttır. 1960’lı yıllardan bu yana emperyalizmi hem ulusal hem de uluslararası boyutta anlamaya çalışmış, analiz etmiş, emperyalistlerin düşünce kuruluşlarını, ekonomik, finansal ve askeri faaliyetlerini takip ederek onların geleceğe yönelik stratejik değişikliklerini önceden görmüş, bu stratejiye göre hem ülkemizde hem de bölgemizde ittifaklar inşa etmeye çalışarak devraldığı mirasın hakkını vermiştir.
Türkiye’yi yönetenler içine düştükleri açmazdan dolayı, bölgesel devletlerle emperyalistlere karşı ittifakın önemini daha yeni kavrarken, Vatan Partisi ise 1990’nın ikinci yarısından itibaren Avrasya konferansları düzenleyerek, gelecekte olacakları ve bölgemiz açısından risklerini analiz ederek anlatmaya başladı.
Bildiğiniz gibi Vatan Partisi (İşçi Partisi) 19-20 Kasım 1996 tarihleri arasında İstanbul'da “Birinci Avrasya Seçeneği Uluslararası Konferansı”nı yaptı. Rusya, Çin, KDHC, Hindistan ve İran gibi 14 ülkeden 22 temsilcinin katıldığı konferansta kardeşlik ve eşit ilişkilerin geliştirilmesi vurguları öne çıktı. Bu konferanslar dizisi Ergenekon operasyonlarının başladığı günlere kadar devam etti. Bugün açıkça görülmektedir ki Ergenekon ve Balyoz operasyonları ABD’ye karşı direnen iki kuvvete karşı yapılmıştır. Bu iki kuvvet siyasal alanda sadece İşçi Partisi’ne ve Türk Ordusu oldu. Böylece emperyalizmin de kimleri en iyi bildiği orta çıkmış oldu.
Emperyalizmi anlamak
Emperyalizmi anlamak kolay değil, çünkü hep elma şekeri ile geliyor. Farklılıkları derinleştirmek için “çok renklilik”; bir milleti oluşturan ırkları ayıralım, çıkarlarını öne çıkaralım amacıyla “çok kültürlülük”; devleti önemsizleştirmek ve halkın düşmanı yapmak için “sivil toplumculuk”; “insan hakları” başlığı altında bölücü teröre özgürlük ; “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” örneğinde olduğu gibi devletleri ve milletleri parçalamayı amaçladılar. Bu zehirli elma şekerleri maalesef bazı milletler tarafından afiyetle yendi. Yugoslavya bunun en açık ve acı örneğidir. Bu elma şekerlerinin ideolojik planda savunucuları ülkemiz içindeki savunucuları ne yazık ki anlı şanlı sosyalistlerin de içinde olduğu “aydınlar” oldular. Aydınlıkçıların o dönemdeki yayınlarını taradığımızda bu “elma şekerlerine” karşı en sert eleştirilere konu olmuş yüzlerce makale ve o yıllarda yapılan sayısız eylemlerini görürüz. Bundan 20-30 yıl önce bu değerleri savunan “sosyalistleri” bugün göremezseniz ama Aydınlıkçılar hâlâ mücadele ediyor, hâlâ dimdik ayaktadır.
Aydınlıkçılar 1960’lı yıllardan bu yana örgütlenerek, Amerikancı darbelerden hep örgütsel devamlılığını koruyarak ve büyüterek çıktı; bu başarısını emperyalizme karşı aldığı net tutumu, bu tutumu almasını sağlayan siyasal derinliği, disiplinli ve inatçı önderliğine ve üyelerini emperyalizmin kültürel-siyasal cereyanına karşı diri tutmayı bilmesine borçludur.
Amerika rüyasının sonu mu?
Teori Nisan 2018 tarihli 339. sayısını “bir rüyanın sonuna” ayırdı. Yıllardır anlatmaya çalışırız; emperyalist-kapitalist sistem kendini “yeniden üretmekten” yoksundur. Kapitalizm kendi iç verimliliğiyle değil krize ihtiyaç duyarak büyür. Krizlerini hep silahla çözer. Eğer emperyalizmi anadan doğma soyarsak, “insan hakları”, “çok kültürlülük”, “demokrasi” gibi giydiği elbisesinin altındaki sert namluyu net olarak görürüz. Sadece ABD, kapitalizmin çıkarlarını korumak için, önemli stratejik üslere konuşlu silahlarını kullanacak anavatanı dışında ve dünya denizlerinde çeyrek milyon askere sahiptir.
Teori, kapak konularıyla bağlantılı olarak Efe Can Gürcan’ın “Post-Hegomonyacı Bir Düzene doğru mu?”, Prof. Dr. Ersin Dedekoca’nın “Gerileyen ABD ve Yükselen Çin”, Prof. Dr. İrfan Erdoğan’ın “21.Yüzyılda Emperyalizm: Durum ve belirleyiciler” başlıklı yazılarıyla, ABD’nin ve en büyük rakibi olan Çin’in günümüzdeki durumunu analiz ediyor, tartışıyor ve aşağıdaki sorulara yanıt arıyor:
Amerikan rüyası bitiyor mu?
Amerika halen 2. Dünya Savaşı’ndan beri sürdürdüğü dünya ekonomisindeki liderliğini devam ettiriyor mu, bunu ekonomi alanında sürdürebilme yeteneği var mı?
Amerika halen tartışmasız en büyük savaş makinası olmasına rağmen bu gücü kullanarak patronluğunu sürdürebilir mi?
Çin yeni bir emperyalist devlet olabilir mi?
ÇKP’nin 19. Kongresi dünya için neyi ifade ediyor, ideolojik hegomanya mı yoksa “paylaşarak büyüme” stratejisini mi?
Kültür emperyalizmi ve bunun hayatımıza yansıyan kısımları nelerdir?
Bu tartışmaya siz okurlarımızın da katkısını beklediğimizi önemle belirtelim.
Teori Dergisi genel yayın Yönetmeni Sayın Kuntay Gücüm ise Amerikan Rüyası’nın başlangıcına giderek 1. Dünya Savaşı yıllarından başlayarak Amerika’nın Türk siyasetine girişini tartışıyor. Bu makale kolaylıkla denebilir ki bu alanda yazılmış en kapsamlı makale olma özelliğini taşımaktadır.

2 Nisan 2018 Pazartesi

Karlı çölde bir vaha:

BOĞATEPE Köyü ve sıradışı bir kadın Zümran Ömür


“Gittiğiniz her yer sizin değildir ancak gitmediğiniz her yer sizin olabilir.”
İşte içinde bulunduğumuz ve yaklaşık 15 dakika önce  Kars’tan hareket eden otobüsümüz bir saat sürecek bir yolculuk boyunca Boğatepe Köyü’ne doğru tırmanırken aklımda bu düşünce vardı.
Doğu Anadolu’nun sadece sıcak bir pencerenin ardından güzel olabilecek coğrafyasına bakarken “ne kadar büyük bir ülkemiz var” diye sık sık içimden geçirdim. İlkokuldan bu yana bildiğimiz 780.576 kilometrekarelik alanın büyüklüğünü insan ancak üzerinde yol kat ederek daha iyi anlıyor.
Bir gezgin değilim, çalıştığım iş nedeniyle sık seyahat ediyorum.  Altmışyedi vilayetimizden doğan şehirlerimizi hesaba dahil etmezsek, şehir merkezine adım atmadığım bir tek Hakkari ve Bitlis kaldı.
Özellikle kış geceleri bilmediğiniz bir şehirde dolaşırken yalnız olmanın hüznüyle pencelerden saçılan sarı ve beyaz renkli ışıklar görürsünüz. İçinde türlü türlü yaşamların gizlendiği bu pencereler gibi şehirler de kendi sokaklarının , tepelerinin ardında kalanları gizler. Aynı höyükler gibi... Siz sadece en üstteki son uygarlığın izlerini görürken, aslında göremediğiniz gizlenen zenginlikler gördüklerinizden daha fazladır ve heyacan vericidir.
Biz nereye gidiyorduk?
Boğatepe’ye doğru yolculuğa aslında sadece kahvaltı yapmak için çıkmıştık. Her gezide olduğu gibi “akşam yemeği şu mekanda, sabah kahvaltısı ise bu” klişesinde olduğu gibi bir kahvaltı olacağını düşündük. Kars-Ardahan karayolunda Boğatepe Köyü levhasının ardından yolun sol tarafında kar örtüsünün altında bacaları tüten 100-150 hanelik köyü gördüğümüzde neredeyse tüm otobüs sakinleri birbirimize baktık:

“Biz nereye gidiyorduk?”

Köy meydanı, çatılar, ağaçlar, yol kenarındaki karlara gömülerek oturmuş köpekler, park etmiş traktörler, yolda yürüyen Memet Amca dahil her şey, yani insanıyla, doğasıyla, makinasıyla, kiremitiyle hepsi ama hepsi karların içinde bize gülümseyen gözlerle bakıyorlardı. Biz de elbette hangi lokantada kahvaltı yapacağımızı düşünerek etrafa bakıyorduk. Ancak gördüğümüz sadece iki ticari mekan vardı.
Ve bu iki ticari mekanın birinin “Kadın Bakkal” levhası, bize aysbergin tepesinden köyün tüm zenginliğinin nereden geldiğini de müjdeler gibiydi.

Bir devrimci kadın

Oysa biz Kadın Bakkal’da değil ama sıradışı bir kadının evine kahvaltı için konuk olacaktık.
Bu durumdan hiç haberimiz yoktu. Daha da şaşırtıcı olan Boğatepe’de aynı anda ortalama 20 kişilik gruplar halinde Türkiye’nin heryerinden gelen konuklardan oluşan tam onsekiz evde kahvaltı veriliyordu.
Bugün böyle başarılı bir ticari aktiviteyi ,  1500 Km uzaktan konukları köye çekerek, üstelik kendi evlerinin salonunda bir Batı köyünde bile başarmak mümkün değilken Boğatepeliler bu işi nasıl başardılar?
Bu sorunun yanıtı çok basit, yapılmamış olanı yapıyorlar, köylerinin bitki türlerini önce tanıyıp, koruyup, onlardan çeşit çeşit bitkisel ürünler üreterek, Türkiye’nin en kaliteli peynirlerini yaparak, kendi kaplarını kırarak, en yakın şehir merkezine en az bir saatlik mesafede olmalarına rağmen Fransızca öğrenerek, Fransa’dan kardeş bir köy bularak, toprağına, ülkesine sahip çıkarak olmaz denileni başararak bunu yapıyorar.
Gençliğinden beri devrimciliği, halkını ilerketmeyi kendine görev edinmiş biri olarak yazıyorum. Zümran Hanım benim hayatımda gördüğüm en devrimci kadındır. Çünkü insanların hayatını, yaşam koşullarını değiştirmiş bir kadınımız. “Büyük” teorileri yok, iş yapmamak için sığınaklar kalkanlar üretmeden, sadece “biz yaparız” diye yola çıkanları bir araya getirerek hayranlık uyandırıyor. Konuklarına köyünü ve yaptıklarının tanıtım sunumunu yaparken büyük bir ciddiyetle hareket ediyor, sözcükleri özenle seçiyor diğer yandan ise konuklarının boşalan çay bardaklarını aynı sakinlik, sevecenlik ve içtenlikle dolduruyor.
Boğatepe Köyü’nü sadece gezmek için ziyarete gitmeyiniz. Onlardan öğrenerek Boğatepe modelini yaşadığımız köylerde, şehirlerde anlatarak hiçbir koşulda çaresizliğe düşülmeyeceğini gösteriniz.
Bu seyahate çıkarken çocuklarıma ülkemizin büyüklüğünü ve zenginliğini göstermek için çıktım. “Ülkemiz sadece Batı Anadolu’dan oluşmuyor” demek istemiştim. Ancak sanırım onlar da benim gibi bu geziden dönerken kalplerinde Zümran Hanım’ın başardıklarının sıcaklığıyla döndüler. Sanırım bu onlara verebileceğim en güzel yaşanmakta olan hikayeydi.

Bir Atatürk Kızı : Zümran Ömür


Zümran Ömür, Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği Başkanı.

2007 yılında kurdukları dernekte, köydeki 45 kadın ve 15 erkek üye çalışıyor. Zümran Hanım’ın anlattığına göre, kadın üye sayısı özellikle fazla tutulmuş. Köyün kadınlarıyla birlikte muhteşem bir iş yapıyor öyle ki Türkiye'de her köy böyle olsa, bugün zenginliğin ülke içinde hareket ettiği olağanüstü bir ülke olurduk.
Hindistan'dan Vinot Kumar isimli bitki doktorunu misafir etmişler, Kumar, onlara köylerindeki endemik bitki türlerini öğretmiş. Ardından Türk uzman hekimler gelip, bu bitkileri nasıl kurutmaları gerektiğini ve tıbbi değeri olan kremler ve yağlar üretmeyi öğretmiş. Bir yıl Fransızca eğitim almışlar. Boğatepe’de 650 endemik bitki olduğunu ve bunlardan 35'inin tıbbi bitki olduğunu öğrenmişler.
Zümran Hanım, amaçlarının “kırsaldaki kadınların toplumda yer alması olduğunu” ve “kadının yeri eşinin arkası değil, yanıdır", "Atatürk bize seçme ve seçilme hakkımızı vermiş, evde mi otursaydık" diyerek anlatıyor.
Boğatepe’yi aynı zamanda bir ekoturizm köyü haline getirmişler. Yaz aylarında 3-4 günlük bir programa dahil edip, köy evlerinde misafir ediyorlar sizi. Bitki türlerini, hangisinin ne amaçla kullanılabileceğini, nasıl kurutulacağını öğretiyorlar.
Boğatepe Köyü ayrıca Kars gravyerinin çıkış noktası. Köyün eski adı "Zavot", mandıra - üretim yeri demekmiş. Ayrıca katıldığınız program kapsamında peynir üretimi ile ilgili de eğitim alabiliyorsunuz.
Kurdukları peynir ve bitki müzesini görülmeye değer. Bu müze Türkiye’nin ilki ünyanın 2. ekopeynir  müzesi ayn. Son bir çağrı,
Hala öğrenmeye açıklari Zümran Hanım, "köyümüze gelip bize bitki türleri ile ilgili bilgilerini aktarmak isteyen herkese kapımız açık” mesajını sizlere iletmemizi istedi.


Boğatepe Köyü
Tam adı Büyük Boğatepe Köyü
Eski adı Zavot
Nüfus 218
Erkek 135, kadın 83
115 kişi okuma yazma biliyor
14 üniversite öğrencisi var
2007 büyükbaş ve 632 küçükbaş hayvan varlığına sahipler

26 Şubat 2017 Pazar

Çözümleri konuşma zamanı

Çözümleri konuşma zamanı

Kubilay Kızıldenizli
Teori Yazı Kurulu Üyesi

Çok zaman geçirmeden elimizdeki mevcut tüm olanakları kullanarak ülkemizin özellikle ekonomik ve güvenlik sorunlarının çözümlerini Parti disiplini ve  platformu üzerinden dalga dalga ve üstelik yüksek perdeden milletimizin önüne getirme görevi ile karşı karşıyayız.
Ekonomi konusunda yazılmış neredeyse tüm makaleleri taradığımızda içinde pek azının gerçekçi çözümler içerdiğini görüyoruz. Önümüze çözüm olarak sürülenlerin tamamına yakını ya ülkemizdeki mevcut “mafya tarikat gladyo sisteminin” yarattığı ve yine aynı sistem içinde “çözüm” önerileriyle doludur.  Ayrıca yine aynı makaleler, küresel düzeydeki önemli aktörlerin davranışlarının veya alacağı kararların ülkemiz ekonomisini nasıl etkileyebileceği ile ilgili. Bakınız söz konusu “çözüm” önerileri, ekonominin emperyalizm temelli küresel “öksürüklerinden” nasıl korunacağımızdan çok aynı hastalıklı sistemle daha fazla nasıl bütünleşmemizle ilgildir.

Kıt malların biliminden kıt paranın “bilimine”

Üniversitelerde verilen Ekonomiye Giriş dersinin daha önsözünde ekonomi için “kıt malların bilimi” tanımı kulanılır. Yani bu basit anlatım bile ekonomi dediğimiz şeyin öncelikle üretimle ilgili olduğudur. Oysa televizyonlarda ekonomiyle ilgili günlük programları izlediğimizde, davet edilen konuklar arasında üretim alanında faaliyet gösteren bir temsilciyi bulmanız mümkün değildir. Örneğin ben bugüne kadar ülkemizde büyük ölçekli üretim yapan söz sahibi kuruluşların temsilcileriyle yapılan bir programa rastlayamıyorum. Rastlasak da mevcut siyasi iktidardan korkularından genel geçer ifadeler kullanmaktadırlar. Oysa hemen hergün İMKB temsilcisi veya bir borsa uzmanı, İMKB’den başlayarak dünyadaki önemli menkul kıymetler borsalarındaki işlem hareketlerine bakarak “ekonomiyi” yorumlar ve dünya borsalarındaki dalgalanmaların ülkemiz ekonomisi üzerine etkileri konusunda “yatırımcıya” bir yol haritası vermeye çalışırlar. New York veya Londra borsalarındaki dalgalanmalar ülke ekonomimizi nasıl etkiler? Bu sorunun yanıtını üretim ekonomisinin içinde bulmak mümkün değildir. Bu ve benzer sorularının yanıtını üretim ekonomisinin içinde aramak çölde buz kaynağı aramak gibi imkansızdır.
 Amerikan Merkez Bankası on gün kadar önce “faizlerin arttırılmasının ABD ekonomisi için orta vadede olumlu etkileri olacaktır” gibi bir açıklaması doların aynı gün 4 TL’ye dayanmasına yol açtı.  Ardından T.C. Merkez Bankası’nın piyasaya dolar sürmesiyle yükselişin önüne geçilebildi.  ABD Merkez Bankası’nın bir karar daha alarak faiz artışına gitmemesi, TL’nin ve gelişmekte olan ülkelerin para birimlerinin yeniden değerlenmesine yol açtı.

Okyanus ötesindeki bir ülkenin merkez bankasının alacağı bir karar sizin paranızın değerini belirliyorsa, buna bağlı olarak üretim yapan kuruluşlarınızın bir kaç saat içinde borçları sizin paranızın değerinin kaybı oranında tüm üretim girdilerinin maliyetleri artıyorsa  ve bu durum döviz cinsinden borçarını ödeyebilmek için finansman açığı yaratıyorsa buna basitçe ‘kırılgan ekonomi’ denir. Peki böyle mi olmalıdır, tüm çarkları çeviren, üreten ve halkın gereksinimlerini karşılayan üretiminiz bu şekilde korumasız mı bırakılmalıdır?

24 Ocak 1980’de açıklanan ekonomik kararlarını, bugün ekonomimizin geldiği noktaya baktığımızda daha iyi anlıyoruz. Ekonomi üzerinde devletin müdahalesini ve bunun araçları olan kamu kuruluşlarını hedef alarak özelleştirmeleri sopayla (12 Eylül) başlatan bu kararlar bugün ekonomimizi camdan kulelere getirmiş bulunuyor. Üstelik bu camdan kuleyi koruyacak bırakın gümrük duvarları gibi sağlam bir yapıyı basit bir tel çitimiz bile yok.

Bugün “ekonomimiz neden böyle” sorusunu sorarak, gelişmekte olan ülkeler için morgu işaret eden Mafya-Tarikat-Gladyo sistemi içinde çözüm aramaktan çok, çözüm olarak Milli Direniş Ekonomisini adım adım nasıl örgütlememiz gerektiği üzerinde yoğunlaşmalıyız.

Milli Direniş Ekonomisi, Güçlü Siyasal Önderlik

Bugün, söz konusu Milli Direniş Ekonomisini örgütlemek ve bunun siyasal kuvvetini (Milli Hükümet) kurma görevi ile karşı karşıyayız. Teori Dergisi, bu ayki 325. (Şubat 2017) sayısında Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Semih Koray’ın “Ekonomide Yapısal Dönüşüm İhtiyacı” adlı bir makalesini yayımladı. Söz konusu makale Türkiye ekomisinin artık bilinen durumunu anlatmaktan çok gerçekçi ve ulaşılabilir çözüm önerilerini içerdiği, ekonomi ve siyaset arasındaki ilişkiyi olması gerektiği zemine oturttuğu için Aydınlık okuyucularının okumasını kuvvetle öneriyoruz. Tam da bu noktada Vatan Partisinin Milli Hükümet Programı bu değerli makale ile birlikte yeniden okunmalı ve güncel tutulmalıdır.

Cumhurbaşkanlığı Sistemi ve Milli Direnme Ekonomisi

AKP yöneticileri “orduya kumpas kurulduğunu çok geç farkettiklerini ve bu konuda aldatıldıklarını “ açıklamışlardı. Daha sonra “Fettullah Gülen konusunda da aldatıldıklarını, hata yaptıklarını” açıkladılar. Bugün biz kendilerini Cumhurbaşkanlığı sistemi için de ileride aldatıldıkları konusunda açıklama yapıp “mahçup” duruma düşmemeleri için uyarıyoruz. Gerek milli direniş ekonomisini kurmak, gerekse de Vatan Savaşı için cephede savaşan TSK’yı başarılı kılmak için tek bir siyasal kuvvet yeterli değildir. Bu nedenle çözüm, olabildiğince milli karakterdeki tüm sınıfların siyasal kuvvetlerinin tekleştiği bir siyasal kuvvetle (Milli Hükümet) ülkemizi kapsayan kara bulutları dağıtmakla mümkündür.
Sayın Semih Koray’ın ifadesiyle “ ekonominin yoğunlaşmış şekli olan siyasette” başarılı olabilme zorunluluğu bakımından, güçlü bir ekonomi ancak tüm milli sınıfları sağlam bir ekonomik yapıda birleştirecek bir milli seferberlikle kurulabilir. Milli seferberlik ise sadece bir zümreyi refaha kavuşturacak yönetsel araçlara (başkanlık sistemi) sahip olmakla değil ama tüm milli sınıfların çıkarlarını gözeten politika ve araçlarla olur. Bu nedenle Vatan Partisi’nin Milli Hükümet Programı emperyalist sistemin ülkemize yönelik çıkarlarına karşı tek sistem dışı seçenektir. Bu seçenek aynı zamanda ülkemizin Avrasya’da izleyeceği siyasetlerin sağlam ve bölge ülkeleri bakımından da güvenilir alt yapısını oluşturmaktadır.

Aydınlık okuyucularının Teori Dergisi’nin içinde bulunduğumuz ayda yayımlanan 305. Sayısınında yer alan Sayın Mustafa pamukoğlu’nun “Ekonomideki çıkmazın çözüm seçenekleri”, Prof. Dr Ayhan Çıkın’ın Yeni bir kooperatifçilik çağı”, Yıldırım Koç’un “Türkiye’de iktisadi krizler ve işçi sınıfı” makalelerini ve Prof. Dr. Zafer Toprak’la yapılan “ Birinci Dünya Savaşı’ndan Cumhuriyet’e Türkiye’de devletçilik” başlıklı söyleşisini okumasını öneririz.

22 Ekim 2016 Cumartesi

Dinler böler, mehzep parçalar, emperyalizm kullanır!

Kubilay Kızıldenizli
Teori Yazı Kurulu Üyesi

AKP hükümeti tarikatları yeniden gündeme aldı. Bu gündeme alışı hükümet, 15 Temmuz’daki  Amerikancı kalkışmanın maşası olarak kullanılan Fettullah Gülen Tarikatı’nın, bu kalkışmadaki rolüne atıfta bulunularak, tarikat ve/ veya cemâatların “şeffaflaşması ve kontrol altına alınmalarına” dayandırıyor.
Oysa gerçek bu mu?
Tarikatlar veya cemaatlere yasal şemsiye sağlanarak ülkemizin güvenliği ve milletimizin birliği sağlanabilir mi, yoksa onlara yasal bir “av alanı” yaratılarak devletin koruculuğunda serbest çalışma ortamı mı sağlanır?
Bugün bu sorulara yanıt arayacağız.
Çağdaşlaşma yolunda önemli adımların atıldığı  ve demokratik devrimlerin peş peşe yapıldığı Cumhuriyet’in ilk yıllarında, şeyhlerin nezdinde saadet arayacak kadar ilkel insanların Türkiye’de yerinin olamayacağını Atatürk Kastamonu’da halka net bir şekilde söyler.”Mevcut tarikatların gayesi, kendilerine tabi olan kimseleri dünyevi ve manevi hayatta mazharı saadet kılmaktan başka ne olabilir? Bugün ilmin, fennin bütün şümuliyle medeniyetin muvahcehci şulebasında filen ve falan şeyhin irşadiyle saadeti maddiye ve maneviye arayacak kadar iptidai insanların Türkiye camiai medeniyesinde mevcudiyetini asla kabul etmiyorum.”
Bugün ise bırakalım şeyhlerin huzurunda “maddiye ve maneviye aramayı”, sözüm ona Cumhuriyet yurttaşı olan tarikat üyesi bireyler, şeyhlerin izni olmadan ne kendi eşlerini özgürce seçebiliyor ne de çocuklarına isim koyabiliyorlar. Oysa maalesef ki  AKP’nin bugün yönettiği Cumhuriyet, daha ilk yıllarında, nasıl bir yurttaş istediğini Mustafa Kemal’in ağzından “Cumhuriyet fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister” olarak belirliyordu. Çünkü Atatürk biliyordu ki her sistem ancak ve ancak kendi yeni insan tipi tarafından devam ettirilerek geliştirilebilir. Bu nedenle her kurulan sistem işe öncelikle kendi insan tipini yaratmakla başlamaktadır. Bugün AKP hükümeti tarafından ısrarla imam hatip okullarının açılması ve tarikatların sivil toplum kuruluşları olarak sunulmasının altında işte bu amaç yatmaktadır. AKP’nin ihtiyaç duyduğu insan, sistemi sorgulamayan, bilgisizce inanan, kaderci ve mutluluğu bu dünyadan çok öteki dünyada arayan insan tipidir. Hal böyle olunca tarikatların federatif bir örgütlenmesi olarak sahneye çıkmış olan AKP “Fikri esir, vicdanı esir, İrfanı esir” insan tipi yaratmayı amaçlamaktadır.
Mutluluğu öteki dünyadan bekleyen insan bu dünyadaki adaletsizlikleri görmeyecektir. Kendinin ya da çevresinde gerçekleşen adaletsizlikleri, kaderin çizdiği bir rol veya Tanrı’nın bu dünyada kendileri için düzenlediği geçilmesi gereken bir sınav olarak görülmesini sağlamaktadır. Cumhuriyet devrimcilerinin isyanı işte buradan başlıyor. Nazım Hikmet’in “Ölümün adil olması için yaşamın adil olması gerekir” dizesi işte tam da burası için yazılmış gibidir. Özgürlüğünü, geleceğini, çocuğunu, vatanını şeyhin veya padişahın iki duddağının arasına bırakmayacak bir insan tipi Cumhuriyet’in, ama saydığımıx bu vazgeçilmez varlıklarını şeyhinin veya padişahınının insafına ve kabiliyetine bırakan insan ise karşı devrimin, Ortaçağ’ın insan tipidir.
Biliyoruz ki Türkiye’de bugün Milli Demokratik Devrimcilerle AKP’nin arasında yürüyen mücadele bu iki insan tipinin arasındaki savaştır. Kim devlet aygıtını yönetirse kendi insan tipini yaratma şansına sahip olacaktır.Bugün AKP’nin temsil ettiği Ortaçağ kafası savaşın avantajlı cephesindedir ve bu durumun hızla değişmesi ülkemizin geleceği için yaşamsal önemdedir.


 
Şeyhine bağlı insan ne kadar modern bir eğitim alsa da küçük yaşlardan beri kafasına işlenen “biatçı” kişiliğini , sorgulamadan kabul eden” karar verme profilini değiştiremez. Çünkü O’nun kararı, tarikat liderinin kararıdır. Türkiye 12 Mart ve 12 Eylül gibi iki Amerikancı faşist darbe atlatmasına rağmen en tepesindeki generalinden en alttaki erine kadar halkın üzerine ateş bırakalım açmayı akıllarından bile geçirmemişlerdir. Oysa 15 Temmuz Amerikancı darbe girişiminde müritlerin uçurduğu uçaklar, helikopterler ve sürülen tanklar halkın üzerine tereddütsüz ateş açarak yüzlerce sivili katledebilmiştir.
Tarikatlar, Cumhuriyet askerini 15-20 yıl gibi kısa bir süre içinde gözü kanlı katillere çevirebilmiştir. Dolayısıyla tarikatlara yasal statü tanıyarak “denetleme” yolunu seçmek, ancak hükümeti oluşturan başka bir tarikata veya tarikatlar grubuna rahat çalışma olanağına kavuşturacaktır. Örneğin “Menzil Tarikatı üyeleri şu anda devlette ne kadar güçlüdür, üyesi olan asker, polis, öğretmen, MİT mensubu, milletvekili ve bakan var mıdır?” bunları araştırma gereği duymaz. Ancak bilinir ki Menzil Tarikatı gibi diğer tarikatların da hedefinde Cumhuriyet ve Atatürk devrimlerini yıkmak vardır ve bu devrimleri savunanlar bu mensuplar tarafından devre dışı bırakılmak için zaman kollamaktadır.
Tüm demokratik devrimler, Cumhuriyet Devrimi de dâhil, Ortaçağ kurumlarını yıkarak kendi devlet ve toplum modelini inşa etti. Başka bir yol yoktur. Bugün Almanya’nın, Amerika’nın, İngiltere’nin, Rusya’nın, Çin’in teknolojisine hayran hayran bakan ve bunları satın alarak modernleştiğini sanan bugünkü hükümet, satın aldığı teknolojinin altında, demokratik devrimlerle Ortaçağ alt ve üst yapı tüm kurumlarını yıkarak yarattığı yeni insan tipiyle, yani fikri, vicdanı, irfanı hür bireylerin oluşturduğu milletlerle bunu başardığını görme kabiliyetinden yoksundur.
İnsan organizmasını veya bırakalım insan organizmasını, bir canlı hücrenin çalışma prensiplerini öğrenen “tarikat mensubu“ bunu Allah’ın bir lütfu gibi görürken, “irfanı hür” birey ise bu canlı mekanizmanın hangi aşamalardan geçerken canlı bir hücreye dönüştüğünü anlamaya çalışır. Yapay hücreler üreterek insanlığa yanık tedavi şansı veya başka tedavi seçenekleri sunmak gibi katkıda bulunur. Bu örnek bile tarikatları tamamen serbest bırakan sistemlerin kendi toplumuna hangi yaşam biçimini ve olanaklarını sunduğunun kanıtlarından biridir.
Tarikatlara yasal şemsiye sunmak, hem de yetkili ağızlardan bunun tartışmasını açmak devrim kanunlarına karşı gelmek gibi büyük bir suçu işlemektir. Bir Cumhuriyet Bakanı, milletvekili bunu ağzına almaya bile cesaret edememelidir. Ancak böylesi tarikatlarda yetişen ve aklını ve vicdanını tarikatının şeyhine teslim eden “görevliler” böylesi açıklama yapabilir ve bir Cumhuriyet kurumunun tepesinden Cumhuriyet’i yıkmaya çalışır. Bugün başta Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kurumlar tarikatlarla birlikte toplantılar planlayarak bu suçu işlemektedir.
Diyanet İşleri Başkanlığı bakın nasıl bir sürecin içinde faaliyet gösteriyor. Gazeteport’un 25 Eylül’de hazırladığı habere göre, “FETÖ tehdidini ele almak amacıyla” tertipleyeceği toplantıya davet etmeyi düşündüğü dini yapılar şöyle:Risale-i Nur Cemati: Yazıcılar Grubu (Hayrat Vakfı), Nesil Grubu, ‘Okuyucular’ olarak bilinen Kurdoğlu Grubu, Hizmet Vakfı Grubu, Meşveret Grubu, Med-Zehra Grubu, Zehra Grubu, İhlas Nur Grubu, Arslanbey Eğitim ve Kültür Vakfı.Diğer tarikat, cemaat ve STK’lar: S. Hilmi Tunahan Cemaati, Mustazaflar Cemiyeti, İhvan Cemaati, Ensar Vakfı, Medrese Alimleri Vakfı (MEDAV), İlim Yayma Cemiyeti, Cerrahi Tekkesi ve Kubbealtı Grubu. Bu tarikatların liderleri hangi sıfatlarla toplantılara davet edilmektedir. Bu ayrıca taryışmaya değer bir konudur.
Şimdilik, küçük çocuklara yapılan cinsel istismarlarla kamuoyunun gündemine gelen Ensar Vakfı’nın bu toplantıya davet edilecekler listesinde olduğunu özellikle belirtmekle yetinelim. Ancak asıl tehlike ilgili tarikatların artık neredeyse yasallaşmış kurumlarında eğitilen çocukların Türkiye için yaratacağı günümüzde yaratmakta olduğu tehlikedir.
Emperyalizmin kanlı yasası
Lenin, insanlığın en vahşi tecrübesini yaşadığı fırtınalı dönemde izler ve analiz eder.  Bugün yüz yıl sonra bile bize yararlanacağımız, omurgasıyla sağlam bir teori inşa eder. Son yüz yıldır insanlık iki dünya savaşı, Vietnam’ın ABD tarafından ve Afganistan’ın SSCB tarafından işgali, El Kaide’nin ABD tarafından kuruluşu veya desteklenmesi, Libya’nın mezheplere bölünmesi, Arap dünyasının anladığımız anlamda milletler haline gelememesi, Irak ve Suriye’nin tanık olmakta olduğumuz hazin durumu, Ortadoğu’nun ve Kuzey Afrika’nın neredeyse tamamının Müslüman olmasına rağmen mezhep temelli fiili olarak bölünmüş olması ve ülkemizi PKK eliyle bölme planlarının altında hep emperyalizmin Lenin tarafından açıklanmış tanıdık rolünü görürüz. Elbette 70’li yıllarda Kahramanmaraş ve Çorum’da gerçekleşen Alevi yurttaşlarımıza yönelik mezhep temelli katliamları da unutmamak gerekir. Osmanlı dönemindeki 31 Mart gerici ayaklanması ve Kanlı Pazarı da unutmamak gerekir.
Din böler mezhep parçalar, emperyalizm kullanır!
AKP hükümetinin tarikatları yasallaştırma isteği onları şeffaflaştırarak Cumhuriyet’e karşı zararsız hale getirme, Cumhuriyet’le (sistemle) bütünleştirme isteği olarak sunulsa da bu bildiğimiz takiyyeden başka bir şey değil ancak dayandığı toplumsal temelin daha da serpilip büyümesi ve iktidarlarını onca yıl daha sürdürerek toplumu ihtiyaç duyduğu profile dönüştürme isteğidir. Çünkü doğaları gereği Cumhuriyet ve Tarikat, mezhep ve millet aynı yerde barınamaz. Eninde sonun biri diğerini tepeler.
Burada unutulan ve/veya önemsenmeyen şey, doğası gereği böylesi bir örgütlenmenin yani tarikatların kendisinden bile en gerici ve en vahşi odak olan emperyalizmin ülke içindeki müttefiki olacağıdır.  Mısır’da Müslüman Kardeşler, Afganistan’da El Kaide, Irak’ın Kuzey’inde Sünniler, Türkiye’de İstiklâl Savaşı yıllarında olduğu gibi Nur Tarikatı gibi tarikatlar hep milli yönelişin karşısına emperyalizm tarafından kullanıldılar.
Burada emperyalizmin kurduğu denklem son derece basittir. Emperyalizm ihtiyaç duyduğu doğal kaynakları engelsiz sömürmek, mal, hizmet ve sermaye akışını küresel olarak serbestçe engelsiz olarak hareket ettirebilmek için, önce milletleri ve bu milletlerin ekonomik ve toplumsal alt yapısını yıkmalıdır. Öncelikle gümrük duvarlarını yıkarak ülke içindeki üretim ekonomisini bitirirler. Ekonomik alt yapıyı çeşitli kanunlarla yıkarsınız ama toplumsal alt yapısını yıkmak daha uzun ve kanlı süreçtir. Bu süreç milletin içinde hala yaşamakta olan Ortaçağ artığı kurumları olan etnik ve mezhepsel yapıları kullanarak olur.
Bugün Libya’nın fiili olarak kaç parçaya ayrıldığını bir kerede sayabilmek olanaksızdır. Libya’da Müslüman bir halk yaşamasına rağmen, birbiriyle boğuşan, birbirini katleden insan yığınına dönüşmüş ilkel bir topluluk yaratılmıştır.
 Sadece Libya’ya bakmak bile bugün Türkiye’nin mezhep ve tarikat temelli örgütlenmesinin nelere yol açacağını gösterir. Din temelli bir örgütlenme AKP’nin hayal ettiği gibi birbirine bağlı, Allah’ın tek hakim olduğu, barış içinde yaşayan büyük bir Müslüman millet yaratmaz aksine ülkemizin birliğine karşı emperyalizm tarafından beslenen ve onlarca parçaya ayrılmış her türlü emperyalist tecavüze açık ve korunmasız bir ülke yaratır.
Libya, Mısır, Suriye, Irak, Afganistan gibi ülkelerin bir fotoğrafını çektiğinizde karşınıza çıkacak manzara budur. Parçalanmış, millet bağı kalmamış veya zayıflamış, kendini savunma refleksinden yoksun, her türlü müdahaleye açık ve birbirini boğazlamak için gerekli kaynakları sağlamak için emperyalist kapıları aşındıran zavallı mezhep liderlerinin yönlendirdiği toplumlar haline dönüşmüşlerdir. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın hazin durumu budur ve İslam temelli mezhep ve tarikatlar birbirini boğazlamaktadır. Bu vahşi manzaraya bakarak hâlâ “ en büyük millet İslâm milletidir, din en büyük birleştiricidir” diyenler eğer saf bir niyeti ifade etmiyorlarsa emperyalizmin kucağına düşecek en büyük vatan hainleridir. Tarihimiz defalarca kanıtlamıştır ki bu fikri ifade edenler arasından en azılı vatan hainleri çıkmıştır.
Çocukları din ve mezhep temelli eğitmekle başlayan milletleri parçalama süreci daha ilkokul çağında bir diğerinin farklılığını ön plana çıkartır ve bölünme minik dimağlarda başlar. Çocuk düşünür ki “millet aslında bir mezhepler birliğidir” ve bir mezhebin diğerine galip gelmesi için kendine milletten önce daha sıkı bağlanan mensuplar yetiştirerek gerçekleşir. Emperyalizm Mezhepler ve tarikatlar bir sivil toplum kuruluşudur diye makaleler yazdırır, konferanslar düzenler, çalıştaylar toplayarak  tarikatlara büyük kaynaklar aktarırlar.
Millet ise işte bu tarikatları yıkarak, toplumdan temizleyerek, “fikri, vicdanı, irfanı hür” nesiller yetiştirilerek oluşturulur. İşte bugün emperyalizm ve milletler arasında süren savaş, bu iki insan tipi arasında yürüyen savaştır. Bu nedenle tarikatlar ve tüm Ortaçağ kalıntıları bizim gibi ülkelerde emperyalizmin kullanıldığı ve milletin temellerini yıkacak manivelalara dönüşür.

Türkiye elbette emperyalizmin bu projesine teslim olmayacak. Ancak görülüyor ki ülkemizi 1940’lı yıllardan beri yönetenler emperyalizmin eline iki önemli koz vermiş bulunuyorlar. Bunlar birbiriyle aynı önemde olan ülkemizi ”etnik ve mezhep temelli” kozlardır. Her ikisinin de bugün başta ABD emperyalizmi olmak üzere batılı devletler tarafından kullanıldığını net olarak görmekteyiz. Yurtseverlerin görevi ise bu sorunların panzehiri olan milleti toplumsal ve ekonomik temelleriyle güçlendirecek çözümleri hayata geçirmektir. Bu ise Atatürk devrimlerini devam ettirerek milli demokratik devrimimizi tamamlayarak gerçekleşebilir.

Bu yazı iki bölüm halinde Aydınlık gazetesinde 2. sayfada 21-22 Ekim 2016 tarihinde yayımlanmıştır.

31 Temmuz 2015 Cuma

PARTİ VE DEVRİM

Tarih: 2015-07-23 12:01:20

"Sosyalist Devrim ve Milli Demokratik Devrim arasındaki farklar ve daha önemlisi her bir devrim için gerekli zemin bugün yeterince bilinmediğinden, gençlerde “sosyalizm” vurgusu gönülleri okşuyor. Meseleyi ileride bu açıdan da tartışmak yerinde olacaktır." 

Kubilay Kızıldenizli / Teori Dergisi Yazı Kurulu Üyesi

Maalesef cihazım kaydetmediği için Aydınlık’ta yayımlayamadığım bir söyleşide, “sosyalist” solun önemli önderlerinden biri “Merkez ülkelerde yapılacak devrim (zayıflayacakları için) bizim gibi ülkeleri olumlu etkileyecektir” anlamına gelen sözler söylemişti. Bu acınacak bir durumdur, çünkü hâlâ Fransa gibi ülkelerde olacak “devrimi” ülkemizde bekleyenler ve yarar umanlar var.
Sosyalist Devrim ve Milli Demokratik Devrim arasındaki farklar ve daha önemlisi her bir devrim için gerekli zemin bugün yeterince bilinmediğinden, gençlerde “sosyalizm” vurgusu gönülleri okşuyor. Meseleyi ileride bu açıdan da tartışmak yerinde olacaktır.
Aydınlık’ta konuya ilişkin yayımlanan makalelerde neredeyse köylülerden hiç söz edilmiyor. “Köylülerin bir bölümü işçileşmiştir, sayıca azalmıştır” gibi görüşler var. Bunlar doğrudur ama ülkemizde hem ortadan kaldırılması gereken aşiret ilişkileri hem de bunun ekonomisi var. Bu nedenle bir sınıf olarak köylü ve onun talepleri hem aydınlanma hem de Cumhuriyet açısından Millî Demokratik Devrim’in kapsamındadır ve devrimimizin dayanacağı bir sınıftır. 
Ezilen milletlerin ülkeleri, dört beş yüz yıl önceki burjuva demokratik devrimlerin serbestçe kendi mecrasında aktığı ülkeler gibi değildir. Bu nedenle 1640 İngiliz Devrimi ile başlayan burjuva demokratik devrimlerin önderleri bugün Demokratik Devrim’e önderlik edemez. Burjuva demokratik devrimlere burjuvazi önderlik ederken, bugün, millî burjuvazi bu devrimin sadece müttefiki olabilir.
- Türkiye’de feodalizm tasfiye edilmiş midir?
MDD’nin kırsal yerlerde yaşayan insanlarımızı çağdaşlaşma, Ortaçağ gericiliğinden kurtarma, toprağa kavuşturma, söz konusu Ortaçağ asalaklarının halk üzerindeki her türlü psikolojik ve sosyal baskısından kurtarma diye bir sorunu yok mudur? Atatürk’ün “Türkiye şeyhler, dervişler, müritler mensuplar ülkesi olamaz” hedefine ulaşılmış mıdır? Bir defa her şeyden önce, köylüyü özgürleştirerek Cumhuriyet’in insan tipine yaraşır hale getirmek diye bir sorun hâlâ vardır. Bu nedenle, köylüler MDD’nin dayanacağı sınıfsal güçlerinden ikincisidir. Feodalizmi sadece ekonomik temelleriyle değil, tüm üst yapı kurumlarıyla, tüm bağımlılık ilişkileriyle yıkmak diye bir sorunumuz var. 
İşçi sınıfı önderliğinde, köylünün de bir müttefik olduğu bütün millî sınıflar devrimin sınıfsal dayanaklarıdır. İşçiler ve millî burjuvazi arasında sorunlar vardır, olmaması düşünülemez. Milli burjuvazi ve işçi sınıfı arasında sınıfsal rekabetle birlikte ortak düşman olan emperyalizme karşı birlikte olma zorunluluğu vardır. Bununla birlikte köylü ve toprak ağası arasında bu durum Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi artık konusu değildir. Ağalık bütün kurumlarıyla, dayandığı aşiret ilişkileriyle tasfiye edilmelidir. Millî burjuvazi açısından durum elbette farklıdır. Ancak son otuz yıla baktığımızda millî burjuvazinin iri temsilcileri ellerindeki işletmeleri her sektörde yabancı rakiplerine kaptırmıştır. İlaç endüstrisinde Deva, Biyofarma ve Fako gibi örnekler ilk akla gelenlerdir. Eczacıbaşı ise ilaçtan neredeyse çekilmiştir. Bankacılık sektöründeki hazin durumu hepimiz biliyoruz. Diğer işkollarında da durum farklı değildir. Zaten, devletin elindeki işletmeleri sattığı yerde, tek tek millî sermayedarın işletmeleri ellerinde tutmalarını beklemek saflık olmasa da iyi niyetten ibarettir. Dolayısıyla ülkemizde millî burjuvazinin iri temsilcileri düşmanıyla çatışmadan ekonomik alanı terk etmeyi tercih etmiş bulunuyor. Elbette bir dönem Anadolu Kaplanları olarak ünlenen orta ve küçük ölçekli bir millî sınıf hâlâ vardır ama bu sınıf, işçi sınıfının, kamu emekçilerinin ve köylülerin örgütlendiği güçlü bir parti inşa edilmeden kazanılamaz. Çünkü bu sınıf karakteri gereği yanında kendisini güvende hissedeceği bir güç görmek ister.

VATAN VE DEVRİM
Bizim 1923 Devrimimiz, karma ekonominin yaratılması, halkçılık vb. gibi önemli nedenlerle klasik bir burjuva demokratik devrimden ileri ama sonuçları itibariyle MDD’nin hedeflerinden geride kaldı. Vatan savunması ekseninde devrimimiz yapılmış ve çıkarı devrimden yana tüm sınıfları birleştirmiş, hatta feodal beyler de devrim safında yer almıştır. Bu Atatürk’ün başarısıdır. Ancak bu ittifak aynı zamanda demokratik devrimin hedeflerine ulaşmasını da engellemiştir. Nazım Hikmet’in ünlü dizeleridir, hepimiz biliriz, “Kartallı Kazım” seferberlikten önce de Kartal’da bahçıvanken, seferberlikten sonra da bahçıvan kalmaya devam ederken, ağalar seferberlikten önce ağaydılar, seferberlikten sonra ağa olmaya devam ettiler. Toprak ağalığının üst ve alt yapıdaki etkisi devrim sürecinde kırılamadığı gibi hâlâ sürmektedir.
Atatürk’ün toprak sorununu çözmeye çalıştığını biliyoruz. Ancak nesnel açıdan bunun olanağı var mıydı? Bunu önemli bir not olarak düşmek isterim. Çünkü Emperyalizm Çağı’nda artık burjuvazinin önderlik ettiği devrimlerden feodalizmin tasfiyesi çıkmaz. Bu nedenle, 1923 Devrimimiz, MDD’nin toprak devrimi ile ilgili hedeflerini karşılayamadığı için yarım kaldı. Aslında bu milletleşmenin de tamamlanamamasına yol açtı. Her ne kadar Altı Ok Programı bunu hedeflese de, devrimin sonucu üzerinde, devrimin önderlik ve ittifaklarının karakteri meselesi belirleyici oldu. Biz sosyalistler demokratik devrimi tamamlayacağız. Bunu millî burjuvazi gibi çıkarı emperyalizmle çatışan tüm millî sınıflarla beraber yapacağız.
Burada partinin önemi ve öncelikli görevi ortaya çıkıyor. Parti esas olarak, işçi sınıfını kamu emekçilerini ve köylülüğü örgütleyerek diğer tüm millî sınıfları bünyesinde birleştirebilir.

DEVRİMCİ PARTİ
Partinin örgütlenme modeli burada ortaya çıkıyor. Partinin dayanacağı sınıflar da, üyeleri de doğal olarak devrimin ihtiyaç duyduğu sınıfların bileşkesi olacaktır. Bu sınıfların öncülerini partide örgütleyerek, görev vererek, fabrikalarda, köylerde, mahallelerde, kitle örgütlerinde örgütlenerek devrime önderlik edecek bir devrimci çekirdek yaratılabilir. İşte parti, önümüzdeki dönemde bu modele sarılarak ve bu modele uygun çalışma tarzının kazanımlarıyla devrime önderlik edebilir. “Tarih bize bu görevi verecek”, “tarihin pususunda pusuya yattık” gibi söylemler ancak böyle bir örgüt yaratıldığında anlamlıdır. Tarih kimseye “olması gereken budur” diye devrim yapma görevi vermez. Partinin ulaştığı güç düzeyi sonucu belirleyecektir. Vatan Partisi kadrolarıyla ve programıyla bunu yapmaya açık ara en yakın olan örgüttür. Bununla birlikte kitle örgütlerinde çalışmayı birinci hedef olarak ele almalıdır.

DEVRİMCİNİN VE PARTİNİN TURNUSOL KÂĞIDI
Bir, devrimcinin mutlaka partisi olacak ve görev alacaktır, çünkü vatan sevgisi ciddiyet ister, hobi değildir; partisiz ve görevsiz devrimci olunamaz. Kendinden menkul “devrimciler” sistemin el üstünde tuttuğu “devrimcilerdir.” Medyada örneklerini her gün görmekteyiz.
İki, parti, devrimden menfaati olan sınıfları birleştirir. Burada önder sınıf elbette işçi sınıfıdır ve parti işçi sınıfını, kamu emekçilerini ve köylüyü örgütlemeyi baş hedef yapar. Parti başka türlü üretimden gelen güce sahip olamaz ve diğer millî sınıflara güven veremez.
Üç, parti örgütleri bölgesel ve çevresel sorunları iş edinmelidir. Örneğin İstanbul’da Kuzey Ormanları, Validebağ Korusu, Haydarpaşa, Galataport vb. gibi kentsel talan sorunlarının içinde ve önünde olmalıdır.
Dört, partide parti içi demokrasi ve parti hukuku her şeyin üzerinde olmalıdır. Devrimci öncüleri partide program ve tüzük bir arada tutar. Tüzük, partide çalışan, görev yapan herkesin üzerinde olmalı ve eşit uygulanmalıdır. Örneğin bir parti yöneticisi veya üyesi “başka partiye oy verdim” diyorsa kim olduğuna bakılmaksızın tüzük işletilmelidir
Beş, parti de devrimci de disiplinlidir. Üyeler halk içinde kendi kafasını değil partinin kafasını omuzları üzerinde taşımalıdır ancak Parti içi fikir mücadelesinde herkes kendisi olursa Parti gelişir. Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in 13 Haziran 2013’te gazetemizde yayımlanan “Yenilik önereni ağaca mı asmalı?” makalesi hoş duygular yarattığı için değil içselleştirmek için tekrar tekrar okunmalı, uygulanmalı ve tüm parti örgütlerinde büyütülerek asılmalıdır.
.....

Bu yazı 23 Temmuz 2015 tarihinde Aydınlık Gazetesi'nde yayımlanmıştır

920'nin 16 Mart'ı...

“920’nin 16 Martı” diye başlar Nazım Hikmet’in ünlü dizeleri. 
Kubilay Kızıldenizli
Teori Dergisi Yazı Kurulu Üyesi

İşgalci İngiliz askerleri, 16 Mart 1020 sabahı Veznecilerdeki Karakolu sabah 05:45 dolaylarında basar, uykudaki askerleri katleder. Çatışma sonucunda iki İngiliz askeri de öldürülür. 
Bu şehitlerimiz,Türkiye’nin verdiği ilk şehitler değildir kuşkusuz ama yabancı bir işgal kuvvetinin bizzat rol alması açısından, üstelik İstanbul’da, devletin yönetim merkezi olan Topkapı ve Dolmabahçe gibi saraylara birkaç km uzaklıktaki bir askeri karakolda, ilk kez Türkiye’nin askerleri katledilmiştir.
Böyle bir şey olur mu? Yabancı bir devlet kuvveti, egemen bir ülkenin askeri merkezini basar ve uykudaki askerlerini katleder mi?
Yanıtını yukarıda zaten okudunuz.
Emperyalistlerden iyi niyet ve nezaket beklemek, şartların eşit olmadığı koşullarda “karşılıklı çıkar” gereği aynı yatakta uyuma isteği, ancak cariye- kral ilişkisi temelinde mümkündür. Karşılığında en fazla birkaç tane fıstık alabilirsiniz. Bunun anlamını iyi bilen Atatürk, İskenderun’da Yıldırım Orduları Komutanı’yken sadrazam Ahmet İzzet Paşa’nın “İngilizlerin karaya çıkmasına izin ver” yollu talimatına “benim micâzım İngilizlerin ne kadar kibar olduklarını anlamaktan uzaktır, İngilizler karaya çıktığında ateşle karşılanacaktır.” diye yanıt verir. 
Sevr’le başlayan bu süreç koca bir ülkenin işgaline doğru uzanırken, İngilizler daha İstanbul’u işgal ettikleri ilk gün sabaha karşı Şehzadebaşı’nda bulunan Vezneciler Mızıka Karakolu’nu basıp uykudaki askerlerimizi katlederler.
Bu katliam kuşkusuz tüm orduya ve halka verilen bir göz dağıdır ve herhangi bir “stratejik enstrüman” veya yerli bir “kara gücü” tarafından değil ama İngiliz Kraliyet Askerleri tarafından doğrudan yapılmıştır.
Nazım Hikmeti Kurtuluş Savaşı Destanı’nda bu katliamı destansı bir şekilde yazar.
“920nin 16 Martı
uykuda kesti kâfir üçümüzü,
kurşuna dizdi kâfir ikimizi.
İngilizin hepsi değil domuzu
Sabaha karşı aldı canımızı.”
“920nin 16 Mart sabahı,
karakolun karşısında
bırakmadım elimden silâhı,
yere serdim iki İngilizi.
Senin ırzını kurtardım İstanbulum,
Sana can feda çakır gözlü gülüm.”
16 Mart aslında bizim demokrasi, özgürlük, bağımsızlık savaşımızda uğursuz bir tarihtir. Bu olaydan yıllar sonra yine aynı tarihte, 16 Mart 1978 günü, İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde 7 öğrencinin ölümü, 41 öğrencinin de yaralanmasıyla sonuçlanan bombalı ve silahlı saldırıyı bu kez kontrgerilla maşası faşistler gerçekleştirecekti. 
Günümüzde de son ana kadar emperyalistler yeterince olgunlaşmadan doğrudan yani kendi kuvvetleriyle kitlesel katliamlar, büyük askeri müdahaleler yapmıyorlar. Aslında 16 Mart 1920 ile başlayan süreç içinde ve Kurtuluş Savaşı dışında bunun örneklerini ülkemizde görmüyoruz. 
16 Mart 1920’de egemen bir devletin yönetim merkezinin birkaç km uzağında askerlerimiz katledilmişti. Bunun utancını halâ içimizde taşıyoruz. Bu onur kırıcı eylemin bir ikincisini ise, Irak’ın Kuzey’inde 11 Özel Kuvvetler subay ve astsubayının başına ABD çuval geçirerek bize yaşatacaktı. Aslında bu olay şehit edilmekten daha büyük travmaya neden oldu. Çünkü halâ bu çuval, kurmay heyetlerin başındadır ve çuvalın iplikçiklerinin arasından ancak önünü görebilmektedirler. ABD ile direk çatışmaktan kaçınan, onun açtığı savaşı kabul edemeyen bir siyasi-askeri bir kurmay heyetle 16 Mart 1920’nin askeri ve siyasi kurmay heyeti arasında gerçekte ne fark var? Günümüzle geçmişi yani 16 Mart 1920’yi birleştiren ikinci önemli özellik budur. Elbette ordumuzdaki ve halkımızdaki Mustafa Kemal’in mirası anti-emperyalist damara güveniyoruz ancak bu damarın belirginleşmesi için sanırım ülkemizin daha fazla çıkmaza sürüklenmesi gerekecek.
Bugün halâ egemen bir ülke olarak topraklarımızda şehitler vermeye devam ediyoruz. Sevgi ve barış pıtırcığı, ve Obama’nın kara gücü PKK, Suruç katliamından önce askerlerimize saldırmaya başlamıştı. Şu son olaylara baktığımızda son 15-20 gün içinde 10’a yakın asker ve polisi şehit verdik. Kimi şehitlerimiz, aynı Vezneciler karakolu gibi uykuda kurşunlandılar, kimi ise eşinin yanında kimisi de pusuya düşürülerek şehit edildi.
Peki, gerçekte 16 Mart 1920 ile bugün arasında askerilerimizin katledilmeleri açısından nesnel bir fark var mıdır?
Türkiye’yi etkileyen, tarihimizde iki büyük emperyalist proje vardı. Meseleye bu açıdan bakmazsak bunu anlayamayız. Sevr’in maddelerinin hayata geçmesini bugün en çok savunan örgüt PKK’dır ve BOP içinde sözde Kürdistan için çizilen harita ile Sevr’in Kürdistan haritası aynıdır. Her ikisinde de planlamayı yapan emperyalizmdir ve üstelik BOP’un mimarı ABD, Lozan’ı halâ tanımamaktadır. Sevr’i neredeyse yüz yıl önce silah kullanarak yırtıp attık. BOP’un da yırtıp atılması ne yazık ki aynı şekilde olacaktır. Bunu görebilmek için kâhin olmaya gerek var mı?
16 Mart 1920’de İngilizlerin katlettiği Zileli Abdullah Çavuş ile daha birkaç gün önce eşinin yanında şehit edilen Malazgirt İlçe Jandarma Bölük Komutanı Binbaşı Arslan Kulaksız’ı birleştiren ana hat bu hattır. 
16 Mart 1920’de İngilizlerin uykusunda katlettiği İbiş Oğlu Abdulkadir ile daha birkaç gün önce evinde Suruç’ta uykuda iken başlarından kurşunlanarak şehit edilen polis memurları Feyyaz Yumuşak ile Okan Acar’ı birleştiren hat aynı hattır.
Bu şehitler, egemen bir ülkenin “iktidarsız iktidarlarının” yönettiği ülkemizde, emperyalistlerin ya bizzat doğrudan kendi silahlı güçleriyle ya da yeni “kara güçleri” olan PKK gibi stratejik enstrümanları tarafından katledildiler. Zileli Abdullah Çavuş’tan Binbaşı Arslan Kulaksız’a, İbiş Oğlu Abdulkadir’den Feyyaz Yumuşak’a kadar verdiğimiz şehitler geçmişin Sevr’ine ya da günümüzün Sevr’i Büyük Ortadoğu Projesi’ne karşı verilen bağımsızlık ve özgürlük şehitlerimizdir.
Vatan sevgisi bir hobi değildir, bunu ilerdeki günlerde daha iyi anlayacağız. Vatanı sevmek yaşamsal risk almayı gerektirir. Aynı İbiş Oğlu Abdulkadir, aynı Binbaşı Arslan Kulaksız ve aynı Vedat Demircioğlu’nun aldığı gibi. Çünkü emperyalist projelere direnmenin ve bağımsız bir ülkede yaşamanın başka bir formülü bulunmuyor.

Bu yazı 30 Temmuz 2015 tarihinde Aydınlık Gazetesi'nde yayımlanmıştır

5 Ocak 2015 Pazartesi

Çukurova'da Fransız!a İlk Kurşun


Çukurova'da Fransız'a İlk KurşunAdana’nın Kurtuluşu 5 Ocak 1922’dir. Ancak Adana’nın Fransız işgalinden kurtuluşunu sadece Adanalı Kuvayı Milliyecilere bağlamak doğru değildir. Aslında 5 Ocak 1922, tüm Çukurova’nın emperyalist Fransız işgalinden kurtuluşunu simgeler. Bu süreç Dörtyol’da, Kozan’da ve tüm Çukurova’da Fransızlara karşı yapılan “çete” savaşıyla başlar ve Sakarya Meydan Savaşı’nın kazanılmasıyla Fransızların direncini tamamen kırar.
Tüm Anadolu’da düşmanı bozguna uğratan mermilerin ilki Çukurova’da sıkılmıştır. Bu satırların yazarı da buna inanıyor. Bu konuda gerek İzmir’de Hasan Tahsin’in gerekse de Balkesir’de 15 Mayıs 1918’de ilk kurşunun atıldığına ilişkin tezler de vardır. Burada önemli olan Anadolu’da düşmanla yapılan savaşta kuvvetler arasındaki tatlı yarıştır.
Türkiye’nin Güney’i ve Doğu’su, Batı’sından daha önce uyanmıştır. Dörtyol’da örgütlü bir şekilde atılan kurşunlar bunu işaret eder. Dörtyol’u Fransız üniformaları içinde işgal eden Ermenilerin yaptıkları zulme daha fazla katlanamayan halk, çareyi savaşarak direnmekte bulur. Millî Mücadele’de düşmana karşı atılan “ilk kurşun Dörtyol’da, 19 Aralık 1918’de, Mondros Mütarekesi’nin üzerinden daha 2 ay bile geçmeden Mehmet Çavuş (Mehmet Kara) ve müfrezesi tarafından atılmıştır.
Çukurovalı dirençlidir, sıtmaya direnmiştir, padişahların zulmüne direnmiştir, koca Çukurova’yı bataklıktan verimli bir ovaya çevirmiştir ve vatanını asla düşmana terk etmeyecektir.
Terk etmemiştir de.
‘KAÇ KAÇ’ OLAYI VE ERMENİ KATLİAMLARI
Fransa’nın Adana’yı işgali bütün Çukurova’da büyük katliamlara neden olur. Fransız askerlerinin himayesinde ve üniforması içinde halka saldıran Ermeniler birçok müslüman köyünde katliamlar yapar. Bu katliamların daha da artacağından endişe duyan halk kadınlarını ve çocuklarını Toroslara kaçırır. Babam üzgün bir şekilde anlatırdı. Ona da Safiye ablası anlatmıştır. Kendisi daha kundakta bebekken ablasının kollarında dağlara doğru bu yolları aşar. Seyhan Nehri’nin en büyük kollarından Çakıt Deresi’nden geçerlerken patiği düşer ve babaannem çığlıklar içinde bir süre çocuğunu derede arar. Daha sonra anlar ki düşen sadece patiktir.
Kaç Kaç olayı basit bir kaçma olayı değildir. Adanalılar Fransızlara ve Ermeni çetelerine karşı mücadeleyi daha iyi örgütlemek için dağlara çekilirler.
Ama halk, Ermenilerin tecavüzlerini, katliamlarını hatırladığı ve yurtlarını terk etmek zorunda kaldıkları bugünle ilgili ağıtlarını yakmaktan da geri durmaz.
“On Temmuz bilseniz ne kara gündü;
Obalar göç etti, ocaklar söndü,
Adana bir yangın yerine döndü,
O günden ruhlarda bir sızı vardı”
ADANALILARI ZAFERE TAŞIYAN ÇETE SAVAŞLARI
Adanalı nasıl doğal afetlere ve her türden zorluklara boyun eğmemeyi birlikte imece yaparak başardıysa, Fransız işgaline karşı da aynı şekilde direnmesini bilecekti.
Adanalı, çeşitli yerel önderler ve Atatürk’ün görevlendirdiği subayların liderliğinde, çeşitli büyüklükte gerilla birlikleri şeklinde örgütlenmiş ve Fransızlara önemli darbeler indirmişlerdir.
1. Kavaklıhan, Aflak, 2.Kavaklıhan, Yarbaşı, Hinnepli, Taşçı, Mercin ve Büyük Fadıl Savaşları ve Kar Boğazı Baskını gibi çete savaşlarında ciddi başarılar kazanan Adanalılar, Fransızları yirmi günlük ateşkes antlaşmasına ve daha sonra da Ankara Antlaşması’nı imzalamaya zorlamıştır.
Bu başarıda kesinlikle Mustafa Kemal’in daha Yıldırım Orduları Komutanı iken Adana’da köylere silah dağıtımını ve gerilla birliklerinin örgütlemesi konusunda uzak görüşlülüğü vardır.
Atatürk’ün 4 ve 12 Kasım 1919 tarihinde Klikya (Çukurova) Kuvayi Milliye Kumandanı Binbaşı Kemal Bey’e verdiği emir özetlenmiş haliyle şöyledir.
Fransızlara darbe vuracak gerilla/çete örgütlemesini ve buradaki gerilla harbinin başına Kemal Bey’in getirildiğini, küçük gerilla birlikleriyle Fransız işgal bölgesine girilmesini, çetelerin silahlanması için ilk etapta 713 Martin,16 Alman ve 16 Rus tüfeği ve yeteri kadar cephanenin Everek’e sevkini emreder. Yine ikinci etap olarak 1500 Martin, 500 Alman tüfeği ve yeterince cephanenin yine Everek’e sevkini ister. Mücadeleye hangi ilçeden başlanacağı ve nerelere kadar örgütlenme yapılacağından, bölge sorumlukuklarına ve komutanların takma adlarına kadar, kendisi karar verir.
Adanalılar bu emri alır ve eksiksiz uygular. Subayların ve yerel önderlerin önderliğinde büyük gerilla birlikleri örgütlenir ve Fransızlara önemli darbeler vurulur. Bu konuyla ilgili detaylı bilgileri İşçi Partisi MKK Üyesi ve İstanbul İl Başkanı Sayın Osman Bilge Kuruca’nın Kaynak Yayınları’ndan yayımlanan Atatürk ve Gerilla Savaşı adlı kitabında bulabilirsiniz.
ÇETE SAVAŞI’NDA ‘KUVVACI BASIN’
Atatürk, bağımsızlık kazanıldıktan sonra Adana’ya 15 Mart 1923’te gelir ve büyük bir ilgi ile karşılanır. Türk Ocağı’nda yapmış olduğu konuşmasında “Efendiler, bende bu olayların ilk teşebbüs fikri bu memlekette, bu güzel Adana’da doğmuştur” diyecektir. Bu bir bakıma bir gerçeğin Adanalılara teslimidir.
Adanalı sadece silahla direnmez. Düşmanın karşı propagandasını bertaraf etmek üzere gazeteler de çıkarır. Bu gazeteler içinde en önemlisi Ahmet Remzi Yüreğir’in önderliğinde yayımlanan Yeni Adana gazetesidir ve halen Adana’da yayımlanmaktadır. Gazete daha yayın hayatının başında Fransız işgal kuvvetleri tarafından yasaklanır. İşgale karşı mücadeleyi örgütlemek için Kayseri’ye geçen gazetenin sahibi Ahmet Remzi Bey yeniden gazeteyi yayımlamak için çabalar ve başarır da. Yeni Adana mücadelenin sesi olur. Atatürk’ün demeçlerini ve TBMM tutanaklarını yayımlar. Bir yandan Fransızlar, bir yandan işgalcilerle işbirliği yapan kimi Türk hainler ve Ermeniler de gazete çıkarır. Uçaklarla bu gazeteler halka atılır ama yenilgiyi önleyemezler.
Adana’da “At ölür it bayram eder “ özdeyişi çok kullanılır. Ancak bu kez “it” öldürülmüş, atlar ise vakurla zaferi selamlamıştır.
Fransızları silahla Adana’dan kovan Adanalıların torunları Haziran 2013’te sahneye çıktı. Anadolu’da Haziran Ayaklanması sırasında Hatay’la beraber faşizme ve gericiliğe en büyük direnci gösterenler yine onların ruhuydu ve dedelerinin ruhlarını 90 yıl sonra gülümsetmeyi yine başardılar.
Yararlanılan Kaynaklar
-Atatürk ve Gerilla Savaşı, Osman Bilge Kuruca, Kaynak Yayınları
-Kurtuluş Savaşı’nda Adana Basını, Yrd. Doç. Dr. Gülseren Akalın, Çukurova Üniversitesi Öğretim Üyesi
-Çukurova’da Halk Kültürü İle İlgili Bazı Tespitler, Doç. Dr. Yusuf Kılıç

http://www.aydinlikgazete.com/ozgurluk-meydani/cukurovada-fransiza-ilk-kursun-h60107.html