29 Aralık 2009 Salı

Eğer Hizadan Çıkarsan!

Türk Ordusu hizadan çıktı!

Bunu biz demiyoruz "Amerikalı generaller ve fikir kuruluşları diyor!

Hizadan çıkmanın kısa tarihini aşağıda bulabilirsiniz...

İlk hizadan eski Genel Kurmay Başkanı Necip Torumtay çıktı. Özal'ın Amerikan çıkarları için "Kuzey Irak'a gir!" emrini uygulamamak için istifa etti.

Ardından Türk Ordusu, Sovyet ve komünizm tehdidine karşı kurulmuş ve ABD tarafından kontrgerillanın içinde örgütlendiği Özel Harp Dairesi' nin adını Özel Kuvvetler Komutanlığı olarak değiştirerek, Irak'ın Kuzey'inde ABD tarafından kurulması planlanan kukla Kürt Devleti' ne  ABD' ye ve PKK bölücü terörüne karşı yeniden örgütledi. Ve aynı operasyonla Amerika' nın faşist gladyosu Türk Ordusu içinden çıkarıldı.

Türk Ordusu'nun ulus devleti koruma kararlılığı nedeniyle Amerikan tehdidine karşı pozisyon almasına ABD'nin yanıtı gecikmedi ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis' in uçağı 17 Aralık 1993'te ABD tarafından düşürüldü.

Türk Ordusu, Org. Eşref Bitlis Planı olarak bilinen "Çelik Harekatı'nı" 1994 uygulayarak Özel Kuvvetler Komutanlığı'na bağlı 35.000 askerle Kuzey Irak'a girerek Amerika'nın egemenlik alanına müdahale etti.
Bu harekat görülmemiş bir şeydi ve ABD' yi, terörü ve PKK'yı uzun süre köşeye sıkıştırmaya yetti.

ABD' nin Foreign Affairs, Foreign Reports, Mediterranean Quarterly ve Joint Forces Quarterly gibi yarı resmi organları. "Türk komutanları hizadan çıktı" saptamasını yaptılar. Hatta Amerikan yönetimi bizzat bunu Türk yönetimine bildirdi. Takip eden zaman diliminde  ABD  2002 yılında "MILLENIUM CHALLENGE 2002" tatbikatı yaparak açık açık Türkiye'ye yapacağı işgalin ilk büyük tatbikatını yaptı.

Kolay değil 50 yıldır kuzu kuzu ABD' nin her dediğini yapan Türk Ordusu "hizadan çıkmıştı" ve bedeli ödetilmeliydi.

Ardından 2003 yazında Türk Ordusu' nun başına "çuval" geçirildi.

Bu Türk Ordusu'nun onurunu kırma operasyonuydu.

*** *** ***
Bugün yaşananları yukarıda özetlenen "kısa tarihi" görmeden anlamaya olanak yoktur. Aydınlık Dergisi' nin ilgili yıllardaki sayılarında daha detaylı analizlerini bulabilirsiniz.

Bugün Özel Kuvvetler Komutanlığı' nda yapılan aramalardan başlayarak, Ergenekon Operasyonu dahil son 15 yıldır Türk Ordusu' nu yıpratmaya çalışan tüm faaliyetlerin nedenini, Türk Ordusu' nun ülkesini Amerikan tehdidine karşı koyabilmek için hizadan çıkması olarak değerlendirebilirsiniz.
Türk Ordusu hizadan çıkmıştır. Bu doğrudur ve bugün ülkemizin geleceğinin kararıp kararması, Türk Ordusu' nun bu yapılanlara bakıp korkarak ABD denetimine girip girmeyeceğine bağlıdır.

Türk Ordusu Amerika' nın ve ülkemiz içindeki Fettullahçı Gladyo'nun bu tehdidine boyun eğecek midir?

Ben böyle bir ihtimalin yaşam bulmasının ülkemizi parçalanmaya ve Mehmetçiğin kanının Amerikan çıkarları için akıtılacağına yol açacağını düşünüyorum.

Ve tekrar ediyorum sorumu "Türk Ordusu bu tehdide boyun eğecek midir? "

Bu soruya ordumuz adına "hayır eğmeyecek" deme şansımız yok ama ben Türk halkı adına rahatça diyebilirim ki, onlar boyun eğse dahi bu ulusun çocukları olan bizler asla ABD' ye boyun eğmeyeceğiz.

***

Altı yaşındaki oğlum Mehmet bugün eşime "anne haberlerden sıkıldım bana çizgi film açar mısın?" dediğinde "oğlum ülkemizde önemli şeyler oluyor, ordumuza kötü şeyler yapıyorlar, daha sonra izlersin söz!" dediğinde, oğlum Mehmet, "Türkler mi kötü şeyler yapıyor ordumuza, hem de Türkiye'de mi yapıyorlar?" diye şaşkınlıkla sordu.

Biz cevap veremedik.

Peki siz oğlumun bu sorusuna yanıt verebilir misiniz?

Üstelik kendi ülkesinde bu kadar hayasızca saldırı altında bulunan dünyada başka bir ordu var mıdır?

Vatan Sevgisi Hobi midir- 2-

"Vatan Sevgisi ciddi bir iştir demiştik."

Şimdi kendi hayatımıza bakalım. Türkiye parçalanmanın eşiğinde, şaka değil bu. Avrupa Birliği'nin dayattığı "İkiz Sözleşmeleri" -ki buna İkiz İhanet Yasası da deniyor- bunun yasal temelidir ve imzalandığından haberiniz bile yoktur. Bu yasa iç işlerinde bağımsız yerel yönetimlerin(eyalet) yolunu açar, ana dillerinde eğitim ve kültürel haklar adı altında ulusumuzu oluşturan farklı etnik kökenli yurttaşların aklı karıştırır ve Atlantik ötesi büyük güç, büyük Türkiye lokmasını parça parça küçültüp yiyebilmek amacıyla (aynı Yugoslavya ve Irak gibi) bu yasaların geçmesi için yapması gereken bütün siyasi basıkıları yapmış ve tüm uyarılara rağmen TBMM'den geçmiş ve eski cumhurbaşkanı tarafından imzalanarak yürürlüğe girmiştir.Biz ne yapıyoruz ?
Hiç !
Farkında mıyız ?
HAYIR!
Ama vatanımızı seviyoruz(!)
Önceliklerimiz maaşlarımız, otomobillerimiz, banka kredilerimiz, çocuklarımız, giysilerimiz...
Peki bunlar iyi güzel de keyfini süreceğimiz bağımsız bir vatan ve özgür bireyler olmadıktan sonra bunlar ne işe yarayacaktır?
Bağımsız ulus devletler, orduları tarafından korunurken, aslında milletinin tek tek bireylerinin çıkarlarını da korumaktadır.
Bağımlı, ekonomik açıdan işgal edilmiş bir ülkede bireylerin payına düşen "ikinci sınıflılıktır","aşağılanmaktır."
Türkler bu gidişle ikinci sınıflaşacaklar ve aynı yurtdışında olduğu gibi, ancak ve ancak tuvalat temizleme gibi işlere verilecekler kendi yurtlarında.
Çocuklarımızın anne ve babaları olarak, bizler işte bunlara yol açmamak için, çocuklarımıza onurlu bir yaşam sağlamaktan birinci dereceden sorumluyuz.
Bakın Kurtuluş Savaşı sırasında bu ülkenin namuslu aydınları, askerleri gözlerini kırpmadan bir gece yarısı beşiklerinde uyuyan yavrularını öpüp, eşlerini onlarla bir başına bırakarak Anadolu'ya geçtiler. Ne, ne zaman döneceklerini biliyorlardı, ne yaşayacaklarını ne de çocuklarının ve eşlerinin gelecekleri konusunda fikir sahibiydiler.
Sadece savaşacaklardılar...
Bugün biz bu ülkede güvenlik içinde yaşayabilelim diye.
Sadece savaşacaklardılar...
Tarihin hiçbir döneminde "esir ve onursuz" yaşamamış bu ulus için...
Sadece savaşacaklardılar...
Vatan sevgisinin bir hobi olmadığını bilerek ve boş zamanlarını değil "başlarını" bu yola koyarak.
Sadece savaşacaklardılar.
Ne maaşları, ne evleri, ne de çocuklarının masum yüzü engel olabildi onlara..Çünkü biliyorlardı ki, sahip olabilecekleri her şeyi koruyabilmelerinin tek yolu kendi "küçük cennnet" adalarının konforundan vazgeçmek ve yurda vakfetmek yaşamlarını.
Şimdi saflarımızı belirleme zamanı.
Eğer yüz yıl önceki vatanseverler gibi yapmayacaksınız, doğruca karşı safa geçiniz.
Kendinizi kandırmayınız.
Çünkü "Vatan Sevgisi ciddi bir iştir."

23 Aralık 2009 Çarşamba

Kahramanları İntihar Eden Bir Ulus ve Ordu Var mıdır?

Efendiler!
(...)
İngilizler ve yardımcıları milletimizin bağımsızlığını imhaya karar vermişlerdir.(...) Kuvveti olmayan, dolayısıyla mücadele edemeyen bir millet, mahkûm ve esir vaziyettedir.(...)
Kuvvet ordudur.
(...)
İngilizler,(...)kumandanlarımıza ve subaylarımıza tecavüze ve taarruza başladılar. Askerlik izzetinefsini yok etmeye gayret ettiler. (...)
Orduyu imha etmek için mutlaka subayı mahvetmek, aşağılamak lâzımdır.(...)Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta engeller ve müşkülat kalmaz.(...)
 Ordu ise, arkadaşlar, ancak subaylar heyeti sayesinde vücut bulunur. (...)ordunun ruhu subaylardadır. “. O halde subaylarımız, düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu tamir edecek ve canlandıracak ve ordu ve milletimizin bağımsızlığını muhafaza edecektir.(...)
Şahsi ve hususi itibariyle de subaylar, fedakârlar sınıflarının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler.
Çünkü düşmanlarımız herkesten önce onları öldürürler. Onları aşağılar ve hor görürler. (...) Onun yaşamak için bir çaresi vardır; şerefini korumak! Halbuki düşmanlarımızın da kastettiği, o şerefi ayaklar altına almaktır.
Dolayısıyla subay için “ya istiklâl, ya ölüm” vardır. Fakat arkadaşlar ÖLMEYECEĞİZ, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız.
Mustafa KEMÂL
AFYONKARAHİSAR KOLORDU DAİRESİNDE SUBAYLARA HİTABEN KONUŞMA(1920)

***
Türk Silahlı Kuvvetleri' nde son dönemde intihar eden subay sayısı geçen gün intihar eden Yarbay Ali Tatar ile birlikte altıya ulaştı!
Mustafa Kemal' in  "düşmanlar önce subayların izzeti nefsiyle oynarlar" diye tanımladığı noktadayız tam da demek ki!
Kahramanlarını koruyamayan bir millet ve ordu düşünebiliyor musunuz?
Ben bilmiyorum.
Bildiğim bir şey varsa "bu kara" tüm ulusumuzla birlikte benim de alnına çalınmıştır, bilelim!
***
Dönekler, yobazlar, hainler asla anlayamazlar "onursuz" yaşamak ne demektir!
Çünkü bu tür bir yaşam onların yaşam tarzıdır, doğaldır ve onursuz yaşamaktansa intihar etmenin bir doğal sonuç olduğunu onlar anlayamazlar.
Onurlarıyla oynanan ve intihar ederek şehit olan subaylarımız bize canlarını feda ederek kuvvetli bir mesaj veriyorlar!
  Bu mesaj ise, "Kahramanlarını koruyamayan  uluslar, tarihin ulus çöplüğüne atılacaktır!"
 
Tarihinde Mustafa Kemal gibi yurtseverleri olan bir ulus bunu kabul edecek midir!
 
Edecek midir?
 
Edecek midir?
 
Edecek mi?

21 Aralık 2009 Pazartesi

Ekümenik Patrik Ne İster ?

Bartholomeos!
Fener Rum Patriği diye biliriz.
Ama değil!
O Ekümenik Partrik!
Yani tüm dünya Ortodokslarının lideri!
Patrik'in böyle resmi bir sıfatı yok, Osmanlı döneminde Osmanlı Hükümeti'ne karşı Patrik bu sıfatla sorumluymuş ama genç Türkiye Cumhuriyeti bu ünvanını almış onun.Ancak  Batı öyleeee bir bastırıyor ki, Türkiye Hükümeti yasak olmasına ve üstelik sayın Patrik açık açık bu sıfatı tüm uluslararası toplantılarda kullanıyor olmasına rağmen, soruşturma bile açamıyor!
Vatikan tüm dünyada Katolikler için neyi ifade ediyorsa, Fener Rum Patrikhanesi de Ortodokslar için onu ifade ediyor ve bir tek Rusya ciddiye almıyor Patrik Hazretlerini...
Biliyor çünkü emperyalistler tarafından kullanıldığını.
Bu arada sayın Patrik'e Yunanistan Dışışleri Bakanlığı uluslararası gezileri için "Ekümenik Patrik" armalı uçak tahsis ediyor...
Türkiye'den ise "tısss" bile yok!
***      ***    ****
Türkiye'ye karşı Fener Rum Patrikhanesi ve "ekümenik" sıfatı 100 yıllık "koz" olarak kullandığı için bir tek emperyalist Batı sayın Patrik hazretlerini "ciddiye" alıyor.
İki gün önce Amerikan CBS Televizyonu'nda yayınlanan söyleşisinde "Biz Türkiye'de kendimizi çarmıha gerilmiş hissediyoruz" diyor.
Utanmasa ellerini kanatıp çivi izlerini gösterecek!
***    ***     ***
Kiliseleri mi kapatıldı?
Hayır!
İşviçre'de minarelerin yasaklanması gibi "Çan Kuleleri mi" yasaklandı?
Hayır!
Azınlık okulları mı kapatıldı?
Hayır?
Rum Ortodokslarının ibadet yapma özgürlükleri mi ellerinden alındı?
Hayır?

Peki sayın Patrik Bartholomeos, "ne yapıldı size?"
"Ama Heybeliada Ruhban Okulu hala kapalı" diyor!
1971 yılında Anayasa mahkemesi'nin kararı ile kapatılmış bu okul.
Peki neden?
Çünkü Patrikhane bu okulun ünivertsielere bağlanmasını istemediği için.
İlahiyat fakülteleri üniversitelere bağlı olacak ama Ruhban Okulu bağlanmayacak, olur mu böyle şey?
Bir ülkede iki tane birbiriyle çelişen yasa olur mu?
Patrik için "neden olmasın?"
Hadi Türkiye buna da izin verdi diyelim ama bu ülkede kaç tane Rum Ortodoks var?
Kilise kayıtlarına göre 1244!
Yani 1244 Rum Ortodoks için koskoca bir din adamları yetiştiren okul açmak ha!
Ama buradaki amaç elbette bu değil, "Ekümenik" sıfatını resmileştirip, Heybeliada Ruhban Okulu'nu Patrikhane'ye bağlı bir kurum haline getirip Türkiye'de uluslararsı korumaya sahip güçlü bir siyasi merkez haline gelmek.

****     ***    ****
Lütfen yanlış anlaşılmasın; herkes özgürce dilini konuşmalı, ibadetini yapmalı  ve Rum yurttaşlarımıza da sahip çıkmalı bu ülke ama bu istenilenler "samimi" bir istek mi sizce?

****    ***    ****

Bir Rum anne ve Kürt kökenli bir babadan olan 8-10 yaşlarındaki Marina'yı izliyorum televizyonlarda.
İstanbul Mili Eğitim Müdürlüğü'nün düzenlediği İstiklal Marşı Yarışması' nda birinci olmuş.
İçtenliği ve yurt sevgisi gözlerinden belli bu minik kızın.
Ve minicik kalbiyle bir tam Türkiye Cumhuriyet'i yurttaşı...

Peki ama Sayın Patrik sizin ülkeniz neresi?

16 Aralık 2009 Çarşamba

İKİ EYLEM İKİ SONUÇ!

Her yerde olay...
Molotof kokteylleri
Yakalanan "canlı" bombalar!
Dün Muş'ta gerçekleşen provakasyon,
Kağıthane ve Dolapdere'de milletimizi birbirine düşürmeyi amaçlayan tertipler,
Tahrip edilen dükkanlar, yakılan otobüsler, bankalar ama gerçekte tahrip edilen milletimizi bir arada tutan kardeşlik çimentomuz!

Yukarıda anmaya çalıştığım ama zaten her gün ekranlarda naklen izlediğimiz ülkemizi yıkıma götüren manzaralardır.
Nefesimizi tıkamaktadırlar.
Türkiye'nin bu eylemlerle nefesi tıkanmaktadır...

***        ***        ***

Kamu Çalışanları 25 Kasım'da bir günlük uyarı grevi yaptılar.
Haydarpaşa Garı' nda görev yapan demiryolu işçilerinin grevi - ki işten atılan 16 arkadaşlarına sahip çıkmaktadırlar!
Ankara'da grev yapan Tekel İşçileri - ki AKP'nin önündeki havuza şortla girip protesto eylemi yaptılar bugün.
Ve Muş'tan gelen bir işçinin söylediklerinde etnik hiçbir şey yoktu ama sınıfsal taleplerini duyduk ekranlardan.
İstanbul Belediyesi'nin sözleşmelerini yenilemediği itfaiye erlerini polis su fışkırtarak dağıtmaya çalıştı- ki daha dün aynı  hortumla aynı itfaiyeciler can kurtarırlardı yangınların içinden.

Türkiye'nin ufku ve gündemi, ülkemizi bölmeye çalışan ABD destekli bölücü eylemlerle karartılmaya çalışılırken, bu ülkenin asıl sahipleri bu karanlık gündemi yırtmaya başladılar!

İşçiler sahneye çıkıyor hanımefendiler,beyefendiler!
Bu ülkenin asıl sahipleri olan namuslu emekçiler geliyor ve göreceksiniz Türkiye'nin nefesini açacaklar.

Türk Ulusu'nun emekçileri meydanlarda ortak düşmana karşı birleşerek kardeşlik çimentosunu yeniden karacaklar!

11 Aralık 2009 Cuma

On dokuz!.

Türkiye' nin yoksulluk sorunu var,
Türkiye' nin eğitim sorunu var,
Türkiye' nin  sağlık sorunu var
Türkiye' nin dini gericilik sorunu var,
Türkiye' nin  feodalizm sorunu var,
Türkiye' nin yoksul köylü sorunu var,
Türkiye' nin vatandaşlarının gelecek korkusu var,
Türkiye' nin güvenlik sorunu var,
Türkiye Ordusu' nun gerçek düşmanını analiz etme sorunu var,
Türkiye' nin işçi sınıfının örgütlenme sorunu var,
Fabrikalarında iş güvenliği sorunu var,
Tuzla gibi tersanelerinde her ay üç-beş sigortasız, sendikasız çalıştırılıp ölen ve iskelelerinden bir fare gibi düşüp ezilen işçilerinin güvenliği sorunu var,

19 Mayıs 1919'dan itibaren Türkiye'nin çözül(e)memiş sorunları var...
Ve dün 19 acı daha eklendi gazların ve yıkıntıların arasından...
19 Madenci, Ö  l  d  ü !
Kömür karası yüzlerde çakmak çakmak çakan 19 çift göz,  s  ö  n  d  ü !
Katmerleşerek birikir ölülerimiz toprağın altında, bizi yüceltmek için üzerinde yeryüzünün.

Evet, 19 Madenci ö l d ü!

Ve hala biz nasıl huzur içinde yaşarız?

9 Aralık 2009 Çarşamba

Türkiye Matematiği


120 TL.
Dün Tokat Reşadiye'de şehit edilen askerlerimizden biri, Türk Silahlı Kuvvetleri' nden aldığı 120 TL'lik maaşının 100 TL'sini annesine gönderiyormuş.
Demek ki bu çocuk annesi için Üç Lira Otuz Üç Kuruş ve kendisi için de altmış bir Kuruşluk bir kaynak yaratabilmiş her bir gün için.
"Nasıl olsa ben burada üç öğün yemek yiyorum, anama yollayayım o da hiç olmazsa üç öğün ekmek de o yiyebilsin" diye düşünmüş yavrucak.

"Ama genellikle aileler asker çocuklarına para gönderir" diyeceksiniz.....

Evet, haklısınız.

Bu bir Türkiye gerçeğidir. Sadece Doğu'sunda değil Batı'sında da yoksulluk kol gezer bu güzel ülkemizde.

Türkiye'nin çocukları bir taraftan şehit olur korur ülkesini, diğer taraftan anasına bile askerdeyken bakar!
Şehit olduktan sonra ise  "şehit aylığı" bağlanır anaya ama anasının ağzında zehir olur çiğnenilen her bir lokma  ...
"Vatan sağolsun" derler hala, bu vatan ona insanca bir yaşam  vermese de bile!

Vatan sağolsun!

Ve matematik yeryüzünde bir tek Türkiye'de böyle çalışır!

7 Aralık 2009 Pazartesi

Bir Bölü İki 'nin Cevabı Lütfen!



Yarım artı yarım, bir.
Bir çarpı bir, bir.
İki eksi bir, yine bir.
Peki bir bölü iki'nin yanıtını bilen var mı?
Diyeceksiniz ki "sıfır nokta beş" yani bir adet yarım!
Eğer bu soru masum bir matematik sorusu olsaydı yanıtınız doğruydu.
Ama değil!
Bu soru aslında ABD tarafından, PPK marifetiyle 25 yıldır Türkiye'ye dayatılmaktadır.

Matematik gibi, bilimlerin temeli olan bir bilim dalı adına üzgünüm ama, hiçbir kuvvet Türkiye'ye bu soruya bir adet yarım yanıtını verdirmeyi başaramayacak!

Çünkü bu güzel ülkemizi asla böldürtmeyeceğiz.
Çünkü hiç kimse kardeşleri birbirinden ayıramayacak!

Bu tarihten sonra Türkiye'de tüm matematik denklemlerin yanıtı "BİR" dir!

Soruyu tekrar edeyim....

Bir bölü iki kaç eder?

BİR!

Yedi şehit versek de BİR, 72 milyon şehit versek de BİR!

Bu denklemin bu tarz çözümünü hala anlamayan var mı?

1 Aralık 2009 Salı

Batı "uygarlığı" ve İsviçre'de Cami Referandumu

Batı dedi ki Türkiye'ye, "azınlık haklarına saygı gösterin"
Heybeliada Ruhban Okulu'nu açın.
Akdamar Adası'ndaki Ermeni Kilisesi'ni faaliyete geçirin.
Fener Rum Patrikhanesi'nin "ekümenik" sıfatını kabul edin.
İşviçre dedi ki "Sözde Ermeni soykırımını tanımayanlar " bu ülkede yargılanırlanır. İşçi Partisi Genel Başkanı "peki o zaman, geliyorum ve açıklama yapacağım, sözde Ermeni soykırımı uluslararası bir yalandır" dedi.
Gitti ve bu nedenle yargılandı "demokratik ülke" İsviçre'de...
Bu arada "uygar Batı" dedi ki Kıbrıs'tan çık, soykırımı tanı, Heybeliada Ruhban Okulu'nu aç...Azınlık haklarını ver verebildiğin kadar...
Vermezsen ve açmazsan AB'ye giremezsin!
Sonra İsviçre "demokratik" bir yöntem olan referanduma giderek yeni cami yapılmasını yasakladı.
"Ne zamandan beri azınlık hakları "referandumla" belirlenir oldu?" deseniz, "biz yaptık, oldu" derler.
Batı uygarlığı budur!
Aferin İsviçre, bizim yıllardır kendi halkımıza sizin çifte standartınızı anlatmaya çalışıyorduk ama bu kararınız kadar anlatamamış ve etkileyememiştik onları.
Türkler çifte standartı da Batı'dan öğrendiler!
Ama ne iyi ki, bu "öğrenilmiş çifte standartları" uygulayacak kadar kişiliksiz değiliz !

30 Kasım 2009 Pazartesi

Altı Harflik Sihirli Sözcük

Şu anda Fransız yazar Alain Bosqut’ le görüşmeler alt başlığıyla “Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor” isimli bir kitap okuyorum. Tamamı yüz seksen sekiz sayfa ve şu ana 173. sayfasındayım.
Dün başladım, birazdan bitecek.
Avrupalı yazarların çoğu gibi “sanat sanat için yapılır” anlayışının günümüz dünyasına evrilmiş bir hali olan, ” ben mesaj verme kaygısı içermem, insanlar kendi düşsel dünyalarını benimkilerle özdeşleştirirse, bu bana yeter” diyor Bosquet.
Hatta zaman, zaman kibar "Avrupalı” diliyle sorularının içinde Yaşar Kemal’ i bazı fikirlere “angaje” olmakla eleştiriyor. Ben bu yazarı tanımam, maalesef herhangi bir kitabını da okumuş değilim. Ama Balkan kökenli ve Fransız edebiyatında iyi bir yere sahip, iyi bir söz ustası olduğunu biliyorum. Zaten yapmaya çalışacağım şey yazarlığını eleştirmek değil ve sadece bu konudaki görüşleri hakkındaki fikirlerimi söylemekle sınırlı.
Yaşar Kemal ise Bosquet’ in tersine bundan gurur duyarak “sosyalist” fikirlere “angaje” olmuş bir yazar olarak övünüyor.
Bosquet, “ Bir sanatçının eserlerine dünya görüşünü yansıtmasının doğru olmadığını” savunuyor.
Yaşar Kemal, kendini bir başkaldırıcı olarak tanımladığından, “ insan kendini nasıl olur da yapıtlarına aktarmaz” diye yanıtlıyor…
Bu tartışma, iki sanatçının arasındaki tartışma değil ama aslında “ilerleten sanat ve gerileten sistemin” arasındaki bir tartışmadır.
Sistem, aydınların kendisi için “zararsız” sanat yapmalarını isterken, sanatçıların arasından kendi sanatçılarını devşirir ve daha güzel bir dünya kurma hayaliyle düşler kuran ve bu düşlerini eserlerine yansıtan sanatçıları, işte yukarıdaki gerekçeleri kullandırtarak eleştirtir.
Sanat sanat içindir toplumla bir ilgisi yoktur, “sanat günlük hayatının sorunlarıyla kirletilmemelidir, sanat zümrüd-ü anka kuşu gibi ulaşılmazdır ve elitlerin “elitik” kaygılarına hizmet etmelidir, onlara göre...
Bir yapıt sadece kendi bileşenlerinin en benzersiz araçlarıyla ve yöntemleriyle bir araya getirilmelidir, hayatın ”basit kaygıları” onu kirletmemelidir.
Eğer sanat yazın alanındaysa, sadece sözcükler şevkle dans etmeli, eğer resimse ışık ve renkler sürdürmeli bu sevişmeyi veya heykel ise temsil ettiği “şey” in morfolojisine en uygun heybetiyle sunulmalıdır tüketicisine.
Ama mesaj verirseniz işte, sanat kirlenecektir(!)
Hayatın içine girmeden bile temiz kalmak olası mıdır sizce?
İçinden çıktığı toplumların birikimi olan “sanat”, o toplumun sorunlarına duyarsız kalmalı mıdır sizce…
Mesela Emile Zola “Germinal” i yazmamalıydı değil mi?
Ya da Nazım Hikmet Kurtuluş Savaşı Destanı’ nı…
Brecht mesela asla dememeliydi “çözümler çıkmaz sokaklarda bulunur “ diye…
Bana göre sanat, günlük yaşamın rafine edilmesinden başka bir şey değildir. Bu rafinerizasyon sürecinin entelektüel ve duygusal bir derinlikle işlenmesidir sanat.
Kimi zaman kilim dokuyan kızların, doğadaki desenleri kendi düş gücüyle ilmek ilmek dokunmasıdır sanat...veya vicdanı insanlarından kopmamış, yabancılaşmamış bir romancının, günlük hayatta karşılaştığı sıradan insanları, kendi düş gücüyle devleştirip tanıtmasıdır onlar üzerinden kendi ülkesinin gerçeğini…
Gelecekte insanlığın kuracağı uygarlıkların başarısı emin olun ki, sanatçılarının parçası oldukları insanlığı anlatacak yüreğe, cesarete ve erdeme ne kadar ulaştığıyla ölçülecektir.
Sanatçılar kendi kaderlerini içinden çıktıkları halkların kaderiyle birleştirdikleri an işte insanlığın ılaştığı en yüksek seviyeye ulaşmış olacağız.
Geleceğin insanlığının başarı ölçütü katı ekonomik göstergeler değil ama bunlardır.
İnsanlık bu günlere emin olun ki, evrilerek geçmeyecektir.
İnsanlığın bu büyük eylemine, bilimsel literatürde yazıldığı gibi, altı harfli sihirli bir sözcük olan “devrim” denmektedir.
İnsanlığı da, sanatı da "geri sistemin" elinden kurtaracak olan işte bu altı harflik sihirli sözcüktür.

28 Kasım 2009 Cumartesi

Kuzey'de bir Güneyli


Venezüella,
Bolivya,
Küba,
Çin,
Güneylilerdir...
Güney'in namuslu halklarının ülkeleridirler!

Amerika Birleşik Devletleri,
Fransa,
Almanya,
İngiltere...
Güneylilerin kaynaklarını emerler!
Kuzeylidirler!

Türkiye!
Kuzey'de bir Güneyli!
Güney'in Kuzey'deki ön cephesi!
.
.

22 Kasım 2009 Pazar

YENİ BÖLÜNMÜŞ HUPRİLBİF-K DEVLETİ veya The New Separated States of Huprilbif-K"

DTP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan "Etnik Sayım Yapılsın, bu müthiş sonuçlar sağlar!" dedi.
Ve ekledi "Kim ne kadarsa çıksın ortaya!"Bu arada, Tunceli’nin adının `Dersim’,
Diyarbakır’ın “Amed”,
Şanlıurfa’nın “Rıha”,
Batman’ın ise “Elih” olarak değişsin önerilerini de, diğer DTP milletvekilleri Şanlıurfaya gelerek yaptılar.
Ben de İzmir'in Smyrna'ya,
İstanbul'un Konstantinopolis'e,
Ankara'nın Ankcyra, Engürü veya Engüriye'ye(artık hangisini beğenirseniz!),
Adana'nın Adanus'a,
Aydın'ın Tralles'e....

Suriye Kralı ikinci Antiokos tarafından kurulan ve karısının ismini verdiği Denizli'nin adının Laodikea'ya dönüştürülmesi ve bütün Türk ismini çağrıştıran diğer şehir isimlerinin de tarihsel köklerine kadar inilmesini ve bu adların konulmasını öneriyorum.
Hurriler döneminde başkent olan Van'ın, o dönemdeki adı Tuşba'ya dönüştürülmesi ise ayrıca önemlidir.Ne de olsa Tuşba başkent adıydı, Cumhuriyet dönemi ismi olan Van adının ne önemi var Tuşba'nın yanında , değil mi ya!

Elbette bu kapsamda Türkiye Cumhuriyeti geçerliliğini yitirecektir. Ve yeni devlet adının adının ne olacağı sorunu çok önemlidir!

Bu topraklarda kurulan tüm medeniyetlerin isimlerinin baş harflerinden elde edilecek yeni bir isim üretilmelidir.
Türkiye Cumhuriyeti adı bazı arkadaşlarda "duygusal travmalara" yol açacağı için bu karma içinde temsil edilmemelidir.

Bakın bu memlekette kimler uygarlıklar kurmuşlar;

1) Hititler, Frigler,Lidyalılar, İyonlar, Urartular (MÖ 2.bin-Mö.600 yılları arasında)
2) Persler (M.Ö 543-333)
3) İskender İmparatorluğu
4) Roma İmparatorluğu
5) Bizanslılar (395-1071)
6) Türkler (1071-....)

Bence ülkemizin yeni adı bu isimlerden hareket ederek aşağıdaki gibi olmalıdır.

"YENİ BÖLÜNMÜŞ HUPRİLBİF-K DEVLETİ"

Şimdi devletin isim işini hallettik sıra eyalet isimlerini saptamakta. Bu amaçla Sayın Hasip Beyin önerisi hemen yerine getirilmeli ve etnik sayım da yapılmalıdır. Bana göre sadece etnik sayım da yetmez. Dini ve mezhepsel sayım da yapılarak;
Alevi-Türk,
Sünni Türk,
Sünni Zaza,
Alevi Zaza,
Hambeli Türk,
Hambeli Kürt,
Şafi Türk,
Şafi Kürt,
Sünni Arap,
Alevi Arap
Böl bölebildiğin kadar, kim tutar seni Amerika...
Laz, Çerkez, Abaza, Rum, Musevi gibi diğer etnik, dini ve mezhep sayımları da yapılmalı ve bu insanlar göç ettirilerek her birinin toprakları birbirinden ayrılarak siyasi haritaları belirlenmelidir. Daha sonra dini, etnik, mezhepsel özelliklerine bakılarak eyalet isimleri için referandum yaparsınız!
Sonra mı?
Hala merak mı ediyorsunuz sonra ne olacağını?
Boşverin canım ne olacağını!
Demokratik bir seçimle "etnik, dini ve mezhepsel esaslara dayalı demokratik bölünmüş bir federe devlet" kurarak Batı'nın isteklerini yerine getirerek çağdaşlaşmış olduk işte.
Sonra hep beraber Yugoslavya'da olduğu gibi, çocuklarımız için mezar kazmaya başlayalım ve ne kadar hızlı kazarsak kazalım ,çıkacak iç savaşla beraber onların ölümlerinin hızına yetişemeyeceğimizi bilerek hem de!
İsim de pek havalı oldu değil mi?
"The New Separated States of Huprilbif-K"
Bu yeni "onurlu" devlet adına eklenen "K" harfi ne miydi?
Eee! artık onu da siz bulacaksınız ama bir kaç ipucu vereyim!
Köle de diyebilirsiniz, kan da!
Yani bizim köleleğimiz ve çocuklarımızın kanı!

Unutmayın bugün yetişkinler olarak gerekli sorumluluğu almaz ve kendi sıcak evlerimizde "bana ne" tavrıyla mışıl mışıl uyursak, gelecekte elimizde küreklerle bugün evlerimizde mışıl mışıl uyuyan bebelerin mezarlarını kazıyor olacağız!

"Herkes ne kadarsa çıksınmış ortaya!

Çıkacağız !

Hiç kuşkunuz olmasın!

Özellikle sen duy ABD çünkü Türkiye Irak veya Yugoslavya'ya benzemez!


.

15 Kasım 2009 Pazar

Karga Şahap Geldi!


Ve dedi ki!

"İşiniz Zor!"

"Hayrola, ne oldu ki?" dedim...
Daha ne olsun ki, katillerin kahraman gibi karşılandığı,
Kahraman annelerinin üzüldüğü,
Mecliste ülkenizin bayrağını açanların gözaltına alındığı,
Memurun amirini dinlettiği,
Yargı kurumlarınızın yürütme yöneticileri tarafından "teknik takibe alındığı ve yargı bağımsızlığının kalmadığı"
Başbakanınızın sanki "yabancı" bir ülkedeymiş gibi "ülkenin her yerinde milletvekilimiz var" diyerek övündüğü,
Ülkenizin bir bölümünde "Belediyeler Birliği" kurularak, fiilen devlet içinde bölenlerin örgütlendiği,
...........
Dedi işte, daha bir çok şey daha dedi...
Arkadaşlıktan dostluktan da konuştuk elbet ve bu bizim ortak paydamız zaten...
Ve dedim ki ben de yanıt olarak;
Bak Şahap Karga dostum,
Haklısın kardeşim benim, şu anda en az yüz yaşındasın ve bizim 1915-1923
yıllarını gayet iyi bilirsin.
Ama istanbul'dan hiiiç çıkmadıyssan o başka!
Ama en azından Boğaz'daki ve Marmara'daki İngiliz zırhlılarını görmüş olmalısın!
"Gördüm" dedi Şahap Karga...
Hatta işgal yıllarında İstanbul'da, Vezneciler Karakolu'nu bir sabah saatinde daha Mehmetler uyurken basan ve şehit eden İngiliz askerlerini de bilirsin!
"Bilirim" dedi Şahap Karga...
Ve Çanakkale Boğazı' nı İngiliz ve Fransızlara geçilmez yapan top tabyalarının, işgal sonrası yine o boğazı geçemeyen İngiliz ve Fransızlar tarafından imha edilmesini ve o kahraman top namlularının dinamitlenerek bir mısır gibi patladıldığını da görmüş olmalısın...
Ordumuzun dağıtıldığını, silahlarına el konulduğunu da bilirsin değil mi?
"Evet" dedi Şahap Karga!
Hatta Damat Ferit, Ali Kemal falan da bilinir tarafından...Vahdettin de malumunun....
"Evet, malumum" dedi Şahap Karga...
O zaman bu umutsuzluk ne?
"Bekle ve gör, bu birikim, bu vatan sevgisi sabırlıdır ve kızgın da değildir, kızgınlıkla hesapsız hareket etmez... Ne zaman ne yapacağını bilen birikimleri vardır"
Ve bu meselelerin kendiliğindenci, barışçı, dünyaya hep iyimser bakan Pollyanna gibi ve evrimsel bir yaklaşımla da çözülmeyeceğini de bilir!
Bu vatan sevgisi "örgütlenmenin" yaşamsal bir iş olduğunu Mustafa Kemal'den bilir!
Konuştuk sonra oradan buradan ve dotluklardan...
İçtik bir kaç duble rakı ve daha sık görüşmeye karar verdik yeniden ve hatta Leyla da gelecek bir daha ki sefere!
Hani Karga Şahap'ın ele avuca sığmaz, zehir dilli ve bir o kadar da sevimli karısı!



11 Kasım 2009 Çarşamba

Niye Bu Aşağılık Kompleksi?


Avrupa Kentiymiş!
Çok gezenler bilirler. Ülkemizde bazı belediyeler bir övünç kaynağıymışçasına şehir girişlerine "Avrupa Kentidir" levhaları dikiyorlar. Levhanın en tepesine ise bir Avrupa Birliği bayrağını eklemeyi de unutmuyorlar.
"Kentimiz Bir Avrupa Kentidir"
Yok yaaaa! Biz coğafya mı bilmiyoruz yoksa bu levhaları asanlar Anadolu kentlerinde yaşamaktan mı utanıyorlar?
Ne oldu Türk olmaktan duyulan gururunuza beyler?
Ne oldu Asya'nın o derin uygarlık birikimine sahip olması gereken şehircilik anlayışınıza?
Kentimiz Bir Avrupa Kentiymiş!
Halt etmişsiniz siz sayın belediye başkanları!
Bu kentler sapına değin Anadolu'nun kentleridir ve biz de bu şehirlerde yaşamaktan gurur duymaktayız!
Çıkarın atın o levhaları şehir giriş çıkışlarından!
Atın kafanızdan Avrupalı olmayı çünkü bizler, Avrupalı olmaktan daha çok övüneceğimiz özellikleri olan bir ulusuz.
Kentimiz Bir Avrupa Kentiymiş!
Hadi oradan !

7 Kasım 2009 Cumartesi

Hoş geldin Ali'm !


Ali,
Ne kadar uzun süre oldu görüşmeyeli, anımsıyor musun?
En son 1979 yılının bahar ayıydı değil mi?
Mayıs gibiydi veya haziran yoksa eylül müydü?
İnan anımsamıyorum.
Bugün seninle en son sohbet ettiğimiz yere gittim.
Okulumuza, Adana Erkek Lisesi'ne.
Ali biliyor musun, tam 29 yıldır hiç gitmemiştim okulumuza.
Sen gittin mi hiç bu sürede?
Bugün halama gittim, üzerinde çalıştığım bir proje için onun anılarını toparladım.
Dönüşte yürüdüm ve dedim ki, "okuluma uğrayacağım gün, bu gündür!"
Gittim.
İyi ki gittim.
Kapıdan içer girerken anımsadım seni yeniden ve tam o sohbet ettiğimiz noktada durdum; Asla değişmemiş son görüşme noktamız Ali, hani sen de gördün ya bugün!
Bak yan tarafa resmini de çekip koydum.
Kapattım gözlerimi , anımsamaya çalıştım "ne üzerine konuşmuştuk" diye.
Köpekler de etrafımızda dolaşıyordu, işaret ediyorlardı bizi birbirlerine!
Demiştim sana "Ali'm dikkat et!"
Gülerek "tamam" dedin!
Sen de dedin ki bana üstelik, "dikkat et sen de".
Ben dikkat ettim veya katiller seni seçti o gün!
İşte tam o noktada durdum ve anımsadım konuşmalarımızı Ali'm!

Bir esintiyle geldin bana bugün okulumuzda...
Ben orada üzüntüyle beklerken ve çocuklar sağımdan solumdan geçerlerken, seninle yaptığımız son sohbetimizi yaptığımız yere geldin bir rüzgarla bana Ali'm...
Sevdin önce tüm yüzümü, göğsüme vurdu arkadaş serinliğin ve sonra ne tuhaf, dolaştın sırtımda ve sempatik iyi huylu bir hortum gibi döndüüü durdu esintin dört bir yanımda.

Ben dedim ki "Ali'm Hoş geldin!
Çekik gözlerinle bir Türkmen çocuğu saflığıydı yüzün!
Hoş geldin Ali'm,
Hoş geldin!
Hoş!
Gözlerimde yaşlarla bıraktın gittin beni okulumuzda bugün.
Otuz yıldır içimde sakladığım ve dökemediğim arkadaşıma ait göz yaşlarım aktı bugün Ali!
Aaaah Ali aaaah!
Nereden bilirdim ki, yirmi dakika sonra köpekler tarafından öldürüleceğini.
Aaaah Ali aaaah!
Henüz on altı , on yedi yaşlarındayken!
Hoş geldin yoldaşım ve hoş gittin yeniden.

Kalbimdedir hala arkadaş sıcaklığın Ali!
.
.
.
.
"Ali Karakız'ın Anısına"

2 Kasım 2009 Pazartesi

Kısa Notlar

Geçmişten bir gün, bir fakültenin kantini...
Bir delikanlı "siyah çelenk" için para toplamaktadır
Ve bir genç kız muhtemelen bir aylık harçlığını verir.
Siyah çelenk rektörlüğün kapısına bir kaç bin öğrenci eşliğinde bırakılır!
*** *** ***
Geçmişteki bugünden bir kaç gün sonra, bir genç kız yine aynı kantinde oturmakta olan bir delikanlının sehpasına ayaklarını koyar!
"Ayakkabılarımı beğendin mi bakalım?"
*** *** ***
Bir delikanlı Orhan Kemal'in ünlü "Murtaza" romanından sinemaya aktarılan ve Müjdat Gezen'in başrol oynadığı "Bekçi" filmine bir genç kızla yalnız olarak sinemaya gidebilmek için arkadaşını atlatır.
Delikanlı yanında aynı genç kız olduğu halde, otobüste başını cama dayayarak uyumak ister.
"Başını omuzuma koyabilirsin" der genç kız.
"Hayır!" der genç adam utandığından...
*** *** ***
İzmir Köşk Sineması, Mithatpaşa Caddesi....
Sinema çıkışında o yıllarda yol yapmak amacıyla kayalarla doldurulan denizin kenarında söyleşirler.
Dev gibi kayalardır bunlar.
Genç kız sorar "bu kayaların cinsi nedir?"
Delikanlı "andazit" der ve bilir doğru yanıtı!
Oysa bu delikanlının bildiği tek kaya cinsidir ve kaya volkaniktir.
*** *** ***
Kız bu durumdan etkilenir.
*** *** ***
Bu arada el-ele de tutuşurlar ama delikanlı "yanlış anlaşılma" korkusu nedeniyle buluşma teklifini yinelemez.
Ve heyecanla eve döndüğünde arkadaşı Nazım'a sorar "ayıp mı ettim acaba?"
Yoksa kız arkadaşça bir güvenle mi tutmuştu elini...
*** *** ***
Genç kız her sosyal karşı duruşta delikanlının yanında olacaktır!
*** *** ***
Bir gün elinde küçücük bir valiz, üzerinde yeşil rengin hakim olduğu ve ince uzun yaprak desenli elbisesiyle çıkar evden genç kız.
Sokağın başında bekler delikanlı...
Önemli bir gündür o gün.
Evlenirler...
*** *** ***
Ve delikanlının hafızasına kazıdığı üç görüntü olacaktır hep!
Yeşil elbisesiyle umutla yürüyen genç kız ve ardından yıllar içinde doğan iki bebeğin tertemiz yüzü.
*** *** ***
Ve hafızaları aynı olayları farklı kaydetseler de ortaktır.
Bilgisayarlarladaki "C ve D" sürücüleri gibi.
*** *** ***
Gelecekleri de öyle olacaktır!

30 Ekim 2009 Cuma

Şehitler Ağacı

Ankara, Kızılcahamam...
Kurumuş bir ulu Sedir Ağacı ve 6500 Mehmet'in künyesi.

İpleri ABD'nin elinde olanlar tarafından şehit edilenlerin anıtı!
İnsanın bu anıt ağacın karşısında oturup rüzgarda şıkırtılar içinde sallanan künyelerin sesini dinleyesi geliyor.
Nereden, kimlerden haberler getirirsiniz çelik künyeler?
Dün gece haberlerde izlerken, Sedir Ağacı'nın altı bin beş yüz Mehmet'in canıyla canlandığını sandım .
Nazım Hikmet "Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda" der.
Ben de artık bir Sedir Ağacı'yım şimdi...
Şehitler Ağacı!
Şehitler Ağacı!
Şehitler Ağacı!
Meyve verme artık Şehitler Ağacı!
Canııım Ağaç!
Ağaç!
Şehitler!
!

28 Ekim 2009 Çarşamba

Tik-Tak, Tik-Tak, Tik-Tak..!


Cumhuriyet Bayramımız Kutlu mu olsun!
Aşına aşına artık ne kadarı kaldıysa!
Zamanın "Tik Tak"ları Cumhuriyet'e son darbeyi vurmak için işletiliyor!

Tik-Tak, Tik-Tak, Tik-Tak...

12 Eylül, 12 Mart, 22 Temmuz....
Zorunlu din dersi eğitimi, Said-i Nursi, Fettullah Güven...
Başbakanlık ve Çankaya'da Türban!
Silahlı Kuvvetlere tezgah, cadı kazanı, Ergenekon safsatası.
Tik-Tak, Tik-Tak, Tik-Tak...

Cumhuriyet'in cenaze törenine doğru işliyor "Tik Tak" lar...
Evlere kapanılmış ağlanıyor, Facebook'a asılıyor bayraklar...Cumhuriyet böyle mi savunuluyor?
ABD kuklası vatan hainleri şölenlerle karşılanıyor!
Gaziler ve Şehit Anaları madalyaları yerlere çarpıyor!
Cumhuriyet'imizin yıkılışı böyle mi oluyor?
Tik-Tak, Tik-Tak, Tik-Tak..!
Hiç kimsenin Cumhuriyet Bayramı'nı kutlayamıyorum.
Çünkü kutlayabilmek için bunu "haketmemiz gerekiyor" diye düşünüyorum.
Örgütlenmiş bir yıkıcılığa karşı, dileklerin bir işe yaramadığını öğrenmemiz gerekiyor artık diye düşünüyorum.
Ve artık zamanın "Tik Tak"larının Cumhuriyet'in korunması için işletilebilmesi ve onu savunanların bir araya gelmesi gerekmiyor mu artık arkadaşlar?
Mustafa Kemal'in Çanakkale'de gögsünde parçalanan saatinin "Tik Tak" larının çalmaya başlamasının zamanı değil midir artık?.
Mustafa Kemal'in saatinin şifresinin, Gençliğe Hitabe ve Bursa Nutku'nda olduğunu hepimiz biliyoruz. Lütfen içselleştirmek ve refleksimizin bir parçası olması için yeniden okuyalım.
"Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük Türk Bayramı'nı kutlamak,Cumhuriyet'in saatinin "Tik Tak"larını yeniden çalıştırmak için;
"Bu En Büyük Bayramımız Kutlu Olsun!...
Tik-Tak, Tik-Tak, Tik-Tak..!
........................Tik-Tak, Tik-Tak, Tik-Tak..!
..........................................Tik-Tak, Tik-Tak, Tik-Tak..!

21 Ekim 2009 Çarşamba

"Ela ve Aşk"


“Ela ve Aşk”
Ela bir renk!Ama mavi de bir renk, sarı da, yeşil de...Ama “O” farklı bir renk.Mavi denince, önce deniz ve sonra gökyüzü gelir akla ve zihninizde uçsuz bucaksız ve sonsuzluk hissi uyandırır.Yeşil ise doğanın karasal güzelliğini yansıtır. Barış içinde birbiriyle yaşayan ormanlar vardır ve yaprakları onların...
Ama peki ya “Ela” neyi çağrıştırır sizce ?
Ela, insanı anlatır ve o harikulade gözünü onların.Ela ne yeşil ne ne de mavi gibi durur insanda. Ama her ikisinin de bulunduğu ışığa göre renk değiştirebilenlerinin yeri ayrıdır.Bu haliyle mavi ve yeşil insanlaşırlar. İnsana ait olurlar.
Ama ela öyle midir?Ela zaten insana aittir. İnsanın sıcaklığını ve duygularını yansıtmaz Ela, aksine yaratır onları!
Bir de kahverengi var; Anadolu rengi, Asya rengidir kahverengi. Kesinlikle bir Avrasya rengi değildir. Asya’nın rengidir ve öyle de kalacaktır.Ama Ela daha da farklıdır. Yeşil’e benzemez, maviye de benzemez ve fakat kahverengiye sıcaklık ve parlaklık eklenmiş gibidir Ela ile ve bu haliyle kahverengi,yeni bir renge dönüşür parlaklık ve sıcaklıkla.
Ela Anadolu’ya hangi milletten geldi acaba? Türklerden mi, Kafkasyalılarlardan mı, Hititler olabilir mi mesela, Asurlular mı, Sümerliler mi yoksa!Neredense nereden ama bence derin bir uygarlığın ve genetik zenginliğin bir parçası olmalı Ela!

Ve fakat kesinlikle Perslilerin de rolu olmalı. İranlı kadınların iri ve sıcak gözlerini bir düşünün ve elbette Arapların da.

Bu nedenle Ela ve Kahverengi içinde yaşadığımız çoğrafyanın ırkları içinde harmanlanmıştır ve yeniden kalıba dökülmüştür.
Bu konuyla ilgili bilimsel kanıt olmasa da inandığım bir şey var; ela göz Kuzeylilerden gelmiş olamaz. Onların mavisi ve yeşili bile, bizim Anadolu’muzun mavi ve yeşiline benzemez.
Soğukturlar, bizden değildirler.
Bizim mavimiz ve yeşilimiz Asya’nın sıcaklığını ve uygarlıklarının birikimini yansıtır. Köklüdür bizim maviş ve yeşil gözlerimiz. Bir de Akdeniz sıcaklığını da ekleyin buna.Hangi yeşil ve mavi göz ardında bu birikim dururken soğuk bakabilir?
Ama yine de benim için “Ela” farklıdır!”
Ben iki tür ela göz bilirim.Birisi bildiğimiz eladır. İnsanın o en muhteşem organını , gözü “bal” sıcaklığına çevirir.
Yumuşacıktır, yakıcıdır, parlaktır ve size baktığında, o gözlere sahibinin tüm düşünceleri yansır.
Çok iyi bilirim ben baktıkça elaşan gözleri ve o ela gözler size baktıkça elalaşır, elalaşır, elalaşır ve kaybolur gidersiniz içinde.
Sıcacık sarar sizi.
Ela, bal sıcaklığıdır aynı zamanda. Cam şişedeki balı, ışığa, özellikle güneş ışığına tutun, işte size bir doyumsuz ela gösterisi...
Kaybolur gidersiniz elanın altın derinliğinde.
Ela eladır ama gözdeki ela ise bir başkadır; karşınızdaki gösteri arının hüneri değil, insanın kendisinindir.
Ne demiş ünlü halk türkümüz “Ela gözlerine vurulduğum dilber!”
O gözlerde ise biraz ceylanın rengi de vardır. Buna ceylanın saflığı da diyebilirsiniz.
Kahverenginin ela gibi göründüğü durumlar da vardır demiştik.
Aşık kadının gözlerindeki elalaşmadır bu!
Buna “aşkın elalaşma” üzerindeki etkisi de diyebilirsiniz.

Bu bana göre aşkla bakmanın dönüştürücü etkisinden başka bir şey değildir. Aşkla değişen insan sonunda “zamanın” bir anında gözlerinin rengini de değiştirir veya aşık olunan kişi o gözlerdeki sıcaklığı bir “elalaşma” gibi algılar. Ama zaten önemli olan sizin algılarınız değil midir?
Aşkın gözlerdeki etkisi sadece elalaşmayla bitmez.
Bir de kahverengiden elaya dönüşen gözlerdeki menevişler vardır...
Böyle bakan gözlerde menevişler hiç eksilmez.
Ve o gözleri menevişleten etkinin önünde saygıyla eğilir insan.
Kimi bu etkiye “ışık oyunları” der, kimisi “sulandıkça kahverengi göz ela gibi görünür” der, kimisi bir neden bile söyleyemez!
Ben söylerim!
Gönülden seven kahverengi göz, sevdiğine baktıkça “elalaşır”, menevişlenir
Onun sevgisi elaya dönüşerek özelleşir ve sadece sevilene ait olur.
İşte bu yüzden özelleşen sevginin rengi “ela” nın önünde eğilmelidir insan..!

Ela bir renk…Sadece bir renk..!
Ama benim için daha fazlası.
Belki bazılarınız da benim gibi düşünüyordur.
Kim bilir?

20 Ekim 2009 Salı

Gelenler Kimler?

"ABD VE BATI'NIN KUKLALARI "

Kimler geldi dün Habur Sınır Kapısı'ndan ülkemize, valisi, savcısı 50-60 bin kişilik halk kitlesiyle karşılananlar kimlerdi?
Dün Star TV Ana Haber'de, Uğur Dündar'ın deyişiyle "Kandil'e mantar toplamaya gidenler mi gelmişlerdi?"
Dün 34" masum vatandaş" özgürlüklerine kavuşmak amacıyla esir oldukları bir düşman ülke topraklarından kaçarak mı gelmişlerdi ülkelerine...
Yoksa yıllardır düşmanlık güttükleri bir ülkenin toprağına mı geri dönmüşlerdi?
Gelenler kimlerdi, karşılayanlar kim?
Sözü uzatmaya gerek yok!
Kaba bir "milliyetçi" tavrıyla da yazmıyorum bu yazıyı.
Çünkü değilim.
Ama bir sosyalist olarak, gördüğüm manzara karşısında damarlarımda akan kanımın donduğunu hissetmedim dersem yalan olur.
Her televizyon istasyonu canlı yayın ekipleriyle oradaydılar ve tüm ülkeye "zafer" kazanmış asker havasıyla gelen hainlerin görüntülerini ve onlar için hazırlanmış karşılama şenliğini yayıyorlardı.
Bu görüntüler acaba TC vatandaşlarının yüzde kaçı üzerinde travma etkisi yarattı?
Yoksa "tepkisiz vatandaşlar" bunlara da alışırlar mı denmekteydi?
Gördüğünüz manzara "Cumhuriyet'ten" fiilen ve kalben gerçekte kopmuş bir kesimin, temsilcilerini davul zurna eşliğinde karşıladığı bir manzaradır.
Bu manzara aslında 90 yaşına yaslanan Cumhuriyet'imizin kendi halkını kazanamadığının da bir göstergesidir.
Sınıfta kalan bir Cumhuriyet'tir bu!
Canınız acısa da acımasa da gerçek budur!
Eğer bir ülkenin dağlarında binlerce terörist geziyorsa ve bu örgüt uluslararası desteğin yanısıra içinde yaşadığı , zarar verdiği ülkesinin sıradan insanından destek görüyorsa, bunun başka bir açıklaması yoktur.
Cumhuriyet insanını kazanamamış ve başka devletlerin eline bir "Kurt Kartı" olarak vermiştir.
Cumhuriyet'imizin 90 yıllık karar vericileri almaları gereken kararları almadıkları için, bugün bu acı tabloyla karşı karşıyayız.

Bakın neler yapmadı "karar vericiler" ;

  • Toprak ağalığını tasfiye etmedi, yoksul köylünün toprak ağalarıyla olan ekonomik bağımlılğını kaldırmadı.

  • Aşiret ilişkilerinin ekonomik yapısını sağlayan feodalizmi kaldırmadığı için bütün "üst yapı" kurumlarına dokunamadı. Gelenekleriyle, özgürleşemeyen insanıyla ve bütün geri kültürleriyle bütün üst yapı kurumları aşiret ilişkilerinin kuralları içinde var olmaya devam etti. Bu nedenle Cumhuriyet benzerlerinin başardığı gibi "kendi insan tipini "y a r a t a m a d ı.

  • Cumhuriyet'in devlet görevlileri bölge insanına feodal beylerle birleşerek zulüm etti. Aşağıladı, hor gördü, baskı kurdu. Bu zulüm ağalık ilişkilerinin olduğu Batı'da da oldu, Çukurova'da da oldu.

  • Bugün bakın bölge milletvekillerine, DTP'ninkiler de dahil çogu bir aşiretin lideridir. AKP' yi söylemiyorum bile.

Peki Fransız Devrimi ve İngiliz Devrimi gibi, bizim devrmimizle benzer özellikler taşıyan diğer devrimler de aslında yıkmak zorunda olduğu feodalizmi tasviye edemeyip, birleşik bir ulus yaratamasaydı ne olurdu biliyor musunuz?

Aynı bizimki gibi olurdu!

Fransa'nın dağlarında ayrılıkçılar baş gösterirdi ve muhtemelen İngiltere bu ayrılıkçılarının baş destekçisi olurdu tarihsel düşmanlıkları nedeniyle.

Feodalizmi ezmezsen , kapitalizmi kuramaz ve bir ulus yaratamazsın. Gerçek budur; Cumhuriyet'in sahip olması gereken ilk refleks budur.

Bugün DTP dahil düzen partilerinin hiçbirinin proğramında "Toprak Reformu" yoktur. DTP Genel başkanı Ahmet Türk'e sorunuz kendi topraklarını yoksul kürt köylüsüne verecek midir? Veya AKP'nin bölge milletvekillerine de sorunuz aynı soruyu.

Toprak Reformu yoktur proğramlarında çünkü böyle bir proğram maddesi nedeniyle hiçbir aşiretten bir tek oy alamayacaklardır.

Bugün içinde yaşadığımız acıların temelinde Cumhuriyet'imizin bu ölümcül hataları vardır ve bu hatalar ABD ve AB tarafından kullanılmış ve bugünkü tablo ortaya çıkmıştır.

Çözümsüz değiliz elbette ve bu sorunun da hala bir çözümü vardır.

Güneydoğu'nun yoksul köylüsünü toprağına kavuşturmak.

Bir diğer ifadeyle,Cumhuriyet'in yarım kalmış "Toprak Devrimi'ni " gerçekleştirmek.

Güneydoğu ve Doğu Anadolu'da üretime dayalı bir istihdam politikası geliştirmek.

Yoksa..!

Yoksa mı?

ABD'nin ve AB'nin ipini tuttuğu terör örgütü için yarın değilse yakın bir gelecekte TBMM'de kırmızı halılı bir karşılama törenine hazır olunuz.

Aşiret liderlerinden başlayarak aşiretleri tasviye etmek bugünün temel sorunudur ve olması gereken kültürel haklar ise zaten kimsenin canını yakmayacak ama birleşik bir ulus yaratmanın temel taşını oluşturacaktır.

Son söz.

Katiller yurda döndü!

Onlar hiç olmazsa inandıkları bir dava için dağa çıktılar. Peki biz tatlı su vatanseverleri ne yapıyoruz? Ülkemizin geleceğine söz sahibi olmak için bir partiye veya hiç olmazsa bir sivil toplum örgütüne üye miyiz?

Evet yurda döndüler!

ABD ve Batı'nın kuklaları yurda döndüler!

Bunu içine sindirmeleri gerekenler biz değil ama 90 yıldır tek ve birleşik bir ulus yaratamamış "karar vericilerdir!"

Atatürk Kurtuluş Savaşı'nı örgütlediği Ankara'dan dönemin İçişleri Bakanı'na çektiği telgrafta özetle şöyle der "Katiller, gafiller, vatan hainleri! Güvendiklerinizin sonunu gördüğünüzde kendi sonunuzla kıyaslamayı unutmayınız!"

Ülkemizin tarihi vatan hainlerinden yapılan tahsilatlarla taçlanmıştır!

4 Ekim 2009 Pazar

Abi'yle Tanışma

Uzun süredir tanışmayı istiyordum.
Hatta bir ara yazışmıştık dahi blog yorumlarımız aracılığıyla, "İzmir'de içelim!" diye.
Sonunda oldu işte!
Sanal dünyada başlayan tanışıklığın gerçek yaşama yansıyan bir "ilk"i Abi benim için.
Bir kahve içimi (ben dondruma yedim:-) çoook sevdiğim İzmir Bostanlı'da, iskelede bir saat kadar söyleştik.
Neşeli, içten ve konuşmayı şehvetle seven bir izlenim bıraktı bende.
Bu yıl Temmuz ayında benim kuzenlerin blogla uğraşan tüm üyelerinin de katıldığı "Geleneksel 1.Bloggerlar" yemeğini kendi evinde düzenlemiş ama ben gidememiştim.

Olağanüstü konukseverliğini de duydum elbet.

Abi'yle (http://ahbeguzelabimbe.blogspot.com ) güzel bir dostluğun başlangıcı olacaktır bu bir içimlik, bir kaşıklık dondurma süresi.
Ve Ufuk Çizgisi'nin -hiç tanımadığı halde- ölümüyle ilgili içtenlikli üzüntüsü, karşısındaki insana "evet kalbi olan ve üzülmeyi bilen bir adamla dostluklar sağlam olur." dedirtiyor.
Abi'yle İzmir'de Körfez'i seyrederek içeceğiz orası muhakkak.
Ama bu içilecek "şey" muhakkak ki rakı olur, değil mi abi?
Sözleştik... Ve ben gitmeden önce İzmir'e, arayacağım ve ayarlayacağız muhabbeti.
Belki de sağlam bir arkadaşlığın başlangıcı olur bu.
Kim bilir?

13 Eylül 2009 Pazar

İnsan Neyle Yaşar?

Ne ile yaşar insan?
Biliyor muyuz gerçekten ne ile yaşadığımızı...
Bu konuyla ilgili uzun süredir yazmak istiyordum ve sonunda bu isteğimin yaşama geçmesini üç olay tetikledi.
İkisini söyleyeceğim ama üçüncüsünü söyleyemem.
11.Uluslararası İstanbul Bienali'inin bu yılki sloganı, Bertolth Brecht'in ünlü "Üç Kuruşluk Operasın'daki "İnsan Neyle Yaşar " adlı şarkının adı olarak belirlenmiş..

İyi de yapmışlar.

Üç Kuruşluk Opera, 20.Yüzyılın en önemli Marksist şairlerinden biri olan Brecht'in ciddi bir kapitalizm eleştirisidir ve dünya çapında da ün kazanmıştır.
İkincisi tetikleyici neden ise dün bir arkadaşımı ziyarete gittiğimde, apartman blokları içinde 4. katta yaşayan 7-8 yaşlarındaki bir oğlan çocuğunun açık pencereden dışarıdaki insanları izlediğini izledim uzun uzun...
Güzel bir apartmanın içinden, insanlarla dolu bir sokağı izliyordu.
Düşündüm, " bu çocuk ne ile yaşar?"
Muhtemelen elektronik cihazlarla dolu bir evde ve benim çocukluğumda hayal bile edemeyeceğim bir oyuncak zenginliğinde " yaşayan " bu çocuk ne ile yaşardı?
Bu sorunun yanıtını hiç kuşkusuz, içerideki zenginliği umursamayan ve mutsuz gözlerle bakan bir tek o çocuk biliyordu.
Oğlum Mehmet de aynı durumda. Oyuncaklarla dolu bir evde ama... Zaman zaman aynı mutsuz gözlerle evdeki Maviş Kuşu'na bakarken yakalarım onu...
Peki ama gerçekten "bir insan neyle yaşar?"
Para,
Ev,
Oyuncak,
Hisse senedi,
Kalorifer,
Araba,
Televizyon,
Yatak,
Yorgan,
Kalem,
Motosiklet,
Kariyer,
Hırs,
Tapu,
Banka defteri,
Çek defteri,
Kredi kartı...


Gerçekten , biz insanlar neyle yaşarız?

Brecht de, Nazım Hikmet de bunun yanıtını elbette biliyordu.
Tüm sahip olduklarımızın içinden insanı çektiğimizde geriye ne kalıyor sizce?
Koca koca şirket binaları, plazalar,evler, alışveriş merkezleri, caddeler, metro istasyonları, arabalar, bilgisayar klavyeleri....
Oyuncaklar, bisikletler, kaydıraklar, tahterevalliler, salıncaklar...
Çekiç, çivi, testere, kömür, vapur, uçak...
İnsan olmadan nasıl bir hayatın işlevsel araçları olurlardı?

Bugün Batı Avrupa gibi sanayileşmiş ülkelerin insanları, birlikte uyudukları eşleri de dahil, sahip oldukları sevgilerini verebilecek bir başka insan bulamadıkları için, evcil hayvanlara veriyorlar sevgilerini.

Bugün "yalnız insan" karşılıksız sıcaklığı hayvanların koşulsuz sevgisinde buluyor.

İnsan ne ile yaşar? Durup durup bu soruya yanıt arıyorum.


Ne iyi ki bu yaşam bana tesadüfen de olsa iyi davrandı. Belki doğru zamanda doğru yerde olmak, belki başka nedenlerle ama sahip olduğum tüm şeyleri yan yana koyduğumda "acaba hangileri olmadan yaşayabilirim?" dediğimde koskoca bir liste oluşturabiliyor muyum?
Ya da soruyu tersten sorduğumda "sahip olduğum hangi şeyler olmadığında daha özgür ve mutlu yaşayabilirim?"

Ben ilkin mülkiyetin insan üzerindeki etkilerinden kurtulmayı deneyeceğim ve insanı ve duygularını daha çok katacağım hayatıma.

Hadi bakalım liste yapalım hep beraber?
Bir insan neyle yaşar?
Veya "ne ile birlikte yaşayamaz?"

..

10 Eylül 2009 Perşembe

Mehmet Kızıldenizli

Yok artık yazmam lazım...
Benim oğlum Mehmet artık yazılmayı hakediyor!
Size üç diyalog yazacağım ve yorumsuz olacak.
Yaz dönemi boyunca daha az playstation oynasın diye eşim Nesrin, Mehmet'e bazı kurallar koyar ve der ki "Mehmet her sabah uyandığında kahvaltı yapacaksın ve ardından da benim seçtiğim üç çizgi filmini seyrettikten sonra sana plarstation oynama izni vereceğim".
Bu zorunlu anlaşma bir süre devam eder.
Bir sabah henüz 6 yaşında olan Mehmet uyanır ve der ki ;
"Anne sana bir şey söyleyebilir miyim?
"Söyle Mehmet"
"Ben bu gece rüyamda üç çizgi film seyrettim, kahvaltı yapar yapmaz artık playstation oynayabilir miyim?"
Eeee çizgi film kotasını rüyasında tamamlamış adam....

***
Mehmet bu hafta okula başladı. Çok sevinçliyiz elbette.
iki gün önce ne görelim alnında bir çizik ve kulağının içinde de kurumuş bir kan lekesi var.
"Nesrin dedi ki "ne oldu Mehmet?"
"Arkadaşlar kavga ediyorlardı, onları ayırırken oldu anne!"
"Peki o zaman Mehmet, ben yarın öğretmeninle konuşayım da arkadaşlarının kavga etmesine izin vermesin, bak sen zarar görmüşsün"
"Anne dur dur! Sana şunu söylemek istiyorum... Öğretmenim benim kavga etmiş olduğumu sanmış olabilir, ona göre!"
***
Bu da dün geceden....
"Anne biliyor musun ben bugün "mavi kart" aldım"
"Mavi kart ne Mehmet"
(Biz ödül sandık ilk önce)
"Beş tane mavi kart, bir kırmızı kart oluyor ve sizi öğretmen görüşmeye çağırıyor..."

"Eeee, peki neden mavi kart aldın!"
"Koridorda koşmak yasak, ben de zaten koşmuyordum... Ama öğretmenim çok kilolu, kendi hızlı hareket edemediği için benim hızlı yürümemi koşmuşum gibi algılamış olabilir, bu yüzden bana "mavi kart" verdi...
Nesrin'in deyişiyle "kedi olmadan fare tutuyor bu oğlan!"

Biz çok yumuşak huylu ve ismi İpek olan ve gerçekten adı gibi bir kız büyüttük ve şimdi bu kızımız üniversitede okuyor... Resimde benim yanımdaki iki bebeden kız olanı kızım İpek.

Şimdi Nesrin ve ben 45'i geçtik ve bu oğlan henüz altı yaşında...

Bununla biz nasıl baş edeceğiz arkadaşlar?

Benzer deneyimi olanınız var mı?

Fikri olan var mı?

İmdat!

7 Eylül 2009 Pazartesi

Anamın Çeyiz Sandığı.....




Benim babam ilginç bir adamdı.
Öyle çoook özelliğinden dolayı değil, pratik zekasından dolayı.
İlginç bir hikaye anlatayım size...
Babam marangozdu ve üstelik iyi de bir marangozdu.
Hani denir ya "çivi ondan korkmaz ama saygı duyar hünerli ellere" ve babam tek bir çiviyi bile eğmeden çakardı çiviyi, çivinin girebildiği her türlü zemine.
Babam ilk nişanlısı için bir çeyiz sandığı yapar. Hanımın adı da Ayşe'dir.
Ve yanda gördüğünüz sandığı yapar; ceviz ağacındandır ve ceviz parçaları çiviyle değil, birbirine geçmeli şekilde köşelerden tutturulmuştur birbirine...
Bu açıdan benzersizdir günümüz işçiliği açısından.
Neyse adı Zekeriya olan babam nişanlısı Ayşe için sandığı yapar ve ortasına da Z.A harflerini işler...

Gel zaman git zaman anlaşamazlar ve nişan bozulur, Ayşe Hanım da sandığı iade eder...
Aradan zaman geçer, yirmi sekiz yaşındaki babam on beş yaşındaki annem Sabiha Hanımla evlenir ve tabi ki adettendir, çeyiz sandığı gönderilecek kız evine.
Ve hoooop aynı sandık gönderiliverir annemin evine.
Sandığın ortasında üstelik o Z.A amblemi hala durmaktadır...
Annem sorar "bu 'Z'yi anladım da 'A' nedir Zekeriya Efendi?"
Babam yanıtlar hemencecik "benim adımın ilk harfiyle senin adının son harfidir onlar!"
"Yani Zekeriya'nın Z'si, Sabiha'nın A'sı!!!
Nur içinde yat babam...
O sandık şimdi benim evimde, bakımı da yapıldı üstelik ve Mehmet'e kalacak besbelli bu güzel anıyla beraber...




.




30 Ağustos 2009 Pazar

İstanbul'da 30 Ağustos 2009'da Sabah Kahvaltısı




Arhavelili İsmail hem de takasıyla beraber,
Kartallı Kazım,
Ve İstanbullu Şoför Ahmet , 3 numrolu kamyoneti de dahil!
Sonra Nurettin Eşfak,
Ve İzmirli Ali Onbaşı,
Ve daha onyedisinde gönüllü yazılan Konyalı Ali Özer,
Sonra sonra, Adanalı Ahmet Oğlu Şerafettin,
Nene Hatun da elbette ,
Ve Kahramanmaraşlı Sütçü İmam,
Sonra Kambur Kerim; kamburu savaştan kalmadır.
Sonra Allahuekber Dağları'nın şehitleri,
Arkadaşlarının yerine nöbete kalkan Deli Erzurumlu,
Ve Antepli Karayılan,
Adanalı Çete Reisleri,
Ve Halil İbrahim Çavuş,
Ve Yörük Ali,
Ve Çiğiltepe'yi vaktinde alamadığı için intihar eden Albay Reşat,
Ve şarapneller ve 98956 tüfek ve onları tutan Mehmetler...
Bugün sabah kahvaltımızda konuktunuz.
Ve torununuz Mehmet'le kahvaltı yaptınız.
Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz!
Bize bağımsızlığımız için ödenen bedeli anımsattınız!
Canlarınız bizim içimizdedir, bizim oldunuz!
Her 30 Ağustos'ta yine bekleriz...
Yine bekleriz
Yine...


.....

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Vedalaşma Zamanı

Allah'a Ismarladık Baba!
25 ağustos 1995'te sabah saatlerinde seni kaybettik ya baba, üzerinden tam 14 yıl geçmiş.
Sana sorsam dersin ki şimdi "amaaaaan, ben öldükten sonra ne önemi var zamanın!"
Haklısın.
Zaman senin için o an durdu; ama bize de hak ver, "zamanın içinden hala geçip gitmekteyiz ve bir hayli de sürsün bu durum" demekteyiz.
Dün düşündüm, sadece bir kaç kez gördüm seni rüyamda bu 14 yıl içinde ve hiç biri de gerçekçi değildi.
Zaten nasıl gerçek gibi olabilirdi, değil mi ama?
Sen kanlı canlı, bağırıp çağıran, çalışkan ve seven bir babaydın.
Benim babamdın.
1985 yılında, ben senden habersiz öğrenci derneği başkanlığı yaparken "senin oğlun terörist olmuş" lafını duyduğunda 70 yaşına merdiven dayamışken, telaşla ve korkuyla taaa Adana'dan kalkıp İzmir'e yanıma gelmeni anımsıyorum.
Hatta evdeki kitaplarımı görme diye "baba arkadaşlar evi bir toplasınlar sen ev sahibim Ali Amcayla bir sohbet et" dediğimde anladığın halde ses çıkarmamıştın.
Ben bu dedikoduyu çıkaranı hiç affetmedim baba. Kalp hastasıydın ve seni kalpten öldürebilirdi bu söylenti ve ben de zaten öyle biri değildim. 25 yıldır görmüyorum onu ve kalben hiç affetmedim.
Bir de Narlıdere'ye askerken beni ziyaret ederken ki halin hep gözümdedir.
Oğlunu o kadar asker arasından seçememiş ve beni tanıdığında sıkı sıkı sarılmıştın.

Çok kızan, bağıran ve küfür de eden bir adamdın ve ben senin o halini hala sevmiyorum.
Çok seven bir babaydın ve inan bu halini çok özlüyorum.

Sapsarı tenin, boylu poslu oluşun ve gerçekten şık giyiminle bizim mahallenin en yakışıklı babasıydın.

Hep senin Türkçe'nin neden klasik bir Adana şivesi taşmadığını merak ederdim. Daha sonra bir Türkmen çocuğu olduğunun ayrımına vardığımda anladım nedenini...
Eeeee kızıl saçlı, sarışın ve elaya kaçan gözlerin vardı.
Dedem Osman Efendi okumuş bir adam ve onun babası Veliddin Efendi de...
Öyle bir aileden böyle Türkçe konuşan bir oğul olmalıydı elbet.
Baba, ben şimdi senin bana anlattığın "Büyük Aileni" yazıyorum.
Ne kadar çok şey anlatmışsın bize yıllar içinde.
Sonra o çok sevdiğin ve benim de çok sevdiğim kıymetli yeğenlerin de anlattılar bana hafızalarında kalanları.
Dolayısıyla sen ve ataların ölüp gittiler ama ben onları tarihin kapanan sayfalarından gün ışığına çıkarıyorum şimdi.,
Hacı Mehmet Efendi, onun oğulları Zekeriya ve Veliddin Efendi ve onların çocukları...
Dayın Ahmet Bey ve onun oğulları ve elbet senin dayı çocukları Ali Bey, Şehit Şerafettin Bey ve kız kardeşleri Sabriye Hanım, senin Büyük Teyzen Nazife Hanım ve sen ölene değin büyük bir sevgiyle bahsettiğin ağabeyin Mehmet ve ablaların Seher ve Hatice Hanımları anlatacağım.

Bu bir aynı zamanda seninle vedalaşma çabam da olacak.

Çünkü seni en son gördüğümde, hastayken ve beni evin salonunun daire kapısının önünde nisan ayının bir günü yolcu ederken, öyle bir sarıldın ki, ben sana aynı derecede canını acıtırım diye sarılamamıştım.
Ne büyük bir hata yapmışım...
Acırsa canın acısın değil mi ya?
Bir insan oğluyla her zaman mı bir daha görmemecesine vedalaşır?
***
İpek koca bir genç kız oldu. Adı gibi duru ve güzel. Üniversiteli şimdi o...
Sen öldükten sekiz sene sonra oğlum Mehmet doğdu. Bu yeni bir haber senin için şimdi.
Çok şükür sağlıklı, boylu poslu güzel bir oğlan ve bana benziyor.
Ben de sana benzemeye başlamışım; ablam Nevin ve yeğenlerin öyle söylüyor.
Yaşıyoruz işte çok şükür ve yanıbaşımızda senin yokluğun var.

Buna da alıştık.

Sen gittin biz kaldık, bir süre bir hayli de ağladık.
Sana en son ben dokundum yüzünü sevdim ve gelenekmiş o zaman öğrendim, Çukurova toprağı serptim kefeninin içindeki sapsarı yüzüne... Ayağını okşadım mezarında.
Hani çok üşürdü ya ayakların, en çok o ayakları öylece toprağa koymak zor geldi bana baba...
"Doğa yasaları" dedim kendi kendime ama can acıtıyor bu yasalar bilesin ...

Özlemedim seni, çünkü özlersem oralara gelmek gerekir ve istemem gelmeyi; oğlumun büyümesi lazım.
Onunla ilgili güzel planlarım var ve mutlaka gerçekleştireceğim.

Nur içinde yat baba.

Artık sana edemediğim vedamı da etmeme izin ver:

Sarıldım şimdi sana sıkı sıkıya, göğsüme dayadım da üstelik seni ve annenin yanına, şimdi yatırmış gibi uzattım seni Çukurova' nın benzersiz ve bereketli  toprağına.

Allah'a ısmarladık baba!
.....

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Büyük Aile-9-

Doğum ve Ölüm

Şerafettin’in şehit oluşunun ardından Nazife Hanım’ın topçu subayı nişanlısı da şehit olmuştu. Savaş sonuna değin susturulamayan Palamutçuk Bataryaları’nda görev yapan Mehmet Bey, İngiliz gemisinden atılan bir top mermisinin şarapnelinin isabet etmesi üzerine şehit olmuştu.
Şansız bir ölümdü onunki.
Ama ölümün şanlısı nerede görülmüştü?
Nazife Hanım bunun ardından bir daha hiç evlenmedi. Zaten evlenmiş de sayılmazdı. Sadece bir hoca nikahı kıyılmıştı. Tanrı katında evliydiler ama ne bir an yan yana kalabildiler, ne ortak evleri oldu, ne de düğünleri.
Nazife Hanım nişanlısıyla geçirdiği birkaç saatin anısına hürmeten bir daha hiç evlenmedi. “Ben şehit karısıyım” dedi, “şehit eşleri evlenmez!”
Aldı Sabiha adlı bir kızı ve evlat edindi onu ve ne kendinin ne Şerafettin’in ne de eşi Mehmet Efendinin sahip olamadığı çocukları adına yetiştirdi Sabiha’yı hayatının sonuna kadar.
Nazife Hanım, Sabiha’yı evladı bildi, Sabiha da Nazife Hanımı anası.
Ablası Fatma Hanım, doğup büyüdüğü ve bir hayli kıymetli olan Adana’da Seyhan Nehri kıyısındaki konak evlerini kardeşi Nazife’ye verdi.
“Nazife hiç evlenmedi” dedi, “bu ev onundur” dedi,”kardeşimindir” dedi ve eşi Osman Efendi hiçbir şey söylemedi bunun üzerine.
Söylemezdi de!
Ancak Nazife Hanım'ın sonu çok trajik oldu. Evlatlığı Sabiha Hanım ve eşi Eczacı abbas Bey yaşlılığında bakmadılar Nazife Hanıma ve terkettiler onu bir yaşlılar evine.
Konaklarda büyüyen bu narin hanım yalnızlıklar ve bakımsızlıklar içinde öldü.
Bir kez daha iyilik galip gelemedi. Zaten bir iyiliğin galip geldiği görülmüş müydü?

Fatma Hanım son bebesini doğurmuştu 1918 yılında. Şerafettin öleli üç yıl olmuş, acılar kabuk bağlamış ve hayat herkes için kaldığı yerden devam etmekteydi.
Sapsarı bir erkek çocuğuydu doğan. Altın kızılı saçlar ve sapsarı apalak bir oğlan getirmişti Fatma Hanım Zekeriya Efendinin yanına .
Adettendir, babalar kızlarının doğumunda ve sonrasında torunlarını görmeye gitmezler. Anaları getirir onları kırkı çıktıktan sonra. Fatma Hanım da öyle yaptı.
Öğle namazını kılıyordu Zekeriya Efendi kızı Fatma torunuyla eve geldiğinde. Kardeşi Nazife açtı kapıyı ablasına, kucaklaştılar sıkı sıkıya ve o sapsarı yeğenini aldı Nazife Hanım ablasının elinden. Kokladı, sevdi, öptü doyasıya.
Fatma Hanım ise sessizce babasının namazının bitmesini bekledi. Zekeriya Efendi sessizce başıyla selamladı kızını, elini öptü babasının Fatma Hanım ve oğlunu verdi dedesinin kucağına.
“Baba, ismini koymadık henüz onun, bu sana düşer” dedi saygıyla.
Zekeriya Efendi önce koklamış torununu, “güzelmiş, sapsarı bir oğlanmış” demiş. Ve başlamış bebeğin kulağına ezan okumaya.
Bu gelenektir, Müslüman çocuklarının kulağına ismi konmadan önce ezan okunur. Makamına uygun bir okumaydı bu. Bitirdikten sonra ezan okumayı devam etti Zekeriya Efendi ve koydu torununun adını. Bebeğin kulağına üç kez tekrarladı adını:
“Senin adın Zekeriya, senin adın Zekeriya, senin adın Zekeriya!”
Fatma Hanım Zekeriya bebeğini alıp evine gitti sonra ama daha eve varır varmaz kapısı hızla çalındı.
Telaş içinde bir delikanlı nefes nefese, söyledikleri zor anlaşılmaktaydı; “ Fatma Teyze babanız Zekeriya Efendi sizlere ömür.”

Kendi ismini verdikten sonra bu sarı bebeğe; Zekeriya Efendi dua etmeye devam etmişti ve seccadesinin üzerinden bile kalkmadan Tanrı’sına ve torunu Şerafettin’e kavuşmuştu.

Bir Zekeriya doğmuş, bir Zekeriya ölmüştü.

Kızları, babalarının vasiyetini yerine getirdiler elbet. Babaları Zekeriya Efendiyi Karaçay’ın yanı başına gömdüler.
Zekeriya Efendi, kendisini en iyi anladığını düşündüğü ve acısına ortak olduğu Karaçay’ın yanında yatmak istemişti ve torununun manevi huzurunda bulunmak niyetindeydi sonsuza değin.

Şerafettin değil miydi Karaçay’ın ak sularında yüzmüş olan…

Yıllar sonra Fatma Hanım’ın torunları Şükran Hanım ve Emel Hanım, anneanneleri Fatma Hanımla her bayram gideceklerdi Osmaniye’de Zekeriya Efendinin mezarına.
Ve her ziyaretlerinde hayretle göreceklerdi ki, Zekeriya Efendinin baş hizasında ve Karaçay’a bakan yönünde mezarın bir göçme olacaktı; sanki Zekeriya Efendi buradan Karaçay’ı ve orada yüzmekte olan torunu Şerafettin’i seyretmekteydi...


....

23 Ağustos 2009 Pazar

Büyük Aile-8-

Bölüm-3


Kolağası Zekeriya Efendi güçlükle kendine gelebildi.
Askerler yardım ettiler ona; dizlerinin üzerinden, kollarına girerek doğrultabildiler onu. Bahçedeki tahta sandalyelerde oturdular bir süre, askerler sessizce birbirlerine baktılar uzun uzun.
Ama hiçbiri Zekeriya Efendiye bakamadılar, göz göze gelme cesaretine sahip değildiler.
Allı Turna’ya baktılar askerler, Allı Turna da onlara!
İnce, narin, uzun bacakları üzerinde bekliyordu bu Anadolu’nun üzerine en çok türkü yakılmış kuşu. Allı Turna’ydı “O”. Bizim “ele” gidecek olan, “haber” götürecek olan, “selam” götürecek olan kuştu “O”. Ama bu kez ne haber götürebilmiş ne de selam iletebilmişti.
Sadece ince, uzun bacakları üzerinde kızıl kanatları ve gözyaşlarından ıslanmış al göğsüyle bekliyordu bahçe duvarının üzerinde.
Askerler de bekliyorlardı ve bir süre daha beklemeye devam edeceklerdi.
Zekeriya Efendi hiçbir şey söylemedi çocuklara, sadece iyi olup olmadıklarını sordu onların.

“Su ister misiniz çocuklar?” dedi ve sonra dedi ki askerlere “kimseye söylemeyin emi çocuklar!” Sıkı sıkı tembih etti onlara ve ekledi “annesi çok hastadır da bilmesini istemem şimdi.”
Gitti askerler, gitti Turna Kuşu. Kaldı Zekeriya Efendi tek başına ve ağladı uzun uzun…
Ağladı bu çocuğun ardından, yaşayamadığı hayatı için ağladı onun, doğamayacak çocukları için ağladı Şerafettin’in.
Kendi soyunun bir erkek evlattan devam edemeyeceği için de ağladı. Daha sonra utandı kendi kendine bu en son ağladığı neden için.
“Ne demek erkek evlattan soyunun devamı, ne demek” dedi kendi kendine… Sonra Fatma kızının Mehmet’ini düşündü, Seher ve Hatice’yi ardından… Ne farkı vardı onların Şerafettin’den, ne farkı?
Bu, Zekeriya Efendi’nin kendi evinde son ağlamasıydı ve bir daha gelini ölene değin hiç ağlamayacaktı bu evde.
Kızı Nazife, Ayşe yengesini çok severdi. Birlikte bir yaşam paylaşmışlardı. Bir yandan yengesinin bakımıyla uğraşıyor, bir taraftan onun yanında ağlayamadığından gözyaşlarını içine akıtıyordu.
En acı gözyaşı içe akıtılan gözyaşıdır ve asla terk etmez bedeni. Hem Zekeriya Efendi, hem Nazife Hanım hem de Fatma Hanım hayatları boyunca bu “acı” gözyaşlarını taşıyacaklardı içlerinde kendi ölümlerine değin.
İncitecekti, kanatacaktı, acıtacaktı bu gözyaşları onların ruhlarını ve bedenlerini.
Sadece onların mı? Onlardan doğacak tüm çocuklar ve torunlar bu acı gözyaşlarından nasibini alacaklardı yaşamları boyunca. Çünkü büyük hala Fatma Hanım tüm çocuklarına en ince ayrıntısına kadar anlatacaktı bu acılı aile dramını.
Çocuklar“Bir Şerafettin dayımız varmış” diyeceklerdi, “gençliğini yaşayamamış…”


Küçük Hala Nazife Hanım için dayanılacak gibi değildi bu durum, dayanılacak gibi değildi.
Yengesine Şerafettin’den gelen hayali mektuplar okuyor, “onun ne kadar iyi” olduğundan bahsediyor, “annesinin ellerinden öptüğünden” bahsediyor ve “kendisinin merak edilecek bir durumunun olmadığından”.
Öldü Ayşe Hanım, 1915 yılının Aralık ayına varmadan. Son derece ağır bir havanın olduğu bir Osmaniye sabahında göçüp gitti bu dünyadan. Aklında oğlunun aydınlık pırıl pırıl yüzünün hayali, yüreğinde keder ve yaşanmamış bir hayatın eksikliğini alıp giderek.
Karaçay’ın yanı başındaki mezarlığa gömüldüğünde o derece şiddetli, o derece yoğundu ki yağmur, gözyaşları yağmura boğuldu törene katılanların ve Karaçay’a aktı. Gelininin hastalığı boyunca Zekeriya Efendi dimdik durmayı becerebilmişti.

Tüm aile üyeleri rollerini iyi oynamışlardı.
Her gün Zekeriya Efendi, yavaş adımlarla Karaçay’ın oluşturduğu göletin başına gider ve sessizce ağlardı.
Sessizce ağlardı, yaşlı çınarlar gibi ağlardı, Karaçay gibi ağlardı Zekeriya Efendi.
Yıkadı ağlamaktan şişmiş gözlerini, yıkadı gözyaşlarını Karaçay’ın soğuk sularında.
Konuştu Karaçay ile tam üç yıl, dinledi onu Karaçay sessizce akarak. Hem kendi acısı için aktı Karaçay hem de Çukurovalıların acıları için.
“Ne zor bir işmiş meğer” dedi “Karaçay olmak” Karaçay…
Gizledi Zekeriya Efendi torununun şehit oluşunu gelininden tam üç ay.
Karaçay da ağladı binlerce yıldır yaptığı gibi, umutsuz iki tepenin genç bir çocuğu olarak.
Ağladı Zekeriya Efendi, geleceğe umutla bakan ama yaşama şansı elinden alınmış bir delikanlının dedesi olarak.
Karaçay’ın sularına ilkin Hamo ve Hamide’nin gözyaşları karıştı. Bu acılar ilkin kavuşamayan iki aşığın gözyaşlarıydı ve daha sonra Hamide’nin gözyaşları olmuştu...Hamo’nun ardından yakılan ağıtın gözyaşlarıydılar bunlar.
Karaçay’ı Karaçay yapan ilk gözyaşlarıydılar bunlar.
Ve Zekeriya Efendinin gözyaşları katıldı onlara. Karaçay, Karaçay olalı böylesine bir acının gözyaşlarını tatmamıştı hiç!
Unutmadı Karaçay bunu, unutmadı Zekeriya Efendi Karaçay’ın bu sessiz ve kendini içtenlikle anlayan bu garip suyunu.
Ve vasiyet etti; “Ölürsem beni Karaçay’ın yanına, Şerafettin'im için gözyaşı döktüğüm bu yere gömün.”
Herkes anasının yanına gömülmek ister, Zekeriya Efendi ise Karaçay’ın yanına...

Büyük Aile-7

BÖLÜM-2

KARAÇAY

Hamide Mezarı Tepesi ve Hamo Tepesi birbirlerine bakarlar. Bu bakış öyle birkaç yıllık bir bakış değildir ha!
Dünya kurulduğundan beri veya nereden bilsinler; son, yıkıcı ve aynı zamanda yaratıcı depremlerin ani hareketleri bitipte dünyanın yeryüzüne o enfes şeklini verdiği günden beri birbirine bakar onlar.

Hamo Tepesi’nin adı en fazla bir-iki yüzyıllık bir addır ve Hamide Mezarı Tepesi ondan daha az değil.

Neden Hamo Tepesi’nin adı Hamo veya neden Hamide Mezarı Tepesi’nin adı Hamide Mezarı’dır bilinmez ama sanılır ki, bu iki tepe arasında ve bu iki isim arasında bir ilişki var.

Hamide, Hamo’sunu kaybettikten sonra, kendini bu tepeye vurup, aç, biçare ve umutsuz kalıpta öldüğünde bu tepeye mi gömülmüştür?Mümkün ve akla en yakın açıklamadır bu!

Bu mezar Hamo’ya duyulan umutsuz bir aşkın “anıtı” olarak mı isimlenmiştir? Orası öyle!
Ama Hamo’nun büyük bir olasılıkla gerçek adının Hamit olduğu ve yöre insanın sevimlileştirmek istediği kahramanlarına, saygı duyduğu yavrularına, yani kendinden gördüğü, kendinden saydığı canlarına yaptığı kısaltma bir isim olmalıdır bu Hamo… Aynı Zeyno gibi, aynı Fato gibi, aynı Memo gibi…

İşte bu tepeler Hamide ve Hamit’in aşkını simgeliyor olmalılar. Hayatını beklenmedik zamanda kaybeden bir Çukurova delikanlısı Hamit ile bu ölümü kabullenemeyen Hamide arasındaki aşkın…

Kendini tepelere vurup, gözden ıraklaşan bir kadının trajik sonunu ve birbirine kavuşamayan aşıkları simgeleyen isimler olmalı bunlar…

Nasıl, dünya oluştuğundan beri bu iki tepe kavuşamadıysa birbirlerine, işte Hamide ve Hamo da aynı kaderi paylaşmış olmalılar bu iki güzel benzersiz tepeyle.

Ama arada bir fark var. Bu iki tepe kavuşamamış olsalar da birbirlerine, doğa, muhteşem bir şeyi yaratabilmiştir ortalarında.Kendi evlatlarını. Karaçay’ı!İşte Karaçay bu evlattır; Hamide Mezarı Tepesi ve Hamo Tepesi’nin evladı.

Karaçay, bu benzersiz ve birbirlerini milyonlarca yıldır büyük bir hayranlıkla seyreden bu iki tepenin ortasından doğar.Bu iki tepenin kaynakları besler Karaçay’ı…
Hamide ve Hamo Tepeleri’nin derinliklerinden gelir Karaçay’ın soğuk, içimine doyum olmayan suları.Daha sonra Gavurdağları’nın yükseklerinden her ilkbaharda eriyerek gelen buz gibi kar suları karışır Karaçay’a. Coşar Karaçay her baharda diğer dereler ve nehirler gibi.
Gavurdağları’nda ulu sedir ağaçları vardır, karaçamlar vardır, serviler vardır.

Gavurdağları’nda papatyalar açar baharın ve kardelenler deler karı daha erimeden.
Ceylan yavruları sonra, yarpuz çiçekleri, gelincikler izler daha sonraları onları; sevgililerine kavuşamayan gelincikler ama…Sonra yaşlanıp dağlara bırakılmış yılkı atları vardır, kendi derin yalnızlıkları içindedir bu yaşlı emektar atlar. Yaşlanmış ve biçimsiz bir yay gibi aşağı doğru bükülmüş belleriyle ve yaşlılıktan bir hayli bozlaşmış tüyleriyle yılkı atları… Sonra uzun, biçimsiz kuyrukları ve yeleleriyle onlar, başları yerde, temiz ve lezzetli çimenlerini yerler Hamide Mezarı ve Hamo Tepelerinin…

Başları hep yerdedir yılkı atlarının, yüreklerinde artık bir işe yaramamanın vermiş olduğu keder…Her gün biraz daha ölüme doğru akmanın kederi!

Karaçay’ın ak sularını, ceylanların arasına karışıp birlikte içerler yılkı atları.Birbirlerine kavuşamayan iki aşık tepenin kaynakları yaratır Karaçay’ı ve bu gözyaşlarına belki de, Hamo ve Hamide’ninkiler de eklenmiştir bu yüzyılın başında kim bilir!

Peki, katılan sadece bu gözyaşları mıdır Karaçay’ın duygu yüklü sularına? Sadece Hamide Mezarı ve Hamo Tepeleri’nin altından fışkıran sular, Gavurdağları’nın eriyen karları ve Hamide ve Hamo’nun gözyaşları nedeniyle mi ağır ve yorgun akar Karaçay?
Sadece bu iki aşığın gözyaşları nedeniyle mi bir iç burukluğuyla karışık bir duyguyla izlerler Karaçay’ı Osmaniye’nin ahalisi?

Karaçay bunun sırrını kimselere vermez, konuşmaz kimselerle. O sadece akar: “Benim akışımdan anlayın benim içimdekileri” der gibidir o.
Bir rivayete göre, eğer ay ışığı altında temiz bir bahar gecesinde dinlenirken doğa, kayarken gökte yıldızlar ve göz kırparken gezegenler dünyaya, gitmelisiniz Karaçay’ın şelale olup otuz metreden intihar etmek için düştüğü yere.Oradadır Karaça’yın mektubu; bulamazsınız ama okuyabilirsiniz sessizce. Sadece beklemelisiniz; sessizce, hissederek ve seven bir yürek lazım olacaktır yalnızca size.

Çok şükür, o yürekle gitti biri oraya bu ilkbahar, oturdu Karaçay’ın döküldüğü o olağanüstü şelalenin kıyısına ve yukarıda yazılanları işitti.

Ve gelip olduğu gibi anlattı Karaçay’ın tüm sırlarını, olduğu gibi…

Yüreğinde sevgiden başka bir şey taşımayan bu adam ve aynen bu kitaba yukarıda anlatıldığı gibi konuldu Karaçay’ın, Hamide Mezarı Tepesi’nin ve Hamo’nun öyküsü.
Karaçay, Karaçay olarak doğar ve saniyede tamı tamına üçbin litrelik bir hızla akar; bu hacmiyle ergenlik çağına gelmiş bir delikanlı gibidir ve acısını dışarı vurmak için otuz metre yüksekliklerden aşağı doğru kendini atarak intihar eder adeta.

Şelaleşen Karaçay bu haliyle pek güzeldir. Ama acısından kendini aşağılara attığı yerde adı Karaçay Şelalesi olur ve dehşetli güzel bir gölete dönüşür düştüğü yerde. Çocuklar neşe içinde yüzerler o buz gibi suyun içinde yaz başından sonbahara kadar. Ve oradan toplar sularını Karaçay ve kendi sevgilisine katılmak üzere Çukurova’nın kıpkırmızı, verimli topraklarının içinden akarak sevdiğine, Ceyhan Nehri’ne karışır 45 km sonra…
Ve Karaçay doğduğu noktadan sevgilisi Ceyhan’a ulaştığı yere kadar yetmiş küsur kilometre yol kat eder.Yetmiş küsur kilometre taşır acısını Karaçay ve bereketini bırakır yalnızca Kuzey Doğu Çukurova’ya…

Ceyhan Nehri’ne karıştıktan sonra Karaçay artık Karaçay değildir ve Ceyhan Nehri de Ceyhan Nehri! Onlar artık başka bir şeydirler ve akarlar sonsuz sevgililerine ulaşmak için delicesine…

Anadolu’yu Güney’inden altın köpükleriyle öpen Akdeniz’e doğru akarlar birlikte.

Peki ama Karaçay’a dökülen tek gözyaşı, sadece Hamide ve Hamo’ya mı aittir?

Değildir!

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Büyük Aile-6

Teğmen Şerafettin


Doğum 1894’tü ama ayı ve günü bilinmez bir çocuğun doğumudur onunki. Ama 1 Ağustos 1915’te Gelibolu’da, Kanlısırt’ta şehit düştü Şerafettin.

Savaş da bitti onun için, hayat da!Kaygılar da bitti onun için, mutluluk da.

Tabur İmamı onunla beraber 50’ye yakın Mehmetçiğin namazını kıldırdı arkasında Şerafettin’in arkadaşları olduğu halde.

Ağlamadı hiçbiri, ağlayamazlardı çünkü!

Ağlayamadı hiçbiri, savaşacaklardı, ağlamaya vakitleri yok!

Mehmetlerle koyun koyunadır şimdi Şerafettin ve şehitlik plakası şehitlikte durur hala ve durmaya devam edecek bu Cumhuriyet yaşadığı sürece.

“Ahmet Oğlu Şerafettin - Adana
48. Alay Başçavuş
1894 - 1 Ağustos 1915”


4 Ağustos 1915 tarihinde öğleden sonra Emekli Cebelibereket Jandarma Alay Komutanı Zekeriya Efendi, uykusunda yedi başlı ejderhayla dövüşürken ve kan ter içindeyken sokak kapısının vurulmasıyla uyandı.

Güçlükle uyanabildi, kalkamadı ilkin yatağından ve evde ne gelini vardı ne de kızı Nazife…Kapıya doğru gitti yavaşça, kafasının içinde ateşten gözleri, katran rengi petrol yağıyla yağlanmış gibi karanlıkların ışıltılarını yansıtan derisiyle yedi başlı ejderhanın görüntüsü…

Açtı kapıyı usulca ve korkarak… İki asker gördü ve onların tedirgin ve üzgün yüzlerini… “Susun çocuklar” der gibi ellerini dudaklarının üzerine götürdü ilkin.“Anladım” dedi usulca...

Ve o heybetli koca bedenini taşıyamadığından bacakları, yere çöktü.

Bahçe duvarının üzerinde bir Allı Turna gördü en son.

Bir Allı Turna!

Ağlıyordu Allı Turna, al kanatları pare pare ve kızıl göğsünde gözyaşları

21 Ağustos 2009 Cuma

Büyük Aile-5

Şerafettin uzun bir süre Kız Kulesi’nin ışıklarını izledi gemi limandan ayrılırken. Bir tarafta Topkapı Sarayı, diğer yanda Beşiktaş kıyılarında Çırağan Sarayı, İstanbul Erkek Lisesi, tüm heybetiyle Selimiye Kışlası ve elbette Haydarpaşa Garı’nı izledi.

İstanbul’un balıkçıları yorgun ve yaşlı elleriyle ağlarını sermeye başlamışlardı. “Rastgele” diyorlardı bir birlerine uzaktan, “rastgele!”

Askerler el sallıyorlardı balıkçılara ve balıkçılarda askerlere. Her iki tarafında önünde bilinmez bir gelecek vardı, orası öyle! Bir tarafta yarın sabah ağlardan balık “çıkacak mının” bilinmezliği ve ağır ve emin adımlarla Marmara Denizi’ni yırtarak giden geminin askerlerinde ise “acaba bu yolculuktan sağ “çıkacak mıyızın” belirsizliği…

Ne hazin bir karşılaştırma dedi Şerafettin içinden, “ne kadar hazin!”

Daha sonra yavaş, yavaş gözden kaybolmaya başladı şehir.

İstanbul başına geleceklerden haberli bir temkinlilikle ışıldıyordu.

İstanbul’un caddelerinde yolcu taşıyan faytonların atları bile ayaklarıyla usulcacık dokunur gibiydi İstanbul’un yüzlerce yıllık parke taşlarına.

2 Şubat gecesi gemi Gelibolu ‘ya ulaştı. Askerleri, atları, katırları ve kuru yüklerini hızla boşalttı gemi ve hemen yola çıktı. Daha getireceği çok Mehmet ve çok kuru yük ve katır vardı ve en az bir buçuk yıl boyunca günde iki kez yapılacaktı bu seferler.

Altı yedi saatlik bir yürüyüşten sonra Şerafettin birliğine ulaştı. Ertesi günü dinlenerek geçirdiler. Komutanları pek yakında şiddetli bir savaş yaşanabileceğini ve bu nedenle askerlerin sürekli eğitimden geçirilmeleri gerektiğinden bahsetti. Yeni siperler kazıldı ve eskileri sağlamlaştırıldı.

Özellikle istihkamcılar, deliler gibi çalışıyorlar, siperlerin altından derin mağaralar, lağımlar açıyorlar ve birbirinden bağımsız siperler arasında erzak ve asker sevkini kolaylaştıracak ve şiddetli top atışının olduğu zamanlarda askerlerin bu geçitlere sığınmalarını sağlayacak önlemler alıyorlardı.

Şerafettin hiç savaşa katılmamıştı ve zaten teğmen rütbesiyle mezun olacakken ordunun subay ihtiyacı nedeniyle erken mezun edilmişler ve mülazım evvel (teğmen öncesi) rütbesi verilmişti. Teğmenlik rütbesini sahrada, savaş koşullarında alacaktı.

19 Şubat 1915 gecesi ilk büyük top seslerini duydular.

Şerafettin kendine ayrılan yerde uyumaya çalışıyordu bu sırada. Toplar Seddülbahir Kıyısı’na 12 km mesafedeki İngiliz ve Fransız gemilerinden ateşlenmekteydi.

Bozcaada ve Gökçeada işgal edilmiş ve düşman savaş gemilerine lojistik sağlayan merkezler haline getirilmişlerdi. İşte gemiler bu adalardan gelerek Gelibolu’nun 12 km açıklarına kadar geliyorlar ve ateş etmeye başlıyordu.

Şerafettin hemen kalktı, askerlerini “silah başı” yaptı.

Beklediler.

Sabaha kadar süren düşman ateşinin hedefi Gelibolu’nun bir kamaya benzeyen yapısının en ucuydu; Seddülbahir’ di.
Türk topçuları ateş etmediler, yerlerinin bilinmelerini istemiyor olmalıydılar veya ellerindeki topların menzilleri yetmiyor olmalıydı.

Daha sonraki günlerde bu devasa ateş gücüyle Türk topçuları arasındaki düello 18 ay kadar sürdü. Türk tarafından batarya kayıpları olurken, karşı taraftan da gemi kayıpları başlamıştı.
Tahrip olan Türk bataryaları gece sabaha kadar erlerin ve subaylarının insan üstü çabasıyla eski haline getiriliyor, yerlerinden oynayan toplar yeniden yerlerine oturtuluyor, kalibrasyonlar yapışıyor ve savaşa hazır hale getiriliyordu.

Vatan sevgisiyle harmanlanmış insan kanı, eti ve enerjisi savaşıyordu.

Gecenin içinde toprak vardı, gecenin içinde şehitler, çelik, mermi ve taş…

Gecenin içinde dövüşen bir milletin fedaileri vardı…

İngiliz ve Fransız savaş gemileri Gelibolu kamasını bir türlü geçemediler. Bu aynı zamanda kanlı kara savaşlarının başladığı anlamına da geliyordu.

Testereyle biçilir gibi delikanlılar biçilecek,Kanlısırt, Conk Bayırı, Anzak Koyu, Seddülbahir Kıyısı kan deryasına dönecekti kısa süre içinde.

Savaştı Şerafettin, arkadaşları gibi.

Savaştı Şerafettin, Anadolu gibi.

Savaştı Şerafettin, top bataryaları gibi.

Silahlar ve onların mermileri gibi savaştı Şerafettin.

Gecenin içinde savaştı “O” ve gün ağarırken de savaştı…

Korktu elbette korkması gereken zamanlarda ve korkusunu yendi yenmesi gereken zamanlarda savaşmak için.

Gecenin içinde yıldızların ve ayın; gündüzleri ise gökyüzünün ve güneşin şahitliği altında savaştı.
Martılar da gördü onun savaştığını, sürme gözlü üveyik kuşları da.

Yalnız Batıdan Doğuya doğru uçan bir Allı Turna gördü en son Şerafettin’i. Çukurova’nın sulak bataklıklarına doğru uçan bir Allı Turna’ydı bu. Karaçay’a da uğrayacaktı elbet ve öncesinde Seyhan ve Ceyhan nehirlerine de tabi…

İşte bir sabah vakti, bir sabah Şerafettin başını siperden çıkardığında düştü yere.

Gördü onu Allı Turna, ağladı.

Gördü onu martılar, memleket kuşları, arkadaşları gördü onu.

Şahittir ki bu memleket, yaşayamadı Şerafettin gönlünce, yapamadı birkaç evlat, sevemedi bir sevgilinin memelerini… Öpemedi dudaklarından onun...

Ama bu memleket gönlünce yaşayabilsin diye, özgürce sevebilsin diye delikanlılar sevgililerini ve konuşabilsinler diye dünyanın bu en güzel dilini, Türkçe’yi…

Düştü Şerafettin toprağa.

Düştü...