17 Ocak 2019 Perşembe

Değişen Dengeler ve Bize Çıkan Dersler


Bölgemiz ve Dünyamız

Kubilay Kızıldenizli
Teori Yazı Kurulu Üyesi

Aslında bu kısa yazımızın başlığı Teori Dergisi’nin Ocak 2019 tarihli 348. Sayısı’nın kapak dosyasının adından esinlenerek yazıldı. Teori Dergisi’nin söz konusu dosyası “Bölgemiz ve Dünya” adını taşıyor ve özellikle ülkemizin içinde yer aldı yakın tüm kara ve sularındaki, Hazar Denizi, Karadeniz ve Akdeniz’in son 15-20 yıl içinde değişen politik ve stratejik konumunuyla birlikte Türkiye’nin yapması gerekenlerini özetleyen analizlerle dolu makaleler içeriyor. Bu haliyle Aydınlık okurlarına Teori Dergisi’nin bu sayısını okumalarını, tartışmalarını ve katkılarını beklediğimizi önemle vurgulamak istiyoruz. Altını çizmek istediğimiz makaleleri yazımızın sonuna bırakarak bölgemizde ve dünyamızda değişen dengelerin bize çıkardığı ödevlere öncelikle vurgu yapmak isteriz.
Değişen Stratejik Hasımlık
Elbette söz konusu harmanlanma ülkelerin birbirleriyle barış ve dostluk temelinde karılması anlamına gelmiyor. Ülkelerin ekonomik çıkarlarını baz alan ve dünyanın siyasal olarak yeni ittifaklar temelinde harmanlanmasına dayanıyor. İlerde tarih kitapları bu durumu küreselleşme olarak bilinen Yeni Dünya Düzeni’nin sonu ve Batı Çağı’nın kapanmasıyla birlikte Avrasya Çağı’nın açılması olarak yazacaklar. Bunun önümüzdeki yakın dönemde ileri geri adımları olacaktır ancak bu sürecin tersine döndürülmesi mümkün görünmüyor. Elbette değişen bu durum yeni stratejik hasımlıkları da zorunlu kılıyor ve Türkiye bu yeni durumda yerini durdurulamaz bir biçimde Batı’dan Avrasya’ya doğru kaydırıyor.
Türkiye’nin İran ve  Rusya ile kurduğu ve Suriye’nin de çıkarlarının temsil edildiği i Astana Süreci henüz istenilen ustalıkla yürütülemese de, bölgemizde neredeyese 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana kurulmuş olan dengeleri değiştirerek, ABD’nin Suriye’de yenilgisine yol açtı. Bu zaferi de tarih kitapları Asya Çağı’na geçişin ilk ve önemli başarısı olarak kaydedecektir.
Doğu Akdeniz’de Neler Oluyor
Artık konuya ilişkin çeşitli mecralarda yayımlanan analizler, Ortadoğu’da İsrail-Filistin ekseninde başlayan, İran-Irak savaşı ile devam eden, 1.ve 2.Körfez Savaşı ile Irak, Suriye ve hatta Türkiye’de rejim ve sınır değişikliğini amaçlana süreci değil, Doğu Akdeniz’deki gerilimden söz ediliyor. Doğu Akdeniz şu anda silahların en çok yoğunlaştığı alanlardan biridir. “Doğu Akdeniz barış içinde ne kadar kalabilir?” sorusu yanıtlanması gereken sorudur. Dünyada bir şeyler değişiyor ve bu değişikliğin altında yatan nedenler Akdeniz Havzası’nın doğusundaki ülkeleri yeni itifaklara yönlendiriliyor.
Doğu Akdeniz’de İsrail- Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Mısır ve ABD, Türkiye’nin ve KKTC’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını eylemli olarak tehdit eden bir birlik oluşturdu. İsrail’in bir yandan Kürt devletinin kurulmasını desteklemesi, diğer yandan Türkiye’yin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını hiçe sayarak Mısır ve GKRY ile birlikte hareket etmesi, Yunanistan’ın da bu birliğe dolaylı olarak katılımıyla Doğu Akdeniz’deki kriz yeni bir boyuta taşındı. Oysa Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz rezervinin uluslararası yasalara göre adil paylaşımı Doğu Akdeniz’e kıyıdaş ülkeler olan Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail, Mısır, KKTC ve GKRY’nin ortak tavrıyla kolaylıkla kalıcı bir barışın garantisi olabilir. Elbette bu süreci ABD’siz düşünmeliyiz. Ancak bu düşünce niyetten öteye şimdilik geçemiyor. Bununla birlikte Mısır’ın Türkiye karşıtı ittifaktan koparılması ve Suriye, Lübnan, Mısır, Türkiye ve KKTC’nin ortak çıkarları ekseninde harekete geçmesi , ABD’nin Suriye’den sonra Doğu Akdeniz’den de kovulacağı anlamına gelebilir. Bu durum aynı zamanda Rusya’nın da bu tarafa kesin dönüşünün anahtarı da olabilir.
Ayrıca kimi siyasal analistler “ABD’nin kaya gazı üretimi nedeniyle artık Ortadoğu’dan enerji transferine eskisi kadar gereksinim duymadığını, aksine Doğu Akdeniz’deki doğal kaynakların işletilmesini istemediğini bu nedenle Doğu Akdeniz’de istikrarsızlığı körüklediğini “ belirtiyorlar. Suriye-Irak-İran-Lübnan ve Türkiye ekseninde etkisini kaybetmiş bir ABD’nin, Akdeniz’den söz konusu devletleri çeşitli siyasal manevralarla tehdit etmeye devam edeceğini kolaylıkla söyleyebiliriz. Ancak bu genel gidişi önlemekten uzaktır ve Türkiye’nin gerektiğinde savaşmayı göze almasıyla kolaylıkla engellenebilir. Bölgemizde İsrail dâhil hiçbir devlet kısa, orta veya uzun vadeli çıkarları için Türkiye ile savaşmayı göze alamaz.
Bu durumda Türkiye’nin gelişen bu yeni duruma göre ittifaklar geliştirmesi ve ortak çıkarlara dayalı gerçekçi bir barışı inşa etmesi birinci önecelikli görevi olmalıdır. Bu ise Astana’da kurulduğu gibi gerçekçi siyasal ittifaklarla, komşularıyla barış ve Suriye ve Mısır’la kurulacak direk ilişkilerle olabilir. Müslüman Kardeşler’den elini çeken bir Türkiye, Mısır’ı İsrail, GKRY ve özellikle ABD’den koparacaktır. Artık anlamsız olduğu tatamiyle herkes tarafından görülen ve Türkiye’ye zarar veren temelsiz bir Esad düşmanlığından vazgeçmek PKK-Barzani-ABD-İsrail dörtlüsünün “Kürt” devleti hayalini temelinden yıkacaktır ve ülkemiz için güvenli bir sınır hattının kısa sürede kurulmasını sağlayacaktır.
Artık ABD bırakalım dünya jandarmalığını, Suriye’deki küçük bir alanın jandarmalığını yapmaktan bile uzaktır. Bu elbette ABD’nin süper silahlı bir güç olduğu gerçeğini reddetmez ama işin artık otuz yıl önceki tarzda yürümesinin imkansız olduğunu gösterir. ABD devletini oluşturan kurumların çatışmasına bakmak bile artık ABD içinde de dışında da kendi birliğini sağlayamadığını gösteriyor. Daha 5-10 yıl önce AB ve İngiltere’nin neredeyse koşulsuz desteğini alan ABD, bugün bu desteği almaktan uzak bir konuma düşmüş görünüyor.
Teori Dergisi aslında ilk kez Yeni Bir Dünya vurgusu yapmıyor. Nisan 2018 tarihini taşıyan 339. Sayısı’nın kapak dosyası bugünü anlatır gibiydi. Söz konusu sayısı Amerikan Rüyasının Sonu idi. Aslında Aydınlıkçılar bu öngörüyü 2000’li yılların başından beri dile getirmekte ve tartışmaktaydılar. ABD’nin dünya ekonomisi içindeki payının küçük parçalarla düşmeye başladığı, Uzak Asya’da Çin ve Hindistan gibi ülkelerin payının artmaya başladığı andan itibaren, ABD’nin ekonomi alanında savaşı kaybedecğini tespit etmişlerdi. Ancak ABD’nin Suriye’den çekilme kararı bu sürecin ilk ve önemli adımıdır ve bunu diğer adımları izleyecektir. Tespitimiz şudur. ABD bölgemizde kaybetmiştir. Bundan sonraki taktiksel ileri adımları bu stratejik yenilgiyi durduramayacaktır. ABD evet tartışmasız en büyük silahlı güçtür ancak böylesine bir silahlı kuvvet büyük ve güçlü bir ekonomiye gereksinim duyar. ABD, bu büyük silahlı kuvveti besleyecek veya idame edecek ekonomik kaynaklarından yoksundur.
Vatan Partisi Genel başkan Yardımcısı Yunus Soner “Yeni Dünya’nın ilk sonucu; ABD Suriye’den çekliliyor adlı makalesiyle bu yeni duruma tarafların verdiği tepkiyi inceliyor ve bize son bir ayda gelişen yeni durumu tahlil ediyor. Gazetemizin Yazı İşleri Müdürü Tevfik Kadan “Karadeniz’deki güç mücadelesinin arka planı” adlı içi bilgi dolu şahane bir makaleyle konuya başka bir açıdan dikkatimizi çekiyor. Prof.DR Ata Atun “KKTC’de askeri üs kurulmalı mı?” sorusuna yanıt arıyor ve bu üssün Türkiye’nin milli çıkarları açısından önemini aktarıyor, Abdullah Yücel Kuruçim “Denizlerimizdeki tehditler ve Hazar Denizi Anlaşmasıyla” Akdeniz ve Ege’den tehditlere dikkat çekerken Hazar Denizi Anlaşması ile nasıl bir barış denizi yaratıldığının altını çiziyor. Konuyla ilgili olmasa da Çu En Lay’ın 1964 yılında hazırladığı bir raporun çevirisini bulacaksınız. Bu çeviri sanırız Türkiye’de ilk kez yaymlanıyor. Bugün Çin’in geldiği seviyenin tarihsel izlerini de bulabileceğiniz “Ulusal ekonomiyi güçlendirmek için başlıca göevlerimiz” adlı makalede dile getirilenler sanki ülkemiz için hazırlanmış bir makale gibi.


Bu makale 17.01.2019 tarihinde Aydınlık Gazetesi
nde yayımlanmıştır

19 Eylül 2018 Çarşamba

Yapay Zeka sınıfları ortadan kaldırır mı?


Yapay Zeka sınıfları ortadan kaldırır mı?Teori dergisi ‘Yapay Zekâ sınıfsız toplumun habercisi' gibi ilginç gelebilecek tezler ortaya atıyor. Konuya vakıf oldukça bu önemli tezin elbette insanın siyasi müdahalesiyle etekemiğe bürünebileceğini anlıyorsunuz.

Dilediğimiz gibi kullanabileceğimiz ve günün geniş dilimine yayılabilecek bir “boş” zamana sahip olmak mümkün mü? Bu sorunun yanıtı kesinlikle “evet” tir. Elbette günümüzde bile hepimiz belli oranlarda “boş” zamana sahibiz ancak söz konusu olan, çalışma saatleri dışında kalan “boş” zaman değil, üretime doğrudan katılmadan veya birkaç saatlik gönüllü katılımlar dışında neredeyse günümüzün uyku dışında kalan tüm zamanı istediğimiz gibi değerlendirebileceğimiz özgür bir zamandır. Acaba böyle bir hayata sahip olabilir miyiz?
BOŞ ZAMAN MI ÖZGÜR ZAMAN MI?
Ne yazık ki güzel Türkçemize “boş zaman” kavramı yanlış girmiştir. Bu kavramın esası “özgür zaman”dır. Zorunlu çalışma saatleri dışında kalan özgürleşmiş zaman da diyebilirsiniz. Tanımın esası zorunlu çalışma saatleri nedeniyle zamanımızın “tutuklanmasına” dayanıyor. Emekçi, işgücünü bu saatler içinde sattığı için, aslında zamanı artık kendine değil ama işverene ait olmaktadır. Çalışma dışı zaman ise, çalışırken zamanımız tutuklandığı için özgür zamandır. Gerek Fransızcadan, gerekse İngilizceden Türkçemize boş zaman olarak çevrilen bu sözcüğün doğru anlamı “özgür” zamandır. Tartışmasına giriş yaptığımız konuda kullanacağımız “boş” zamanın ekonomi-politik ve felsefe alanında kullanılan terminolojisinde karşılığı “özgür” zamandır. Ancak Türkçemizde konuyu özgür zaman olarak kullanmak artık çok geçtir. Bu nedenle boş zaman kavramını kullanıldığı yerde anlamlandırmamız gerekiyor.
ÜRETİM ARAÇLARININ ÇALIŞMA SAATİNE ETKİSİ
Bir işçinin günümüzdeki çalışma saatlerini, yüz veya yüz elli yıl önce yaşayan bir işçinin çalışma saatleriyle karşılaştırdığımızda aslında günlük çalışma saatinin yarı yarıya azaldığını görebiliriz. Bu durum sadece kol emekçileri için değil, kafa emekçileri için de geçerlidir. Çalışma saatlerinin bu derece azalmasında kuşkusuz ki işçi mücadelelerinin payı çok büyük ve birincildir ancak bunun dışında üretim araçlarındaki üretim kapa-sitelerinin hem kalitatif, hem kantitatif artışının da payını unutmamak gerekir.
SOSYALİZM VE KAPİTALİZME GÖRE
Hem sanayi hem tarımsal ürünlerin üretiminde kullanılan üretim araçlarından birim zamanda elde edilen sanayi ve tarımsal ürünlerin üretim artışı, hem üretimde çalışan işçilerin sayısını azaltmış, hem de çalışma saatlerinin azalmasına etki etmiştir. Bu durum sadece sanayi veya tarımsal ürünlerin üretimi için harcanan zaman ve emekle sınırlı değildir. Teknolojik gelişmeler hizmet sektöründe çalışan işçilerin sayısından, ofis çalışanlarının sayısına kadar etki etmiştir. Yapay Zekâ’yla karşılaştırılamayacak derecede geri bir teknoloji ürünü diyebileceğimiz bilgisayarlar, ofis çalışanlarının, mühendislerin hatta ön büro memurlarından üst düzey yöneticilere kadar herkesin hayatına girmiş ve planlamadan, günlük faaliyetlerinin kayıt altına tutulmasına, büyük mimari projelerden, üretim araçlarının üretiminin planlamasına kadar çeşitli düzeylerde rol oynayarak, çalışan kişi sayısına olumsuz etki etmiştir. Bu “olumsuzluk” diye tanımladığımız durum elbette kapitalist sistem için geçerlidir; insanın refahını ve mutluluğunu merkezine koyan bir sistem için ise bunun anlamı çok farklıdır. Bilim ve teknoloji alanındaki son yüz elli yılda gerçekleşen gelişmeler bir yandan daha kısa sürede, daha kaliteli ve daha fazla sayıda ürünün üretimine olanak sağlarken, diğer yandan aynı iş kolunda üretilen mal ve hizmete kıyasla, hem oransal olarak hem de sayıca daha az çalışanın üretime doğrudan ya da dolaylı olarak katılımını azaltmıştır.
Reklamdan sonra devam ediyor 
BOLLUK TOPLUMUNA DOĞRU
Adil ve insanı merkezine alan toplumsal bir sistem olan sosyalizm için yukarıda tarif edilen bu durum insanlara özgür zaman yaratacağı ve bolluk toplumuna doğru olumlu bir ilerleme olarak ele alınırken, içinde yaşadığımız sistem içinde ciddi olumsuzluklara gebedir. Üretim araçlarına sahip olan ve yöneten kapitalist için en az girdi maliyeti ile en fazla sayıda ürün üreterek birim başına maliyeti düşürmek yıkıcı rekabet koşullarında yaşamsal önemdedir. Çünkü üretilen ürünün pazarda rekabet edebilmesi, üretim maliyetiyle doğrudan ilişkilidir ve herhangi bir ürünün üretilebilmesi için kullanılması gereken “insan emeği” en büyük üretim maliyeti olarak değerlendirilir. Bir adım daha ileri gidersek, bir ürünün fiyatını insan emeği belirler.
KÂR AMACI VE İNSANLIĞIN REFAHI
Kapitalist sistem bilimsel ve teknolojik gelişmeleri kendi çıkarı için yani kâr için kullanırken, bir diğer seçenek olan sosyalizm, Yapay Zekâ’yı ilerleyen süreçlerde insanın gün içinde üretimden koparak özgürleşmesi için kullanmasını hedeflemektedir. Yapay Zekâ da böyledir. Ancak Yapay Zekâ’yı diğer teknolojik ilerlemelerden ayıran çok temel bir şey var. Herhangi bir üretim aracı işgücünü daha verimli hale getirirken, insana bağlılığını sürdürmektedir. Ancak Yapay Zekâ insanımsı özelliktedir ve gelişen her duruma karşı insan müdahalesini gerektirmeden en olumlu tepkiyi vererek süreci kendi başına, her türlü olasılığı hesap ederek en doğru çözümü en kısa zaman biriminde bularak uygulayacaktır.
Yapay Zekâ bir açıdan “durumdan vazife çıkaracak” ve her türlü analizi hızla yaparak en doğru çözümü bulacaktır. Yapay Zekâ bu çözümü ani bir kaza riskine karşı insanın vereceği refleksin hızının çok çok üzerinde bir hızla yapabilecektir. Yapay Zekâ, çözümü; yönettiği üretim aracı veya herhangi bir robotun her türlü olasılığa karşı insan tarafından hesaplanarak düzenlenen algoritmalar ve/veya yazılımlar yoluyla bulacaktır. Üstelik bulunabilecek çözüm, tek bir insanın kendi başına üreteceği çözümden çok daha sağlıklı ve sonuç hedefli olacaktır. Yine de, kendi kendini üretme kapasitesine sahip olamayacağı için, Yapay Zekâ’nın üretim aşamasında veya onun yöneteceği herhangi bir üretim sürecinde çıkabilecek sorunlarda insana bağlılığını sürdürecektir.
Yapay Zekâ’yı sadece bir tek insan üretemeyecektir. Aslında bu, kolektif bir çalışmanın ürünü olacak ve olmaktadır. Örneğin, bir yapay Zekâ ürünü olan Google’un sürücüsüz araç gibi projelerinin ardında yüzlerce programcı mühendis çalışmaktır. Çünkü “yapay zekâlı makinadan” istenen ve bir işçinin-insanın yapması mümkün olmayan işleri saniyeler içinde kusursuz bir şekilde yapmaya, anlık durumsal sorunları çözmeye mahir bir üretim aracının üretimi söz konusudur. Böylece üretilen yeni üretim aracı en seri, en kusursuz ve insanımsı bir zekâya sahip olduğu için, ortaya çıkacak durumsal problemleri çözmek için aynı insan gibi davranan büyük bir programlanmış yaratıdan söz ediyoruz.
TEORİ’NİN KONUSU
Teori dergisi Eylül 2018 tarihli 344. sayısında Yapay Zekâ’yı başka bir açıdan inceliyor. Onun üretim sürecinden, yaratılmasından çok, hayata geçirildiğinde insanlığın geleceğine nasıl etki edeceğini tartışıyor. Teori dergisi Türkiye’de bir ilki yaparak, bilimsel sosyalistlerin konuya derli toplu yaklaşmasına olanak tanıyor. Türkiye’de ilk defa bir sosyalist hareket, Yapay Zekâ’nın insanlığın gelişimine katkısını bilimsel sosyalist pencereden inceliyor. Örneğin, ilk okunduğunda “Yapay Zekâ sınıfsız toplumun habercisi” gibi ilginç gelebilecek tezler ortaya atıyor. Konuya vakıf oldukça bu önemli tezin elbette insanın siyasi müdahalesiyle ete kemiğe bürünebileceğini anlıyorsunuz. Konuya açıklık getiren makaleleri önemle okumanızı öneriyoruz. Doğu Perinçek “Yapay Zeka, sınıfsız toplumun habercisi”, Prof. Dr. Semih Koray “Yapay Zekâ’nın insanlığın önünde açtığı yeni ufuklar”, sosyalizm pratiğinin içinden bir makale örneği sunan Yang Chen ise “Yapay Zekâ ve sosyalizmin geleceği: Çin’in yaklaşımı perspektifi” ile Çin devletinin konuya yaklaşımını ve sosyalizm açısından önemini incelemekte, Micheal Roberts “Robotlar ve yapay Zekâ: Ütopya mı distopya mı?” ve Teori Genel yayın Yönetmeni Kuntay Gücüm “Robert Owen önergesinin 200. yılında yeni toplum ve makineler” başlıklı kapsamlı incelemesini sunmaktadır. Keyifle okumanızı ve konuya katkılarınızı gerek Aydınlık, gerekse de Teori sayfalarında bekliyoruz.

13 Mayıs 2018 Pazar

“Marx’ın bir hayaleti yok, kendisi var



3 Temmuz 2003 günü Londra Heathrow Havaalanı’na indiğimde beni karşılayan arkadaşlarımdan ilk
isteğim “beni Marx’ın mezarına götürmeleri” isteğim olmuştu. Aslında Londra’ya 11 yıl aradan sonra
3 Temmuz 2003- Highgate Cemetery Londra
ikinci gelişimdi ancak ilk gelişimde Marx’ın mezarının Londra’da olduğunu dahi bilmiyordum.
Politikayla pek ilgisi olmayan arkadaşlarım “Marx’ın mezarının yerini bilse bilse ancak Mesut Abi bilir”
dediler, hayatın güzel sürprizi olarak “Mesut Abi” hem Aydınlıkçı hem de beş yıl önce kaybettiğim
Aydınlıkçı ağabeyimin Adana Erkek Lisesi’nden arkadaşı çıktı. Böylece benim de mezun olduğum ve
Aydınlıkçılarla ilk tanıştığım güzel okulum bana sürprizini yine bir başka Aydınlıkçı üzerinden
Londra’da yapıyordu.
Aynı gün, mezarın bulunduğu Highgate Mezarlığı’na gittik. Londra’nın en lüks semtlerinden birinde
tarihi bir mezarlık. İçinde kimleri konuk etmiyor ki; Douglas Adams, Edwards Hodges Baily, George
Eliot, Micheal Faraday gibi bilim insanları, sanatçılar, yazarlar, sendikacılar ve Marx’ın eşi ve
çocuklarının da uyuduğu diğer önemli konuklar. Gerçekten de yeşillikler içinde tarihi dokusu
bozulmamış ancak içeri para ödemeden giremediğiniz bir mezarlık Highgate Mezarlığı. Bu açıdan
biraz da müze mezarlık gibi. Biz mezarlığa ulaştığımızda görevli “ama artık kapanış vakti geldi”
dediğinde biz de “saat kaçta kapanıyor?” diye sorduk. “Saat 17:00’ de” diye yanıtladı sorumuzu. Biz
de “ama hala 16.59“ dediğimizde gülümseyerek bizi içeri davet etti ve “dikkatli olun, hava
kararmadan çıkmalısınız” dedi.
Marx’ın kudretinin sırrı
Karl Marx diğer liderler gibi sadece kendi ulusunu değil, tüm dünyayı etkilemiş, üstelik hayatının
hiçbir döneminde iktidarın yanına bile yaklaşamamış bir adamın etkisi bugün bile tartışılamıyorsa,
Marx yalnızca bu özelliğiyle bile sadece çağdaşları arasında değil, gelmiş geçmiş tüm kuramcılardan
açık ara ileridedir. Öyle görünüyor ki Karl Marx doğumundan değil iki yüz yıl sonra, emekçilerle-
kapitalistler, emperyalistlerle-ezilen uluslar arasındaki bu amansız kavga bitene ve insanlığın sınıfsız
bir topluma ulaşmak için sürecek yüzlerce yıllık zaman süresinin sonuna değin anımsanıp feyz
alınmaya devam edecek.
Kuşkusuz ki mezarlık ziyaretleri, içinde yatan için yapılmaz ama ziyaretçi aslında kendisi için yapar.
Marx hâlâ dünyanın dört bir yanından ziyaretçilerini uyumakta olduğu ebedi yatağına çekiyor. Marx
hâlâ benim gibi yaşadığı topraklardan binlerce kilometre ötede bir adamı ayağının tozuyla kendi
huzuruna gönüllü olarak çekip, mezarı başında tarif edilemez bir iç huzurla ayakta bekletip,
Anadolu’muzun kurumuş bir papatyasını mezarına saygıyla bıraktırabiliyor.
Marx’ın mezarı ise sade ama heybetli bir anıt mezar. Oldukça büyük mermer kaplı bir kaide üzerinde,
yine Marx’ın sade ama heybetli bir büstü yerleştirilmiş. Komünist Parti Manifestosu’nun son cümlesi
ve temel sloganı olan “Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşin” çağrısı mezarın ön yüzüne kazınmış olarak hâlâ
emekçileri birlik olmaya davet ediyor. Ön kaidenin altında ise yine diğer ünlü saptaması bulunuyor.
“Filozoflar sadece dünyayı yorumlamakla yetindiler ama aslolan onu değiştirmektir.”
Marx’ın hayatının sırları
Marx’ın bütün hayatıyla ilgili birkaç noktaya vurgu yapmak isteriz.

Marx yüreği emekçilerden yana olmuş bir filozof olarak bilimi akıl yürütmelerle değil, gerçekte aradı.
Gerçeğe hep sadık kaldı. Başta Kapital dâhil tüm eserlerinde meselelere bu açıdan çözüm üretmeye
çalışan bir bilim ve mücadele insanını görürüz.
Aslında, Marx’a ”hayatı boyunca çalışmadı, Engels’in yardımlarına muhtaçtı” diyen sistem sözcüsü
“bilim insanlarına” en büyük yanıtını yine Marx’ın eserleri yanıt veriyor. Bu eserler Marx’ın neredeyse
ömrünün tamamını kapsayan çalışmalarının ürünleridir. Bu eserleri onun alın teri ve gerçeğe bağlılığın
ifadesidirler. Sanırız çok az bilim insanı böylesi bir emek yoğun çalışmayı hayatı boyunca
sürdürmüştür ve tatmıştır.
Marx, sadece dünyayı yorumlamakla yetinmedi ama dünyayı emekçiler lehine değiştirmeye de çalıştı.
Dünyayı değiştirme isteğinin ifadesini bulan bu çabası, kendinden önceki filozoflar için yaptığı en
önemli eleştirisidir. Dünyayı değiştirmek için hayatın merkezinden teoriler üretti, insanları etkiledi.
Kapitalizmin gerçekten korkulu rüyası oldu. Dünyanın niyet ve temennilerle değil devrimlerle
değiştirilebileceğini saptadı. Sadece devrimin ilk gerçekleşeceği coğrafya konusunda yanıldı ama
Doğu’nun ateşini görmekte gecikmedi. Rusça ve Türkçe öğrenmeye başlaması bu öngörüsünün
önemli bir işareti olarak değerlendirilebilir. Karl Marx, başta Rusya’da gerçekleşen sosyalist devrim
olmak üzere Çin, Küba ve Vietnam devrimleri gibi sosyalist ve milli demokratik devrimlerin ana esin
kaynağı oldu. Cumhuriyet devrimimizi yapan kuşağı etkiledi. Atatürk’ün “evvela sosyalist olmalı,
maddeyi anlamalı” görüşünü bilmem başka nasıl izah edebiliriz? İki yüz yıl önce bu dünyadan göçmüş
bir insanın, neredeyse dünya nüfusunun tamamına yakını tarafından bugün ismen de olsa bilinir
olmasını açıklayacak tek şey bizlere “dünyanın değiştirilebileceğini” göstermiş olmasıdır.
Bugün ülkemiz de dünyamız da zor günlerden geçiyor. Her zamankinden daha çok sade yaşayıp sıkı
çalışmak zorundayız. Karl Marx’ın hayatı doğumundan ikiyüz yıl sonra bile bize hayatımızı boşuna
geçirmemiz ve gelecek nesillere ise zincirli bir hayat bırakmamamız gerektiğini öğütlüyor.
Marx öldü mü?
Doğumundan iki yüz yıl sonra bile sorulacak en güzel soru budur?
Marx’ın fikirleri bugün “dünyanın en büyük ikinci ekonomisini yönetiyor”.
Marx, bugün sadece gelişen dünyanın değil ama “gelişmiş” dünyanın emekçilerinin de insanca eşit ve
adil yaşama isteğinin tam merkezinde bulunuyor.
Marx, emperyalizmin bütün kötülüklerinin kaynağı olarak, insanların katline, milletlerin
parçalanmasına, doğanın yıkımına karşı insanlığın direniinin günümüzdeki tek esin kaynağıdır.
Marx, elbette bir gün ölecek ancak o gün emekçilerin karşısındaki vampirler de yok olacak, ‘büyük
uyum dünyası’ dediğimiz ”sınıfsız imtiyazsız toplum” yaratılmış olacak. İşte o gün Marx’ın ideallerine
insanlık ulaşmış olacak.
Marx’ın ideallerine insanlık ulaştığında yani yerini insanlığın önünü açaçak yeni fikirlere bıraktığında
işte o zaman Londra’daki mezarında son nefesini vermiş olacak. O güne değin Marx ölmek istese bile
insanlık onun bu isteğini dinlemeyecektir. İçinde yaşadığımız dünyanın, yani emperyalist dünyanın
yıkımını insanlık devrimlerle gerçekleştirmeden Marx’ın öldüğünü söylemek kötü niyetli boş bir
temenniden öteye geçemez.
Bu ay gerek Bilim ve Ütopya Dergisi gerekse de Yazı Kurulu Üyesi olmaktan onur duyduğum Teori
Dergisi, doğumunun 200. Yılında Karl Marx’ı detaylı dosyalarla okucularına sunuyor. Teori’nin Mayıs
2018 tarihli 340. sayısında Karl Marx’ı daha yakından tanımak isteyen okuyucularımız için Vatan

Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek “Zincirdeki enerjinin kâşifi: Karl Marx” , Prof. Dr. İrfan Erdoğan
“Karl Marx’ı anlamak: uydurular ve gerçekler”, Prof. Dr. Ali Murat Özdemir “21. Yüzyılda Marksizm”,
Yıldırım Koç “Marx ve enternasyonalizm,” Efe Can Gürcan “Marx, ekonomik belirlenimcilik ve Batı
merkezcilik: Mitler ve gerçekler” adlı makaleleri kaleme aldılar. Aydınlık okurlarına bu makaleleri
okumalarını ve görüşlerini bildirmelerini öneriyoruz.

Emperyalizmi en iyi Aydınlıkçılar bilir “Bir Rüyanın Sonu”



Kubilay Kızıldenizli
Teori Yazı Kurulu Üyesi

Türk milletinin yiğitliği bu yazının ikinci cümlesinden kaynaklanıyor. Milletimiz 1876 yılından beri emperyalizme karşı savaşan ilk ve tek millet olma onuruna sahiptir. Bu kavgasını 19. Yüzyıldan 21. Yüzyıla kadar ısrarla sürdürmüştür ve tek amacı olan vatanını korumaya devam etmektedir. Bu nedenle Suriye’de ABD emperyalizminin taşeronu olan PKK-YPG’ye karşı yürüttüğü silahlı mücadeleye biz Aydınlıkçılar “Vatan Savaşı” diyoruz. Gerektiğinde savaşmaktan çekinmeyen Türk Milleti, en yiğit, en savaşçı millettir ve vatanı konusunda kıskanç ve tutkuludur.
Emperyalizme karşı iki yüz yıldır sürdürülen savaşımızın edebiyattaki temsilcileri olan Namık Kemal, Tevfik Fikret, Nazım Hikmet ve siyasal temsilcileri olan Talatpaşa, Şefik Hüsnü ve Mustafa Kemal’in fikirlerinin günümüzdeki takipçisi ve tek örgütlü mirasçısı olduğumuz için, emperyalizmi en biz Aydınlıkçılar biliriz. Çünkü dostlarınızı tam olarak bilemeseniz de düşmanlarınızı çok iyi tanırsınız. Emperyalizme karşı halkımızı uyanık tutma görevini isimlerini yukarıda andığımız önderlerimizden aldık. Milletçe dövüştüğümüz, kanını akıttığımız ve kanımızı akıtan emperyalizmi bu nedenle en iyi biz biliriz; milletimiz bilir.
İlk kez Lenin’in tarif ettiği Emperyalizm Çağı’nın belirleyicisi emperyalizme karşı hangi cephede konumlandığınızdır. Aydınlıkçıların (Vatan Partisi) tarihi bu noktada en büyük kanıttır. 1960’lı yıllardan bu yana emperyalizmi hem ulusal hem de uluslararası boyutta anlamaya çalışmış, analiz etmiş, emperyalistlerin düşünce kuruluşlarını, ekonomik, finansal ve askeri faaliyetlerini takip ederek onların geleceğe yönelik stratejik değişikliklerini önceden görmüş, bu stratejiye göre hem ülkemizde hem de bölgemizde ittifaklar inşa etmeye çalışarak devraldığı mirasın hakkını vermiştir.
Türkiye’yi yönetenler içine düştükleri açmazdan dolayı, bölgesel devletlerle emperyalistlere karşı ittifakın önemini daha yeni kavrarken, Vatan Partisi ise 1990’nın ikinci yarısından itibaren Avrasya konferansları düzenleyerek, gelecekte olacakları ve bölgemiz açısından risklerini analiz ederek anlatmaya başladı.
Bildiğiniz gibi Vatan Partisi (İşçi Partisi) 19-20 Kasım 1996 tarihleri arasında İstanbul'da “Birinci Avrasya Seçeneği Uluslararası Konferansı”nı yaptı. Rusya, Çin, KDHC, Hindistan ve İran gibi 14 ülkeden 22 temsilcinin katıldığı konferansta kardeşlik ve eşit ilişkilerin geliştirilmesi vurguları öne çıktı. Bu konferanslar dizisi Ergenekon operasyonlarının başladığı günlere kadar devam etti. Bugün açıkça görülmektedir ki Ergenekon ve Balyoz operasyonları ABD’ye karşı direnen iki kuvvete karşı yapılmıştır. Bu iki kuvvet siyasal alanda sadece İşçi Partisi’ne ve Türk Ordusu oldu. Böylece emperyalizmin de kimleri en iyi bildiği orta çıkmış oldu.
Emperyalizmi anlamak
Emperyalizmi anlamak kolay değil, çünkü hep elma şekeri ile geliyor. Farklılıkları derinleştirmek için “çok renklilik”; bir milleti oluşturan ırkları ayıralım, çıkarlarını öne çıkaralım amacıyla “çok kültürlülük”; devleti önemsizleştirmek ve halkın düşmanı yapmak için “sivil toplumculuk”; “insan hakları” başlığı altında bölücü teröre özgürlük ; “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” örneğinde olduğu gibi devletleri ve milletleri parçalamayı amaçladılar. Bu zehirli elma şekerleri maalesef bazı milletler tarafından afiyetle yendi. Yugoslavya bunun en açık ve acı örneğidir. Bu elma şekerlerinin ideolojik planda savunucuları ülkemiz içindeki savunucuları ne yazık ki anlı şanlı sosyalistlerin de içinde olduğu “aydınlar” oldular. Aydınlıkçıların o dönemdeki yayınlarını taradığımızda bu “elma şekerlerine” karşı en sert eleştirilere konu olmuş yüzlerce makale ve o yıllarda yapılan sayısız eylemlerini görürüz. Bundan 20-30 yıl önce bu değerleri savunan “sosyalistleri” bugün göremezseniz ama Aydınlıkçılar hâlâ mücadele ediyor, hâlâ dimdik ayaktadır.
Aydınlıkçılar 1960’lı yıllardan bu yana örgütlenerek, Amerikancı darbelerden hep örgütsel devamlılığını koruyarak ve büyüterek çıktı; bu başarısını emperyalizme karşı aldığı net tutumu, bu tutumu almasını sağlayan siyasal derinliği, disiplinli ve inatçı önderliğine ve üyelerini emperyalizmin kültürel-siyasal cereyanına karşı diri tutmayı bilmesine borçludur.
Amerika rüyasının sonu mu?
Teori Nisan 2018 tarihli 339. sayısını “bir rüyanın sonuna” ayırdı. Yıllardır anlatmaya çalışırız; emperyalist-kapitalist sistem kendini “yeniden üretmekten” yoksundur. Kapitalizm kendi iç verimliliğiyle değil krize ihtiyaç duyarak büyür. Krizlerini hep silahla çözer. Eğer emperyalizmi anadan doğma soyarsak, “insan hakları”, “çok kültürlülük”, “demokrasi” gibi giydiği elbisesinin altındaki sert namluyu net olarak görürüz. Sadece ABD, kapitalizmin çıkarlarını korumak için, önemli stratejik üslere konuşlu silahlarını kullanacak anavatanı dışında ve dünya denizlerinde çeyrek milyon askere sahiptir.
Teori, kapak konularıyla bağlantılı olarak Efe Can Gürcan’ın “Post-Hegomonyacı Bir Düzene doğru mu?”, Prof. Dr. Ersin Dedekoca’nın “Gerileyen ABD ve Yükselen Çin”, Prof. Dr. İrfan Erdoğan’ın “21.Yüzyılda Emperyalizm: Durum ve belirleyiciler” başlıklı yazılarıyla, ABD’nin ve en büyük rakibi olan Çin’in günümüzdeki durumunu analiz ediyor, tartışıyor ve aşağıdaki sorulara yanıt arıyor:
Amerikan rüyası bitiyor mu?
Amerika halen 2. Dünya Savaşı’ndan beri sürdürdüğü dünya ekonomisindeki liderliğini devam ettiriyor mu, bunu ekonomi alanında sürdürebilme yeteneği var mı?
Amerika halen tartışmasız en büyük savaş makinası olmasına rağmen bu gücü kullanarak patronluğunu sürdürebilir mi?
Çin yeni bir emperyalist devlet olabilir mi?
ÇKP’nin 19. Kongresi dünya için neyi ifade ediyor, ideolojik hegomanya mı yoksa “paylaşarak büyüme” stratejisini mi?
Kültür emperyalizmi ve bunun hayatımıza yansıyan kısımları nelerdir?
Bu tartışmaya siz okurlarımızın da katkısını beklediğimizi önemle belirtelim.
Teori Dergisi genel yayın Yönetmeni Sayın Kuntay Gücüm ise Amerikan Rüyası’nın başlangıcına giderek 1. Dünya Savaşı yıllarından başlayarak Amerika’nın Türk siyasetine girişini tartışıyor. Bu makale kolaylıkla denebilir ki bu alanda yazılmış en kapsamlı makale olma özelliğini taşımaktadır.

2 Nisan 2018 Pazartesi

Karlı çölde bir vaha:

BOĞATEPE Köyü ve sıradışı bir kadın Zümran Ömür


“Gittiğiniz her yer sizin değildir ancak gitmediğiniz her yer sizin olabilir.”
İşte içinde bulunduğumuz ve yaklaşık 15 dakika önce  Kars’tan hareket eden otobüsümüz bir saat sürecek bir yolculuk boyunca Boğatepe Köyü’ne doğru tırmanırken aklımda bu düşünce vardı.
Doğu Anadolu’nun sadece sıcak bir pencerenin ardından güzel olabilecek coğrafyasına bakarken “ne kadar büyük bir ülkemiz var” diye sık sık içimden geçirdim. İlkokuldan bu yana bildiğimiz 780.576 kilometrekarelik alanın büyüklüğünü insan ancak üzerinde yol kat ederek daha iyi anlıyor.
Bir gezgin değilim, çalıştığım iş nedeniyle sık seyahat ediyorum.  Altmışyedi vilayetimizden doğan şehirlerimizi hesaba dahil etmezsek, şehir merkezine adım atmadığım bir tek Hakkari ve Bitlis kaldı.
Özellikle kış geceleri bilmediğiniz bir şehirde dolaşırken yalnız olmanın hüznüyle pencelerden saçılan sarı ve beyaz renkli ışıklar görürsünüz. İçinde türlü türlü yaşamların gizlendiği bu pencereler gibi şehirler de kendi sokaklarının , tepelerinin ardında kalanları gizler. Aynı höyükler gibi... Siz sadece en üstteki son uygarlığın izlerini görürken, aslında göremediğiniz gizlenen zenginlikler gördüklerinizden daha fazladır ve heyacan vericidir.
Biz nereye gidiyorduk?
Boğatepe’ye doğru yolculuğa aslında sadece kahvaltı yapmak için çıkmıştık. Her gezide olduğu gibi “akşam yemeği şu mekanda, sabah kahvaltısı ise bu” klişesinde olduğu gibi bir kahvaltı olacağını düşündük. Kars-Ardahan karayolunda Boğatepe Köyü levhasının ardından yolun sol tarafında kar örtüsünün altında bacaları tüten 100-150 hanelik köyü gördüğümüzde neredeyse tüm otobüs sakinleri birbirimize baktık:

“Biz nereye gidiyorduk?”

Köy meydanı, çatılar, ağaçlar, yol kenarındaki karlara gömülerek oturmuş köpekler, park etmiş traktörler, yolda yürüyen Memet Amca dahil her şey, yani insanıyla, doğasıyla, makinasıyla, kiremitiyle hepsi ama hepsi karların içinde bize gülümseyen gözlerle bakıyorlardı. Biz de elbette hangi lokantada kahvaltı yapacağımızı düşünerek etrafa bakıyorduk. Ancak gördüğümüz sadece iki ticari mekan vardı.
Ve bu iki ticari mekanın birinin “Kadın Bakkal” levhası, bize aysbergin tepesinden köyün tüm zenginliğinin nereden geldiğini de müjdeler gibiydi.

Bir devrimci kadın

Oysa biz Kadın Bakkal’da değil ama sıradışı bir kadının evine kahvaltı için konuk olacaktık.
Bu durumdan hiç haberimiz yoktu. Daha da şaşırtıcı olan Boğatepe’de aynı anda ortalama 20 kişilik gruplar halinde Türkiye’nin heryerinden gelen konuklardan oluşan tam onsekiz evde kahvaltı veriliyordu.
Bugün böyle başarılı bir ticari aktiviteyi ,  1500 Km uzaktan konukları köye çekerek, üstelik kendi evlerinin salonunda bir Batı köyünde bile başarmak mümkün değilken Boğatepeliler bu işi nasıl başardılar?
Bu sorunun yanıtı çok basit, yapılmamış olanı yapıyorlar, köylerinin bitki türlerini önce tanıyıp, koruyup, onlardan çeşit çeşit bitkisel ürünler üreterek, Türkiye’nin en kaliteli peynirlerini yaparak, kendi kaplarını kırarak, en yakın şehir merkezine en az bir saatlik mesafede olmalarına rağmen Fransızca öğrenerek, Fransa’dan kardeş bir köy bularak, toprağına, ülkesine sahip çıkarak olmaz denileni başararak bunu yapıyorar.
Gençliğinden beri devrimciliği, halkını ilerketmeyi kendine görev edinmiş biri olarak yazıyorum. Zümran Hanım benim hayatımda gördüğüm en devrimci kadındır. Çünkü insanların hayatını, yaşam koşullarını değiştirmiş bir kadınımız. “Büyük” teorileri yok, iş yapmamak için sığınaklar kalkanlar üretmeden, sadece “biz yaparız” diye yola çıkanları bir araya getirerek hayranlık uyandırıyor. Konuklarına köyünü ve yaptıklarının tanıtım sunumunu yaparken büyük bir ciddiyetle hareket ediyor, sözcükleri özenle seçiyor diğer yandan ise konuklarının boşalan çay bardaklarını aynı sakinlik, sevecenlik ve içtenlikle dolduruyor.
Boğatepe Köyü’nü sadece gezmek için ziyarete gitmeyiniz. Onlardan öğrenerek Boğatepe modelini yaşadığımız köylerde, şehirlerde anlatarak hiçbir koşulda çaresizliğe düşülmeyeceğini gösteriniz.
Bu seyahate çıkarken çocuklarıma ülkemizin büyüklüğünü ve zenginliğini göstermek için çıktım. “Ülkemiz sadece Batı Anadolu’dan oluşmuyor” demek istemiştim. Ancak sanırım onlar da benim gibi bu geziden dönerken kalplerinde Zümran Hanım’ın başardıklarının sıcaklığıyla döndüler. Sanırım bu onlara verebileceğim en güzel yaşanmakta olan hikayeydi.

Bir Atatürk Kızı : Zümran Ömür


Zümran Ömür, Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği Başkanı.

2007 yılında kurdukları dernekte, köydeki 45 kadın ve 15 erkek üye çalışıyor. Zümran Hanım’ın anlattığına göre, kadın üye sayısı özellikle fazla tutulmuş. Köyün kadınlarıyla birlikte muhteşem bir iş yapıyor öyle ki Türkiye'de her köy böyle olsa, bugün zenginliğin ülke içinde hareket ettiği olağanüstü bir ülke olurduk.
Hindistan'dan Vinot Kumar isimli bitki doktorunu misafir etmişler, Kumar, onlara köylerindeki endemik bitki türlerini öğretmiş. Ardından Türk uzman hekimler gelip, bu bitkileri nasıl kurutmaları gerektiğini ve tıbbi değeri olan kremler ve yağlar üretmeyi öğretmiş. Bir yıl Fransızca eğitim almışlar. Boğatepe’de 650 endemik bitki olduğunu ve bunlardan 35'inin tıbbi bitki olduğunu öğrenmişler.
Zümran Hanım, amaçlarının “kırsaldaki kadınların toplumda yer alması olduğunu” ve “kadının yeri eşinin arkası değil, yanıdır", "Atatürk bize seçme ve seçilme hakkımızı vermiş, evde mi otursaydık" diyerek anlatıyor.
Boğatepe’yi aynı zamanda bir ekoturizm köyü haline getirmişler. Yaz aylarında 3-4 günlük bir programa dahil edip, köy evlerinde misafir ediyorlar sizi. Bitki türlerini, hangisinin ne amaçla kullanılabileceğini, nasıl kurutulacağını öğretiyorlar.
Boğatepe Köyü ayrıca Kars gravyerinin çıkış noktası. Köyün eski adı "Zavot", mandıra - üretim yeri demekmiş. Ayrıca katıldığınız program kapsamında peynir üretimi ile ilgili de eğitim alabiliyorsunuz.
Kurdukları peynir ve bitki müzesini görülmeye değer. Bu müze Türkiye’nin ilki ünyanın 2. ekopeynir  müzesi ayn. Son bir çağrı,
Hala öğrenmeye açıklari Zümran Hanım, "köyümüze gelip bize bitki türleri ile ilgili bilgilerini aktarmak isteyen herkese kapımız açık” mesajını sizlere iletmemizi istedi.


Boğatepe Köyü
Tam adı Büyük Boğatepe Köyü
Eski adı Zavot
Nüfus 218
Erkek 135, kadın 83
115 kişi okuma yazma biliyor
14 üniversite öğrencisi var
2007 büyükbaş ve 632 küçükbaş hayvan varlığına sahipler

26 Şubat 2017 Pazar

Çözümleri konuşma zamanı

Çözümleri konuşma zamanı

Kubilay Kızıldenizli
Teori Yazı Kurulu Üyesi

Çok zaman geçirmeden elimizdeki mevcut tüm olanakları kullanarak ülkemizin özellikle ekonomik ve güvenlik sorunlarının çözümlerini Parti disiplini ve  platformu üzerinden dalga dalga ve üstelik yüksek perdeden milletimizin önüne getirme görevi ile karşı karşıyayız.
Ekonomi konusunda yazılmış neredeyse tüm makaleleri taradığımızda içinde pek azının gerçekçi çözümler içerdiğini görüyoruz. Önümüze çözüm olarak sürülenlerin tamamına yakını ya ülkemizdeki mevcut “mafya tarikat gladyo sisteminin” yarattığı ve yine aynı sistem içinde “çözüm” önerileriyle doludur.  Ayrıca yine aynı makaleler, küresel düzeydeki önemli aktörlerin davranışlarının veya alacağı kararların ülkemiz ekonomisini nasıl etkileyebileceği ile ilgili. Bakınız söz konusu “çözüm” önerileri, ekonominin emperyalizm temelli küresel “öksürüklerinden” nasıl korunacağımızdan çok aynı hastalıklı sistemle daha fazla nasıl bütünleşmemizle ilgildir.

Kıt malların biliminden kıt paranın “bilimine”

Üniversitelerde verilen Ekonomiye Giriş dersinin daha önsözünde ekonomi için “kıt malların bilimi” tanımı kulanılır. Yani bu basit anlatım bile ekonomi dediğimiz şeyin öncelikle üretimle ilgili olduğudur. Oysa televizyonlarda ekonomiyle ilgili günlük programları izlediğimizde, davet edilen konuklar arasında üretim alanında faaliyet gösteren bir temsilciyi bulmanız mümkün değildir. Örneğin ben bugüne kadar ülkemizde büyük ölçekli üretim yapan söz sahibi kuruluşların temsilcileriyle yapılan bir programa rastlayamıyorum. Rastlasak da mevcut siyasi iktidardan korkularından genel geçer ifadeler kullanmaktadırlar. Oysa hemen hergün İMKB temsilcisi veya bir borsa uzmanı, İMKB’den başlayarak dünyadaki önemli menkul kıymetler borsalarındaki işlem hareketlerine bakarak “ekonomiyi” yorumlar ve dünya borsalarındaki dalgalanmaların ülkemiz ekonomisi üzerine etkileri konusunda “yatırımcıya” bir yol haritası vermeye çalışırlar. New York veya Londra borsalarındaki dalgalanmalar ülke ekonomimizi nasıl etkiler? Bu sorunun yanıtını üretim ekonomisinin içinde bulmak mümkün değildir. Bu ve benzer sorularının yanıtını üretim ekonomisinin içinde aramak çölde buz kaynağı aramak gibi imkansızdır.
 Amerikan Merkez Bankası on gün kadar önce “faizlerin arttırılmasının ABD ekonomisi için orta vadede olumlu etkileri olacaktır” gibi bir açıklaması doların aynı gün 4 TL’ye dayanmasına yol açtı.  Ardından T.C. Merkez Bankası’nın piyasaya dolar sürmesiyle yükselişin önüne geçilebildi.  ABD Merkez Bankası’nın bir karar daha alarak faiz artışına gitmemesi, TL’nin ve gelişmekte olan ülkelerin para birimlerinin yeniden değerlenmesine yol açtı.

Okyanus ötesindeki bir ülkenin merkez bankasının alacağı bir karar sizin paranızın değerini belirliyorsa, buna bağlı olarak üretim yapan kuruluşlarınızın bir kaç saat içinde borçları sizin paranızın değerinin kaybı oranında tüm üretim girdilerinin maliyetleri artıyorsa  ve bu durum döviz cinsinden borçarını ödeyebilmek için finansman açığı yaratıyorsa buna basitçe ‘kırılgan ekonomi’ denir. Peki böyle mi olmalıdır, tüm çarkları çeviren, üreten ve halkın gereksinimlerini karşılayan üretiminiz bu şekilde korumasız mı bırakılmalıdır?

24 Ocak 1980’de açıklanan ekonomik kararlarını, bugün ekonomimizin geldiği noktaya baktığımızda daha iyi anlıyoruz. Ekonomi üzerinde devletin müdahalesini ve bunun araçları olan kamu kuruluşlarını hedef alarak özelleştirmeleri sopayla (12 Eylül) başlatan bu kararlar bugün ekonomimizi camdan kulelere getirmiş bulunuyor. Üstelik bu camdan kuleyi koruyacak bırakın gümrük duvarları gibi sağlam bir yapıyı basit bir tel çitimiz bile yok.

Bugün “ekonomimiz neden böyle” sorusunu sorarak, gelişmekte olan ülkeler için morgu işaret eden Mafya-Tarikat-Gladyo sistemi içinde çözüm aramaktan çok, çözüm olarak Milli Direniş Ekonomisini adım adım nasıl örgütlememiz gerektiği üzerinde yoğunlaşmalıyız.

Milli Direniş Ekonomisi, Güçlü Siyasal Önderlik

Bugün, söz konusu Milli Direniş Ekonomisini örgütlemek ve bunun siyasal kuvvetini (Milli Hükümet) kurma görevi ile karşı karşıyayız. Teori Dergisi, bu ayki 325. (Şubat 2017) sayısında Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Semih Koray’ın “Ekonomide Yapısal Dönüşüm İhtiyacı” adlı bir makalesini yayımladı. Söz konusu makale Türkiye ekomisinin artık bilinen durumunu anlatmaktan çok gerçekçi ve ulaşılabilir çözüm önerilerini içerdiği, ekonomi ve siyaset arasındaki ilişkiyi olması gerektiği zemine oturttuğu için Aydınlık okuyucularının okumasını kuvvetle öneriyoruz. Tam da bu noktada Vatan Partisinin Milli Hükümet Programı bu değerli makale ile birlikte yeniden okunmalı ve güncel tutulmalıdır.

Cumhurbaşkanlığı Sistemi ve Milli Direnme Ekonomisi

AKP yöneticileri “orduya kumpas kurulduğunu çok geç farkettiklerini ve bu konuda aldatıldıklarını “ açıklamışlardı. Daha sonra “Fettullah Gülen konusunda da aldatıldıklarını, hata yaptıklarını” açıkladılar. Bugün biz kendilerini Cumhurbaşkanlığı sistemi için de ileride aldatıldıkları konusunda açıklama yapıp “mahçup” duruma düşmemeleri için uyarıyoruz. Gerek milli direniş ekonomisini kurmak, gerekse de Vatan Savaşı için cephede savaşan TSK’yı başarılı kılmak için tek bir siyasal kuvvet yeterli değildir. Bu nedenle çözüm, olabildiğince milli karakterdeki tüm sınıfların siyasal kuvvetlerinin tekleştiği bir siyasal kuvvetle (Milli Hükümet) ülkemizi kapsayan kara bulutları dağıtmakla mümkündür.
Sayın Semih Koray’ın ifadesiyle “ ekonominin yoğunlaşmış şekli olan siyasette” başarılı olabilme zorunluluğu bakımından, güçlü bir ekonomi ancak tüm milli sınıfları sağlam bir ekonomik yapıda birleştirecek bir milli seferberlikle kurulabilir. Milli seferberlik ise sadece bir zümreyi refaha kavuşturacak yönetsel araçlara (başkanlık sistemi) sahip olmakla değil ama tüm milli sınıfların çıkarlarını gözeten politika ve araçlarla olur. Bu nedenle Vatan Partisi’nin Milli Hükümet Programı emperyalist sistemin ülkemize yönelik çıkarlarına karşı tek sistem dışı seçenektir. Bu seçenek aynı zamanda ülkemizin Avrasya’da izleyeceği siyasetlerin sağlam ve bölge ülkeleri bakımından da güvenilir alt yapısını oluşturmaktadır.

Aydınlık okuyucularının Teori Dergisi’nin içinde bulunduğumuz ayda yayımlanan 305. Sayısınında yer alan Sayın Mustafa pamukoğlu’nun “Ekonomideki çıkmazın çözüm seçenekleri”, Prof. Dr Ayhan Çıkın’ın Yeni bir kooperatifçilik çağı”, Yıldırım Koç’un “Türkiye’de iktisadi krizler ve işçi sınıfı” makalelerini ve Prof. Dr. Zafer Toprak’la yapılan “ Birinci Dünya Savaşı’ndan Cumhuriyet’e Türkiye’de devletçilik” başlıklı söyleşisini okumasını öneririz.

22 Ekim 2016 Cumartesi

Dinler böler, mehzep parçalar, emperyalizm kullanır!

Kubilay Kızıldenizli
Teori Yazı Kurulu Üyesi

AKP hükümeti tarikatları yeniden gündeme aldı. Bu gündeme alışı hükümet, 15 Temmuz’daki  Amerikancı kalkışmanın maşası olarak kullanılan Fettullah Gülen Tarikatı’nın, bu kalkışmadaki rolüne atıfta bulunularak, tarikat ve/ veya cemâatların “şeffaflaşması ve kontrol altına alınmalarına” dayandırıyor.
Oysa gerçek bu mu?
Tarikatlar veya cemaatlere yasal şemsiye sağlanarak ülkemizin güvenliği ve milletimizin birliği sağlanabilir mi, yoksa onlara yasal bir “av alanı” yaratılarak devletin koruculuğunda serbest çalışma ortamı mı sağlanır?
Bugün bu sorulara yanıt arayacağız.
Çağdaşlaşma yolunda önemli adımların atıldığı  ve demokratik devrimlerin peş peşe yapıldığı Cumhuriyet’in ilk yıllarında, şeyhlerin nezdinde saadet arayacak kadar ilkel insanların Türkiye’de yerinin olamayacağını Atatürk Kastamonu’da halka net bir şekilde söyler.”Mevcut tarikatların gayesi, kendilerine tabi olan kimseleri dünyevi ve manevi hayatta mazharı saadet kılmaktan başka ne olabilir? Bugün ilmin, fennin bütün şümuliyle medeniyetin muvahcehci şulebasında filen ve falan şeyhin irşadiyle saadeti maddiye ve maneviye arayacak kadar iptidai insanların Türkiye camiai medeniyesinde mevcudiyetini asla kabul etmiyorum.”
Bugün ise bırakalım şeyhlerin huzurunda “maddiye ve maneviye aramayı”, sözüm ona Cumhuriyet yurttaşı olan tarikat üyesi bireyler, şeyhlerin izni olmadan ne kendi eşlerini özgürce seçebiliyor ne de çocuklarına isim koyabiliyorlar. Oysa maalesef ki  AKP’nin bugün yönettiği Cumhuriyet, daha ilk yıllarında, nasıl bir yurttaş istediğini Mustafa Kemal’in ağzından “Cumhuriyet fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister” olarak belirliyordu. Çünkü Atatürk biliyordu ki her sistem ancak ve ancak kendi yeni insan tipi tarafından devam ettirilerek geliştirilebilir. Bu nedenle her kurulan sistem işe öncelikle kendi insan tipini yaratmakla başlamaktadır. Bugün AKP hükümeti tarafından ısrarla imam hatip okullarının açılması ve tarikatların sivil toplum kuruluşları olarak sunulmasının altında işte bu amaç yatmaktadır. AKP’nin ihtiyaç duyduğu insan, sistemi sorgulamayan, bilgisizce inanan, kaderci ve mutluluğu bu dünyadan çok öteki dünyada arayan insan tipidir. Hal böyle olunca tarikatların federatif bir örgütlenmesi olarak sahneye çıkmış olan AKP “Fikri esir, vicdanı esir, İrfanı esir” insan tipi yaratmayı amaçlamaktadır.
Mutluluğu öteki dünyadan bekleyen insan bu dünyadaki adaletsizlikleri görmeyecektir. Kendinin ya da çevresinde gerçekleşen adaletsizlikleri, kaderin çizdiği bir rol veya Tanrı’nın bu dünyada kendileri için düzenlediği geçilmesi gereken bir sınav olarak görülmesini sağlamaktadır. Cumhuriyet devrimcilerinin isyanı işte buradan başlıyor. Nazım Hikmet’in “Ölümün adil olması için yaşamın adil olması gerekir” dizesi işte tam da burası için yazılmış gibidir. Özgürlüğünü, geleceğini, çocuğunu, vatanını şeyhin veya padişahın iki duddağının arasına bırakmayacak bir insan tipi Cumhuriyet’in, ama saydığımıx bu vazgeçilmez varlıklarını şeyhinin veya padişahınının insafına ve kabiliyetine bırakan insan ise karşı devrimin, Ortaçağ’ın insan tipidir.
Biliyoruz ki Türkiye’de bugün Milli Demokratik Devrimcilerle AKP’nin arasında yürüyen mücadele bu iki insan tipinin arasındaki savaştır. Kim devlet aygıtını yönetirse kendi insan tipini yaratma şansına sahip olacaktır.Bugün AKP’nin temsil ettiği Ortaçağ kafası savaşın avantajlı cephesindedir ve bu durumun hızla değişmesi ülkemizin geleceği için yaşamsal önemdedir.


 
Şeyhine bağlı insan ne kadar modern bir eğitim alsa da küçük yaşlardan beri kafasına işlenen “biatçı” kişiliğini , sorgulamadan kabul eden” karar verme profilini değiştiremez. Çünkü O’nun kararı, tarikat liderinin kararıdır. Türkiye 12 Mart ve 12 Eylül gibi iki Amerikancı faşist darbe atlatmasına rağmen en tepesindeki generalinden en alttaki erine kadar halkın üzerine ateş bırakalım açmayı akıllarından bile geçirmemişlerdir. Oysa 15 Temmuz Amerikancı darbe girişiminde müritlerin uçurduğu uçaklar, helikopterler ve sürülen tanklar halkın üzerine tereddütsüz ateş açarak yüzlerce sivili katledebilmiştir.
Tarikatlar, Cumhuriyet askerini 15-20 yıl gibi kısa bir süre içinde gözü kanlı katillere çevirebilmiştir. Dolayısıyla tarikatlara yasal statü tanıyarak “denetleme” yolunu seçmek, ancak hükümeti oluşturan başka bir tarikata veya tarikatlar grubuna rahat çalışma olanağına kavuşturacaktır. Örneğin “Menzil Tarikatı üyeleri şu anda devlette ne kadar güçlüdür, üyesi olan asker, polis, öğretmen, MİT mensubu, milletvekili ve bakan var mıdır?” bunları araştırma gereği duymaz. Ancak bilinir ki Menzil Tarikatı gibi diğer tarikatların da hedefinde Cumhuriyet ve Atatürk devrimlerini yıkmak vardır ve bu devrimleri savunanlar bu mensuplar tarafından devre dışı bırakılmak için zaman kollamaktadır.
Tüm demokratik devrimler, Cumhuriyet Devrimi de dâhil, Ortaçağ kurumlarını yıkarak kendi devlet ve toplum modelini inşa etti. Başka bir yol yoktur. Bugün Almanya’nın, Amerika’nın, İngiltere’nin, Rusya’nın, Çin’in teknolojisine hayran hayran bakan ve bunları satın alarak modernleştiğini sanan bugünkü hükümet, satın aldığı teknolojinin altında, demokratik devrimlerle Ortaçağ alt ve üst yapı tüm kurumlarını yıkarak yarattığı yeni insan tipiyle, yani fikri, vicdanı, irfanı hür bireylerin oluşturduğu milletlerle bunu başardığını görme kabiliyetinden yoksundur.
İnsan organizmasını veya bırakalım insan organizmasını, bir canlı hücrenin çalışma prensiplerini öğrenen “tarikat mensubu“ bunu Allah’ın bir lütfu gibi görürken, “irfanı hür” birey ise bu canlı mekanizmanın hangi aşamalardan geçerken canlı bir hücreye dönüştüğünü anlamaya çalışır. Yapay hücreler üreterek insanlığa yanık tedavi şansı veya başka tedavi seçenekleri sunmak gibi katkıda bulunur. Bu örnek bile tarikatları tamamen serbest bırakan sistemlerin kendi toplumuna hangi yaşam biçimini ve olanaklarını sunduğunun kanıtlarından biridir.
Tarikatlara yasal şemsiye sunmak, hem de yetkili ağızlardan bunun tartışmasını açmak devrim kanunlarına karşı gelmek gibi büyük bir suçu işlemektir. Bir Cumhuriyet Bakanı, milletvekili bunu ağzına almaya bile cesaret edememelidir. Ancak böylesi tarikatlarda yetişen ve aklını ve vicdanını tarikatının şeyhine teslim eden “görevliler” böylesi açıklama yapabilir ve bir Cumhuriyet kurumunun tepesinden Cumhuriyet’i yıkmaya çalışır. Bugün başta Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kurumlar tarikatlarla birlikte toplantılar planlayarak bu suçu işlemektedir.
Diyanet İşleri Başkanlığı bakın nasıl bir sürecin içinde faaliyet gösteriyor. Gazeteport’un 25 Eylül’de hazırladığı habere göre, “FETÖ tehdidini ele almak amacıyla” tertipleyeceği toplantıya davet etmeyi düşündüğü dini yapılar şöyle:Risale-i Nur Cemati: Yazıcılar Grubu (Hayrat Vakfı), Nesil Grubu, ‘Okuyucular’ olarak bilinen Kurdoğlu Grubu, Hizmet Vakfı Grubu, Meşveret Grubu, Med-Zehra Grubu, Zehra Grubu, İhlas Nur Grubu, Arslanbey Eğitim ve Kültür Vakfı.Diğer tarikat, cemaat ve STK’lar: S. Hilmi Tunahan Cemaati, Mustazaflar Cemiyeti, İhvan Cemaati, Ensar Vakfı, Medrese Alimleri Vakfı (MEDAV), İlim Yayma Cemiyeti, Cerrahi Tekkesi ve Kubbealtı Grubu. Bu tarikatların liderleri hangi sıfatlarla toplantılara davet edilmektedir. Bu ayrıca taryışmaya değer bir konudur.
Şimdilik, küçük çocuklara yapılan cinsel istismarlarla kamuoyunun gündemine gelen Ensar Vakfı’nın bu toplantıya davet edilecekler listesinde olduğunu özellikle belirtmekle yetinelim. Ancak asıl tehlike ilgili tarikatların artık neredeyse yasallaşmış kurumlarında eğitilen çocukların Türkiye için yaratacağı günümüzde yaratmakta olduğu tehlikedir.
Emperyalizmin kanlı yasası
Lenin, insanlığın en vahşi tecrübesini yaşadığı fırtınalı dönemde izler ve analiz eder.  Bugün yüz yıl sonra bile bize yararlanacağımız, omurgasıyla sağlam bir teori inşa eder. Son yüz yıldır insanlık iki dünya savaşı, Vietnam’ın ABD tarafından ve Afganistan’ın SSCB tarafından işgali, El Kaide’nin ABD tarafından kuruluşu veya desteklenmesi, Libya’nın mezheplere bölünmesi, Arap dünyasının anladığımız anlamda milletler haline gelememesi, Irak ve Suriye’nin tanık olmakta olduğumuz hazin durumu, Ortadoğu’nun ve Kuzey Afrika’nın neredeyse tamamının Müslüman olmasına rağmen mezhep temelli fiili olarak bölünmüş olması ve ülkemizi PKK eliyle bölme planlarının altında hep emperyalizmin Lenin tarafından açıklanmış tanıdık rolünü görürüz. Elbette 70’li yıllarda Kahramanmaraş ve Çorum’da gerçekleşen Alevi yurttaşlarımıza yönelik mezhep temelli katliamları da unutmamak gerekir. Osmanlı dönemindeki 31 Mart gerici ayaklanması ve Kanlı Pazarı da unutmamak gerekir.
Din böler mezhep parçalar, emperyalizm kullanır!
AKP hükümetinin tarikatları yasallaştırma isteği onları şeffaflaştırarak Cumhuriyet’e karşı zararsız hale getirme, Cumhuriyet’le (sistemle) bütünleştirme isteği olarak sunulsa da bu bildiğimiz takiyyeden başka bir şey değil ancak dayandığı toplumsal temelin daha da serpilip büyümesi ve iktidarlarını onca yıl daha sürdürerek toplumu ihtiyaç duyduğu profile dönüştürme isteğidir. Çünkü doğaları gereği Cumhuriyet ve Tarikat, mezhep ve millet aynı yerde barınamaz. Eninde sonun biri diğerini tepeler.
Burada unutulan ve/veya önemsenmeyen şey, doğası gereği böylesi bir örgütlenmenin yani tarikatların kendisinden bile en gerici ve en vahşi odak olan emperyalizmin ülke içindeki müttefiki olacağıdır.  Mısır’da Müslüman Kardeşler, Afganistan’da El Kaide, Irak’ın Kuzey’inde Sünniler, Türkiye’de İstiklâl Savaşı yıllarında olduğu gibi Nur Tarikatı gibi tarikatlar hep milli yönelişin karşısına emperyalizm tarafından kullanıldılar.
Burada emperyalizmin kurduğu denklem son derece basittir. Emperyalizm ihtiyaç duyduğu doğal kaynakları engelsiz sömürmek, mal, hizmet ve sermaye akışını küresel olarak serbestçe engelsiz olarak hareket ettirebilmek için, önce milletleri ve bu milletlerin ekonomik ve toplumsal alt yapısını yıkmalıdır. Öncelikle gümrük duvarlarını yıkarak ülke içindeki üretim ekonomisini bitirirler. Ekonomik alt yapıyı çeşitli kanunlarla yıkarsınız ama toplumsal alt yapısını yıkmak daha uzun ve kanlı süreçtir. Bu süreç milletin içinde hala yaşamakta olan Ortaçağ artığı kurumları olan etnik ve mezhepsel yapıları kullanarak olur.
Bugün Libya’nın fiili olarak kaç parçaya ayrıldığını bir kerede sayabilmek olanaksızdır. Libya’da Müslüman bir halk yaşamasına rağmen, birbiriyle boğuşan, birbirini katleden insan yığınına dönüşmüş ilkel bir topluluk yaratılmıştır.
 Sadece Libya’ya bakmak bile bugün Türkiye’nin mezhep ve tarikat temelli örgütlenmesinin nelere yol açacağını gösterir. Din temelli bir örgütlenme AKP’nin hayal ettiği gibi birbirine bağlı, Allah’ın tek hakim olduğu, barış içinde yaşayan büyük bir Müslüman millet yaratmaz aksine ülkemizin birliğine karşı emperyalizm tarafından beslenen ve onlarca parçaya ayrılmış her türlü emperyalist tecavüze açık ve korunmasız bir ülke yaratır.
Libya, Mısır, Suriye, Irak, Afganistan gibi ülkelerin bir fotoğrafını çektiğinizde karşınıza çıkacak manzara budur. Parçalanmış, millet bağı kalmamış veya zayıflamış, kendini savunma refleksinden yoksun, her türlü müdahaleye açık ve birbirini boğazlamak için gerekli kaynakları sağlamak için emperyalist kapıları aşındıran zavallı mezhep liderlerinin yönlendirdiği toplumlar haline dönüşmüşlerdir. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın hazin durumu budur ve İslam temelli mezhep ve tarikatlar birbirini boğazlamaktadır. Bu vahşi manzaraya bakarak hâlâ “ en büyük millet İslâm milletidir, din en büyük birleştiricidir” diyenler eğer saf bir niyeti ifade etmiyorlarsa emperyalizmin kucağına düşecek en büyük vatan hainleridir. Tarihimiz defalarca kanıtlamıştır ki bu fikri ifade edenler arasından en azılı vatan hainleri çıkmıştır.
Çocukları din ve mezhep temelli eğitmekle başlayan milletleri parçalama süreci daha ilkokul çağında bir diğerinin farklılığını ön plana çıkartır ve bölünme minik dimağlarda başlar. Çocuk düşünür ki “millet aslında bir mezhepler birliğidir” ve bir mezhebin diğerine galip gelmesi için kendine milletten önce daha sıkı bağlanan mensuplar yetiştirerek gerçekleşir. Emperyalizm Mezhepler ve tarikatlar bir sivil toplum kuruluşudur diye makaleler yazdırır, konferanslar düzenler, çalıştaylar toplayarak  tarikatlara büyük kaynaklar aktarırlar.
Millet ise işte bu tarikatları yıkarak, toplumdan temizleyerek, “fikri, vicdanı, irfanı hür” nesiller yetiştirilerek oluşturulur. İşte bugün emperyalizm ve milletler arasında süren savaş, bu iki insan tipi arasında yürüyen savaştır. Bu nedenle tarikatlar ve tüm Ortaçağ kalıntıları bizim gibi ülkelerde emperyalizmin kullanıldığı ve milletin temellerini yıkacak manivelalara dönüşür.

Türkiye elbette emperyalizmin bu projesine teslim olmayacak. Ancak görülüyor ki ülkemizi 1940’lı yıllardan beri yönetenler emperyalizmin eline iki önemli koz vermiş bulunuyorlar. Bunlar birbiriyle aynı önemde olan ülkemizi ”etnik ve mezhep temelli” kozlardır. Her ikisinin de bugün başta ABD emperyalizmi olmak üzere batılı devletler tarafından kullanıldığını net olarak görmekteyiz. Yurtseverlerin görevi ise bu sorunların panzehiri olan milleti toplumsal ve ekonomik temelleriyle güçlendirecek çözümleri hayata geçirmektir. Bu ise Atatürk devrimlerini devam ettirerek milli demokratik devrimimizi tamamlayarak gerçekleşebilir.

Bu yazı iki bölüm halinde Aydınlık gazetesinde 2. sayfada 21-22 Ekim 2016 tarihinde yayımlanmıştır.