31 Temmuz 2015 Cuma

PARTİ VE DEVRİM

Tarih: 2015-07-23 12:01:20

"Sosyalist Devrim ve Milli Demokratik Devrim arasındaki farklar ve daha önemlisi her bir devrim için gerekli zemin bugün yeterince bilinmediğinden, gençlerde “sosyalizm” vurgusu gönülleri okşuyor. Meseleyi ileride bu açıdan da tartışmak yerinde olacaktır." 

Kubilay Kızıldenizli / Teori Dergisi Yazı Kurulu Üyesi

Maalesef cihazım kaydetmediği için Aydınlık’ta yayımlayamadığım bir söyleşide, “sosyalist” solun önemli önderlerinden biri “Merkez ülkelerde yapılacak devrim (zayıflayacakları için) bizim gibi ülkeleri olumlu etkileyecektir” anlamına gelen sözler söylemişti. Bu acınacak bir durumdur, çünkü hâlâ Fransa gibi ülkelerde olacak “devrimi” ülkemizde bekleyenler ve yarar umanlar var.
Sosyalist Devrim ve Milli Demokratik Devrim arasındaki farklar ve daha önemlisi her bir devrim için gerekli zemin bugün yeterince bilinmediğinden, gençlerde “sosyalizm” vurgusu gönülleri okşuyor. Meseleyi ileride bu açıdan da tartışmak yerinde olacaktır.
Aydınlık’ta konuya ilişkin yayımlanan makalelerde neredeyse köylülerden hiç söz edilmiyor. “Köylülerin bir bölümü işçileşmiştir, sayıca azalmıştır” gibi görüşler var. Bunlar doğrudur ama ülkemizde hem ortadan kaldırılması gereken aşiret ilişkileri hem de bunun ekonomisi var. Bu nedenle bir sınıf olarak köylü ve onun talepleri hem aydınlanma hem de Cumhuriyet açısından Millî Demokratik Devrim’in kapsamındadır ve devrimimizin dayanacağı bir sınıftır. 
Ezilen milletlerin ülkeleri, dört beş yüz yıl önceki burjuva demokratik devrimlerin serbestçe kendi mecrasında aktığı ülkeler gibi değildir. Bu nedenle 1640 İngiliz Devrimi ile başlayan burjuva demokratik devrimlerin önderleri bugün Demokratik Devrim’e önderlik edemez. Burjuva demokratik devrimlere burjuvazi önderlik ederken, bugün, millî burjuvazi bu devrimin sadece müttefiki olabilir.
- Türkiye’de feodalizm tasfiye edilmiş midir?
MDD’nin kırsal yerlerde yaşayan insanlarımızı çağdaşlaşma, Ortaçağ gericiliğinden kurtarma, toprağa kavuşturma, söz konusu Ortaçağ asalaklarının halk üzerindeki her türlü psikolojik ve sosyal baskısından kurtarma diye bir sorunu yok mudur? Atatürk’ün “Türkiye şeyhler, dervişler, müritler mensuplar ülkesi olamaz” hedefine ulaşılmış mıdır? Bir defa her şeyden önce, köylüyü özgürleştirerek Cumhuriyet’in insan tipine yaraşır hale getirmek diye bir sorun hâlâ vardır. Bu nedenle, köylüler MDD’nin dayanacağı sınıfsal güçlerinden ikincisidir. Feodalizmi sadece ekonomik temelleriyle değil, tüm üst yapı kurumlarıyla, tüm bağımlılık ilişkileriyle yıkmak diye bir sorunumuz var. 
İşçi sınıfı önderliğinde, köylünün de bir müttefik olduğu bütün millî sınıflar devrimin sınıfsal dayanaklarıdır. İşçiler ve millî burjuvazi arasında sorunlar vardır, olmaması düşünülemez. Milli burjuvazi ve işçi sınıfı arasında sınıfsal rekabetle birlikte ortak düşman olan emperyalizme karşı birlikte olma zorunluluğu vardır. Bununla birlikte köylü ve toprak ağası arasında bu durum Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi artık konusu değildir. Ağalık bütün kurumlarıyla, dayandığı aşiret ilişkileriyle tasfiye edilmelidir. Millî burjuvazi açısından durum elbette farklıdır. Ancak son otuz yıla baktığımızda millî burjuvazinin iri temsilcileri ellerindeki işletmeleri her sektörde yabancı rakiplerine kaptırmıştır. İlaç endüstrisinde Deva, Biyofarma ve Fako gibi örnekler ilk akla gelenlerdir. Eczacıbaşı ise ilaçtan neredeyse çekilmiştir. Bankacılık sektöründeki hazin durumu hepimiz biliyoruz. Diğer işkollarında da durum farklı değildir. Zaten, devletin elindeki işletmeleri sattığı yerde, tek tek millî sermayedarın işletmeleri ellerinde tutmalarını beklemek saflık olmasa da iyi niyetten ibarettir. Dolayısıyla ülkemizde millî burjuvazinin iri temsilcileri düşmanıyla çatışmadan ekonomik alanı terk etmeyi tercih etmiş bulunuyor. Elbette bir dönem Anadolu Kaplanları olarak ünlenen orta ve küçük ölçekli bir millî sınıf hâlâ vardır ama bu sınıf, işçi sınıfının, kamu emekçilerinin ve köylülerin örgütlendiği güçlü bir parti inşa edilmeden kazanılamaz. Çünkü bu sınıf karakteri gereği yanında kendisini güvende hissedeceği bir güç görmek ister.

VATAN VE DEVRİM
Bizim 1923 Devrimimiz, karma ekonominin yaratılması, halkçılık vb. gibi önemli nedenlerle klasik bir burjuva demokratik devrimden ileri ama sonuçları itibariyle MDD’nin hedeflerinden geride kaldı. Vatan savunması ekseninde devrimimiz yapılmış ve çıkarı devrimden yana tüm sınıfları birleştirmiş, hatta feodal beyler de devrim safında yer almıştır. Bu Atatürk’ün başarısıdır. Ancak bu ittifak aynı zamanda demokratik devrimin hedeflerine ulaşmasını da engellemiştir. Nazım Hikmet’in ünlü dizeleridir, hepimiz biliriz, “Kartallı Kazım” seferberlikten önce de Kartal’da bahçıvanken, seferberlikten sonra da bahçıvan kalmaya devam ederken, ağalar seferberlikten önce ağaydılar, seferberlikten sonra ağa olmaya devam ettiler. Toprak ağalığının üst ve alt yapıdaki etkisi devrim sürecinde kırılamadığı gibi hâlâ sürmektedir.
Atatürk’ün toprak sorununu çözmeye çalıştığını biliyoruz. Ancak nesnel açıdan bunun olanağı var mıydı? Bunu önemli bir not olarak düşmek isterim. Çünkü Emperyalizm Çağı’nda artık burjuvazinin önderlik ettiği devrimlerden feodalizmin tasfiyesi çıkmaz. Bu nedenle, 1923 Devrimimiz, MDD’nin toprak devrimi ile ilgili hedeflerini karşılayamadığı için yarım kaldı. Aslında bu milletleşmenin de tamamlanamamasına yol açtı. Her ne kadar Altı Ok Programı bunu hedeflese de, devrimin sonucu üzerinde, devrimin önderlik ve ittifaklarının karakteri meselesi belirleyici oldu. Biz sosyalistler demokratik devrimi tamamlayacağız. Bunu millî burjuvazi gibi çıkarı emperyalizmle çatışan tüm millî sınıflarla beraber yapacağız.
Burada partinin önemi ve öncelikli görevi ortaya çıkıyor. Parti esas olarak, işçi sınıfını kamu emekçilerini ve köylülüğü örgütleyerek diğer tüm millî sınıfları bünyesinde birleştirebilir.

DEVRİMCİ PARTİ
Partinin örgütlenme modeli burada ortaya çıkıyor. Partinin dayanacağı sınıflar da, üyeleri de doğal olarak devrimin ihtiyaç duyduğu sınıfların bileşkesi olacaktır. Bu sınıfların öncülerini partide örgütleyerek, görev vererek, fabrikalarda, köylerde, mahallelerde, kitle örgütlerinde örgütlenerek devrime önderlik edecek bir devrimci çekirdek yaratılabilir. İşte parti, önümüzdeki dönemde bu modele sarılarak ve bu modele uygun çalışma tarzının kazanımlarıyla devrime önderlik edebilir. “Tarih bize bu görevi verecek”, “tarihin pususunda pusuya yattık” gibi söylemler ancak böyle bir örgüt yaratıldığında anlamlıdır. Tarih kimseye “olması gereken budur” diye devrim yapma görevi vermez. Partinin ulaştığı güç düzeyi sonucu belirleyecektir. Vatan Partisi kadrolarıyla ve programıyla bunu yapmaya açık ara en yakın olan örgüttür. Bununla birlikte kitle örgütlerinde çalışmayı birinci hedef olarak ele almalıdır.

DEVRİMCİNİN VE PARTİNİN TURNUSOL KÂĞIDI
Bir, devrimcinin mutlaka partisi olacak ve görev alacaktır, çünkü vatan sevgisi ciddiyet ister, hobi değildir; partisiz ve görevsiz devrimci olunamaz. Kendinden menkul “devrimciler” sistemin el üstünde tuttuğu “devrimcilerdir.” Medyada örneklerini her gün görmekteyiz.
İki, parti, devrimden menfaati olan sınıfları birleştirir. Burada önder sınıf elbette işçi sınıfıdır ve parti işçi sınıfını, kamu emekçilerini ve köylüyü örgütlemeyi baş hedef yapar. Parti başka türlü üretimden gelen güce sahip olamaz ve diğer millî sınıflara güven veremez.
Üç, parti örgütleri bölgesel ve çevresel sorunları iş edinmelidir. Örneğin İstanbul’da Kuzey Ormanları, Validebağ Korusu, Haydarpaşa, Galataport vb. gibi kentsel talan sorunlarının içinde ve önünde olmalıdır.
Dört, partide parti içi demokrasi ve parti hukuku her şeyin üzerinde olmalıdır. Devrimci öncüleri partide program ve tüzük bir arada tutar. Tüzük, partide çalışan, görev yapan herkesin üzerinde olmalı ve eşit uygulanmalıdır. Örneğin bir parti yöneticisi veya üyesi “başka partiye oy verdim” diyorsa kim olduğuna bakılmaksızın tüzük işletilmelidir
Beş, parti de devrimci de disiplinlidir. Üyeler halk içinde kendi kafasını değil partinin kafasını omuzları üzerinde taşımalıdır ancak Parti içi fikir mücadelesinde herkes kendisi olursa Parti gelişir. Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in 13 Haziran 2013’te gazetemizde yayımlanan “Yenilik önereni ağaca mı asmalı?” makalesi hoş duygular yarattığı için değil içselleştirmek için tekrar tekrar okunmalı, uygulanmalı ve tüm parti örgütlerinde büyütülerek asılmalıdır.
.....

Bu yazı 23 Temmuz 2015 tarihinde Aydınlık Gazetesi'nde yayımlanmıştır

920'nin 16 Mart'ı...

“920’nin 16 Martı” diye başlar Nazım Hikmet’in ünlü dizeleri. 
Kubilay Kızıldenizli
Teori Dergisi Yazı Kurulu Üyesi

İşgalci İngiliz askerleri, 16 Mart 1020 sabahı Veznecilerdeki Karakolu sabah 05:45 dolaylarında basar, uykudaki askerleri katleder. Çatışma sonucunda iki İngiliz askeri de öldürülür. 
Bu şehitlerimiz,Türkiye’nin verdiği ilk şehitler değildir kuşkusuz ama yabancı bir işgal kuvvetinin bizzat rol alması açısından, üstelik İstanbul’da, devletin yönetim merkezi olan Topkapı ve Dolmabahçe gibi saraylara birkaç km uzaklıktaki bir askeri karakolda, ilk kez Türkiye’nin askerleri katledilmiştir.
Böyle bir şey olur mu? Yabancı bir devlet kuvveti, egemen bir ülkenin askeri merkezini basar ve uykudaki askerlerini katleder mi?
Yanıtını yukarıda zaten okudunuz.
Emperyalistlerden iyi niyet ve nezaket beklemek, şartların eşit olmadığı koşullarda “karşılıklı çıkar” gereği aynı yatakta uyuma isteği, ancak cariye- kral ilişkisi temelinde mümkündür. Karşılığında en fazla birkaç tane fıstık alabilirsiniz. Bunun anlamını iyi bilen Atatürk, İskenderun’da Yıldırım Orduları Komutanı’yken sadrazam Ahmet İzzet Paşa’nın “İngilizlerin karaya çıkmasına izin ver” yollu talimatına “benim micâzım İngilizlerin ne kadar kibar olduklarını anlamaktan uzaktır, İngilizler karaya çıktığında ateşle karşılanacaktır.” diye yanıt verir. 
Sevr’le başlayan bu süreç koca bir ülkenin işgaline doğru uzanırken, İngilizler daha İstanbul’u işgal ettikleri ilk gün sabaha karşı Şehzadebaşı’nda bulunan Vezneciler Mızıka Karakolu’nu basıp uykudaki askerlerimizi katlederler.
Bu katliam kuşkusuz tüm orduya ve halka verilen bir göz dağıdır ve herhangi bir “stratejik enstrüman” veya yerli bir “kara gücü” tarafından değil ama İngiliz Kraliyet Askerleri tarafından doğrudan yapılmıştır.
Nazım Hikmeti Kurtuluş Savaşı Destanı’nda bu katliamı destansı bir şekilde yazar.
“920nin 16 Martı
uykuda kesti kâfir üçümüzü,
kurşuna dizdi kâfir ikimizi.
İngilizin hepsi değil domuzu
Sabaha karşı aldı canımızı.”
“920nin 16 Mart sabahı,
karakolun karşısında
bırakmadım elimden silâhı,
yere serdim iki İngilizi.
Senin ırzını kurtardım İstanbulum,
Sana can feda çakır gözlü gülüm.”
16 Mart aslında bizim demokrasi, özgürlük, bağımsızlık savaşımızda uğursuz bir tarihtir. Bu olaydan yıllar sonra yine aynı tarihte, 16 Mart 1978 günü, İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde 7 öğrencinin ölümü, 41 öğrencinin de yaralanmasıyla sonuçlanan bombalı ve silahlı saldırıyı bu kez kontrgerilla maşası faşistler gerçekleştirecekti. 
Günümüzde de son ana kadar emperyalistler yeterince olgunlaşmadan doğrudan yani kendi kuvvetleriyle kitlesel katliamlar, büyük askeri müdahaleler yapmıyorlar. Aslında 16 Mart 1920 ile başlayan süreç içinde ve Kurtuluş Savaşı dışında bunun örneklerini ülkemizde görmüyoruz. 
16 Mart 1920’de egemen bir devletin yönetim merkezinin birkaç km uzağında askerlerimiz katledilmişti. Bunun utancını halâ içimizde taşıyoruz. Bu onur kırıcı eylemin bir ikincisini ise, Irak’ın Kuzey’inde 11 Özel Kuvvetler subay ve astsubayının başına ABD çuval geçirerek bize yaşatacaktı. Aslında bu olay şehit edilmekten daha büyük travmaya neden oldu. Çünkü halâ bu çuval, kurmay heyetlerin başındadır ve çuvalın iplikçiklerinin arasından ancak önünü görebilmektedirler. ABD ile direk çatışmaktan kaçınan, onun açtığı savaşı kabul edemeyen bir siyasi-askeri bir kurmay heyetle 16 Mart 1920’nin askeri ve siyasi kurmay heyeti arasında gerçekte ne fark var? Günümüzle geçmişi yani 16 Mart 1920’yi birleştiren ikinci önemli özellik budur. Elbette ordumuzdaki ve halkımızdaki Mustafa Kemal’in mirası anti-emperyalist damara güveniyoruz ancak bu damarın belirginleşmesi için sanırım ülkemizin daha fazla çıkmaza sürüklenmesi gerekecek.
Bugün halâ egemen bir ülke olarak topraklarımızda şehitler vermeye devam ediyoruz. Sevgi ve barış pıtırcığı, ve Obama’nın kara gücü PKK, Suruç katliamından önce askerlerimize saldırmaya başlamıştı. Şu son olaylara baktığımızda son 15-20 gün içinde 10’a yakın asker ve polisi şehit verdik. Kimi şehitlerimiz, aynı Vezneciler karakolu gibi uykuda kurşunlandılar, kimi ise eşinin yanında kimisi de pusuya düşürülerek şehit edildi.
Peki, gerçekte 16 Mart 1920 ile bugün arasında askerilerimizin katledilmeleri açısından nesnel bir fark var mıdır?
Türkiye’yi etkileyen, tarihimizde iki büyük emperyalist proje vardı. Meseleye bu açıdan bakmazsak bunu anlayamayız. Sevr’in maddelerinin hayata geçmesini bugün en çok savunan örgüt PKK’dır ve BOP içinde sözde Kürdistan için çizilen harita ile Sevr’in Kürdistan haritası aynıdır. Her ikisinde de planlamayı yapan emperyalizmdir ve üstelik BOP’un mimarı ABD, Lozan’ı halâ tanımamaktadır. Sevr’i neredeyse yüz yıl önce silah kullanarak yırtıp attık. BOP’un da yırtıp atılması ne yazık ki aynı şekilde olacaktır. Bunu görebilmek için kâhin olmaya gerek var mı?
16 Mart 1920’de İngilizlerin katlettiği Zileli Abdullah Çavuş ile daha birkaç gün önce eşinin yanında şehit edilen Malazgirt İlçe Jandarma Bölük Komutanı Binbaşı Arslan Kulaksız’ı birleştiren ana hat bu hattır. 
16 Mart 1920’de İngilizlerin uykusunda katlettiği İbiş Oğlu Abdulkadir ile daha birkaç gün önce evinde Suruç’ta uykuda iken başlarından kurşunlanarak şehit edilen polis memurları Feyyaz Yumuşak ile Okan Acar’ı birleştiren hat aynı hattır.
Bu şehitler, egemen bir ülkenin “iktidarsız iktidarlarının” yönettiği ülkemizde, emperyalistlerin ya bizzat doğrudan kendi silahlı güçleriyle ya da yeni “kara güçleri” olan PKK gibi stratejik enstrümanları tarafından katledildiler. Zileli Abdullah Çavuş’tan Binbaşı Arslan Kulaksız’a, İbiş Oğlu Abdulkadir’den Feyyaz Yumuşak’a kadar verdiğimiz şehitler geçmişin Sevr’ine ya da günümüzün Sevr’i Büyük Ortadoğu Projesi’ne karşı verilen bağımsızlık ve özgürlük şehitlerimizdir.
Vatan sevgisi bir hobi değildir, bunu ilerdeki günlerde daha iyi anlayacağız. Vatanı sevmek yaşamsal risk almayı gerektirir. Aynı İbiş Oğlu Abdulkadir, aynı Binbaşı Arslan Kulaksız ve aynı Vedat Demircioğlu’nun aldığı gibi. Çünkü emperyalist projelere direnmenin ve bağımsız bir ülkede yaşamanın başka bir formülü bulunmuyor.

Bu yazı 30 Temmuz 2015 tarihinde Aydınlık Gazetesi'nde yayımlanmıştır

5 Ocak 2015 Pazartesi

Çukurova'da Fransız!a İlk Kurşun


Çukurova'da Fransız'a İlk KurşunAdana’nın Kurtuluşu 5 Ocak 1922’dir. Ancak Adana’nın Fransız işgalinden kurtuluşunu sadece Adanalı Kuvayı Milliyecilere bağlamak doğru değildir. Aslında 5 Ocak 1922, tüm Çukurova’nın emperyalist Fransız işgalinden kurtuluşunu simgeler. Bu süreç Dörtyol’da, Kozan’da ve tüm Çukurova’da Fransızlara karşı yapılan “çete” savaşıyla başlar ve Sakarya Meydan Savaşı’nın kazanılmasıyla Fransızların direncini tamamen kırar.
Tüm Anadolu’da düşmanı bozguna uğratan mermilerin ilki Çukurova’da sıkılmıştır. Bu satırların yazarı da buna inanıyor. Bu konuda gerek İzmir’de Hasan Tahsin’in gerekse de Balkesir’de 15 Mayıs 1918’de ilk kurşunun atıldığına ilişkin tezler de vardır. Burada önemli olan Anadolu’da düşmanla yapılan savaşta kuvvetler arasındaki tatlı yarıştır.
Türkiye’nin Güney’i ve Doğu’su, Batı’sından daha önce uyanmıştır. Dörtyol’da örgütlü bir şekilde atılan kurşunlar bunu işaret eder. Dörtyol’u Fransız üniformaları içinde işgal eden Ermenilerin yaptıkları zulme daha fazla katlanamayan halk, çareyi savaşarak direnmekte bulur. Millî Mücadele’de düşmana karşı atılan “ilk kurşun Dörtyol’da, 19 Aralık 1918’de, Mondros Mütarekesi’nin üzerinden daha 2 ay bile geçmeden Mehmet Çavuş (Mehmet Kara) ve müfrezesi tarafından atılmıştır.
Çukurovalı dirençlidir, sıtmaya direnmiştir, padişahların zulmüne direnmiştir, koca Çukurova’yı bataklıktan verimli bir ovaya çevirmiştir ve vatanını asla düşmana terk etmeyecektir.
Terk etmemiştir de.
‘KAÇ KAÇ’ OLAYI VE ERMENİ KATLİAMLARI
Fransa’nın Adana’yı işgali bütün Çukurova’da büyük katliamlara neden olur. Fransız askerlerinin himayesinde ve üniforması içinde halka saldıran Ermeniler birçok müslüman köyünde katliamlar yapar. Bu katliamların daha da artacağından endişe duyan halk kadınlarını ve çocuklarını Toroslara kaçırır. Babam üzgün bir şekilde anlatırdı. Ona da Safiye ablası anlatmıştır. Kendisi daha kundakta bebekken ablasının kollarında dağlara doğru bu yolları aşar. Seyhan Nehri’nin en büyük kollarından Çakıt Deresi’nden geçerlerken patiği düşer ve babaannem çığlıklar içinde bir süre çocuğunu derede arar. Daha sonra anlar ki düşen sadece patiktir.
Kaç Kaç olayı basit bir kaçma olayı değildir. Adanalılar Fransızlara ve Ermeni çetelerine karşı mücadeleyi daha iyi örgütlemek için dağlara çekilirler.
Ama halk, Ermenilerin tecavüzlerini, katliamlarını hatırladığı ve yurtlarını terk etmek zorunda kaldıkları bugünle ilgili ağıtlarını yakmaktan da geri durmaz.
“On Temmuz bilseniz ne kara gündü;
Obalar göç etti, ocaklar söndü,
Adana bir yangın yerine döndü,
O günden ruhlarda bir sızı vardı”
ADANALILARI ZAFERE TAŞIYAN ÇETE SAVAŞLARI
Adanalı nasıl doğal afetlere ve her türden zorluklara boyun eğmemeyi birlikte imece yaparak başardıysa, Fransız işgaline karşı da aynı şekilde direnmesini bilecekti.
Adanalı, çeşitli yerel önderler ve Atatürk’ün görevlendirdiği subayların liderliğinde, çeşitli büyüklükte gerilla birlikleri şeklinde örgütlenmiş ve Fransızlara önemli darbeler indirmişlerdir.
1. Kavaklıhan, Aflak, 2.Kavaklıhan, Yarbaşı, Hinnepli, Taşçı, Mercin ve Büyük Fadıl Savaşları ve Kar Boğazı Baskını gibi çete savaşlarında ciddi başarılar kazanan Adanalılar, Fransızları yirmi günlük ateşkes antlaşmasına ve daha sonra da Ankara Antlaşması’nı imzalamaya zorlamıştır.
Bu başarıda kesinlikle Mustafa Kemal’in daha Yıldırım Orduları Komutanı iken Adana’da köylere silah dağıtımını ve gerilla birliklerinin örgütlemesi konusunda uzak görüşlülüğü vardır.
Atatürk’ün 4 ve 12 Kasım 1919 tarihinde Klikya (Çukurova) Kuvayi Milliye Kumandanı Binbaşı Kemal Bey’e verdiği emir özetlenmiş haliyle şöyledir.
Fransızlara darbe vuracak gerilla/çete örgütlemesini ve buradaki gerilla harbinin başına Kemal Bey’in getirildiğini, küçük gerilla birlikleriyle Fransız işgal bölgesine girilmesini, çetelerin silahlanması için ilk etapta 713 Martin,16 Alman ve 16 Rus tüfeği ve yeteri kadar cephanenin Everek’e sevkini emreder. Yine ikinci etap olarak 1500 Martin, 500 Alman tüfeği ve yeterince cephanenin yine Everek’e sevkini ister. Mücadeleye hangi ilçeden başlanacağı ve nerelere kadar örgütlenme yapılacağından, bölge sorumlukuklarına ve komutanların takma adlarına kadar, kendisi karar verir.
Adanalılar bu emri alır ve eksiksiz uygular. Subayların ve yerel önderlerin önderliğinde büyük gerilla birlikleri örgütlenir ve Fransızlara önemli darbeler vurulur. Bu konuyla ilgili detaylı bilgileri İşçi Partisi MKK Üyesi ve İstanbul İl Başkanı Sayın Osman Bilge Kuruca’nın Kaynak Yayınları’ndan yayımlanan Atatürk ve Gerilla Savaşı adlı kitabında bulabilirsiniz.
ÇETE SAVAŞI’NDA ‘KUVVACI BASIN’
Atatürk, bağımsızlık kazanıldıktan sonra Adana’ya 15 Mart 1923’te gelir ve büyük bir ilgi ile karşılanır. Türk Ocağı’nda yapmış olduğu konuşmasında “Efendiler, bende bu olayların ilk teşebbüs fikri bu memlekette, bu güzel Adana’da doğmuştur” diyecektir. Bu bir bakıma bir gerçeğin Adanalılara teslimidir.
Adanalı sadece silahla direnmez. Düşmanın karşı propagandasını bertaraf etmek üzere gazeteler de çıkarır. Bu gazeteler içinde en önemlisi Ahmet Remzi Yüreğir’in önderliğinde yayımlanan Yeni Adana gazetesidir ve halen Adana’da yayımlanmaktadır. Gazete daha yayın hayatının başında Fransız işgal kuvvetleri tarafından yasaklanır. İşgale karşı mücadeleyi örgütlemek için Kayseri’ye geçen gazetenin sahibi Ahmet Remzi Bey yeniden gazeteyi yayımlamak için çabalar ve başarır da. Yeni Adana mücadelenin sesi olur. Atatürk’ün demeçlerini ve TBMM tutanaklarını yayımlar. Bir yandan Fransızlar, bir yandan işgalcilerle işbirliği yapan kimi Türk hainler ve Ermeniler de gazete çıkarır. Uçaklarla bu gazeteler halka atılır ama yenilgiyi önleyemezler.
Adana’da “At ölür it bayram eder “ özdeyişi çok kullanılır. Ancak bu kez “it” öldürülmüş, atlar ise vakurla zaferi selamlamıştır.
Fransızları silahla Adana’dan kovan Adanalıların torunları Haziran 2013’te sahneye çıktı. Anadolu’da Haziran Ayaklanması sırasında Hatay’la beraber faşizme ve gericiliğe en büyük direnci gösterenler yine onların ruhuydu ve dedelerinin ruhlarını 90 yıl sonra gülümsetmeyi yine başardılar.
Yararlanılan Kaynaklar
-Atatürk ve Gerilla Savaşı, Osman Bilge Kuruca, Kaynak Yayınları
-Kurtuluş Savaşı’nda Adana Basını, Yrd. Doç. Dr. Gülseren Akalın, Çukurova Üniversitesi Öğretim Üyesi
-Çukurova’da Halk Kültürü İle İlgili Bazı Tespitler, Doç. Dr. Yusuf Kılıç

http://www.aydinlikgazete.com/ozgurluk-meydani/cukurovada-fransiza-ilk-kursun-h60107.html

14 Aralık 2014 Pazar

Birleşebileceğimiz Hayali Bir Atatürk Yok


Birleşebileceğimiz hayali Atatürk yokSayın Alogan, Merkez Sağ’ın temellerini “hür teşebbüs, ABD-NATO’ya tam bağlılık ve popülizm” olarak sıralıyor. Aslında halk dalkavukluğu veya halk avcılığı sadece Merkez Sağ’ın değil, Atatürk dönemi sonrası tüm iktidarların sarıldığı “ip” oldu. Örneğin Atatürk hayatını kaybettikten hemen sonra, İnönü döneminde “Demokrat Parti’nin elindeki kozu almak gerekçesiyle” din derslerinin yeniden müfredata alınması buna ilginç bir örnektir.
Aslında Sayın Alogan’ın işaret ettiği önemli bir nokta var; 1950-80 döneminde olduğu gibi, günümüzde Merkez Sağ’ın toplumsal tabanı var mıdır?
İkinciyi ise biz ekleyelim; Sayın Alogan’ın yukarıda sıraladığımız 1950-80 dönemindeki Merkez Sağ’ın siyasetlerinin aynını bugün savunan bir Merkez Sağ aydını kaldı mı?
Sorunun bu şekilde sorulması Yavuz Alogan’ın dile getirdiği fikirleri daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.
Bugün Merkez Sağ’ı temsil ettiğini düşünen değerli aydınlar vardır ve bu aydınlarımızın bir kısmı Yavuz Alogan’ın belirttiği gibi Aydınlık ve Ulusal Kanal’da özgürce fikirlerini söylemektedirler. Kanımızca bu aydınlarımız kendilerini Merkez Sağ’ın aydını zannetmektedirler. Çünkü geçmişte Merkez Sağ’da yer alan söz konusu aydınlarımızın çoğu Amerikan karşıtıdır, kendilerini Atatürk milliyetçisi olarak tanımlamakta ve NATO karşıtı yazılar yazmaktadırlar. 1980’den geriye doğru elli yıl boyunca herhangi bir Merkez Sağ aydını böylesi yazılar yazabilir miydi? İşte böyle bir kanıya sahip olmamızın temel nedeni budur. Elbette serbest piyasayı savunmaları bu tablo içine oturmuyor ama şimdilik serbest piyasa ve söz konusu aydınlarımızın serbest piyasa konusundaki tavrını başka bir tartışma konusu yapalım.
MERKEZ SAĞ’IN AYDINI MI? 
Merkez Sağ d/evrilip bugün AKP’yi yaratmıştır ama içindeki namuslu aydınlarımız böylesi bir “muhafazakârlığı” reddederek Kuvayi Milliyeci köklerine dönmeye çalışmaktadırlar. Yine aynı yanlış sanı yeni CHP’yi reddeden ve eleştiren CHP’li aydınlarımız için de geçerlidir. Çünkü ait olduklarını düşündükleri “eski” ve “yeni” CHP’nin programı aynıdır ve sosyal demokrasiyi hedeflemektedir. Oysa Kemalizm ve Sosyal Demokrasi arasında bir köprü olduğu bugüne kadar saptanamamıştır. Gerek Merkez Sağ ve gerekse de Merkez Sol’ da yer alan ve Atatürk’e içtenlikle bağlı olan söz konusu aydınlarımızın Atatürk devrimlerini kararlılıkla savunan Aydınlıkçılarla aralarına çekmeye çalıştıkları sınır bu nedenle gerçekçi değildir.
Aydınlık ve Ulusal Kanal’ın, geçmişte Merkez Sağ’da yer alan yazarlara yer vermesi burada anlamlı hale geliyor. Gerek Yavuz Alogan’ın işaret ettiği yeni bir Merkez Sağ parti gerekse de Atatürkçü olduğunu iddia eden yeni partiler bu süreç sonunda kurulabilse bile, önünde sonunda Türk devriminin Halkçı, Sosyalist ve Milliyetçi birikimine yönelmek zorundadırlar. Çünkü hayat birbirine benzeyen iki hareketin ayrı nehirlerde akmalarına izin verecek kadar uzun değildir.
GEÇERLİLİĞİNİ YİTİRDİ
Bugün, “sağ” ve “sol” gibi bir ayrımdan çok Emperyalizm Çağı’nın saflaşması olarak milli- gayri milli saflaşmasından söz edebiliriz. Günümüzde elbette sınıf mücadelesi de bu saflaşma içinde yer almaktadır.
Merkez Sağ veya Merkez Sol tanımı bugün ülkemizde geçerliliğini yitirmiştir. Eski Merkez Sol veya CHP “yenileştirilmiş” ve gayri milli roller oynamaktadır. Merkez Sağ’ın önemli bir kesimi AKP’de yitip giderek gayri milli karakter kazanmıştır.
Merkez Sağ’ın ve Sol’un yukarıda tarif edilen aydınının önünde Batı’yla, ABD ile birleşme yolları bizzat kendi tercihleriyle kapalıdır. Bu çerçevede Sosyalistlerle ve Atatürk devrimcileriyle, “Milli Anayasa Forumu” çatısı altında buluşmuşlar, Cumhuriyet tarihinin en hayırlı işini Atatürkçülerle ve sosyalistlerle ortak mücadele ederek başarmışlardır. Devrimcilerle birlikte çalışarak, AKP’nin “Bölücü Anayasa” girişiminin engellenmesine katkıda bulunmuşlardır. Ergenekon gibi doğrudan ABD müdahalesiyle gerçekleşen bir operasyonun başarısızlığa uğratılma mücadelesine destek olarak eylemli olarak ABD nezdinde risk de almışlardır. Eskiden olsa bu operasyona direnebilirler miydi? İşte bu nedenle bu aydınlarımızın kendilerini Merkez Sağ’da sanmaları bir yanılgıdır ve bu yanılgı yeni Merkez Sağ parti kurma hayaliyle daha da pekişmektedir. Aynı şekilde Atatürkçülüğü de Altı Ok’tan bağımsız bir şekilde “duygusal” olarak savundukları için sağlam bir zeminde duramamaktadırlar. Örneğin ekonomide devletin rolü, serbest piyasanın kontrolü, sürekli devrim, ABD karşıtlığı gibi konularda Atatürkçülükten ayrılmaktadırlar.
Merkez Sağ’a gönül vermiş yazarlar ve siyasetçiler “Atatürk’te Birleşmeyi” hedefliyorlar. Atatürk’te birleşmek samimi olarak düşünülüyorsa bu durumda birleşilecek programın söz konusu ilk altı maddesi, Türkiye’nin 150 yıldır emperyalizme ve Ortaçağ’a karşı sürdürdüğü demokratik devrimin programıdır. Bu program da Kemalist Devrim olarak tanımlanmıştır ve başka bir Atatürkçülük de yoktur.
‘ATATÜRK’TE BİRLEŞTİK’
Üzerinde birleşeceğimiz hayallerimizde kendimize göre yontacağımız bir Atatürk yoktur. Üzerinde birleşebileceğimiz, kişilerin algılarına göre şekillenmiş bir Atatürk yoktur. Atatürk’ün devrimci programı Altı Ok’la belirlenmiştir ve birleşilebilecek yegâne program budur. Merkez Sağ’ı temsil ettiğini düşünen aydınlarımızın “Atatürk’te Birleştik” dediği şey aslında Altı Ok programıdır. Bunun bilinçli bir tercih olmadığını düşünmek bile istemem.
Dolayısıyla Sayın Alogan’ın işaret ettiği “sosyalist bir partinin merkez sağın toparlanmasına katkı yapmasından çok”, kanımca amaçlanan, demokratik devrime önderlik edecek ülkemiz kadrolarının birlikte iş yapabilme kabiliyetini arttırmak ve bir cephe oluşturmaktır.
MÜLKİYETİ TERK ET VE ÖYLE BİN!..
Günümüzün görevi, “Atatürk’te Birleştik” deme cesareti gösteren herkesi, hangi fikir akımından veya siyasi partiden gelirse gelsin “Nuh’un gemisinde” toplamaktır. Önemli olan geminin adı değil, programıdır. Hali hazırdaki “geminin” adını bahane etmek itirazların en geçersizidir ve bu yolla sonuç alınamayacağı tecrübe edilerek görülecektir.
Nuh’un gemisinin kaptanından miçosuna kadar tüm mürettebat, ufukta görev vereceği-alacağı yolcuları aramaktadır. Bu değerli yolcuların yanlarına gitmekte, birlikte çalışma isteğini içtenlikle anlatmaktadırlar.
Nuh’un gemisi, yolcularını her limandan alma veya deniz üzerindeki her kırık tahta parçasının üzerinden kurtarma kabiliyetine ve disiplinine sahiptir. Eğer bu görülemiyorsa, Ergenekon ve bölücü anayasa sürecinde olduğu gibi bu da tecrübe edilerek görülecektir.
Gılgamış destanında belirtildiği gibi, Nuh Peygamber’in gemiye binmek üzere olan insan çiftine “Mülkiyeti terk et ve gemiye öyle bin” şartı vardır.
Bugün ise tek koşul, nereden gelirse gelsin yolcuların Atatürk’te birleşmesi, bağımsız ve özgür Türkiye için savaşmasıdır.
http://www.aydinlikgazete.com/turkiye/birlesebilecegimiz-hayali-ataturk-yok-h58486.html

25 Kasım 2014 Salı

Demirtaş'a "Komünist" Bir Mektup

HTKP Merkez Komitesi imzalı mektup, TKP döneminde izlediğimiz PKK çizgisi ile arasına sınır çekmeye çalışan tutumdan vazgeçildiğini gösteren önemli bir belge niteliğindedir. “Emperyalizme karşı ortak mücadele” konusunda vurgularla dolu olan mektup, PKK-HDP-BDP çizgisinin emperyalizmle işbirliği yaparak “etnik hakları” sağlama konusundaki fiili politikasına en küçük bir eleştiri içermiyor. Bunun aksine Selahattin Demirtaş’ın seçim sürecindeki “samimi” açıklamalarının ülkemizdeki “sosyalizm mücadelesine” katkısı olacağını belirtiyor.
Kısaca bu mektup, seçim sürecinde hiç de “hayret etmeden” tanık olduğumuz Amerikancı merkez basın ve yayın kuruluşlarının ve onların yazar ve programcılarının Selahattin Demirtaş’ı “parlatma” ve “sevimli” gösterme tutumuyla buluşuyor.
20.08.2014 tarihinde İleri Haber adlı internet sitesinde yayımlanan söz konusu mektupta, Mahsun Korkmaz’ın heykelinin yıkılması sırasında meydana gelen olaylar “üzücü” olarak nitelendirilirken, “gençlerin” ölümüne vurgu yapılıyor ama aynı olaylarda şehit olan askerin kaybından bahsedilmiyor. Bilinmez, belki de şehit olan asker de toplam genç ölümleri içinde geçiyordur!
“Recep Tayyip Erdoğan’ın aday olduğu, CHP ve MHP’nin AKP ile gericilik yarışına girdiği” belirtilirken “Kürt siyasi hareketinin ve HDP’nin sizin adaylığınızda somutlanan seçim stratejisi ise doğal olarak gericilik yarışında bir yere oturtulamaz... Bu vesileyle, aldığınız başarılı seçim sonucu için sizi kutluyoruz.” denerek Demirtaş’ın bu “gericilik” yarışında “ileriyi” temsil ettiği kabul ediliyor.
Gericilerin yarıştığı bir platformda, yarışmacılardan biri nasıl ilerici olabilir? Sorulması gereken birinci soru budur.
“Tüm bunlarla birlikte gerek seçimlerde kullandığınız dili ve yaklaşımı, gerekse almış olduğunuz oy oranını önemsediğimizi dile getirmek istiyoruz. Bu yaklaşımın ve sonuçların ülkemizdeki sosyalizm mücadelesinin geleceğinde oynayacağı rolü dikkatle değerlendiriyoruz. Aynı şekilde, Türkiye emekçilerinin bütününe soldan seslenen bir söylemin başarı şansı olduğunu da görüyor, sizin de bu durumu dikkate aldığınızı düşünüyoruz.”
Kendisi bile sosyalizmi savunmayan bir hareket nasıl olur da sosyalizm mücadelesinin geleceğinde rol oynayabilir? Kürt siyasi hareketi olarak tanımlanan PKK ve Türkiye’deki yasal temsilcileri “ne zaman sosyalizm mücadelesine girdiler, bölgelerinde ne zaman ağalığa ve aşiretlere karşı mücadele ettiler” sorusu bu konuda ilk akla gelenler.
DEMİRTAŞ’A MİSYON YÜKLEMEK
Biz bugüne kadar duymadık ama HTKP Merkez Komitesi herhangi bir HDP veya PKK temsilcisinden ABD karşıtı bir söylem duydu mu?
Biz kesinlikle söyleyebiliriz ki ABD Büyükelçileriyle toplantılar yapan, ABD’ye giderek ABD’nin üst düzey devlet yetkilileriyle görüşen, Güneydoğu’da ABD temsilcilerine şehir şehir eskortluk yapan güç, Demirtaş’ın temsil etiği güçtür. Bu durum HTKP’ye bir şey ifade etmiyorsa elbette söylenecek bir şey kalmamış demektir. Ancak eminiz ki HTKP’nin tabanına bu gerçekler önemli şeyler ifade etmektektir.
HTKP bu mektubuyla, PKK ve kuruluşlarına sahip olmadıkları bir anlam yüklemek istemektedir ki, bu ise gerçeklerle ve devrimci vicdanla uyuşmuyor.
Irak’ın Kuzeyinde onlarca yıldır ABD koruması altında büyütülen ve faaliyet gösteren bir kuvvetle “emperyalizme karşı ittifak kurulabilir mi” sorusu ise kanımızca hiçbir zaman yanıtlanamayacaktır.
HTKP’nin mektubu, PKK çizgisinin emperyalizmle işbirliği çizgisi olduğunu ısrarla görmeyerek “Bunun için gelin, Türk ve Kürt halklarının kardeşliği ve barış projesinin anahtarını, ülkemizi emperyalizmin kirli senaryolarının bir parçası haline getiren savaşçı, mezhepçi ve faşizan bir iktidara bırakmayalım” ifadesiyle bu görüşümüzü pekiştiriyor. Oysa HTKP bilmez mi ki Oslo’da CIA’nın temsilcisinin de bizzat bulunduğu ve denetlediği Oslo görüşmelerinde, PKK, emperyalizmin desteğiyle AKP ile ittifak yaparak Türkiye’yi bölmeye çalışmaktadır. PKK’nın Türk ve Kürt emekçisini sosyalizmle buluşturarak refaha ulaştırma hedefi yoktur.
Sanırız mektupta döne döne “emperyalizm” vurgusunu okuyan ve her fırsatta ABD’li yetkililerle görüşen Demirtaş, en çok emperyalizm vurgusunu anlamakta zorlanmıştır. Demirtaş, destek aldığı ve taşeronu olduğu ABD’ye karşı nasıl mücadele edebilir?
Yine anlamakta zorlandığımız bir diğer ifade ise “Kürt ulusal hareketinin yarattığı ileri birikim”dir. Hangi ileri birikimdir söz konusu olan? Edebiyatta, sanatta ve onlarca yıldır yönettiği belediyelerdeki yozlaşma ve belediyeciliğin en kötü örnekleri midir “ yoksa ABD başta olmak üzere emperyalizmle yapılan işbirliği ve taşeronlaşmadaki deneyimleri midir? Enstrüman olmayı ve dünyanın istenilen her yerinde “tetikçiliği” kendi liderlerinin ifadesiyle kabul eden siyasi bir hareket, hangi ileri birikimi yaratabilir?
Mektupta “Bölgeyi tarihsel olarak ileri taşıyacak gerçekçi çözüm, Kürt ulusal mücadelesinin yarattığı ileri birikim kadar, bu topraklarda 200 yılı aşan bir süredir devam eden aydınlanma hareketi ve modern işçi sınıfı mücadelelerinin yarattığı birikimi de kapsayacak şekilde, Türkiyeli bir karakter taşıyacaktır.” deniyor.
PKK’YA SELAM GÖNDERMEK
Önce bir sır verelim. Bahsedilen “200 yıllık aydınlanma hareketi” emperyalizme ve Ortaçağ gericiliğine karşı öncelikle bir Kürdüyle Türküyle, Arabıyla millet oluşturma mücadelesidir ve bu süreç işçi sınıfı mücadelesini de kapsarken, “ileri birikim” olarak ifade edilen “Kürt Hareketi” ise bu sürece emperyalizm ve Ortaçağ kuvvetleriyle ittifak ederek aydınlanma sürecine direnen bir harekettir. Emperyalizmin desteklediği bir hareket “ulusal” mücadele yapamaz!
HTKP’nin bu mektupta çizdiği “sosyalizm” mücadelesi bir kez daha hayatın dışında ama Demirtaş üzerinden emperyalizmle buluşma çizgisidir. Bu konuda tüm içtenliğimizle HTKP’yi uyarmayı devrimci bir görev olarak görürüz.
Son olarak, HTKP mektubunu Demirtaş’a “devrimci selamlarla” bitiriyor. Oysa bilinmelidir ki, Türkiye cephesinden, emperyalizmle işbirliği yapan PKK’ya gönderilecek bir devrimci selam yoktur!
Hiç yoktur!
Kubilay Kızıldenizli
http://www.aydinlikgazete.com/guendem/49238-demirtasa-komunist-bir-mektup.html

Nuh’un gemisinde yeni bir sefere çıkıyoruz

Aydınlığa can kurban!
Aydınlığa adanmışız, Türkiye halkının aydınlığına, büyük insanlığın aydınlanmasına!
Feda olsun!
Gözünüz aydınlık!
Gözümüz aydınlık!
Onunla görüyoruz.
Hem gözümüzü, hem gönlümüzü aydınlatıyor.
Aydınlık, adı üstünde ulaştığı her menzile aydınlık taşıyor.
Gözünüz aydınlık!
Yeni bir sefere çıkıyoruz!
Yolumuz aydınlık!
Yükümüz aydınlık!
Kök boya
Türkiyemizin yaşayan en eski gazetesidir. 1 Haziran 1921 günü, İstiklâl Savaşı’nın ateşi içinde doğdu. O ateşle yanıyor.
Kurucusu Dr. Şefik Hüsnü Değmer. Rengini o verdi. Kök boyadır. Bin yıl geçse solmaz, hep alev alev yanar. Yunus Emre gibi bin yıllara yana yana yürüyecektir.
Yanacaktır ki, Türkiye’yi aydınlatsın! Emekçi halk için yanan fedai geleneği en büyük güç kaynağıdır.
Hazreti Nuh’un seçtikleri ve Fikret Otyam’ın seçtikleri
Nuh’un gemisidir Aydınlık!
İnsanlığın değerlerini tufanlardan kurtarır ve geleceğe taşır.
Aydınlık’ın 1920’lerden bu yana kadrosuna bakın, en başta Nâzım Hikmet’ten bugün Fikret Otyam’a kadar, Hazreti Nuh tarafından Amiral gemisine seçilerek alınmışlardır. Asılları, nesilleri sağlamdır.
Keçileri dolduran, bilginiz olsun, Fikret Otyam’dır. Bir de ceylan gözlü kızları! (Kozmik bilgi!) Bu konuda Hazreti Nuh’un hiçbir mesuliyeti yoktur!
Gemiye kaçak binenler de olmuştur. Fırtınalarda denize ilk atlayanlardır. Ama kaptan ve mürettebat hâlâ Nuh’un gemisindedir. Herkes görevinin başındadır ve gözler ufuklardadır. Vurulanların yerini, hemen sıradaki alır. Aydınlıkçı, fırtınalara, kasırgalara göğüs geren adamdır. Menzilin devrim olduğunu bilir. Rotadan emindir.
İsmimiz kıyamete kadar kütüğe yazılmıştır
1968 yılında yeniden aylık dergi olarak yayımlanırken, Vahap Erdoğdu “Aydınlık” dedi. Kütükteki ismimiz!
1978 başında günlük gazete hazırlanıyor. O zaman Yaşar Kemal de Yaşar Kemal’di haa! Yine öyledir. Cağaloğlu’ndaki merkeze geldi. Adı ne olacak, o konuşuluyor. “Doğu” dedi, “Siz aklınızı mı kaybettiniz, Aydınlık varken, isim mi aranır. Aydınlık, Türkçenin en güzel gazete adıdır. Kıyamete kadar daha güzel bir isim bulunamayacaktır.”
Kütüğe ismimiz, erdemle ve irfanla yazılmıştır, kimse değiştiremeyecektir.
Aydınlık sözü
1993’te başyazar Aziz Nesin’dir. Halka Aydınlık sözü vermiştir:
“Yediden yetmiş yediye herkesin gazetesi değil Aydınlık. Çünkü kendini herkese beğendirmek isteyen, sevimli görünmek için çırpınan insanın, partinin, politikanın, inancın hiçbir gerçek değeri yoktur. Herkese kendini beğendirmek, hem olanaksız, hem gereksiz, hem de böyle yapanın kendisi ve karşısındaki için onur kırıcıdır. Aydınlık, halkın doğrularını halka yansıtan bir gazetedir. (...) Okurlarımız bize sormalıdır: Hani halkın gözü kulağı, dili olacaktınız, hadi olun da görelim. Büyük bir çaba ve özveriyle halkın gazetesi olmaya çalışacağız. Söz veriyoruz.” (Aydınlık, 1 Mayıs 1993.)
Bize Aydınlıkçı derler, sözümüz namustur.
Emeğe ve vatana sadakat: Namusumuz alnımıza yazılmıştır.
Okuyucu kimdir
Aydınlık’ın okuyucusu kimdir?
“Ölümünden dört gün önce 16 Mart 2013 günü, saat 7.00’de O’na bir şeyler yedirebilmek için yoğun bakıma gittim. İsteksizdi. Ölüme gittiğini biliyordu ve yüzüme bakmıyordu, bakamı-yordu. ‘Bak abi sana bir sürprizim var’ dedim. Koynumdan çıkardım Aydınlığı ve çarşaf gibi açtım. Bir insan ölüm yatağındayken, böyle ışıltılı mı bakar, böyle mi parlar gözleri. Ben kardeşinden bile esirgediği sıcaklığını son enerjisiyle Aydınlık’a verdi. Aydınlık’ı içer gibi okumasını izledim. Aydınlıkçı olmak, demek böyle bir şeymiş. Aydınlık’ın ölmekte olan bir insana nasıl umut ve iyimserlik aşıladığını gördüm. Aydınlık, ağabeyim Genç Osman Kızıldenizli’ye ölümsüzlüğün sırrını vermişti.” (Kubilay Kızıldenizli’nin 16 Nisan 2013 günlü mektubu.)
Kökten Aydınlıkçılar
Aydınlık, şimdi yeni bir atağa kalktı. Daha zengin haberleri ve daha engin yorumlarıyla okuyucuya ulaşıyor. Büyük Halk Hareketinin gazetesiyiz. Fırtınalara yelken açıyoruz.
Aydınlık, yeni yazarlarla süreci tahlil ve çözüm yeteneğini güçlendirdi.
Onlara “Aydınlık’ın yeni yazarları” diyemiyorum, hepsi Türkiyemizin Kökten Aydınlıkçıları. Soyadı sırasıyla hepsini selamlıyorum:Ekrem Ataer,
Tuna Kiremetçi,
Nasuh Mahruki,
Ufuk Söylemez,
Barbaros Şansal,
Ümit Zileli,
Aptülika (Sona yazılsın diye soyadı kullanmıyor).
İster Acil Kurtuluş isteyin, ister söküğünüzü diktirmek ya da sevgilinize türkü yollamak, hepsi Aydınlık’ta.
Daha gurbette olanlar da var. Gurbet, Aydınlıkçı Cemal Süreya’nın deyişiyle “garba gitmektir.” Garba gitmiş olanların da gurbetten Aydınlık’a dönecekleri günler yakındır, yollarını gözlüyoruz. Aman dışarıda yolcu kalmasın!
İlk hedefimiz aydınlıktır ileri!
Aydınlık, bugün 65-75 bin eve ulaşıyor. Avrupa’yı da eklerseniz, satışı 80 bine dayanmıştır. Bu, 300 bin okuyucu demektir. Belki de 400 bin.
Aydınlık, ilk aşamada 100 bin eve girmeyi hedefliyor. Yani 500 bin öncüye ulaşmak!
Kaptanımız İlker Yücel’in önderliğindeki devrimci kadro elbirliği-gönül birliğiyle bunu başaracak.
Hepimiz, yüz binlerce Aydınlıkçı, bize verilecek görevleri canla başla yapmak için heyecan içindeyiz.
İlk hedefimiz aydınlıktır, ileri!
http://www.aydinlikgazete.com/yazarlar/dogu-perincek/24525-nuhun-gemisinde-yeni-bir-sefere-cikiyoruz.html
DOĞU PERİNÇEK

Ulusalcılar ABD ile Müttefik Olmayı Kabul Etmez

ulusalciabd17 Aralık operasyonunun birkaç yıl öne çekilmesine neden olan, ‘Haziran Ayaklanması’dır. Mehmet Bori’nin ABD’ye ‘pazarlık yapıp anlaşın’ diye işaret ettiği güçler, gerçekte ulusal güçler değildir, NATO-solcular’dır
31 Ocak Cuma günü Aydınlık gazetesi, Mehmet Bori’nin “Galiba Ricciardone gidici” başlıklı bir makalesini yayımladı.
Bori, Türkiye’yi “eksende tutmak” için ABD’nin dört müdahalesinden söz ediyor. Washington’un isteği dışındaki “eksen kaymalarından” ilkinin “sol geçmişi olan insanlar kabul etmeseler de 1960 “darbesi”, ikincisinin 12 Mart 1971 darbesi, üçüncüsünün 12 Eylül 1980 askeri darbesi ve dördüncüsünün ise 28 Şubat Post Modern darbesi olduğunu belirtiyor.
28 Şubat’la “siyonizme uzak duran, ABD ve AB ile bütünleşmeyi istemeyen ve Türkiye’nin kendi NATO’su, Ortak Pazarı ve Birleşmiş Milletler kurmasını arzu eden Necmettin Erbakan iktidardan uzaklaştırılarak, Milli Görüş hareketinin anti-emperyalist tarafı budanmıştır” değerlendirmesini yapıyor.
2007 yılına değin her şeyin planlandığı gibi gittiğini belirten Sayın Bori, 2007 yılındaki Cumhuriyet Hareketi’yle “ülkenin İslamlaşmayaa direndiğini” ama ABD’nin yeniden müdahale ederek, “Ergenekon operasyonuyla ulusalcı dalganın kontrol altına alınmaya çalışıldığını ama bu da yetmeyince 2009’da Balyoz ve tü-revi operasyonların düğmesine basıldığı”nı” belirtiyor.
Sayın Bori’ye göre, özetle “bu operasyonlarla tek hâkim güç haline gelen AKP’nin aslına geri dönerek, Milli Görüş gömleğini yeniden giydiğini, bunun ise ABD’ye ayak bağı anlamına geldiğini, bu gidişatın ise 17 Aralık Dost Modern Darbesi’yle karşılık bulduğunu” yazıyor
AKP’nin Erbakan’ın gömleğini giydiğini gösteren henüz bir işaret veya eylem görmemekle birlikte, Milli Görüş gömleğini giyse bile ABD’den bu kadar sert bir yanıt beklenemeyeceğini belirtmeliyiz.17 Aralık operasyonu, bir yönüyle ABD’nin artık kendine bağlı güçleri bir arada tutamadığını göstermekle birlikte, AKP’yle artık denetimin sürdürülemeyeceğini de işaret etmektedir. Özellikle belirtelim, 17 Aralık operasyonunun birkaç yıl öne çekilmesine neden olan, Haziran Halk Ayaklanması’dır. Bununla birlikte Tayyip Erdoğan’ın ABD’yle ilişkisi hâlâ “stratejik piyon” düzeyindedir ve 2. Cenevre Zirvesi’nde yaptığı Suriye düşmanlığıyla bu rolünü sürdürmektedir ve hâlâ BOP’un Eşbaşkanı’dır.
AKP’nin 12 yıl boyunca yaptığı tek “eksen dışı” tavır, ABD’ye karşı pazarlık gücü sağlamak için Çin füzelerine ilişkin kararıyla Şanghay İşbirliği Örgütü’ne girme isteğidir.Ancak Tayyip Erdoğan’ın bu girişimi Çin ve Rusya tarafından ciddiye alınmamaktadır.
Sayın Bori’nin makalesinin en kabul edilemez bölümü, “Çözüm” başlığı altında yer alan “Washington aklını başına alıp, Ulusalcılarla pazarlık yapmaz ve Ankara’ya hak ettiklerini vermezse, Türkiye gibi önemli bir müttefiki kısa bir sürede kaybeder” önermesidir.
Amerikancı darbe!
1960 İhtilali Amerikancı bir darbe değil; aksine özgürlükleri kısıtlayan, ABD’ye bağlılığı başlatan ve pekiştiren bir iktidarın halk hareketiyle birleşerek devrilmesidir.
1960 İhtilali Türkiye’nin tarihindeki “Ordu-Millet” birlikteliğinin Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki ikinci ve son büyük eylemidir. Amerika’yı karşısına ne kadar çok aldığı veya ABD’yle cepheden bir mücadeleye girip girmediği gibi başlıklar tartışılabilir ama 1960 İhtilali’nin ülkemize getirdiği özgürlükleri görmeyerek, sonuçlarından bağımsız bir değerlendirme yapmak bilimsel ve gerçekçi değildir. Sayın Bori’nin 1960 İhtilali’ne yönelik Amerikancı darbe görüşü 28 Şubat eleştirisiyle ideolojik bir tutarlılık göstermektedir. ABD’nin 28 Şubat’a neden “Millennium Challenge’”(Bin Yılın Meydan Okuması) tatbikatıyla yanıt verdiği yazar tarafından açıklanmaya muhtaçtır.
Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk, Poyrazköy gibi davalar, 2002 yılında ABD ordusu tarafından gerçekleştirilen ve Türkiye’nin işgalini hedefleyen Millennium Challenge Tatbikatı’yla aynı çizgidedir ve Türkiye’nin içeriden kansız bir yolla işgal operasyonunun devamıdır. Mesele bu yönüyle doğru analiz edilirse, “Çözüm” başlığı altında doğru önermeler yapılabilir. 28 Şubat ve 1960 aynı devrimci Kemalist çizginin; 12 Mart, 12 Eylül, Ergenekon ve Balyoz ise Amerikacı çizginin devamıdır. Sayın Bori’nin analizindeki birinci temel yanlışlık buradadır.
ABD ile pazarlık yapacak güçler: NATO-solcular!
Türk ordusunun komuta kademesi ve subayları elli yıldır NATO tarafından dönüştürülüyor. Amerikan’ın önderliğindeki bu dev askeri teknolojik güce biat ve hayranlık Türk subayını kendi köklerinden koparırken, bu dev organizasyonun dışında kalma, bağımsız düşünme ve kendi halkının gücüne güvenme yeteneğini ve kararlılığını da ortadan kaldırmıştır. NATO-solcu subay veya sivil tipi bir yanıyla vatanı koruma isteğini içinde taşırken, diğer yanıyla da ABD ve NATO’ya tam bağımlılık içindedirler.
Aslında Mehmet Bori’nin ABD’ye “pazarlık yapın anlaşın” diye işaret ettiği güçler, gerçekte ulusal güçler değildir; yukarıda tarifi yapılan NATO-solcular dır. Çünkü ne bu millet ne de bu milletin güçleri, milli bir hükümet kurduktan sonra ABD’yle müttefik olma devamlılığını içeren bir pazarlığın parçası olamazlar.
Peki çözüm?
ABD, BOP’tan vazgeçip egemenlik haklarımıza ve toprak bütünlüğümüze saygılı olma yolunu seçtiği zaman ilişkiler normalleşir ve kendileriyle “ulusalcılar” diye tanımlanan güçlerin liderliğinde ABD’yle karşılıklı saygıya dayanan bir ilişki kurabilir. Aksini ise hep beraber göreceğiz. ABD tüm dünyayı kendi ekonomik havzası olarak görüp bu macerasına devam edecek olursa kaçınılmaz bir yenilgiyi yaşayacaktır.
Türkiye’yi bölme hedefinde olanların güçlerin hem dünyada hem de ülkemizde bölünmeye doğru hızla yol aldığı bir dünyaya doğru gidiyoruz.
http://www.aydinlikgazete.com/mansetler/33048-kubilay-kizildenizli-yazdi-ulusalcilar-abd-ile-muttefik-olmayi-kabul-edebilir-mi.html