31 Mayıs 2012 Perşembe

Türk Sorunu


1970' li yıllar.
Adana... 1834 ve 1926 Sokak, Meydan Mahallesi...
Cumali Amca, Dursun Teyze, Kürt Ahmet Amca, çocukları...
Behzat Amca, Fındık Nene, Fatma Abla, Hilmi Amca..
Alirıza, Ahmet, Mehmet Ali, Uğur, ben, Mustafa Abi, Mithat abi...
Benim ailem, yani Zekeriya ve Sabiha'nın çocukları...

Yukarıda hem Türk var, hem de Kürt, hem Arap var hem de Boşnak...

Yani insanın yapı taşı olan 46 kromozom dışında birbirleriyle hiçbir genetik benzerlik yok.
Kara gözlüler, ela gözlüler, mavi gözlüler hep aynı sokağın insanları...

Biz gençler sadece içinde olduğumuz sol gruplar açısından
 "farklıyız" ve hep içimizde aynı anti-emperyalizm ve hep aynı Türkiye sevdası.
Asgari müşterekteki bağlılığımız güzel Türkiye'miz.

Daha 15’ li yaşları sürüyoruz ama Toprak Devrimi' ni tartışıyoruz o yıllarda, yani Milli Demokratik Devrimi...
Feodalizmi  tartışıyoruz, Cumhuriyet' in Köy Enstitüleri' ni tartışıyoruz, "Milli Demokratik Devrim'den kesintisiz bir şekilde sosyalizme geçişi" tartışıyoruz.
 
Mao' yu Lenin'i, Marx'ı ve Engel' si  tartışıyoruz ve Mustafa Kemal' in  devrimciliğini biliyoruz ama henüz boyutlarının farkında değiliz ve gündemimizde alması gereken yeri almıyor henüz.

1977-1980 arasında benim hafızamda en geniş yer tutan tartışma
 "Toprak Devrimi'dir".
Yani Cumhuriyet'in toprak ağalarıyla (Menderesler, Bucaklar falan) uzlaştığı için bir türlü yapamadığı "Toprak Reformu" nedeniyle özgürleşemeyen köylülüğün durumunu tartışıyoruz ve feodalizmin "üst yapıdaki" etkilerini biliyoruz.
Toprak Devrimi' nin köylülüğü tebaa olmaktan çıkarıp özgür bir yurttaş olarak devlete ve dolayısıyla ülkeye bağlayacağından henüz haberimiz yok ama ağalığı yıkacağını biliyoruz.
 
Dolayısıyla daha çok doyacak köylüler, daha çok okuyacaklar ve devrimcileşecekler.
Öyle ya, bilgi değil midir devrimcileştiren insanları?

Türkiye'nin 1980'lere kadar damgasını vuran temel meselesi "sınıfsaldır".  Sınıf mücadelesidir ve o dönemlerde Türkiye'nin 780.576 Km karelik alanındaki tek ve en büyük analizini sınıflarının karşılıklı pozisyonlaşmasına göre yapardınız.
Ne ırksal köken ne de başka bir ayrım noktası yoktu.
Etnik milliyetçilik sosyalistlerin aklının ucundan bile geçmezdi ve tüm Türkiye' de örgütlenmek en doğal davranış modeliydi.

Şimdi bazı sorular soralım;

Toprak Devrimi Programı yani Milli Demokratik Devrim, bugün ülkemizin Güneydoğusu' ndan yükselen etnik talepler içinde ne kadar kendisine yer bulabiliyor?
Büyük Ortadoğu Projesi içinde etnik milliyetçiliğin "uyandırılması" amacı var mıdır ve bu  kime hizmet eder?
Parçalı veya yekpare bir Türkiye ABD Emperyalizmi için ne demektir ve ABD tarafından hangisi tercih edilmektedir?
Yugoslavya neden ve kim tarafından parçalanmıştır?
Neden Türkiye Sevr tehditine karşı başarılan bir savaşın ardından üniter bir devlet olarak kurulmuştur?
Kürtler neden Türkler ile beraber Cumhuriyet' in asli kurucusu olarak tanımlanmıştır?
Türkiye etnik temelde parçalandığında, bölge üzerinde uzun erimli planı olan  ülke ve veya ülkeler açısından ne gibi kolaylıklar oluşacaktır?
 
Neden üç büyük ulus devlet olan Rusya, Türkiye ve İran'da emperyalizm etnik kökenli problemleri büyütmekte ve kaynak aktarmaktadır?
Ana "dilde eğitim" ve  "Demokratik Özerklik" talepleri ayrışmayı mı birleşmeyi mi amaçlar ve bu bir devlet politikası olduğunda "hukuk, ekonomi, bilim, sağlık gibi eğitim ve devleti ilgilendiren alanlarda hangi dil kullanılacaktır?

Bu soruları tartışmaya açıyorum ve görüşlerimi yazacağım.

Ama başlangıç olarak, Türk Sorunu’ na anti-emperyalizm ve sınıf mücadelesi açısından bakmanın sorunu berraklaştıracağını söyleyebilirim.

“Millet”

Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğu'ndan 10 milyon civarında bir nüfus ve birden fazla etnik topluluğu da devraldı. Elbette başlıcaları Türkler, Kürtler ve Araplardır. Bunlara Çerkezleri, Abhazları, Lazları, Gürcüleri, İspanyol kökenli Musevileri, Ermenileri ve Rumları da ekleyebiliriz.

Türkler ve Kürtler Cumhuriyet'in asli kurucuları olarak belirtilir. Müslüman olmayan topluluklar  azınlık statüsündedirler.
 
Cumhuriyet'in ilk yıllarında devlet için  federatif bir yapı gündemde olmakla birlikte bundan vazgeçilir.
Türkiye üniter bir devlet olarak tasarlanır ve bu şekilde kurulur. Yeni devletin resmi dili Türkçedir.
Peki neden?
Çünkü ulus, etnik/ ırksal bir kavram değil ama "siyasi" bir kavramdır. Millet tek bir etnik topluluğa dayanmaz, içinde birden fazla etnik topluluğu barındırır. Cumhuriyet'in kurucu kadrosu, büyük bir devletin yıkımının ardından, bir araya getirmek için çabaladığı çok kültürlü, çok ırklı ve cemaatler ve aşiretler temelinde örgütlenmiş bir topluluktan bir millet yaratabilmek, bu milleti eğitmek ve geliştirebilmek için ayrılıkları hızla ortadan kaldırmak zorundaydılar.

Bu gerçekten bir zorunluluktu, çünkü başta İngilizler olmak üzere tüm emperyalistler emperyalizme karşı mücadele içinde doğmuş devrimci Türkiye'yi etnik temelde bölme çalışmalarına devam ediyordu. İngiltere ve diğerlerinin bu amaçları Kurtuluş Savaşı sırasında, sonrasından taa günümüze değin devam ediyor.

Cumhuriyet' in emperyalizme karşı başarısı "yekpare/ üniter" kalabilmesiyle paraleldir ve bu hedef hala geçerlidir.

Yeni devletin resmi dili  Anadolu'da en yaygın kullanılan dil olacaktı. Bu sadece Türkiye açısından geçerli bir kural değildir. Bu kural, bütün ulus devletlerin  kuruluşunda geçerli olmuştur.

Cumhuriyet kendi insan tipini feodalizmden koparıp ancak tek bir eğitim politikasıyla yaratabilirdi ve bunu büyük bir oranda da başarmıştı. Bugün bu başarıyı Suriye, Irak ve İran'a bakarak çok net görebilirsiniz. Yeni Cumhuriyet' in bu başarısı, feodalizmle ve emperyalizmle çatışmayı bırakıp uzlaşmaya başladığı İkinci Dünya Savaşı'na kadar devam etti.

ABD ve Ortadoğu'da emeli olan diğer güçler, etnik problemleri kışkırtmayı rafa kaldırıp, 1980'lere değin süren soğuk savaş döneminde Türkiye'yi yöneten tüm hükümetleri Rus tehdidine karşı kullanmak için desteklediler.

ABD, Rusya' nın tehdit olmaktan çıkmasıyla beraber tüm dünyaya yeni bir düzen getirmek iddiasıyla ürettiği "Küreselleşme" projesiyle tüm dünyayı tek pazar haline getirebilmek için tüm stratejik noktalardaki ulus devletleri ortadan kaldırmaya başladı.

Emperyalizmin silahlı gücü Nato, Yugoslavya' yı yıkarak ilk sınavını başarıyla gerçekleştirdi. Yüz binlerce Yugoslav etnik kışkırtmalar sonucunda katledildi. Şu anda birçok "şehir devletlerine" bölündüler ve artık Nato ve ABD' nin Avrupa'daki en büyük üslerini barındırıyorlar.
Romanya’ yı da zaten biliyorsunuz. Çavuşeskuların hunharca bir duvar önünde kurşuna dizilmeleri hatırlardadır. Bu infazla aslında küreselleşme karşıtı tüm liderlere mesaj da verildi. Saddam Hüseyin ve Muammer Kaddafi’ nin sonlarını lütfen bu dizi içinde oturtunuz.

Libya ne olacak bilmiyoruz ama aslında yıkılan Yugoslavya’ dan sonra parçalanan İkinci devlet ise Irak'tır.
Bu devletin nasıl yıkılıp şu anda fiili iki devlet haline geldiğini ve bu devletin üç parçaya doğru hızla evrildiğini izliyoruz. ABD Irak' ın kuzeyinde  kuklası haline getirdiği "Kürt" devleti oluşumuyla Ortadoğu’daki en önemli hedefine ulaşmış görünüyor.
Suriye ise küresel güçte politika üreten tüm güçlerin gündemindedir ve ülkemizin izlediği aşağılık politikayı biliyoruz.
Barzani ve Talabani'nin patenti ABD' ye aittir ve bu oluşum ülkemizin güneyine doğru genişletilmektedir
Lenin emperyalizm çağına girerken
 "ulusların kendi kaderini tayin etme hakkına" sahip olduğunu belirtir.
Doğrudur.
Bugün Türkiye'nin federatif tarzda örgütlenmesinden söz edenler, Lenin' in bu sözüne atıfta bulunurlar.

Ancak bir kaç önemli nedenden bu öneri Lenin'in saptamasıyla uyuşmaz :

Birincisi, Lenin emperyalizme karşı mücadele edip bağımsızlık isteyen halkları kasteder ve yine kastedilen etnik bir yapı değil milletlerdir ve Lenin birçok farklı etnik topluluğu Rus Milleti adı altında emperyalizme karşı başarıyla bir araya getirmiştir.
İkincisi, güçlü uluslar o dönemde de şimdi de emperyalistler için en büyük engeldir. Uluslaşma süreci  farklı etnik/ ırksal kökenden gelen insanları birleştirerek büyük güçleri oluşturur ve bu oluşan milletler emperyalistlerin kabusudur.
Üçüncüsü, günümüzde dünyayı tek ve bölünmez pazar haline getirebilmek için ulus devletleri yıkmak, gümrükleri ortadan kaldırmak gerekir. Ulus devletler ancak etnik problemler büyütülerek, ulusun bileşkesini oluşturan etnik toplulukları birbirinden uzaklaştırarak ve ayrılıkları derinleştirerek yıkılırlar.
Türkiye Cumhuriyeti’ nin egemenliği altındaki bölge sadece cazip bir pazar olduğu için değil ama Ortadoğu'da Mehmetlerin kanının ABD çıkarları için daha kolay dökülebilmesi için etnik temelde parçalanmaya itilmektedir. Eğer bu başarılı olursa, Türk- Kürt demeden
 Mehmetler ABD ve Batı'nın gereksinim duyduğu enerji kaynaklarının ve transferinin güvenliği için önce bekçi ve savaş dönemlerinde ise dökülecek kanın "can" kaynağı olacaktır.
Amerikalı kara para spekülatörü Soros’un söylediği gibi, “Türkiye’nin tek ihraç malı ordusudur”. ABD şu anda bu saptamayı hayata geçirmektedir.
Mesele bu cani projeye Türk Milletini oluşturan tüm etnik toplulukların birleşerek mi yoksa parçalanarak mı yanıt vereceği meselesidir!
Türkiye' yi yönetenlerin yazdığı yeni Anayasa bu cani projeye hukuksal zemin hazırlamaktadır.
Onların yapacağı bellidir.
Peki bu cani projeye biz yurtseverlerin yanıtı ne olmalıdır?

"ÖRGÜT"
ABD ve AB’ yi oluşturan devletlerin çoğu gelişmiş ve güçlü ulus devletler olmakla birlikte, kendi çıkarlarının önünde gümrük duvarlarıyla dikilen diğer küçük ama güçlü ulus devletleri yok etmek ister.
Bu işin ekonomik boyutudur ama ulus devletlerin parçalanmasındaki asıl amaç siyasi çıkarlardır.
Hepimizin gözleri önünde gerçekleşen son örnek Yugoslavya'dır.
Irak ise halen operasyonun tam ortasındadır ve iki milyona yakın vatandaşı ABD tarafından katledilmiştir.
Yugoslavya' da bu rakam ise milyona yakın olarak ifade ediliyor.

İran ve Suriye sıradadır.

Türkiye' de  bu operasyonun ön çarpışmaları 12 Eylül 1980' le birlikte ABD' nin oğlanlarıyla birlikte başladı.
Yugoslavya’ da başlayan ve Irak ve Suriye ile devam eden sürecin ana hedefi Türkiye’dir. Eğer bu soruna bu bakış açısıyla bakmazsak sorunu çözemeyiz.
Namlunun ucundaki hedef Türkiye’dir. ABD, Ortadoğu’ da Suriye ve Irak’a rağmen hedeflerine ulaşır ama bu hedefine Türkiye olmadan koşması mümkün değil. İran’ da bu açıdan Türkiye ile benzer özelikler taşımaktadır.

ABD ve diğer emperyalist/kapitalist ulus devletler, onlarca etnik kökenli farklı yurttaşını "millet" haline getirmeyi ortaçağın tüm kurumlarını kan döküp tasfiye ederek başarmıştır. Büyük Fransız Devrimi' nin giyotinleri ve Amerikan İç Savaşı'nın meydan savaşları ve darağaçları bu sürecin en yakın tanıklarıdır.

Cumhuriyeti kuran devrimci kadro bu süreci İstiklal Mahkemeleri ile başlatmakla birlikte sonuna kadar gidememiştir. Bizim Türk, Kürt ve  diğer etnik topluluklarla birlikte oluşturmaya çalıştığımız milletin zamkı olan Türk Devrimi'ni Anadolu zeminine başarıyla oturtamamıştır.

Bu başarısızlık en açık ifadeyle feodalizmin "katledilememiş" olmasıdır.Bakın aynı zamanda bu nedenle Kürt adı bir millet tanımına oturmaz. Aşiretlerden oluşan bir ulus/millet olabilir mi?
Cumhuriyet, feodalizmi tasfiye edemediği için bugün Kürt milleti de yoktur. Kürt aşiretleri arasındaki bağlardan daha güçlü bağlar Cumhuriyet nedeniyle hala 75 milyon kişi arasında vardır.
Doksan yıldır öyle ya da böyle bir birleşik millet kavramı ülkemizde vardır ve Cumhuriyet Devrimi'nin başarısı ölçüsünde Ortadoğu'nun en sağlam, en modern ülkesini ve ulusunu yaratmıştır.

Cumhuriyet Devrimi'nin süreci 1940' lı yıllardan beri gerilemeye başlamış, kendini yaratan milletinden kopmuş ve ayrımcı politikaları özellikle 80'lerden sonra Amerikan Gladyosu'nun desteğinde sistemli olarak uygulamıştır. Bu uygulamalar "tek millet" kavramını erozyona uğratmış, ABD ve emperyalist Batı,  ülkemizin bir zenginliği olan farklılıklarımızı "etnik sorunlar" temelinde destekleyerek büyütmüş ve nihayetinde bugün yaşadığımız tablo ortaya çıkmıştır.

Bugün ülkemizin 81 vilayetinde zayıf da olsa örgütlenmiş bir devrimci parti yoktur ama tüm şehirlerde örgütlenmiş tarikatlar ve onların yasal temsilcisi olan partiler vardır.

Sosyalistler ve devrimciler adına en büyük utanç ve halkımız için en büyük tehlike budur.
Devrimci partileri olmayan milletler, kurtlar tarafından sürülerin boğazlandığı gibi boğazlanırlar, katledilirler.

"Kürt Sorunu" artık  Cumhuriyet' in içinde bulunduğu şu haliyle çözeceği boyutların çok üzerindedir. Türk Milleti'ni oluşturan iki etnik (Türk-Kürt) topluluk arasında ülkü birliği ciddi derecede yara almış,
Kürt sorunu ABD ve Batı tarafından siyasal zemine taşınmış ve  taraflar ülke içiyle sınırlı olamayacak kadar artmış ve uluslararası bir platforma ve onların  karar vericilerinin gündemine taşınmıştır.

Bugün meseleye basit bir "kültürel haklar" çerçevesinden bakan ve PKK'nın eylemlerini ve stratejilerini haklı gören tüm eğilimler ABD ile aynı safta olduklarını unutmasınlar.
Nisan 2012’ de BDP yöneticilerinin ABD ziyareti ve dönüşte yaptıkları açıklamalar bu açıdan eşsiz bilgiler verir, ihanetin derinliğini gösterir.

Lenin' in tarif ettiği  
Emperyalizm Çağı'nda "etnik kimlik-dil" peşinde koşanlar, ulus kavramını anlamadıkları gibi, bu tutumlarında ısrar ettikleri takdirde hem kendi dillerini kaybederler  hem de Barzani gibi ABD'nin askeri olurlar.
Bugünün görevi Türkiye halkını yeniden tek ve büyük bir ulus haline getirecek projeler üretmek ve bunun devrimci partisini büyütmektir.
Seksen bir şehirde birden hayat bulan devrimci bir partiden söz ediyoruz.

İşte bu çaba ve bu stratejik hedef etrafında çalışmak emperyalizme verilecek en büyük, en devrimci yanıttır.

29 Mayıs 2012 Salı

TASMA !



Ben çocuktum, o iptendi ve benim için değil Kont içindi.

Kont ise asil bir sokak köpeği olduğundan hep kemirirdi onu.
Kont koparırdı, biz bağlardık.
Kont koparırdı biz bağlardık.
Kont koparırdı, biz bağlardık.

Ve Kont son kez kopardı onu...

Ve biz yeniden bağlayamadan,Adana Belediyesi’nin itlaf ekiplerinin zehirli köftelerini yedi.
Hala anımsarım annemin nasıl çırpındığını, Kont’ u kusturup yoğurt yedirmeye çalıştığını.
Adana sıcaktı,1960’ların sonuydu, ben okula gitmiyordum. Annem öğle uykusuna yatırdı beni, Kont' u ise sonsuz uykusuna.

Bir daha görmedim onu ve bir daha sütlü kahverengi tüyünü sevemedim.

***

Bir diğeri ise bu kez deridendi, canım İpek kızım ve ben seçmiştik. Kahverenkli ama sütlü, çelik tokalı ve bir hayli sağlam ve şık.
Ama nihayetinde boyun içindi işte.
Zeytin içindi.
Direndi, istemedi, kızdı.
Kabul etmedi.
Çünkü daha o kadar küçüktü ki, taktığımızda boynu sanki yere yapışıyordu ama pek de yakışıyordu.
Zaferi kazanmıştık,Zeytin kaybetmişti.
Ama görünürde böyleydi,asla kayış bağlatmadı, kendini sağa sola çektirmedi, sadece bir süs gibi taşıdı onu.
Bir gece evde yalnız kaldığı için çıkardığı gürültü sonucunda apartmanı isyan ettirdi; Aslında havlamıyordu, isyan ediyordu, korkuyordu.Çünkü küçük ve yalnızdı.
Çekiştirilmeyi reddetti,Sapanca’ ya insan adamların yanına gitti ve orada öldü.

Sütlü kahverenkli deriden yapılmış çelik tokalı boyunluğu hala evde durur.
Zeytin’ in onurunu ve direncini simgeler.

Başbakan demiş ki gazetecilere “sizi tasmalarınızdan kurtardım!”
Gazeteciler demiş ki “yaşaaaa!” , atmışlar başlık “ Muhteşem Konuşma!”
Başbakan demiş ki gazetecilere “sizi tasmalarınızdan kurtardık!”
Gazeteciler demiş ki , "Yaşaaaa!" atmışlar başlık“ Demokrasi Şampiyonu”

Gazetecilere demiş ki, siz aslında “köpeksiniz!”

Durunuz orada Başbakan, ben köpekleri tanırım. Zeytin ve Kont’a hakaret etmeyin!
Onların içime işlemiş aziz hatırasına dokunmayın !

***

Tasma.

Bağlandığı uzun kayışın bir ucu Atlas Okyanusu’nun batısında, bir ucu Türkiye’ de görev yapanlarda.

Adam bağırıyor;
“Libya’ ya saldırmak gaddarlıktır!”

Anında Uncle Sam çekiyor ipi!
İpin ucundaki yeniden bağırıyor;

“Kaddafi Katildir!”

Şimdi anladınız mı tasma kimlerin boynunda?

Türkiye yeni bir mütareke dönemi yaşıyor.
Ve ülkemizi tasmalardan kurtaracak olanlar Namık Kemallerin ve Mustafa Kemallerin çocuklarıdır.

Bir hayli de fazlalar.

Dişleri de keskin mi keskin!
.
.

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Çuvalcı Türk Teğmenler İşbaşında!




28 Mayıs 2012.
İstanbul’ da Kadıköy’ de, Üvercinka Bahçe’ deyiz…
Türkiye Gençlik Birliği’nin Genel Başkanı İlker Yücel konuşuyor;
Bizim vereceğimiz mesajlarımız var;
·         Bunlardan biri Amerika’ ya, “Eğer siz bizim askerimizin başına çuval geçirirseniz biz de sizin askerinizin başına çuval geçiririz. Türkiye’nin şehirleri artık ABD askerleri için güvenli değildir!
·         Türk’ü ve Kürt’ ü birleştirecek tek şey bu çuvaldır; ABD’ yi kovduğumuzda Türk ve Kürt birleşir!
·         Nato’cu generallerin ve hükümetin ABD’ ye veremediği notayı biz TGB olarak veriyoruz.
·         Çuval eylemiyle Amerikan emperyalizminin saldırısına uğrayan bütün mazlum ulusların bağımsızlık ve devrim mücadelesini selamlıyoruz!
·         Bu çuvalların ağzını kapatmaya hiç kimsenin gücü yetmez, yetmeyecektir!
Bugünden biraz geriye gidelim.
Tarih 20 Ekim 2011,
Yer Muğla’ nın eşsiz ilçesi Bodrum.
Sekiz Türkiye Gençlik Birliği fedaisi Bodrum sokaklarında ABD savaş gemisinden Bodrum’a çıkan ABD askerlerinin peşinde.
Ne demişti TGB,  “Süleymaniye’ de 11 askerimizin başına çuval geçiren ABD askerinin başına çuval geçireceğiz.”
Ve 20 ekim 2011’ de geçirdiler!
F tipi Hukuk’ un  16 yıl hapis cezasıyla tehditine, Malatya’ da Kürecik’ te ABD askerlerinin peşine düşerek verdiler; “İsterseniz 160 yıl ceza verin!”
Peki bu kadar mı? Şimdi biraz daha gerilere, 5 Kasım 1918’ e gidelim.
İskenderun’dayız.
Yıldırım Orduları Komutanı Mustafa Kemal  kendine bağlı 7. Ordu’ ya şu emri verir.
“İngilizler eğer İskenderun Limanı’ na  çıkmaya çalışırlarsa ateşle karşılık verin!”
Sadrazam Ahmet İzzet Paşa Mustafa Kemal’ i ikna edemez. Bunun üzerine Mustafa Kemal şu telgrafı çeker  “emirleri tatbik etmeye yaradılışım elvermediğinden… komutayı yerime tayin edeceğiniz zata derhal teslim etmek istiyorum” .
Komutayı teslim eder, kazandığı süre sonunda Yıldırım Orduları’nın cephanesini Toros Tünelleri’nden Anadolu içlerine kaçırır.
Bugün Ahmet İzzet Paşalar yine iktidardadır.
Ve askerlerimizin başına çuval geçirilmesine ses çıkarmayan ve “bu mutat bir ABD ordu uygulamasıdır”  diyen Genel Kurmay Başkanı‘ nın da eskisinden bir farkı yoktur.
Ve her uygulama, her kurum, her kişi kendi karşıtını üretir. Bu diyalektik bir yasadır.
Karşı devrimin de, bu yasa gereği karşıtı vardır; Türkiye halkı, karşı devrime yanıtını üretiyor bugün!
İngilizlere “ateşle karşılık vermeyi” emreden komutan neyi temsil ediyorsa, TGB bugün Türkiye’ de aynısını temsil ediyor.
Dün Şırnak’ ta PKK ile savaşan bir teğmenimiz şehit düştü ve aynı saatlerde on binlerce Çuvalcı Teğmen TGB’ nin önderliğinde işbaşında.

Hey gençler, hey devrimci gençler, aranızda bize ayıracağınız bir yer var mı?
Bastığınız yerdeki  toprak ve tuttuğunuz ağaçta dal olmaya hazırız biz!
.
.

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Vicdanların Satılmasının Bedeli Küçük Değildir!


Veya Hey Medya Senin Vicdanın Kaç Para!

Ortalık duruldu.
19 Mayıs geçti.

Başbakan Erdoğan “bizim istediğimiz oldu, halk gönlüne göre kutladı” dedi.
Gazeteler bu haberi “acilen” gördü; bazıları hatta sürmanşetten verdi.
“solcu basın” bile bu sözleri yorumsuz verdi.

Ama İki yüz bin kişiyi yürüten Türkiye Gençlik Birliği’ ni Aydınlık ve Ulusal Kanal hariç
gören olmadı.

Ve hala “başkası gördü mü” diye arıyoruz!

Medyanın boyalısına ve camlısına bakarsanız 19 Mayıs ruhu sanki gençliğe teslim edilmedi de NeoCHP’ ye verildi.
NeoCHP örgütsel olarak bu eşsiz bayramı kutlama kararı almış mıdır, bilmiyorum ama, dışarıdan bakan bir çift göz bu kutlamaların CHP’ li belediyelerin inisiyatifine bırakıldığını görür.
Bu belediyelerin çoğu 19 Mayıs’ ı sadece konser salonlarına hapsetmiştir, slogan yoktur, yürüyüş yoktur, Mustafa Kemal’ in tarihsel önemi yoktur. Katılımcılarda bayram havası ve coşkusundan çok “konser” izleme mutluluğu vardır.

AKP’ yi ve MHP’ yi boşveriniz. Özellikle MHP silikleşmiş ve köksüzleşmiştir. Çünkü biliyoruz ki, milli bayramların coşkusu MHP’ yi zayıflatır. Irkçı milliyetçilik, modern milliyetçilikle boy ölçüşemez. Bunu MHP bilir ve sessizce ve onursuzca bekler.

Bu nedenle MHP için ulusal bayramların gerçekte kıymeti harbiyesi yoktur.

Biliyoruz ki, Mustafa Kemal Atatürk’ ü gerçekten keşfeden Türkiye, NeoCHP’ yi de, MHP’ yi de dikkate almaz.
Bu nedenle medya tarafından yükselen devrimci dalganın gençlik içindeki rakipsiz örgütü TGB’ yi gizlemişlerdir.

İşçi Partisi’ ni ise yok saymaktadırlar.

Medya elbette görevini yapacak ve gizleyecekti. Anadolu’ da böylesi durumlar için, “Nah gizleyebildiler!” denir.

Biliyorsunuz, Cumhuriyet, Sözcü, ve Yurt Gazetesi, Neo CHP’ nin sözcüleri gibi Şişli’ de 30-40 Bin kişilik eylemi manşetlere taşırken, iki yüz bin genci yürüten TGB’ yi gör(e)medi.
Hürriyet kadar bile olamadılar.
Şişli’ deki yürüyüş önemlidir ve küçümsenmemelidir. Zaten biz devrimciler bütün eylemlerinin hakkını verir ve önemseriz. Örneğin, Atatürk anıtlarına çiçek koyma eylemleri 10-15 kişilik eylemlerdir ama devrimci enerjileri son derece yüksektir. Bu eylemlerde vakar vardır, özgüven vardır, kararlılık vardır, fedailik vardır.

Bugün nerede tam bağımsızlık eylemi varsa, İşçi Partisi bu eylemlerin fikri alt yapısını hazırlamakta ve örgütlemektedir.
Bu nedenle İşçi Partisi’ ni de gör(e)mezler.
Sanki Silivri’ de sadece Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan yatmaktadır. Doğu Perinçek ve diğer İşçi Partilileri ise görmezler.

Aman görmeyin!

Nasıl olsa günü geldiğinde, “zaptettiğiniz” bütün kaleler geri alındığında, içinde bulunduğunuz “ilişkiler” ağını bu halk görecek.

Gizleseniz ne olacak,Türkiye Gençlik Birliği devrimci programıyla bu eşsiz halkın kalbine yerleşti bile...

Yandaş basın, merkez basın ve maalesef Cumhuriyet, Sözcü ve Yurt gibi gazeteler daha şimdiden küçük detayların parçaları olmayı kabul etmişlerdir.
Umarım kendisine Mustafa Kemal’ in yolundan gittiğin söyleyenler bundan sonra aşağıdaki cümleyi anımsarlar;

“Vicdanların satılmasının bedeli küçük değildir!”

19 Mayıs geçti.
Ortalık duruldu…

Gerçekten öyle mi oldu?

Sahiden 19 Mayıs geçti ve ortalık duruldu mu sandınız!

Eğer öyle sanıyorsanız, göreceğiniz devrimci eylemler sizi çok şaşırtacak demektir!
.

20 Mayıs 2012 Pazar

Maymun musunuz Yoksa Kaplan mı?

Bilgi Nasıl Yaşatılır?
Ya sorduğumuz soruyu şöyle de sorabilirdik; Bilgi Nasıl Öldürülür?


Biri zaten diğerini açıklıyor; birinin gerektirdiklerini yapmazsak aslında zıddı gerçekleşir.
Bilginin yaratıcısı maddi yaşamın kendisidir ve hatta duygularımızın da kaynağıdır. Yaşamda karşılaştığımız olaylar karşısında hissederiz. Bu nedenle “duygu” ne kadar öznel olursa olsun maddenin bir ürünüdür. Yani duygu da maddedir, elle tutulur ve gözle görülür.


Bilgi deneyimdir, zamanın içinde geliştiği için bir doğum süresi vardır. Bu nedenle aslında ebeveynlidir. Bilginin yaratıcısı maddedir. Bilginin ebeveyni tarihsel süreçler ve o süreçleri yapan insandır.

Buradan bilginin meşakkatli bir üretim süreci olduğunu anlıyoruz. İnsanın ve tarihin ve zamanın zorluklar içinde ürettiği çocuktur bilgi.
Burada bir soru aklımıza takılıyor; Peki, bilgiyi doğurmak yeterli midir?
Kitaplara geçirmek, dosyalamak, raflara dizmek veya bilgisayarlarımızda sınıflayarak tutmak bilgiye hak ettiği değeri verir mi?

Bilginin sınıflanarak depolanması gereklidir. Ancak konumuz bilginin sınıflanması ve depolanması değil ama kullanılmasıdır.Yani bilginin insanoğlunun hafızasına yerleştirildikten sonra, bu bilgiye sahip olan bireyin bu bilgiyi nasıl değerlendirdiğidir.

Kütüphane rafından çıkan ve insana ulaşan bilginin biyolojik olarak depolanması, kullanılmadan kalması, uykuya yatması, aslında bilginin gerçekte hareket etmemesidir. Çünkü bilgi kullanılmadığı anda ölür.

İnsan zihninde kendine yer verilen ve kullanılmayan bilgi aslında bir kitaplıktan bir başka kitaplığa geçmiştir. Bu yeni kitaplığın insan olması durumu değiştirmez. Burada sorulması gereken soru şudur; Bilgi nasıl hareket eder ya da bilginin bir hareketi var mıdır?

Vardır.

Bilgi yapılırken, kendi hareketinin zirvesindedir. Bilginin yapıcısı insan, sahip olduğu bir önceki bilgiyi harekete geçirerek yani “yaparak” bilgiyi geliştirir. Bilgi gökten zembille inerek insanın zihninde belirmez, diyalektik bir akışı vardır ve yeniden üretildiği yer insanın eylemidir.
İnsanın eylemi olmadan bilgi doğmaz. Bir önceki bilginin içinden daha gelişmiş bilginin üretimi insanın en sihirli özelliğine, onun eylem yeteneğine bağlıdır.

Bilginin harekete geçmesi insanın eylemiyle mümkündür ve işte o devrimci pratikten bilgi yeniden üretilmeye devam eder.

Bize göre kullanılan bilgi, yani bilince çıkmış bilgi önemlidir insanlığın gelişiminde. Canlı bilgi, bilince dönüşmüş bilgidir.
Bilinçtir çünkü insanın iradesi üzerindeki tek etkili güç.
Biliyor ve yapmıyorsanız, bilginiz ölüdür.

Yapıyorsanız bilmemeniz zaten düşünülemez.

Biliyorsanız ama bilginiz sizi itemiyorsa, siz bilgiyi süs olarak taşıyorsunuz demektir. Yani bu durumda bilgi ölüdür ve taşıyıcısı olan siz aslında ölü taşıyıcısı olmuşsunuzdur. Ya da en hafif ifadeyle bilgi sizin için “hobidir”, basit bir uğraştır ama siz asla bilgiye dayanarak hareket edemezsiniz.

İnsan zihninde sürekli birbiriyle mücadele eden maymun ve kaplan işte bilginin yeniden üretilmesini belirler.

Maymun “aman sende” boş ver vatanı falan, dünyaya bir daha mı geleceksin?” derken, kaplan yanınız ise “vatansız olunamayacağını” diretir. Güçlü olan yanınız bilgi karşısındaki tutumunuzu belirler.
Bu ise “yapmak” veya “yapmamaktır”
Bir eylem olarak “yapmak” bilgiyi canlandırır ve insanlık için yeniden geliştirirken, “yapmamak ise bilgiyi işlevsizleştirir.

Önünde sonunda insanın iradi seçimi devrededir. Yani kendi maymunumuz veya kaplanımızın birbiriyle mücadele gücü bilginin kaderini belirler.
Ve elbette son soru tam da burada belirir.
Sizin içinizde hangisi daha güçlüdür?

Kısacası “maymun musunuz yoksa kaplan mı?”

Bilginin gereksinim duyduğu tek yanıt budur!
.
.
Bu yazı aşağıdaki  www.kemalistler.net  de  yayınlanmaktadır:
http://www.kemalistler.net/bizim-koee/kubilay-kzldenizli/621-maymun-musunuz-yoksa-kaplan-m.html

18 Mayıs 2012 Cuma

Milli devletler Milli devlet mevzisinden korunabilir mi?


Aydınlık Gazetesi' nde yayınlanan "PKK' nın ana dili Türkçe" yazi dizisine yaptığım eleştiri ve sorduğum sorular Aydınlık Gazetesi' nde 27 Mart 2012 Tarihinde yayınlandı. Önce Yazı dizisinin yazarı Mehmet Bedri Gültekin ve daha sonra İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek Aydınlık' ta kendi köşelerinde yazımı değerlendiren köşe yazıları yazdılar.

Aşağıdaki Yazı Doğu Perinçek' in ilgili yazısıdır. Bu makaleye ayrıca aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
http://www.aydinlikgazete.com/yazarlar/dou-perincek/11083-dou-perncek-milli-devletler-milli-devlet-mevzisinden-korunabilir-mi.html

Doğu Perinçek: Milli devletler Milli devlet mevzisinden korunabilir mi?

Okuyucumuz Kubilay Kızılderili, Mehmet Bedri Gültekin arkadaşımızın “PKK’nın Anadili Türkçe” başlıklı yazı dizisi üzerine önemli bir soru yöneltmişti. Özetle şöyle:
Milli devleti savunma misyonunu başardıktan sonra, Batı Asya Birliği (BAB) diye bir devletler topluluğu kurmayı amaçlamak çelişme olmuyor mu?”
Mehmet Bedri Gültekin arkadaşımız bunun üzerine, “ulusal devlet mevzisinden verilecek mücadelede hedefin ulusal devleti olduğu gibi ihya etmek olmaması” gerektiğini vurgulayan bir yazı yayınladı (Aydınlık, 7 Nisan 2012). Bu cevabın gerekçesi, “Hiçbir şey ebedi değildir” tezinden çıkararak inşa ediliyordu.
Paris’ten Habib Hamza Erdem de, bu tartışmaya internetten katıldı. Yazdıkları bize ulaştı.
Önümüzdeki yakıcı soru
Kanımca bugün öncelikle tartışılması gereken, milli devletin yerine neyin konacağı değildir. Emperyalizmin “küreselleşme” adı altında milli devleti tasfiye saldırısına nasıl karşı konabileceğidir.
Atların önüne arabayı koymak yerine, arabanın önüne atları koşmak, sanırım daha akıllıca olacaktır.
Emperyalist Ekonomizm” ve milli devlet
Ekonomistler, 20. yüzyılın başından beri milli devletin emperyalist sömürüyü dizginleyen rolünü görmemiş, emperyalizme karşı mücadeledeki önemini küçümsemişlerdir.
Lenin, “Marksizmin Bir Karikatürü: Emperyalist Ekonomizm” başlıklı kitapçığında, o ekonomistlerin çok esaslı bir eleştirisini yapmıştı. Özellikle Cumhuriyet gazetesinde çıkan ekonomi yazılarını okudukça, o büyük eserin önemini daha derinden anlıyoruz.
Milli devletin emperyalizme karşı direnişini, “kapitalistler arası mücadele” diye hor görenler, hep olmuştur ve ne kadar iyi niyetli olsalar da, en sonunda “Emperyalist ekonomizmin” mevzisinde uğraş veriyorlar.
Milletlerarası sınıf mücadelesinin en önemli mevzisi
Ve bakınız bugün dünya nereye geldi. Milletlerarası düzlemdeki sınıf mücadelesinin en önemli mevzisi, milli devletlerdir. O nedenle Mao Zedung, daha 1970’li yılların başında çağımızın mücadelesinin üç dinamiğini şöyle özetlemişti:
Devletler bağımsızlık, milletler kurtuluş, halklar devrim istiyor.”
Üç dinamik arasındaki önem sırasını özellikle dikkatinize sunuyoruz. Bu sırayı bozan formüller gerçekten uzaklaşıyor.
Peki bu milli devletler, kendilerini nasıl savunacaklardır?
Kubilay Kızılderili arkadaşımızın önümüze koyduğu asıl soru budur ve bu sorunun üzerinden atlanamaz.
Dünya pratiğine bakalım
Bu tür sorulara önce bir genel teori koyup, sonra cevap üretmek, bizi bulutların üzerine yükseltir.
Burada doğru çözüme götürecek olan, dünya pratiğine bakmaktır. Başka deyişle, bugün milli devletler emperyalizme karşı nasıl direniyorlar?
Kuşkusuz modeli kuracağımız örnekleri, direnmede başarılı olanlar arasında bulabiliriz.
En etkili örnekler, Çin, Hindistan, Brezilya, Rusya, Güney Afrika’dır, yani BRICS ülkeleri.
İkinci göze çarpan örnek Latin Amerika ülkeleridir. Onlar da ALBA ve CELAC gibi bölgesel birlikler oluşturdular.
Görüyoruz ki, Çin ve Rusya Federasyonu gibi milli devletten daha kapsamlı devletler dahi, bağımsızlıklarını pekiştirmek, kalkınmalarını güvence altına almak için daha büyük birleşmelere yöneliyorlar.
Hiç milat öncesine falan gitmeye gerek yok, yaşanan pratik, teoriyi de programı da belirliyor.
Teoriden pratiğe gitmek yerine, pratikten teoriye gitmeliyiz.
Tehdit edilen cephenin en önünde kim var?
Türkiye’ye gelince, milli devlet herkesin gözleri önünde tasfiye edilmektedir. Hatta geniş ölçüde tasfiye edilmiştir.
Küreselleşmenin bugün saldırı odağında, Türkiye, Suriye, İran ve Irak bulunuyor.
Bu tablo karşısında “Sıra Türkiye’ye de gelecek” diye konuşanlar, bu 4 ülke içinde en ön sırada Türkiye’nin bulunduğunu fark etmeyenlerdir. Şu anda Türkiye’ye yönelik tehdit, Suriye, Irak ve İran’dan daha ağırdır ve daha günceldir.
Çünkü Suriye, Irak ve İran, cephelerini tehdide dönmüşlerdir ve bizim açımızdan özenilecek durumdadırlar.
Türkiye yönetimi ise, milli devleti tasfiye edenlerin elinde alettir. Dolayısıyla Türkiye savunmasız haldedir. Türkiye, hükümet mevzilerinden yıkılmaktadır. TSK komuta kademesi de, küresel saldırıya şu anda teslim vaziyetindedir ve milli devlet dağılmaktadır. TSK’nin esir alınması, bu sürecin en belirgin habercisidir.
Asıl yakıcı soru
Kubilay Kızılderili arkadaşımız gibi düşünenlere biz de bir soru soruyoruz. Öyle teorik falan değil, gelecekle de ilgili değil, güncel ve yakıcı:
Bugün Türkiye milli devletini, milli ekonomisini, milli birliğini ve vatan bütünlüğünü Suriye, Irak ve İran ile bölgesel bir güçbirliği gerçekleştirmeden koruyabilir mi?
Mesele budur!
Çin, Rusya, Brezilya ve Hindistan gibi, Türkiye’den çok daha güçlü ülkelerin tek başına yapmadıkları ve yapamadıkları bir işi, herhalde hiç kimse Türkiye’den bekleyemez.
Üstelik Türkiye ön cephededir, iç savaşlarla tehdit edilmektedir ve ekonomisi sıcak para serumuyla yoğun bakımda yaşatılmaktadır.
Emperyalizme karşı ortak çıkarlar
Bu somut tahlilden sonra, hem dünya, hem de bölgemiz ölçeğinde şu sonuca varabiliriz: Bugün dünyada emperyalizmin küreselleşme saldırısına karşı milli devleti, milli devlet sınırları içinde sıkışıp kalarak savunma olanağı bulunmuyor. Bunun tek örneği yoktur ve olamaz. Çünkü ABD emperyalizmi tek tek milli devletleri tasfiye edecek güçtedir.
Ne var ki, cepheleşme dünya ölçeğindedir ve milli devletler yalnız değillerdir. Emperyalizme karşı ortak çıkarları vardır. Bu ortak çıkarlar, bölgesel hatta kıtasal ittifakları ve birlikleri gerekli kılmıştır ve uygulamalar çok başarılıdır.
Milli devleti birlikte savunanlar, aynı zamanda planlı karma ekonomiye yöneliyorlar.
Bu durumda milli devletlerin kendilerini savunma mevzileri bölgesel ve kıtasal ölçeklerde olacaktır. Başka deyişle milli devlet, kendisini kendi sınırlarının ilerisinden savunacaktır.
Bölgemizdeki süreç
Hayat, bölgemiz devletlerini de birleşmeye zorladı. ABD, Irak’ı işgal etmişti değil mi, bugün Irak, Suriye ve İran ile birliktedir ve ABD, Irak’ın yönetimini devirme tertipleri içindedir.
ABD’nin başındaki dert yalnız Irak değil ki! İran var, Suriye var, Lübnan var, hepsi dert!
Bölge ülkelerince düşman ilan edilen Ankara’daki BOP Eşbaşkanlığı, yalnız Müslüman milletlerin yaşadığı coğrafyanın değil, Türkiye’nin de düşmanıdır. BOP Eşbaşkanlığı, Suriye, Irak ve İran’ı yıkamıyor, ama bakınız Türkiye Cumhuriyetini yıktı. Evet yıkmıştır. Gözlerinizi ellerinizle kapayarak, gerçeği değiştiremezsiniz!
Bu sürecin varacağı yer apaçık görünüyor.
Türkiye halkı, BOP Eşbaşkanlığını yıkacak ve bölge ülkeleriyle birleşecektir. Bakınız o zaman, Kürt sorunu, ekonomi sorunu, Ortaçağa yuvarlanma sorunu kalıyor mu?
Türkiye için biricik çağdaşlaşma programı
Milli devletimizi, bölgemizdeki diğer milli devletlerle birleşerek yeniden örgütleyebilirler ve çağdaş uygarlığın ön mevzilerindeki yerimizi alırız.
Türkiye, Suriye, Irak, İran; hatta buna Lübnan, Azerbaycan ve Kuzey Kıbrıs’ı da katınız, bu ölçekte bir Bölgesel Birlik, hızla dünyanın ilk 5 gücü arasında yer alır ve Türkiye için biricik çağdaşlaşma programıdır.
Demokrasi, o zaman olur.
Son Güncelleme: Salı, 01 Mayıs 2012 21:43