31 Ocak 2010 Pazar

Mizgin

Batman.
Kozluk İlçesi,
Ulaşlı Köyü,
Kale Mezrası...

Tekel.
Türkiye'nin neredeyse her ilinin bir fabrikasıydı.
İlçelere kadar inmişti
Hatta Bekirhan' a bile...

Cumhuriyet demişti ki  Türk köylüsüne, "senin pancarını da, tütününü de biz işleriz!"
Bu nedenle Doğu, Güneydoğu, Batı Anadolu demeden her yerde açtı devrim fabrikalarını.

Ahmet Aslan.
Kozluk Bekirhan Tütün işletmesi'nin bir işçisi(ydi).
Şu anda fabrika da yok, tütün de yok Bekirhan' da.
Amerikan Virginia ve Vurley tütünlerine pazar açabilmek için kapatıldılar.
Yani Amerikan çiftçisinin çıkarlarına kurban edildiler.
Aynı Mizgin gibi.

*** ***

Talasemi.
Akdeniz Anemisi.
Sadece Akdenizliler de görülen genetik kökenli bir kansızlık hastalığı.
Olmaması gereken bir yerde görüldü!
Akdeniz' den en az beş yüz kilometre ötede bir mezrada hem de!
Ve Batman'ın Kozluk İlçesi' nin, Ulaşlı Köyü'nün, Kale Mezrası' nda yaşayan14 yaşındaki kara gözlü bir kızcağız olan Mizgin'i alıp götürdü.

Olması gereken yerde Tekel Fabrikası nasıl yoksa, olmaması gereken bir yerde  Akdeniz anemisinin kurbanı oldu Mizgin.

Ahmet Aslan Ankara'da çocuklarının ekmeği için mücadele ederken , kızı Mizgin canı için savaşım veriyordu Kale Mezrası' nda.
Mizgin hayatta kalım savaşını kaybetti.
Baba ise "diğer çocuklarım için Tekel mücadelesini kazanmak zorundayım" dedi.

Böyledir Türk işçisinin matematiği!

Ve Türkiye' nin matematiğiyle, işçisinin matematiği birbirinin aynıdır!

Ve bu denklemin  devrim dışında bir çözümü de yoktur!

21 Ocak 2010 Perşembe

Mehmet' in Kompozisyonu


Bugün oğlum Mehmet sınıfta bir kompozisyon yazmış.
Henüz ilkokul 1.sınıfta.
Aşağıya aynen aktarıyorum.

Benim Ailem

"Biz dört kişilik bir aileyiz.
Annem emeklidir, babam ise çalışıyor.
Ben ise bir çocuğum. Her gün okula giderim. Ev ödevimi yaparım.
Arada tatil yaparım.
Arada hasta olurum.
Sömestir tatilinde İzmir'e ve Adana' ya gideriz. Bizi ablam karşılar.
Biz mutlu bir aileyiz.
Bütün ailemi seviyorum."

"Arada tatil yaparım ve arada hasta olurum" bölümlerine "bittim!" Ve elbette kendini tanımladığı "ben ise bir çocuğum" cümlesine.

Hep "çocuk kal" demek istiyorum, hep böyle samimi ve saf ama büyü benim güzel çocuğum, hiç acele etmeden ama!.
Düşünerek büyü.

17 Ocak 2010 Pazar

Teorileri Yapan Pratik!

Tekel işçileri.
İstanbullu itfaiyeciler.
Nefesimizi açıyorlar!
Peki neden?
Çünkü plansız en küçük bir hareket yapmıyorlar.
Kararlılar!
Ve amaçları çok net ve bu amaca nasıl ulaşacaklarını biliyorlar.
Yani şu strateji meselesini bu ülkenin aydınlarına öğretecek kadar olgunluk ve birikimleri var.

Bakın, ülkemizin gündeminde ağır ağır, acele etmeden yer aldılar son bir aydır.
Eylemlerinin de dozunu giderek arttırıyorlar. Önce havuzlara donla girdiler ve şimdi büyük bir mitingin ardından açlık grevine girecekler.
Ve her eylemlerinin etkisi ve toplumda yarattığı yankı artarak büyüyor.

Buz gibi havada donlarıyla Ankara' nın göbeğinde havuza girdiler ellerinde bayraklarımız.
Arkasından buz gibi su fışkırdı panzerlerden üstlerine, ardından gazlar gözlerine...

Tınmadılar hiç!
Hükümet de tınmadı.

Ne bir taşkınlık yaptılar, ne yollara barikat kurdular.
Sadece, "biz ekmeğimizin, çocuklarımızın geleceğinin arkasındayız" dediler.

Doğulusuyla, Batlısıyla ne bir etnik kaygıları var ne de anlamsız politik ayrılıkları.
Emekleri, alınteri ve gelecek kaygıları birleştiriyor onları.
Aslında Tekel işçilerinin başına gelenler geçmişte yurtseverlerin neden "özelleştirmeye" karşı çıktıklarını da açıklıyor şimdi.
Tekel işçilerinin iç pazara yönelik olarak yaptığı üretime gerek yok artık şimdi.
Philip Morris ve diğer yabancı tekellere teslim edildi iç pazarımız.
İç pazarı olmayan bir devlet ise literatürde "Ulus Devlet" değildir.

Tekel işçileri hak arama mücadelesinde toplumun diğer emekçi kesimlerine örnek oluyor.
Yani " istersek ve birleşirsek başarırız!"
Zaten hükümetin de direnmesi ve haklarını vermemesi bu yüzden. Korkuyor hükümet bu eylemlerin ardı gelir diye çünkü.

Bugün 32. gününde eylemciler.
Aileleri de geldi 12.000 Tekel işçisinin.
Çoluk çocuk, kadın erkek et ve kemik, su, toprak ve hava gibi bir aradalar.
Üç gün oturma eylemi yapacaklar.

Hafta sonu ise Türk İş ile birlikte büyük bir miting düzenleyecekler Ankara' nın göbeğinde.
Sivil toplum örgütlerini de yanlarına alarak "müttefiklerini de" oluşturdular. Diğer sendikalar, Türk Tabipleri Birliği, siyasi partiler gibi.
En önemlisi Türk halkına anlattılar amaçlarının ne olduğunu ve bunu başardılar da.
Bu da ikna etmezse hükümeti üç günlük uyarı niteliğinde açlık grevine gidecekler.
Açlık grevinin ardından, olumlu bir gelişme olmazsa ölüm orucu başlayacak.
Ne demişlerdi eyleme başlarken "Ölmek var dönmek yok!"
Ve bugün haber bülteninde gördüm minik bir kız çocuğu babasının cep telefonuna gönderdiği görüntülü  mesajında iki elleri havada şu mesajı yolluyordu ;  "Ölmek var dönmek yok!"
Amaçlarına kavuşacaklar, burası muhakkak.
Ama en önemlisi Tekel işçileri bize "doğru eylemin" ne olduğunu öğretiyorlar. Dikkatle izleyin onları.
Ben 47 yıllık ömrümde böylesine iyi planlanmış bir hak arama mücadelesi görmedim.
Eylemin bir hedefi olmalıdır,
Eylemin taktikleri olmalıdır
Eylem sırasında müttefikleriniz olmalıdır
Eylemin zamanlaması doğru olmalıdır,
Eylemin bir sınırı olmalıdır.
Daha ne olsun!
Alın bu mücadelenin basamaklarını sivil toplum örgütlerinde ders olarak verin.
Ve bu dersin adını da "Doğru Eylem Nedir?" olarak koyun.
Teorileri yapan işte bu pratiktir.

13 Ocak 2010 Çarşamba

Bedrettin!

Beş yaşında.
Dokuz kardeşli!
Kaçıncı kardeş olduğunu ne kendi bilir ne de anası.
Zaten biz de bilmeyiz!
Ki önemi yok zaten!
***
İstanbul'da her cadde ve sokakta bir benzeri olduğundan kimse tarafından özlenmez Bedrettin.
Ne anası, ne de babası akşam olması gereken yerde olamadığı için ne kızarlar ona ne de polise giderler bulmaları için.
"Gezmeye gitti, hala dönmedi beş yaşındaki sabi yavrumuz" mu diyecekler polise...
***
Mesela ben her sabah oturduğum sitenin kapalı otoparkındaki arabama bindiğimde kedilere kızarım.
O kediler gibidir işte Bedrettin..!
Kediler arabamın camında pati izlerini bırakır, beş yaşındaki Bedrettin ise sokaklara kanını!
Bakar geçeriz onalara veya burnumuza mendilini satmak için dayadığında kızarız.
O, 50 kuruş peşindedir, bilemediniz bir liranın.
Biz ise arabamızda radyo dinliyorsak, haberlerin.
Tesadüf bu ya o an haberlerde dinlediğimiz Bedrettin' in acılı haberine üzülüyoruzdur, ama mendil satmaya çalışan bir diğerine ise kızarak!
***
Kediler ve köpekler gibidir Bedrettin, sahibi yoktur!
Sadece akşamları minicik avucundan tahsilat yapılan minicik bir bedendir Bedrettin.
***
"Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesiydi "
Mustafa Kemal' in tanımıdır bu ve daha güzel bir tanımı yoktur.
Ki varsa bile en azından ben duymadım henüz.
***
Bedrettin'i haberlerde izledim bu akşam yüzü ve yaralanan yerleri "kumlanmış" ekranlarda ama , hala kendisini aramayan annesini istiyor!
Ve ben ise hala Halk Cumhuriyeti' ni istiyorum, gözlerim yaşlı.
***
Bedrettin burada, cadde kenarında ezilmiş bedeniyle boynunda iple yatıyor...
O yatıyor orada ama ayıp olmuyor mu artık, "kimsesizlerin kimsesi", neredesin!
***
Cumhuriyet,
Bedrettin,
Vicdanlar...
***
Bir araya gelemeyen, birlik olmayan vicdanlar, vicdan değildir!

5 Ocak 2010 Salı

Psikolojik Savaş!

3 Ekim 1922.
Mudanya Ateşkes Anlaşması görüşmeleri başlar.
Şimdi biz bu tarihin bir kaç hafta gerisine gidelim...
9 Eylül 1922'de TBMM Ordusu İzmir'e girer.
Sırada İstanbul vardır.
İstanbul ise İngilizlerin işgali altındadır.
Mustafa Kemal 1. ve 2. Ordu'ya istanbul'a doğru yürüme emri verir.
Amaç müttfekleri barış masasına oturmaya zorlamaktır.
"Askerler tüfekler inin namluları yere bakacak şekilde"  İngiliz siperlerine doğru yürüyeceklerdir.
Düşman ateş etmedikçe ateş edilmeyecektir.
Ama kesinlikle de durmayacaklardır. İngilizler ateş açamazlar ve siperlerden geriye doğru çekilmeye başlarlar. İki cephede de büyük bir "sinir" savaşı başlar.
Türk Ordusu savaşmak istememektedir, ama gerektiğinde savaşma kararlılıklarını düşmana göstereceklerdir.
Mustafa Kemal'in 1. ve 2. Ordulara verdiği bu emir "Kurtuluş Savaşı'nın" bilinen en büyük psikolojik harp emridir.
Bu "psikolojik harp" silah desteği ile yapılan belki de ilk harptir.
Ateş etmeden düşman üzerine yürüyecekler, namluları yere bakacak şekilde olacaktır.
Müttefikler telaşlanırlar, böyle bir davranışı beklememektedirler.
Düşman bu psikolojik savaşa  daha fazla dayanamaz.
Fransızlar devreye girer ve Türklerin iki temel istediğinin "müttefiklerce" kabul edildiğini bildirerek "Ateşkes" görüşmelerine başlanacağını belirtirler.
Bu iki istek, İstanbul'dan Yunan savaş gemilerinin ayrılması ve Batı Trakya'nın acilen boşaltılmasıdır.
Görüşmeler başlar.
Ancak İngiliz Temsilci General Harrington, bu iki isteği diplomatik manevralarla ertelemeye çalışır.
Türk tarafının kırmızı çizgileri nettir.
Trakya boşaltılmadan ve Yunan savaş gemileri İstanbul'dan çıkarılmadan ateşkes anlaşmasını imzalamayacaklarını ve eğer bu şartlar sağlanmazsa savaşacaklarını açık bir şekilde İngiliz, Fransız ve İtalyan delegelere iletirler.
İsmet İnönü bu amaçla , Mustafa Kemal'in "eğer şartlar kabul edilmezse Trakya'daki düşmanı takip etmek amacıyla istanbul'a giriniz!" emrini General Harrington'a müzakere sırasında gösterir ve kesin bir dille bu emre uyulacağının altını çizer.
Bu arada çıkacak olan muhtemel savaşı yönetmek için karargahı ile Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak Bursa'ya gelmiş ve ordular hiçbir gizlenmeye gerek olmadan Çanakkale ve İstanbul'a doğru yürüyüşe geçmişlerdir.

Bu kararlılığı gösteren Türk Ordusu'nun psikolojik harbi başarılı olur ve Trakya tek bir mermi patlamadan ele geçirilir, Yunan savaş gemileri İstanbul' dan ayrılır ve Lozan Barış Anlaşması'na müttefikleri oturtmayı başarırlar..
Psikolojik harp budur!
*** ****
Bu tarihten seksen yıl sonra Genelkurmay Başkanları son yıllarda defalarca kameralar önüne çıkarak "Türk Silahlı Kuvvetleri' ne karşı bir "asimetrik savaştan" söz ediyorlar, yakınıyorlar.
Bu çaresizliktir.
Biliyorum ki, " hükümeti olmayan bir ordu gerçekte var değildir, ordusu olmayan bir hükümette yoktur!"

Bir ordunun kafasının karışık olmaması için ciddi bir siyasi güce gereksinimi vardır. Bu siyasi güç hükümettir. Bugün ABD'nin baş tehdid olduğunu orduda bilmeyen ve görmeyen yok gibidir. Hatta bu asimetrik savaşı yöneten de ABD'dir ve TSK'da bunu bilir.
Ama açıkça bunu ilan edemez.
Hayali bir "düşmana", "tanımlanamayan" bir düşmana karşı savaşabilecek bir ordu olabilir mi?
*** ***
1922 yılının 3 Ekimine ordumuzu götüren stratejinin ardında güçlü bir TBMM vardı. Bir "milli hükümet" vardı!
Şimdi sorum şudur; "böyle bir güç şu anda var mıdır?
Sözü dolaştırmadan yanıtı bu kez ben veriyorum;
Yoktur!

1 Ocak 2010 Cuma

Fırtınalı Bir Yıla Girerken..!

Geriye doğru sadece birkaç ay  için olanlara bakalım.
Ergenekon Tertibi,
"Açılım Tartışmaları"
PKK'lıların "kahraman" olarak karşılanmaları,
Habur'da  kurulan seyyar "mahkemeler",
Başbakan'ın büyük patron Obama ile görüşmesi,
İntihar eden askerler,
Devletin kurumları arasında bugüne değin görülmemiş güven kaybı,
Başbakan yardımcısına "suikast" iddiaları,
Yargı kurumlarının üst düzey yöneticilerinin dinlenmesi,
Başsavcı yardımcılarının kendi başsavcılarını dinletmesi...
Lütfen aklınıza gelen diğer olayları siz ekleyin...!
Yukarıda sıraladıklarımız sadece  "görebildiklerimiz" ve ben asıl göremediklerimizin bu fırtınanın içinde asıl rolü oynadığını ve yenilerini hazırlamakta olduklarına inanıyorum.
Hiç bir yıl bir sonraki yıla bu kadar büyük sorunlar devretmedi Türkiye'de.
Ve Türkiye fırtınalarla dolu bir 2010' a adımını attı bu sabah.
Eğer Türkiye sadece bu fırtınayı yaratan dinamiklerle (ABD, Hükümet,Ordu) bu soruna çözüm bulmaya çalışırsa, en geç önümüzdeki bir kaç yıl içinde ulus devltetten üniter yapıya değin her şeyini feda etmek zorunda kalacak.
Çünkü halk olmadan hiçbir güç sonsuza kadar hiçbir şeyi koruyamaz!
Bunlar uzak olasılıklar değil artık, bunu görelim ve buna göre kendi ruhsal durumumuzu ve yer alacağımız pozisyonları ayarlayalım.
Bu fırtınaya müdahale edecek temel güç ise, Tekel iççilerinden başlayarak ülkemizin siyaset sahnesine adımlarını atmaya başladı.
Ve inanın bu fırtınayı melteme çevirecek eşsiz güç ne ordu ne de henüz keşfedilmemiş başka bir dinamiktir.
Halk hareketinin acelesi yoktur, yavaş yavaş "ağır ellerini toprağa basıp doğrulurlar"
Bu ülkenin asıl sahipleri "kaybettikleri" her  kazanımlarının ellerinden kayıp gittiğini gördükçe, dev bir dalga kütlesinin okyanusun ortasından kıyılara ulaşması gibi yavaş hareketlerle hızlanarak gelip ulaşacak ülkesinin kıyısına.
Siz tusunamiyi durdurabilecek bir gücün varlığına inanıyor musunuz?
Var mıdır böyle bir güç?
Ben, yılbaşını aileleriyle geçirmek yerine, ülkelerine sahip çıkmak için Ankara'da haklarını arayan Tekel işçilerinin yılbaşlarını içtenlik ve saygıyla kutluyorum. Çünkü bana göre sadece onlar böyle bir kutlamayı hakediyorlar.
Ve işte "fırtınalı bir döneme girerken"  ülkemizin güvenebileceği tek ve eşsiz güç budur!
ABD ve diğerleri acaba bu seçeneği hiç planlarına dahil ediyorlar mı?
Eğer planlarına böyle bir gücün varlığını dahil ederlerse, bu sadece Türkiyemiz için değil, kendileri için de yararlı olacaktır!