30 Ağustos 2009 Pazar

İstanbul'da 30 Ağustos 2009'da Sabah Kahvaltısı




Arhavelili İsmail hem de takasıyla beraber,
Kartallı Kazım,
Ve İstanbullu Şoför Ahmet , 3 numrolu kamyoneti de dahil!
Sonra Nurettin Eşfak,
Ve İzmirli Ali Onbaşı,
Ve daha onyedisinde gönüllü yazılan Konyalı Ali Özer,
Sonra sonra, Adanalı Ahmet Oğlu Şerafettin,
Nene Hatun da elbette ,
Ve Kahramanmaraşlı Sütçü İmam,
Sonra Kambur Kerim; kamburu savaştan kalmadır.
Sonra Allahuekber Dağları'nın şehitleri,
Arkadaşlarının yerine nöbete kalkan Deli Erzurumlu,
Ve Antepli Karayılan,
Adanalı Çete Reisleri,
Ve Halil İbrahim Çavuş,
Ve Yörük Ali,
Ve Çiğiltepe'yi vaktinde alamadığı için intihar eden Albay Reşat,
Ve şarapneller ve 98956 tüfek ve onları tutan Mehmetler...
Bugün sabah kahvaltımızda konuktunuz.
Ve torununuz Mehmet'le kahvaltı yaptınız.
Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz!
Bize bağımsızlığımız için ödenen bedeli anımsattınız!
Canlarınız bizim içimizdedir, bizim oldunuz!
Her 30 Ağustos'ta yine bekleriz...
Yine bekleriz
Yine...


.....

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Vedalaşma Zamanı

Allah'a Ismarladık Baba!
25 ağustos 1995'te sabah saatlerinde seni kaybettik ya baba, üzerinden tam 14 yıl geçmiş.
Sana sorsam dersin ki şimdi "amaaaaan, ben öldükten sonra ne önemi var zamanın!"
Haklısın.
Zaman senin için o an durdu; ama bize de hak ver, "zamanın içinden hala geçip gitmekteyiz ve bir hayli de sürsün bu durum" demekteyiz.
Dün düşündüm, sadece bir kaç kez gördüm seni rüyamda bu 14 yıl içinde ve hiç biri de gerçekçi değildi.
Zaten nasıl gerçek gibi olabilirdi, değil mi ama?
Sen kanlı canlı, bağırıp çağıran, çalışkan ve seven bir babaydın.
Benim babamdın.
1985 yılında, ben senden habersiz öğrenci derneği başkanlığı yaparken "senin oğlun terörist olmuş" lafını duyduğunda 70 yaşına merdiven dayamışken, telaşla ve korkuyla taaa Adana'dan kalkıp İzmir'e yanıma gelmeni anımsıyorum.
Hatta evdeki kitaplarımı görme diye "baba arkadaşlar evi bir toplasınlar sen ev sahibim Ali Amcayla bir sohbet et" dediğimde anladığın halde ses çıkarmamıştın.
Ben bu dedikoduyu çıkaranı hiç affetmedim baba. Kalp hastasıydın ve seni kalpten öldürebilirdi bu söylenti ve ben de zaten öyle biri değildim. 25 yıldır görmüyorum onu ve kalben hiç affetmedim.
Bir de Narlıdere'ye askerken beni ziyaret ederken ki halin hep gözümdedir.
Oğlunu o kadar asker arasından seçememiş ve beni tanıdığında sıkı sıkı sarılmıştın.

Çok kızan, bağıran ve küfür de eden bir adamdın ve ben senin o halini hala sevmiyorum.
Çok seven bir babaydın ve inan bu halini çok özlüyorum.

Sapsarı tenin, boylu poslu oluşun ve gerçekten şık giyiminle bizim mahallenin en yakışıklı babasıydın.

Hep senin Türkçe'nin neden klasik bir Adana şivesi taşmadığını merak ederdim. Daha sonra bir Türkmen çocuğu olduğunun ayrımına vardığımda anladım nedenini...
Eeeee kızıl saçlı, sarışın ve elaya kaçan gözlerin vardı.
Dedem Osman Efendi okumuş bir adam ve onun babası Veliddin Efendi de...
Öyle bir aileden böyle Türkçe konuşan bir oğul olmalıydı elbet.
Baba, ben şimdi senin bana anlattığın "Büyük Aileni" yazıyorum.
Ne kadar çok şey anlatmışsın bize yıllar içinde.
Sonra o çok sevdiğin ve benim de çok sevdiğim kıymetli yeğenlerin de anlattılar bana hafızalarında kalanları.
Dolayısıyla sen ve ataların ölüp gittiler ama ben onları tarihin kapanan sayfalarından gün ışığına çıkarıyorum şimdi.,
Hacı Mehmet Efendi, onun oğulları Zekeriya ve Veliddin Efendi ve onların çocukları...
Dayın Ahmet Bey ve onun oğulları ve elbet senin dayı çocukları Ali Bey, Şehit Şerafettin Bey ve kız kardeşleri Sabriye Hanım, senin Büyük Teyzen Nazife Hanım ve sen ölene değin büyük bir sevgiyle bahsettiğin ağabeyin Mehmet ve ablaların Seher ve Hatice Hanımları anlatacağım.

Bu bir aynı zamanda seninle vedalaşma çabam da olacak.

Çünkü seni en son gördüğümde, hastayken ve beni evin salonunun daire kapısının önünde nisan ayının bir günü yolcu ederken, öyle bir sarıldın ki, ben sana aynı derecede canını acıtırım diye sarılamamıştım.
Ne büyük bir hata yapmışım...
Acırsa canın acısın değil mi ya?
Bir insan oğluyla her zaman mı bir daha görmemecesine vedalaşır?
***
İpek koca bir genç kız oldu. Adı gibi duru ve güzel. Üniversiteli şimdi o...
Sen öldükten sekiz sene sonra oğlum Mehmet doğdu. Bu yeni bir haber senin için şimdi.
Çok şükür sağlıklı, boylu poslu güzel bir oğlan ve bana benziyor.
Ben de sana benzemeye başlamışım; ablam Nevin ve yeğenlerin öyle söylüyor.
Yaşıyoruz işte çok şükür ve yanıbaşımızda senin yokluğun var.

Buna da alıştık.

Sen gittin biz kaldık, bir süre bir hayli de ağladık.
Sana en son ben dokundum yüzünü sevdim ve gelenekmiş o zaman öğrendim, Çukurova toprağı serptim kefeninin içindeki sapsarı yüzüne... Ayağını okşadım mezarında.
Hani çok üşürdü ya ayakların, en çok o ayakları öylece toprağa koymak zor geldi bana baba...
"Doğa yasaları" dedim kendi kendime ama can acıtıyor bu yasalar bilesin ...

Özlemedim seni, çünkü özlersem oralara gelmek gerekir ve istemem gelmeyi; oğlumun büyümesi lazım.
Onunla ilgili güzel planlarım var ve mutlaka gerçekleştireceğim.

Nur içinde yat baba.

Artık sana edemediğim vedamı da etmeme izin ver:

Sarıldım şimdi sana sıkı sıkıya, göğsüme dayadım da üstelik seni ve annenin yanına, şimdi yatırmış gibi uzattım seni Çukurova' nın benzersiz ve bereketli  toprağına.

Allah'a ısmarladık baba!
.....

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Büyük Aile-9-

Doğum ve Ölüm

Şerafettin’in şehit oluşunun ardından Nazife Hanım’ın topçu subayı nişanlısı da şehit olmuştu. Savaş sonuna değin susturulamayan Palamutçuk Bataryaları’nda görev yapan Mehmet Bey, İngiliz gemisinden atılan bir top mermisinin şarapnelinin isabet etmesi üzerine şehit olmuştu.
Şansız bir ölümdü onunki.
Ama ölümün şanlısı nerede görülmüştü?
Nazife Hanım bunun ardından bir daha hiç evlenmedi. Zaten evlenmiş de sayılmazdı. Sadece bir hoca nikahı kıyılmıştı. Tanrı katında evliydiler ama ne bir an yan yana kalabildiler, ne ortak evleri oldu, ne de düğünleri.
Nazife Hanım nişanlısıyla geçirdiği birkaç saatin anısına hürmeten bir daha hiç evlenmedi. “Ben şehit karısıyım” dedi, “şehit eşleri evlenmez!”
Aldı Sabiha adlı bir kızı ve evlat edindi onu ve ne kendinin ne Şerafettin’in ne de eşi Mehmet Efendinin sahip olamadığı çocukları adına yetiştirdi Sabiha’yı hayatının sonuna kadar.
Nazife Hanım, Sabiha’yı evladı bildi, Sabiha da Nazife Hanımı anası.
Ablası Fatma Hanım, doğup büyüdüğü ve bir hayli kıymetli olan Adana’da Seyhan Nehri kıyısındaki konak evlerini kardeşi Nazife’ye verdi.
“Nazife hiç evlenmedi” dedi, “bu ev onundur” dedi,”kardeşimindir” dedi ve eşi Osman Efendi hiçbir şey söylemedi bunun üzerine.
Söylemezdi de!
Ancak Nazife Hanım'ın sonu çok trajik oldu. Evlatlığı Sabiha Hanım ve eşi Eczacı abbas Bey yaşlılığında bakmadılar Nazife Hanıma ve terkettiler onu bir yaşlılar evine.
Konaklarda büyüyen bu narin hanım yalnızlıklar ve bakımsızlıklar içinde öldü.
Bir kez daha iyilik galip gelemedi. Zaten bir iyiliğin galip geldiği görülmüş müydü?

Fatma Hanım son bebesini doğurmuştu 1918 yılında. Şerafettin öleli üç yıl olmuş, acılar kabuk bağlamış ve hayat herkes için kaldığı yerden devam etmekteydi.
Sapsarı bir erkek çocuğuydu doğan. Altın kızılı saçlar ve sapsarı apalak bir oğlan getirmişti Fatma Hanım Zekeriya Efendinin yanına .
Adettendir, babalar kızlarının doğumunda ve sonrasında torunlarını görmeye gitmezler. Anaları getirir onları kırkı çıktıktan sonra. Fatma Hanım da öyle yaptı.
Öğle namazını kılıyordu Zekeriya Efendi kızı Fatma torunuyla eve geldiğinde. Kardeşi Nazife açtı kapıyı ablasına, kucaklaştılar sıkı sıkıya ve o sapsarı yeğenini aldı Nazife Hanım ablasının elinden. Kokladı, sevdi, öptü doyasıya.
Fatma Hanım ise sessizce babasının namazının bitmesini bekledi. Zekeriya Efendi sessizce başıyla selamladı kızını, elini öptü babasının Fatma Hanım ve oğlunu verdi dedesinin kucağına.
“Baba, ismini koymadık henüz onun, bu sana düşer” dedi saygıyla.
Zekeriya Efendi önce koklamış torununu, “güzelmiş, sapsarı bir oğlanmış” demiş. Ve başlamış bebeğin kulağına ezan okumaya.
Bu gelenektir, Müslüman çocuklarının kulağına ismi konmadan önce ezan okunur. Makamına uygun bir okumaydı bu. Bitirdikten sonra ezan okumayı devam etti Zekeriya Efendi ve koydu torununun adını. Bebeğin kulağına üç kez tekrarladı adını:
“Senin adın Zekeriya, senin adın Zekeriya, senin adın Zekeriya!”
Fatma Hanım Zekeriya bebeğini alıp evine gitti sonra ama daha eve varır varmaz kapısı hızla çalındı.
Telaş içinde bir delikanlı nefes nefese, söyledikleri zor anlaşılmaktaydı; “ Fatma Teyze babanız Zekeriya Efendi sizlere ömür.”

Kendi ismini verdikten sonra bu sarı bebeğe; Zekeriya Efendi dua etmeye devam etmişti ve seccadesinin üzerinden bile kalkmadan Tanrı’sına ve torunu Şerafettin’e kavuşmuştu.

Bir Zekeriya doğmuş, bir Zekeriya ölmüştü.

Kızları, babalarının vasiyetini yerine getirdiler elbet. Babaları Zekeriya Efendiyi Karaçay’ın yanı başına gömdüler.
Zekeriya Efendi, kendisini en iyi anladığını düşündüğü ve acısına ortak olduğu Karaçay’ın yanında yatmak istemişti ve torununun manevi huzurunda bulunmak niyetindeydi sonsuza değin.

Şerafettin değil miydi Karaçay’ın ak sularında yüzmüş olan…

Yıllar sonra Fatma Hanım’ın torunları Şükran Hanım ve Emel Hanım, anneanneleri Fatma Hanımla her bayram gideceklerdi Osmaniye’de Zekeriya Efendinin mezarına.
Ve her ziyaretlerinde hayretle göreceklerdi ki, Zekeriya Efendinin baş hizasında ve Karaçay’a bakan yönünde mezarın bir göçme olacaktı; sanki Zekeriya Efendi buradan Karaçay’ı ve orada yüzmekte olan torunu Şerafettin’i seyretmekteydi...


....

23 Ağustos 2009 Pazar

Büyük Aile-8-

Bölüm-3


Kolağası Zekeriya Efendi güçlükle kendine gelebildi.
Askerler yardım ettiler ona; dizlerinin üzerinden, kollarına girerek doğrultabildiler onu. Bahçedeki tahta sandalyelerde oturdular bir süre, askerler sessizce birbirlerine baktılar uzun uzun.
Ama hiçbiri Zekeriya Efendiye bakamadılar, göz göze gelme cesaretine sahip değildiler.
Allı Turna’ya baktılar askerler, Allı Turna da onlara!
İnce, narin, uzun bacakları üzerinde bekliyordu bu Anadolu’nun üzerine en çok türkü yakılmış kuşu. Allı Turna’ydı “O”. Bizim “ele” gidecek olan, “haber” götürecek olan, “selam” götürecek olan kuştu “O”. Ama bu kez ne haber götürebilmiş ne de selam iletebilmişti.
Sadece ince, uzun bacakları üzerinde kızıl kanatları ve gözyaşlarından ıslanmış al göğsüyle bekliyordu bahçe duvarının üzerinde.
Askerler de bekliyorlardı ve bir süre daha beklemeye devam edeceklerdi.
Zekeriya Efendi hiçbir şey söylemedi çocuklara, sadece iyi olup olmadıklarını sordu onların.

“Su ister misiniz çocuklar?” dedi ve sonra dedi ki askerlere “kimseye söylemeyin emi çocuklar!” Sıkı sıkı tembih etti onlara ve ekledi “annesi çok hastadır da bilmesini istemem şimdi.”
Gitti askerler, gitti Turna Kuşu. Kaldı Zekeriya Efendi tek başına ve ağladı uzun uzun…
Ağladı bu çocuğun ardından, yaşayamadığı hayatı için ağladı onun, doğamayacak çocukları için ağladı Şerafettin’in.
Kendi soyunun bir erkek evlattan devam edemeyeceği için de ağladı. Daha sonra utandı kendi kendine bu en son ağladığı neden için.
“Ne demek erkek evlattan soyunun devamı, ne demek” dedi kendi kendine… Sonra Fatma kızının Mehmet’ini düşündü, Seher ve Hatice’yi ardından… Ne farkı vardı onların Şerafettin’den, ne farkı?
Bu, Zekeriya Efendi’nin kendi evinde son ağlamasıydı ve bir daha gelini ölene değin hiç ağlamayacaktı bu evde.
Kızı Nazife, Ayşe yengesini çok severdi. Birlikte bir yaşam paylaşmışlardı. Bir yandan yengesinin bakımıyla uğraşıyor, bir taraftan onun yanında ağlayamadığından gözyaşlarını içine akıtıyordu.
En acı gözyaşı içe akıtılan gözyaşıdır ve asla terk etmez bedeni. Hem Zekeriya Efendi, hem Nazife Hanım hem de Fatma Hanım hayatları boyunca bu “acı” gözyaşlarını taşıyacaklardı içlerinde kendi ölümlerine değin.
İncitecekti, kanatacaktı, acıtacaktı bu gözyaşları onların ruhlarını ve bedenlerini.
Sadece onların mı? Onlardan doğacak tüm çocuklar ve torunlar bu acı gözyaşlarından nasibini alacaklardı yaşamları boyunca. Çünkü büyük hala Fatma Hanım tüm çocuklarına en ince ayrıntısına kadar anlatacaktı bu acılı aile dramını.
Çocuklar“Bir Şerafettin dayımız varmış” diyeceklerdi, “gençliğini yaşayamamış…”


Küçük Hala Nazife Hanım için dayanılacak gibi değildi bu durum, dayanılacak gibi değildi.
Yengesine Şerafettin’den gelen hayali mektuplar okuyor, “onun ne kadar iyi” olduğundan bahsediyor, “annesinin ellerinden öptüğünden” bahsediyor ve “kendisinin merak edilecek bir durumunun olmadığından”.
Öldü Ayşe Hanım, 1915 yılının Aralık ayına varmadan. Son derece ağır bir havanın olduğu bir Osmaniye sabahında göçüp gitti bu dünyadan. Aklında oğlunun aydınlık pırıl pırıl yüzünün hayali, yüreğinde keder ve yaşanmamış bir hayatın eksikliğini alıp giderek.
Karaçay’ın yanı başındaki mezarlığa gömüldüğünde o derece şiddetli, o derece yoğundu ki yağmur, gözyaşları yağmura boğuldu törene katılanların ve Karaçay’a aktı. Gelininin hastalığı boyunca Zekeriya Efendi dimdik durmayı becerebilmişti.

Tüm aile üyeleri rollerini iyi oynamışlardı.
Her gün Zekeriya Efendi, yavaş adımlarla Karaçay’ın oluşturduğu göletin başına gider ve sessizce ağlardı.
Sessizce ağlardı, yaşlı çınarlar gibi ağlardı, Karaçay gibi ağlardı Zekeriya Efendi.
Yıkadı ağlamaktan şişmiş gözlerini, yıkadı gözyaşlarını Karaçay’ın soğuk sularında.
Konuştu Karaçay ile tam üç yıl, dinledi onu Karaçay sessizce akarak. Hem kendi acısı için aktı Karaçay hem de Çukurovalıların acıları için.
“Ne zor bir işmiş meğer” dedi “Karaçay olmak” Karaçay…
Gizledi Zekeriya Efendi torununun şehit oluşunu gelininden tam üç ay.
Karaçay da ağladı binlerce yıldır yaptığı gibi, umutsuz iki tepenin genç bir çocuğu olarak.
Ağladı Zekeriya Efendi, geleceğe umutla bakan ama yaşama şansı elinden alınmış bir delikanlının dedesi olarak.
Karaçay’ın sularına ilkin Hamo ve Hamide’nin gözyaşları karıştı. Bu acılar ilkin kavuşamayan iki aşığın gözyaşlarıydı ve daha sonra Hamide’nin gözyaşları olmuştu...Hamo’nun ardından yakılan ağıtın gözyaşlarıydılar bunlar.
Karaçay’ı Karaçay yapan ilk gözyaşlarıydılar bunlar.
Ve Zekeriya Efendinin gözyaşları katıldı onlara. Karaçay, Karaçay olalı böylesine bir acının gözyaşlarını tatmamıştı hiç!
Unutmadı Karaçay bunu, unutmadı Zekeriya Efendi Karaçay’ın bu sessiz ve kendini içtenlikle anlayan bu garip suyunu.
Ve vasiyet etti; “Ölürsem beni Karaçay’ın yanına, Şerafettin'im için gözyaşı döktüğüm bu yere gömün.”
Herkes anasının yanına gömülmek ister, Zekeriya Efendi ise Karaçay’ın yanına...

Büyük Aile-7

BÖLÜM-2

KARAÇAY

Hamide Mezarı Tepesi ve Hamo Tepesi birbirlerine bakarlar. Bu bakış öyle birkaç yıllık bir bakış değildir ha!
Dünya kurulduğundan beri veya nereden bilsinler; son, yıkıcı ve aynı zamanda yaratıcı depremlerin ani hareketleri bitipte dünyanın yeryüzüne o enfes şeklini verdiği günden beri birbirine bakar onlar.

Hamo Tepesi’nin adı en fazla bir-iki yüzyıllık bir addır ve Hamide Mezarı Tepesi ondan daha az değil.

Neden Hamo Tepesi’nin adı Hamo veya neden Hamide Mezarı Tepesi’nin adı Hamide Mezarı’dır bilinmez ama sanılır ki, bu iki tepe arasında ve bu iki isim arasında bir ilişki var.

Hamide, Hamo’sunu kaybettikten sonra, kendini bu tepeye vurup, aç, biçare ve umutsuz kalıpta öldüğünde bu tepeye mi gömülmüştür?Mümkün ve akla en yakın açıklamadır bu!

Bu mezar Hamo’ya duyulan umutsuz bir aşkın “anıtı” olarak mı isimlenmiştir? Orası öyle!
Ama Hamo’nun büyük bir olasılıkla gerçek adının Hamit olduğu ve yöre insanın sevimlileştirmek istediği kahramanlarına, saygı duyduğu yavrularına, yani kendinden gördüğü, kendinden saydığı canlarına yaptığı kısaltma bir isim olmalıdır bu Hamo… Aynı Zeyno gibi, aynı Fato gibi, aynı Memo gibi…

İşte bu tepeler Hamide ve Hamit’in aşkını simgeliyor olmalılar. Hayatını beklenmedik zamanda kaybeden bir Çukurova delikanlısı Hamit ile bu ölümü kabullenemeyen Hamide arasındaki aşkın…

Kendini tepelere vurup, gözden ıraklaşan bir kadının trajik sonunu ve birbirine kavuşamayan aşıkları simgeleyen isimler olmalı bunlar…

Nasıl, dünya oluştuğundan beri bu iki tepe kavuşamadıysa birbirlerine, işte Hamide ve Hamo da aynı kaderi paylaşmış olmalılar bu iki güzel benzersiz tepeyle.

Ama arada bir fark var. Bu iki tepe kavuşamamış olsalar da birbirlerine, doğa, muhteşem bir şeyi yaratabilmiştir ortalarında.Kendi evlatlarını. Karaçay’ı!İşte Karaçay bu evlattır; Hamide Mezarı Tepesi ve Hamo Tepesi’nin evladı.

Karaçay, bu benzersiz ve birbirlerini milyonlarca yıldır büyük bir hayranlıkla seyreden bu iki tepenin ortasından doğar.Bu iki tepenin kaynakları besler Karaçay’ı…
Hamide ve Hamo Tepeleri’nin derinliklerinden gelir Karaçay’ın soğuk, içimine doyum olmayan suları.Daha sonra Gavurdağları’nın yükseklerinden her ilkbaharda eriyerek gelen buz gibi kar suları karışır Karaçay’a. Coşar Karaçay her baharda diğer dereler ve nehirler gibi.
Gavurdağları’nda ulu sedir ağaçları vardır, karaçamlar vardır, serviler vardır.

Gavurdağları’nda papatyalar açar baharın ve kardelenler deler karı daha erimeden.
Ceylan yavruları sonra, yarpuz çiçekleri, gelincikler izler daha sonraları onları; sevgililerine kavuşamayan gelincikler ama…Sonra yaşlanıp dağlara bırakılmış yılkı atları vardır, kendi derin yalnızlıkları içindedir bu yaşlı emektar atlar. Yaşlanmış ve biçimsiz bir yay gibi aşağı doğru bükülmüş belleriyle ve yaşlılıktan bir hayli bozlaşmış tüyleriyle yılkı atları… Sonra uzun, biçimsiz kuyrukları ve yeleleriyle onlar, başları yerde, temiz ve lezzetli çimenlerini yerler Hamide Mezarı ve Hamo Tepelerinin…

Başları hep yerdedir yılkı atlarının, yüreklerinde artık bir işe yaramamanın vermiş olduğu keder…Her gün biraz daha ölüme doğru akmanın kederi!

Karaçay’ın ak sularını, ceylanların arasına karışıp birlikte içerler yılkı atları.Birbirlerine kavuşamayan iki aşık tepenin kaynakları yaratır Karaçay’ı ve bu gözyaşlarına belki de, Hamo ve Hamide’ninkiler de eklenmiştir bu yüzyılın başında kim bilir!

Peki, katılan sadece bu gözyaşları mıdır Karaçay’ın duygu yüklü sularına? Sadece Hamide Mezarı ve Hamo Tepeleri’nin altından fışkıran sular, Gavurdağları’nın eriyen karları ve Hamide ve Hamo’nun gözyaşları nedeniyle mi ağır ve yorgun akar Karaçay?
Sadece bu iki aşığın gözyaşları nedeniyle mi bir iç burukluğuyla karışık bir duyguyla izlerler Karaçay’ı Osmaniye’nin ahalisi?

Karaçay bunun sırrını kimselere vermez, konuşmaz kimselerle. O sadece akar: “Benim akışımdan anlayın benim içimdekileri” der gibidir o.
Bir rivayete göre, eğer ay ışığı altında temiz bir bahar gecesinde dinlenirken doğa, kayarken gökte yıldızlar ve göz kırparken gezegenler dünyaya, gitmelisiniz Karaçay’ın şelale olup otuz metreden intihar etmek için düştüğü yere.Oradadır Karaça’yın mektubu; bulamazsınız ama okuyabilirsiniz sessizce. Sadece beklemelisiniz; sessizce, hissederek ve seven bir yürek lazım olacaktır yalnızca size.

Çok şükür, o yürekle gitti biri oraya bu ilkbahar, oturdu Karaçay’ın döküldüğü o olağanüstü şelalenin kıyısına ve yukarıda yazılanları işitti.

Ve gelip olduğu gibi anlattı Karaçay’ın tüm sırlarını, olduğu gibi…

Yüreğinde sevgiden başka bir şey taşımayan bu adam ve aynen bu kitaba yukarıda anlatıldığı gibi konuldu Karaçay’ın, Hamide Mezarı Tepesi’nin ve Hamo’nun öyküsü.
Karaçay, Karaçay olarak doğar ve saniyede tamı tamına üçbin litrelik bir hızla akar; bu hacmiyle ergenlik çağına gelmiş bir delikanlı gibidir ve acısını dışarı vurmak için otuz metre yüksekliklerden aşağı doğru kendini atarak intihar eder adeta.

Şelaleşen Karaçay bu haliyle pek güzeldir. Ama acısından kendini aşağılara attığı yerde adı Karaçay Şelalesi olur ve dehşetli güzel bir gölete dönüşür düştüğü yerde. Çocuklar neşe içinde yüzerler o buz gibi suyun içinde yaz başından sonbahara kadar. Ve oradan toplar sularını Karaçay ve kendi sevgilisine katılmak üzere Çukurova’nın kıpkırmızı, verimli topraklarının içinden akarak sevdiğine, Ceyhan Nehri’ne karışır 45 km sonra…
Ve Karaçay doğduğu noktadan sevgilisi Ceyhan’a ulaştığı yere kadar yetmiş küsur kilometre yol kat eder.Yetmiş küsur kilometre taşır acısını Karaçay ve bereketini bırakır yalnızca Kuzey Doğu Çukurova’ya…

Ceyhan Nehri’ne karıştıktan sonra Karaçay artık Karaçay değildir ve Ceyhan Nehri de Ceyhan Nehri! Onlar artık başka bir şeydirler ve akarlar sonsuz sevgililerine ulaşmak için delicesine…

Anadolu’yu Güney’inden altın köpükleriyle öpen Akdeniz’e doğru akarlar birlikte.

Peki ama Karaçay’a dökülen tek gözyaşı, sadece Hamide ve Hamo’ya mı aittir?

Değildir!

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Büyük Aile-6

Teğmen Şerafettin


Doğum 1894’tü ama ayı ve günü bilinmez bir çocuğun doğumudur onunki. Ama 1 Ağustos 1915’te Gelibolu’da, Kanlısırt’ta şehit düştü Şerafettin.

Savaş da bitti onun için, hayat da!Kaygılar da bitti onun için, mutluluk da.

Tabur İmamı onunla beraber 50’ye yakın Mehmetçiğin namazını kıldırdı arkasında Şerafettin’in arkadaşları olduğu halde.

Ağlamadı hiçbiri, ağlayamazlardı çünkü!

Ağlayamadı hiçbiri, savaşacaklardı, ağlamaya vakitleri yok!

Mehmetlerle koyun koyunadır şimdi Şerafettin ve şehitlik plakası şehitlikte durur hala ve durmaya devam edecek bu Cumhuriyet yaşadığı sürece.

“Ahmet Oğlu Şerafettin - Adana
48. Alay Başçavuş
1894 - 1 Ağustos 1915”


4 Ağustos 1915 tarihinde öğleden sonra Emekli Cebelibereket Jandarma Alay Komutanı Zekeriya Efendi, uykusunda yedi başlı ejderhayla dövüşürken ve kan ter içindeyken sokak kapısının vurulmasıyla uyandı.

Güçlükle uyanabildi, kalkamadı ilkin yatağından ve evde ne gelini vardı ne de kızı Nazife…Kapıya doğru gitti yavaşça, kafasının içinde ateşten gözleri, katran rengi petrol yağıyla yağlanmış gibi karanlıkların ışıltılarını yansıtan derisiyle yedi başlı ejderhanın görüntüsü…

Açtı kapıyı usulca ve korkarak… İki asker gördü ve onların tedirgin ve üzgün yüzlerini… “Susun çocuklar” der gibi ellerini dudaklarının üzerine götürdü ilkin.“Anladım” dedi usulca...

Ve o heybetli koca bedenini taşıyamadığından bacakları, yere çöktü.

Bahçe duvarının üzerinde bir Allı Turna gördü en son.

Bir Allı Turna!

Ağlıyordu Allı Turna, al kanatları pare pare ve kızıl göğsünde gözyaşları

21 Ağustos 2009 Cuma

Büyük Aile-5

Şerafettin uzun bir süre Kız Kulesi’nin ışıklarını izledi gemi limandan ayrılırken. Bir tarafta Topkapı Sarayı, diğer yanda Beşiktaş kıyılarında Çırağan Sarayı, İstanbul Erkek Lisesi, tüm heybetiyle Selimiye Kışlası ve elbette Haydarpaşa Garı’nı izledi.

İstanbul’un balıkçıları yorgun ve yaşlı elleriyle ağlarını sermeye başlamışlardı. “Rastgele” diyorlardı bir birlerine uzaktan, “rastgele!”

Askerler el sallıyorlardı balıkçılara ve balıkçılarda askerlere. Her iki tarafında önünde bilinmez bir gelecek vardı, orası öyle! Bir tarafta yarın sabah ağlardan balık “çıkacak mının” bilinmezliği ve ağır ve emin adımlarla Marmara Denizi’ni yırtarak giden geminin askerlerinde ise “acaba bu yolculuktan sağ “çıkacak mıyızın” belirsizliği…

Ne hazin bir karşılaştırma dedi Şerafettin içinden, “ne kadar hazin!”

Daha sonra yavaş, yavaş gözden kaybolmaya başladı şehir.

İstanbul başına geleceklerden haberli bir temkinlilikle ışıldıyordu.

İstanbul’un caddelerinde yolcu taşıyan faytonların atları bile ayaklarıyla usulcacık dokunur gibiydi İstanbul’un yüzlerce yıllık parke taşlarına.

2 Şubat gecesi gemi Gelibolu ‘ya ulaştı. Askerleri, atları, katırları ve kuru yüklerini hızla boşalttı gemi ve hemen yola çıktı. Daha getireceği çok Mehmet ve çok kuru yük ve katır vardı ve en az bir buçuk yıl boyunca günde iki kez yapılacaktı bu seferler.

Altı yedi saatlik bir yürüyüşten sonra Şerafettin birliğine ulaştı. Ertesi günü dinlenerek geçirdiler. Komutanları pek yakında şiddetli bir savaş yaşanabileceğini ve bu nedenle askerlerin sürekli eğitimden geçirilmeleri gerektiğinden bahsetti. Yeni siperler kazıldı ve eskileri sağlamlaştırıldı.

Özellikle istihkamcılar, deliler gibi çalışıyorlar, siperlerin altından derin mağaralar, lağımlar açıyorlar ve birbirinden bağımsız siperler arasında erzak ve asker sevkini kolaylaştıracak ve şiddetli top atışının olduğu zamanlarda askerlerin bu geçitlere sığınmalarını sağlayacak önlemler alıyorlardı.

Şerafettin hiç savaşa katılmamıştı ve zaten teğmen rütbesiyle mezun olacakken ordunun subay ihtiyacı nedeniyle erken mezun edilmişler ve mülazım evvel (teğmen öncesi) rütbesi verilmişti. Teğmenlik rütbesini sahrada, savaş koşullarında alacaktı.

19 Şubat 1915 gecesi ilk büyük top seslerini duydular.

Şerafettin kendine ayrılan yerde uyumaya çalışıyordu bu sırada. Toplar Seddülbahir Kıyısı’na 12 km mesafedeki İngiliz ve Fransız gemilerinden ateşlenmekteydi.

Bozcaada ve Gökçeada işgal edilmiş ve düşman savaş gemilerine lojistik sağlayan merkezler haline getirilmişlerdi. İşte gemiler bu adalardan gelerek Gelibolu’nun 12 km açıklarına kadar geliyorlar ve ateş etmeye başlıyordu.

Şerafettin hemen kalktı, askerlerini “silah başı” yaptı.

Beklediler.

Sabaha kadar süren düşman ateşinin hedefi Gelibolu’nun bir kamaya benzeyen yapısının en ucuydu; Seddülbahir’ di.
Türk topçuları ateş etmediler, yerlerinin bilinmelerini istemiyor olmalıydılar veya ellerindeki topların menzilleri yetmiyor olmalıydı.

Daha sonraki günlerde bu devasa ateş gücüyle Türk topçuları arasındaki düello 18 ay kadar sürdü. Türk tarafından batarya kayıpları olurken, karşı taraftan da gemi kayıpları başlamıştı.
Tahrip olan Türk bataryaları gece sabaha kadar erlerin ve subaylarının insan üstü çabasıyla eski haline getiriliyor, yerlerinden oynayan toplar yeniden yerlerine oturtuluyor, kalibrasyonlar yapışıyor ve savaşa hazır hale getiriliyordu.

Vatan sevgisiyle harmanlanmış insan kanı, eti ve enerjisi savaşıyordu.

Gecenin içinde toprak vardı, gecenin içinde şehitler, çelik, mermi ve taş…

Gecenin içinde dövüşen bir milletin fedaileri vardı…

İngiliz ve Fransız savaş gemileri Gelibolu kamasını bir türlü geçemediler. Bu aynı zamanda kanlı kara savaşlarının başladığı anlamına da geliyordu.

Testereyle biçilir gibi delikanlılar biçilecek,Kanlısırt, Conk Bayırı, Anzak Koyu, Seddülbahir Kıyısı kan deryasına dönecekti kısa süre içinde.

Savaştı Şerafettin, arkadaşları gibi.

Savaştı Şerafettin, Anadolu gibi.

Savaştı Şerafettin, top bataryaları gibi.

Silahlar ve onların mermileri gibi savaştı Şerafettin.

Gecenin içinde savaştı “O” ve gün ağarırken de savaştı…

Korktu elbette korkması gereken zamanlarda ve korkusunu yendi yenmesi gereken zamanlarda savaşmak için.

Gecenin içinde yıldızların ve ayın; gündüzleri ise gökyüzünün ve güneşin şahitliği altında savaştı.
Martılar da gördü onun savaştığını, sürme gözlü üveyik kuşları da.

Yalnız Batıdan Doğuya doğru uçan bir Allı Turna gördü en son Şerafettin’i. Çukurova’nın sulak bataklıklarına doğru uçan bir Allı Turna’ydı bu. Karaçay’a da uğrayacaktı elbet ve öncesinde Seyhan ve Ceyhan nehirlerine de tabi…

İşte bir sabah vakti, bir sabah Şerafettin başını siperden çıkardığında düştü yere.

Gördü onu Allı Turna, ağladı.

Gördü onu martılar, memleket kuşları, arkadaşları gördü onu.

Şahittir ki bu memleket, yaşayamadı Şerafettin gönlünce, yapamadı birkaç evlat, sevemedi bir sevgilinin memelerini… Öpemedi dudaklarından onun...

Ama bu memleket gönlünce yaşayabilsin diye, özgürce sevebilsin diye delikanlılar sevgililerini ve konuşabilsinler diye dünyanın bu en güzel dilini, Türkçe’yi…

Düştü Şerafettin toprağa.

Düştü...

20 Ağustos 2009 Perşembe

Büyük Aile-4

Teğmen Şerafettin


Önce Fatma Halası’na gitti Şerafettin, elini öptü, başına koydu. Onun için veda etmek ve Çanakkale’ye gitmek askerlik mesleğinin doğal bir sonucuydu. Ama ailesinden ayrı kalmak çok zordu. Ne kadar özleyecekti onların karşılıksız sevgilerini, sofralarını, kendisine büyük bir şefkat ile bakan paşa dedesi Zekeriya Efendi’nin askerlikle ve savaş ile ilgili tavsiyelerini ve anasını…
İlle de anasını ne kadar çok özleyecekti…

Annesini düşündüğü zaman Şerafettin’in hep içi sızlardı. Genç yaşta dul kalan anası gelin gittiği evden geri dönmemiş ve kendini kocasının ailesine ve oğluna adamıştı. Bir tekçik, biricik oğluna…

Güzel bir kadındı anası ve isteseydi yeniden evlenebilir ve kendisine bir yaşam kurabilirdi, üstelik bu hiç yanlışta olmazdı. Ama yapmadı. Doğru veya yanlış olacağı için değil, istemediği için. Oğlunun bir üvey baba, üvey evlat ilişkisi içinde büyümesini istemedi ve Şerafettin dedesini baba bildi ve anasını da ana olarak bilmeye devam etti. Ama Şerafettin acı duydu hep anası için ve ne yaparsa yapsın bu duygusunu yenemedi.

Anasını düşündüğü zaman Şerafettin, nergis kokusu gelirdi burnunun ucuna ve sadece geceleri duyulan ve annesinin bir bebek gibi baktığı ful çiçeğinin kokusu. Ayşe Hanım herkes el ayak çekince gecenin bir yarısı bahçeye çıkar ve sessizce tek başına otururdu. Zaman zaman, görümcesi Nazife Hanım da ona eşlik eder ve gecenin içinde iki yalnız kadın sessizce oturur, arada sırada fısıltıyla sohbet ederlerdi. Zekeriya Efendi ise akşam namazının ardından odasına çekilir ve gece yarılarına kadar kuran okurdu. Kocaman taneleri olan kehribar 99’luk tespihini dualar okuyarak tek tek çeker ve taşların birbirinin üzerine düşmesinden kaynaklanan tık tık tadında ritmik bir ses gecenin içinde dağılır giderdi.

Sarıldı dedesine Şerafettin… Sarıldığı dedesi, 90 yaşına basmak üzere olan bir ihtiyardı ama Şerafettin’den bir on santimetre kadar uzun, babacan ve hala beli bükülmemiş biriydi. Dedesi kendisine o kadar içten, o kadar sıkı ve o kadar kuvvetle sarıldı ki, bu yaşlı adamın gözlerinden aşağı doğru süzülen yaşlar Şerafettin’in yanaklarını da ıslattı.

Asırlık bir adam, 20’lik bir çocuğa sarılmış, sessizce içini çeke çeke ağlıyordu. Oysa bugüne değin defalarca vedalaşmışlar ama dedesi hiç ağlamamış ve kendine hiç böyle bırakmamacasına sarılmamıştı.
“Dede” dedi Şerafettin, “ilaçlarını iç, aksatma olur mu? dedi. “Kendine iyi bak” dedi.”Bize lazımsın” dedi… Yaşlı adam hiç ses çıkarmadı ve gözlerinin yaşını saklama gereği bile duymadan öylece kapının önünde kalakaldı.

Zekeriya Efendi, torununun önce anasıyla uzun uzun sarılmalarını ve daha sonra halası Nazife ile koklaşmalarını ve kendisini yolcu etmeye kadar çocuklarıyla ve eşi Osman Efendi ile gelen Halası Fatma ile vedalaşmalarını izledi.
Anası ve halaları ayrı ayrı arkasından su döktüler “oğul yolun açık olsun, ferah olsun için” demek için.

Bu arada Osmaniye’nin içinden geçen Karaçay’ da deli gibi akarak, Şerafettin’i yolcu etmeye katılıyordu. Az mı yüzmüştü bu çocuk anasının diktiği beyaz donla kendisiyle. Hızla akan suyun üzerinde bir balık gibi kayardı Şerafettin; anımsadı bunu Karaçay ve hissetti bu genç delikanlıyı yeniden.
Oysa şimdi, şimdi nereye doğru kayacaktı bu çocuk?

Titredi Karaçay ve usulca akmaya devam etti.

Tren gecenin içinde hızla ilerliyordu. Fransız yapımı birkaç bin beygir gücünde ve kömürle çalışan bir lokomotifi vardı bu trenin. Ve bu tren, ayrılıkların da kavuşmalarında aracı olarak Anadolu’nun dağlarında, ovalarında gezer dururdu neye hizmet ettiğini bile bilmeksizin. Adana’dan yola çıkan tren Yenice’yi sağında bırakarak yoluna devam etmiş ve ardından Tarsus’a uğramıştı. İşte Şerafettin’in treni, Tarsus Tren Garı’ndan çıkalı 15 dakika kadar olmuş ve Tarsus’tan sonra tren yönünü Kuzey’e dönüp Çukurova’yı ve Akdeniz’i arkasında bırakarak Toros Dağları’na tırmanmaya başlamıştı. Gökyüzünde inanılmaz güzellikte bir dolunay, büyük ve heybetli Çam, Sedir ve Ardıç Ağaçlarının üzerinden bir görünüp bir kayboluyor ve ışıl ışıl aydınlatıyordu her yeri. İşte canı gibi sevdiği Çukurova’sı ardında kalmakta ve neredeyse Akdeniz’e kadar uzanan tüm alan izlenebilmekteydi ay ışığının altında.

“Canım memleketim” diye geçirdi içinden Şerafettin, “canım memleketim; bekle beni döneceğim!”

Gecenin içinde orman vardı, gecenin içinde kurtlar vardı, gecenin içinde karanlık… Ve bu karanlık öylesine büyük, öylesine saldırgan ve inatçıydı ki, bu ülkenin üzerine birkaç ay içinde çökecek ve on yıl kadar sonra dağılarak çekip gittiğinde, ardında yok ettiği yaşamları bırakacaktı.

Şerafettin, uzunca bir süre hiçbir şey düşünmeden gecenin içindeki bu “karanlığı” izledi. Başını tren vagonunun camına dayamış ve gözleriyle çooook ama çoooook uzakta bir şeyi görmek için bu uğursuz karanlığı yırtacak şekilde baktı, baktı, baktı ama gözleri bu karanlığı yırtamadı.

Yalnız bir ara Çoban Yıldız’ını gördü. Göz kırpıyordu Çoban Yıldızı Anadolu’ya ve diyordu ki bu yıldız, ”Şerafettin merak etme sen, ben bu dünyada mazlumlara yol gösteren olarak bilinirim, senin ülkene de yol göstereceğim, uyu sen!”
Uyudu sonra, fırladı tren gecenin karanlığında ve bilincindeydi sanki bu kalbi olmayan makine ne mukaddes bir yük taşıdığının. Mehmetleri taşıdığının farkındaydı ve bu ziftli, katran karası karanlığı kendi canlarıyla, kanlarıyla yırtacak olanları…
Uyudu Şerafettin ve biliyordu ki “O”, bilinen bir sona doğruydu yolculuğu; kendisi için kısa ama ülkesi için uzun.
Uyudu bebekler gibi.

Uyudu Şerafettin, sanki çocukken başını anasının boynuna, burnunu çeke çeke dayayarak koyar uyur gibi.

Ağlayarak uyur gibi uyudu Şerafettin.

Belki bir saat veya bir saatten çok veya az bilinmez süresi bugünden. Ama sıra sıra Mehmetlerin arasında bir Mehmet olarak uyudu O.
Mehmetlere emanet etti canını ve çekmeye devam etti burnunu.
Çoook uzaklardan bir baba sesi duydu sonra gecenin içindeki rüyasında ama yüzünü seçemedi onun. O an kalbi yerinden fırlayacakmış gibi oldu, aldı başını camın kenarından ve yanı başında kendisi gibi uyuyan başka bir Mehmet’in omzuna koydu başını.

Önce Haydarpaşa İstasyonu’na geldi tren ve boşalttı Mehmetleri Şerafettin’le beraber.
Bir gün Selimiye Kışlası’nda kalabalık bir koğuşta konuk etti ordu Çanakkale’ye göndereceği Mehmetçiklerini.
Ertesi gün öğleden sonra bir gemi yanaştı Kadıköy’e ve onlarca katır ve at gibi top çekmekte ve sakalıkta kullanılacak güçlü hayvanları aldılar geminin ambarına ve çuvallar dolusu kuru yük, un, kuru üzüm gibi malzemeler…
Sonunda bin kadar Mehmet’le yola çıktı gemi.

18 Ağustos 2009 Salı

Büyük Aile-3

Teğmen Şerafettin

Menekşe Hanım için savaş demek, ölüm demekti, kaygı demekti, ağlamak demekti, yüreği yanmak demekti. Anasıyla az mı asker yolu gözlemişlerdi, az mı yürekleri yanmamıştı kardeşlerinin ardından… Bu iyi yürekli abla, bu iyi yürekli ana hep düşünürdü. “Ne kadar şanssız bir nesildiler” 1800 yılı içinde doğan erkek, kadın tüm Türkler, ne kadar şanssız ve kara bir yüzyıl içinde doğmuştular. Kadınlara yitirdiklerinin ardından derin acılar çekmek kalmış ve genç erkekler Osmanlı’nın hakim olduğu geniş coğrafyada, Arap Çöllerin’de, Afrika Kıtası’nda yitip gitmişlerdi. Kadınlar daha bıyıkları yeni terlemekte olan 17-18 yaşındaki delikanlıları, oğullarını, kardeşlerini savaşa yolcu ederken, ölümün itici yüzüyle karşılaşıp, yolcu ettiklerini sağ salim görene değin ölüm fikriyle iç içe yaşamaktaydılar. Her gün, her saat, kara bir haberi getirecek olan askerler beklenir veya köylerine ve yaşadıkları sokağa bir asker girdiği zaman “acaba hangi evi yakacak haber getirecek bu çocuklar” diye kaygıyla onları izlerlerdi. Bu, ölüm fikriyle yaşamak değil de neydi?

Menekşe Hanım bu duygularla yıllarca yaşamış, sağ salim dönen kardeşlerini kucaklamış ve dönemeyenlerin mezarı başında bir tek duacık bile okuyamamış bir ablaydı. Daha sonra Zekeriya Efendi ile evlendikten sonra aynı korkuları yıllarca kocası için yaşamış ve hayatı boyunca sevdiklerini kaybetme korkusunu taşımış bir kadındı. Zaten sadece Menekşe Hanım değil ama Anadolu’nun bütün kadınları aynı kaderi ve kederi paylaşmıyorlar mıydı?

Hala dizi dizi asker adayları arasına karışıp giden kardeşi Mehmet’in kendisine son kez dönüp bakışı gözlerinin önündeydi… “Allaha ısmarladık abla” der gibi bakan o gözleri asla unutmaz ve büyük bir acıyla anımsardı. Yıllarca, oğlu Ahmet’i yine bir savaşta kaybetme korkusuyla yaşamış ve çok şükür ki ondan önce ölmeyi başarabilmişti. Oysa Ahmet öldüğünde daha ellisine bile basmamıştı.

Menekşe Hanım biri kız olmak üzere üç evlat yetiştirmiş ve 60’lı yaşların sonuna doğru ani bir ölümle bu dünyadan ayrılmıştı. Artık çekeceği ne kaygı kalmıştı ne de keder.

Yaşamı boyunca sevdiklerinin savaşta yitip gidecek yaşamlarının ardından ağlamış ve ölümle içi içe yaşamış bir kadın olarak, artık kendisi ölüm haline gelmişti.

Bu ailede daha sonra iki menekşe daha olacaktı. Torunlardan biri Menekşe Hanımın adını kızlarından birine koyacaktı. Kızı Fatma Hanım ise, yıllar sonra kız torunlarından birinin adı olarak koyacaktı Menekşe anacığının adını.

İnsanlar isimleri gibidir derler…

Bu satırların yazarı büyükannelerinin ismini alan kadınlardan birinin kardeşi olarak ablasında görmüştü hep, bu yüzyılın başında bu dünyadan göçüp giden büyükannenin izdüşümünü…

Hayat kısa ama izi uzundur.

Ve torun Menekşe yaşatmaktaydı şimdi kendi içinde; büyük büyük annesinin yaşam enerjisini…


Sefer görev emri verildiğinde Şerafettin Osmanlı İmparatorluğu döneminde adı Cebeli Bereket olan Osmaniye’de izindeydi. Zaman zaman dedesi Zekeriya Efendi’nin evinde kalıyor, zaman zaman da Halası Fatma Hanım’ın evinde. Annesi Ayşe Hanım ve Nazife Halası ise buna bozuluyor ve “senin zaten burada evin var, neden halana gidip duruyorsun be çocuk, kal işte bizimle” diyordu.

Nazife Hanım abisi Ahmet’i çok sevdiğinden ve genç yaşta kaybettiğinden, Ahmet’in oğluna ayrı bir düşkünlüğü vardı. Şerafettin Osmaniye’ye izine gelmeden günler öncesinden hazırlanır, içli köfteleri, analı-kızlıları, Adana’nın o güzelim minicik patlıcanlarından hazırlanan kuru patlıcan dolmalarını bin bir türlü baharat kullanarak hazırlar ve Şerafettin’inini beklerdi. Aynı hazırlık elbette Fatma Hanım’ın evinde de sürerdi. Fatma Hanım eşi Osman Efendiyi alışverişe gönderir ve Şerafettin için hazırlayacağı yemeğin malzemelerini günler öncesinden hazırlardı.

Osmaniye’de mütevazı koşullarda yaşayan bu iki evde hazırlıklar işte böyle günler öncesinden başlardı.

Nazife Hanım ablası Fatma Hanım gibi otoriter bir kadın değildi, son derece yumuşak, sevgisini göstermekten sakınmayan bir genç hanımdı. Koskoca zabit olmuş Şerafettin’i kucağına alır orasını burasını mıncıklar, saçlarını elleriyle tarar, temiz de olsa elbiselerini yeniden yıkar, gömleklerini kolalar ve kömür ütüsünde bir güzel ütülerdi. Bu arada yeğenine hayırlı bir kısmet aramaktan da geri durmazdı Fatma ablası gibi.

Şerafettin son geldiğinde “tamam hala güzel bir kız bulmuşsun ama biraz bekleyeyim şu zor günler bir geçsin bak, ondan sonra söz, ya senin ya da Fatma halamın bulduğu bir kızla evleneceğim” derdi. “Hem daha ben yirmi yaşındayım, biraz kazandığım paramı harcayayım, değil mi ya” derdi. Nazife ve annesi Ayşe Hanım bu sözlere kızar, ama zaten birkaç günlüğüne gelmiş olan yeğeninin üzerine fazla gitmez ve “hadi bakalım kurban olsun halası ye şu dolmalardan, içli köftelerden bak daha sana Karakuş Tatlısı yaptım ondan da yiyeceksin.” derdi. Bilirdi ki Şerafettin, tüm bu yemekleri yememe şansı yok. Bu ailenin kadınlarının yaptığı yemekleri yememek mümkün değil. Zaten yemezse bu kocaman kadınlar kırılır ve küserlerdi. Çünkü onların sunabilecekleri tek ikramları kendi elleriyle yaptıkları bu yemekler, ördükleri çoraplar ve iğne oyasıyla kenarlarını işledikleri mendillerdi.

Böylesine sevgiyle hazırlanan yemekler reddedilebilirler miydi?

Şerafettin aldığı emirle hızla hazırlanmış ve Adana’dan hareket edecek ilk trenden biletini almıştı. Bir yandan “ne kadar kısa sürdü iznim bu kez” diye söylenirken, diğer yandan da kaygılanmıyor değildi. Birkaç ay önce İngilizlerden kaçan bazı Alman gemileri Türkiye’ye sığınmış ve bu gemilerin Türkiye’nin başına bela açacağı konusunu arkadaşlarıyla çok tartışmışlardı. Tamam, Almanlar Türk Ordusu’nu modernize ediyorlardı ama bunun bedeli ağır olmamalıydı. En çok kanlarına dokunan ise, eşit rütbeli bir Türk ve Alman askeri olduğunda Alman olan yetki sahibiydi ve Türk subayı bu emirlere uymak zorundaydı.

Çanakkale’nin hem Anadolu ve hem de Avrupa Yakası’nda Türk Ordusu’nun büyük bir tahkimat yaptığını biliyordu. Aylar öncesinden birçok arkadaşının tayini oraya çıkmış ve hatta halası Nazife Hanım’ın nişanlısı dört aydır topçu subayı olarak orada görevlendirilmişti. Mehmet Bey Palamutçuk Bataryaları’nda görevlendirilmiş ve Teğmen Fasih Nuri Kayabalı’nın günlüklerinde susturulamayan kahraman bir batarya olarak yer alacaktı bu bataryamız.

İşte Şerafettin de gidecekti Çanakkale’ye. Tayin yeri 48. Alay’dı ve Gelibolu Yarımadası’nda Seddülbahir’in kuş uçuşu 6-7 km Kuzeyinde konuşlanmıştı görev yapacağı Alay ve görevleri başlangıçta bir ihtiyat birliği olarak beklemek ve daha sonra cephede açılabilecek muhtemel gedikleri hızla doldurarak düşmanı karşılamaktı. Bu alan kara savaşının şiddetleneceği ve inanılamayacak sayıda şehit sayısına ulaşılacak olan bir cepheydi ve olaylar zinciri bu noktada Şerafettin’i de savaştıracaktı.

Elbette düşman da bu saldırısını çok pahalıya ödeyecekti.

16 Ağustos 2009 Pazar

BUYUK AILE

Bolum-1

Teğmen Şerafettin-2


İngiliz ve Fransızlardan oluşan birleşik bir deniz savaş gücü, o döneme değin dünyanın hiçbir yerinde böyle güçlü ve karşı konulamaz silahlarla bir savaşı başlatmamıştı.

Anadolu’yu Avrupa cephesinden, Kuzeyden Güneye doğru bir kama gibi, saldırganlara karşı koruyacakmış gibi dimdik duran Gelibolu, bu tarihten bir yıllık bir süre içinde yüz bini aşkın gencin bedenine mezar olacaktı. Oldu da… Türkiye’nin her bir köyünden, hatta her bir ailesinden bir temsilcisinin savaştığı Çanakkale Savaşı, sadece bu yoksul ülkenin geleceği açısından değil, Rusya’nın ve Avustralya’nın geleceğinde de önemli bir rol oynayacaktı.Ama ne pahasına!

Osmanlı İmparatorluğu, çocuklarını Asya, Avrupa ve Afrika ana karalarında dövüştüre dövüştüre tüketmiş ve topu topu 6-7 milyonluk kadınlı erkekli, çocuklu-çoluklu Anadolu’da yaşayan temel bir nüfusa dayanmaktaydı.Türkiye’nin genç nüfus kırılmış, yaşlılardan, kadınlardan ve çocuklardan oluşan yetim bir ulus haline gelmişti Türkler.Teğmen Şerafettin’den önce dedesi Zekeriya Efendi yıllarca savaşmış, savaşta yaşlanmış, sonunda yatağında ölmeye hazırlanırken, şimdi de göz bebeği torunu Şerafettin’i savaşa göndermişti.Sadece öğle uykularında değil, gece uykularında da yedi başlı ejderha ile savaşması bu yüzdendi.Ya ejderha onu yenecekti ya da o ejderhayı!Zekeriya Efendinin yaşamının en güzel günleri Adana’da geçen günleriydi. Son görev yaptığı yerdi Adana. Torunu Seher’in kızı Şükran, anneannesi Fatma Hanımdan dinlediği anıları o kadar güzel, o kadar tatlı anlatırdı ki, dinlerken acaba “Şükran Hanım da mı bu günleri yaşadı” diye sormadan edemezdiniz kendi kendinize.

Şükran Hanım da Şükran Hanımdı ha! Sapsarı saçları ve masmavi gözleriyle gençliğinde herkesin başını döndüren güzelliğiyle dillere destandı yani. O güzel iri mavi gözleri, ışığın pozisyonuna ve giydiği giysiye göre renk değiştirerek yeşile dönüşür ve size bir gökkuşağı lezzeti yaşatırdı. Şükran Hanımın gözleri üzerine şiir yazıldığı bile söylenirdi veya yazılmamışsa dahi büyük bir eksiklik olacaktı bu.

Zekeriya Efendi emekli olmadan önce eşi Menekşe Hanım ve çocukları ile Seyhan Nehri’nin kıyısında bir konakta yaşarlar ve şehrin ileri gelenlerinden oluşan bir sosyal çevreye sahiptiler.Kolağası Zekeriya Efendi iyi bir asker olmakla beraber, dinine son derece bağlı ve ibadetini Allah’ı ve kendi arasında yaşayan adaletli ve vicdanlı bir yüreğe sahip adamdı. Oldukça uzun ve heybetli bir bedenle üniformasının içini doldurur ve bu haliyle çevresinde saygı uyandırırdı.Kendi zenginliğini başkalarıyla paylaşmaktan mutlu olmasını bilen, mülkiyet hırsından son derece uzak bir adamdı.Adana’da görevli olduğu yıllarda Ramazan ayı boyunca Seyhan Nehri’nin yanı başındaki evinin geniş avlusunda, büyükçe bir Ramazan Sofrası kurar ve her gün onlarca yoksul aileye yemek verirdi.

Zekeriya Efendi Adana’da oturduğu yıllar boyunca bu böyle devam etmiş, iftar yemekleri gelenekselleşmiş ve civarında yaşayan yoksullar davet bile edilmeden kendilerini bu sofranın doğal üyeleri olarak görürlerdi. Zekeriya Efendi ailesiyle beraber, orucunu bu yoksul konuklarıyla açar, onlarla beraber yemeğini tamamlar ve Teravi Namazı’na bu konuklarıyla gider ve namaz dönüşü sahura kadar Kuran okur, ibadetini yapardı. “Menekşe” derdi karısına “Menekşe” ve eklerdi, “keşke bütün sofralarımız bu kadar kalabalık olsa, keşke herkes sofrasında yiyecek bulabilse, keşke, keşke…”Menekşe Hanım sarışın, uzunca boylu, saçları kızıl, gözleri mavi bir kadındı. Osmanlı İmparatorluğu döneminde defalarca seferberlik görmüş, kardeşlerini savaşa göndermiş, kimi yıllarca esirlik hayatından sonra evlerine dönebilmiş, kimileri de sadece evlerine haber getiren askerlerin ağzından şehitlik haberlerini ulaştırabilmişlerdi.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

UZUN BİR ÖYKÜ

Değerli Blogcular,
Uzun bir süre veya tamamen sizlerden bazı önceliklerim nedeniyle ayrı kalacağım.
Kendinize iyi bakın.
Bu arada bir süredir üzerinde çalıştığım bana göre büyük bir projenin ilk bölümünü sizlerle paylaşmak istiyorum.
Bu ilk bölümü 20 ayrı parça halinde sizlere sunacağım.
Bu ilk parçayı aşağıda bulabilirsiniz.
Hafızalarındaki anılarını benimle paylaşan değerli halalarım Ayda,Ayla,Şükran,Emel ve benim 4. ablam Işıl ve Nazmiye Hanıma, anneme ve ablalarım Menekşe ve Nevin'e içtenlikle teşekkür ederim.Elbette teşekkür edilecek birisi daha var.Beni yüreklendiren ve kanımdan olan biri...

Başta babası olmak üzere, kız kardeşlerinden, abisinden, yeğenlerinden dedelerine değin tüm aile üyelerinden yaşamı boyunca büyük bir sevgi ve özlemle bahseden babama ayrıca teşekkür ederim.

Bu postalamaların sonunda yine beraber oluruz veya olmayız.

Kim bilir?

Buyrun "BÜYÜK AİLE" adıyla aşağıda bulacağınız benim "güzel" ailemin 1915 yılından bu yana süren hikayesi...
Geri dönüşlerle bu, 1890'lardan başlayacak ve ailenin 4. jenerasyonunun son üyesi babamın ölümü olan 25 Ağustos 1995'e kadar sürecek olan sıradan hikayesi...

Sevgiler

BÜYÜK AİLE

Bölüm-1-

TEĞMEN ŞERAFETTİN

4 Ağustos 1915 Saat 16 civarı, Osmaniye Adana….

Emekli Cebelibereket Vilayeti Kolağası Zekeriya Efendi sıkıntılar içinde uyumaya çalışıyordu. İkindi namazından sonra her zaman yaptığı gibi salondaki sedirin üzerine sağ yanına yatarak uzanır, iki kolunu dirseklerinden kırar, elleriyle diğer kolların pazularından kavrayarak uyurdu. Böylece yana yatarak uyumaya çalışırken bedenine destek olurdu. Aslında uzaktan bakıldığında çok estetik görünürdü uyurken Zekeriya Efendi bu haliyle. Yaz kış mutlaka üzerine bir şeyler örtecek ve özellikle ayaklarında koyun yününden örülme çoraplarıyla gezecekti.

Torunlarının hayalinde uçlarından kıvırarak bir hayli uzattığı gür bıyıklarıyla daha da heybetli görünen bu adamın, bu heybetiyle ters orantılı görünen, uzun entarili geceliğiyle sabah tuvalete giderkenki sevimli hali olacaktı.
Fatma Hanımdan olan torunları Mehmet, Seher ve Hatice’yi kucağına alır ve kız erkek ayrımı yapmaksızın, bir menekşenin yapraklarını parmaklarının dış yüzüyle okşar gibi yanaklarından severdi onların.

Oysa şimdi sıkıntılı bir öğle uykusunun tam ortasında, kapkaranlık gözleriyle kendine saldıran bir ejderhayla dövüşmekteydi. Yedi başlı bir ejderha, yedi düvel gibi ağzından ateşler püskürterek, her şeyi yakıp yıkarak saldırmaktaydı. Kara gözleriyle ve sanki petrol yağıyla yağlanmış gibi karanlığın ışıltılarını yansıtan iğrenç, kırtık-kırtık testere dişlerini üzerinde taşıyan derisiyle saldırıyordu bu ejderha.

Zekeriya Efendi dehşetli sıkıntılı bir karabasanın tam ortasındaydı. Elinde ne silahı vardı karşı koyacak ve ne de bu durumdan korkup kaçacak kadar ürkek bir kalbi…
Kolay mı, Osmanlı’nın çöküşe geçtiği son yüzyılın önemli bir bölümüne asker olarak tanık olmuş, savaş meydanlarında karşı safa geçen Arapların ihanetini görmüş, en yakın arkadaşlarının, askerlerinin “şehit” olmuş mis gibi kokan bedenlerini kendi elleriyle toprağa vermiş bir adamdı.

Ama bu “karabasan ejderhası” başka bir şeydi ve onu kalbinden vurmaya çalışıyordu. Kendini savunacak bunun için ne bir silah ne de kalkan vardı kapkaranlık gecenin içindeki bu karabasanda.
Ve tatlı bir akşamüzeri uykusu olarak planladığı uykusu, hiçbir şekilde tahmin edemeyeceği kadar kötü bir sonla noktalanacaktı.

Zekeriya Efendi, yıllar önce eşi Menekşe Hanımı ve ardından oğlu Ahmet Efendiyi kaybetmiş ve kızı Fatma Hanımı da yeğeni Osman Beyle evlendirmişti. Şimdi 90 yaşına ulaşmış bir ihtiyar olarak, gelini Ayşe Hanım ve kızı Nazife Hanımla beraber yaşıyordu. Kızı Nazife Hanım Mehmet isminde bir subayla nişanlanmış, acilen Çanakkale’ye çağrılmıştı. Çanakkale’ye gitmeden önce Mehmet Beyle hoca nikahları kıyılmıştı ve şimdi Nazife Hanım da asker yolu gözlemekteydi, aynı yeğeni Şerafettin’i beklediği gibi.

Ayşe Hanım, eşinin ölmesine rağmen baba evine dönmeyerek, baba yerine koyduğu Zekeriya Efendinin bakımına adamıştı kendini. Oğlu Şerafettin, Mülazım Evvel rütbesiyle orduda görev yapmaktaydı şu an. Daha 21 yaşında yeni bitmiş kaytan bıyıklarıyla, göçebe Türkmenlere özgü bembeyaz bir tenle ve güldüğü zaman tamamen kaybolan ela gözleriyle tam bir erkekti Şerafettin annesi Ayşe Hanımın gözünde…

Osmaniye’nin evlenme çağına gelmiş genç kızları için çok kuvvetli ve gelecek vadeden bir gençti Mülazım Evvel Şerafettin. Kızlar o geçeceği zaman mendillerini önüne atarlar mıydı bilinmez ama kapı aralarından ve perde arkasında gözlenirdi bu delikanlı kızlar tarafından. Eeee az bir şey mi, gösterişli Osmanlı üniforması içinde sırım gibi bir delikanlıydı o. Üstelik daha 21 yaşında…

Babası Zekeriya Efendi’nin birkaç mahalle ötesindeki bir evde, eşi Osman Efendi ve çocukları Mehmet, Hatice ve Seher ile oturan Fatma Hanım, yeğeni Şerafettin’e pek düşkündü. Şerafettin izine geldiğinde, aynı şehirde annesi ve dedesi de yaşamasına rağmen, mutlaka halasının evinde birkaç gün kalır ve en büyüğü henüz on yaşına bile basmamış kuzenleriyle oynar ve onlara her çocuğun hoşlanacağı şekerlemeleri getirmeyi ihmal etmezdi. Halası her akşam arkadaşlarıyla buluşmaya giden Şerafettin’i, “Oğlum dikkat et, sağda solda fazla dolanma, sakın geç kalma” diye uyarır, Şerafettin ise, “Ya hala ya, ben artık zabit oldum, kim bana ne yapabilir, merak etme” der ve gülerek evden çıkardı.

Evet, kim dokunabilirdi ki Mülazım Evvel Şerafettin Efendiye kim?
Ama birileri dokunacaktı işte…
19 Şubat 1915 tarihinde başlayan süreç Türkiye’yi ve bu güzel ülkenin insanlarını da karanlık bir noktaya götürecekti.

7 Ağustos 2009 Cuma

Herkesten Bir Şey Öğrendim



Lütfen lütfen lütfen okuyun.
Bir Cumhuriyet beyefendisi ve entellektüelinin göz alıcı ama sade yaşam hikayesi.
Aynı zamanda bir vatanseverin!
Hadi bakalım Emre Hocamızdan bir şeyler öğrenmeye devam edelim.
Hadi bakalım, hadi, hadi, hadi...!

4 Ağustos 2009 Salı

"KURT KARTI"

Biliyorsunuz son günlerin gündemi "Kürt Açılımı"
Aslında buna Türkiye'nin açılması da diyebilirsiniz.
Yok yok! Türkiye'nin Yarılması galiba daha iyi olacak!
Meselenin bir kaç demokratik hak tanınması olmadığını biliyor musunuz?
Aklı başında her ortalama Türk yurttaşı biliyor ki, Amerika'nın Irak'tan çekilmesinden sonra oradaki Amerikan çıkarlarının korunması için büyük bir gücün kalması gerekiyor.
Bu güç maalesef Türkiye olacak!
Amerika adına artık oralarda kan dökeceğiz.
Mehmetçiğin kanının değeri budur,"Pazarlık Kanı!"

Karşılığında da Türkiye'ye ödül olarak, PKK'nın sözde tasfiye edilmesi gelecek!

Bu yüzyılın başında İngilizler tarafından oynanan "Kürt Kartı", son 25 yıldır Amerika tarafından yeniden keşfedildi. Ve bu keşfin sonunda Türküyle Kürdüyle 60.000'den fazla insanımızın kanı aktı.

Kendi yuttaşlarımızla barışmak için, yabancı bir ülkeyle pazarlık yapan bir ülke haline geldik.
Ne acı!
Bizim yurttaşlarımızın kartı yabancı bir elin parmakları arasında dönerken çaresizce izliyoruz.
Aslında o parmaklar arasında dönen ülkemizin onuru ve kanıdır!

Evet Türkiye Barzani/Talabani Çetesi'ne ait olan Irak'ın Kuzeyi'ni koruyacak!
Korunacak olan gerçekte Amerikan çıkarlarıdır,bilin bunu!
Peki, PKK bu yolla tasfiye edildiğinde, bizim sorunlarımız bitecek mi?
Ya da PKK bu yolla tasfiye edilebilecek mi?
Hiç sanmıyorum.
Başka bir pazarlık masası için saklanıp ortaya sürülecek; kuşkunuz olmasın bundan.
Güneydoğu'daki aşiret ilişkileri, üst ve alt yapıda çözülecek mi?
Ekonomik ve sosyal planda aşiretler ortadan kaldırılacak ve oradaki insanımız Cumhuriyet yurttaşı olabilecek mi?
Bu bölgelerde "bizim perişan olmuş Cumhuriyet'imiz" kendi ekonomik ve sosyal temellerine kavuşacak mı?
Hayır!

Çünkü amaç bu değil,olamaz da!

Milletvekilleri bu bölgenin aşiret liderlerinden oluşursa,yani Cumhuriyet'in yüz yıllık düşmanlarının temsilcileri milletvekili olarak görev yaparsa, siz nasıl aşiret ilişkilerini tasfiye edip, topraklarını yoksul köylülere dağıtabilirsiniz? Özgürleşemeyen köylü, geri toplumsal ilişkilerere sığınır ve onlar tarafından temsil edilirler.

İnsanlığın son 400 yıllık pratiğinde, toprak beyleriyle uzlaşarak ve onların ekonomik ve sosyal temellerini koruyarak kurulan bir Cumhuriyet gördünüz mü?
İngiliz Devrimi, Alman Devrimi, Büyük Fransız Devrimi ve bir Kuzeyli-Güneyli iç savaşı yaparak, toprak derebeyliğini tasfiye eden Amerikan Devrimi'ne bakınız.
Amerika'nın kuruluş günü olan 4 Temmuz feodalizmin ve onun temsil eden tüm güçlerin yıkıldığının tescil edildiği gündür.

Ama bizde böyle mi oldu ya!

Olmadı!

Ve bu yüzden, Cumhuriyet sınıfta kaldı!

Bugün, bu kadar kan akıyorsa, bu, Cumhuriyetimizin Güneydoğu'da aşiret liderlerine teslim olmasının sonucudur. Aşiret ilişkilerinin ezdiği ve özgürleşmesine izin vermediği günlük ilişkiler ve devletin bu ilişkilere müdahale etmeyip uzlaşmasının sonucunu yaşıyoruz.

Ve eğer sistem olarak kendi insan tipini, "yeni insanını" yaratamazsan, sistemini kuramazsın.

Ve böylece insanların da başka güclerin elinde "Kurt Kartına" dönüşürler.

Kurt Kartı, Türkiyenin tüm kırmızı çizgilerini pembeleştirdi sonunda.
Ben özellikle "Kürt Kartı" demiyorum. Bizim Kürdümüz Amerika'nın elinde bir kart olmayacaktır ama işte PKK'nın kendisi böyle bir karta dönüştü sonunda.

Maalesef ama maalesef....
Cumhuriyet sınıfta kaldı.
Cumhuriyet sınıfta kaldı.
Cumhuriyet sınıfta kaldı.

Bu acıyı bilin ve yüreğinizde hissedin.

Artık yeni bir Cumhuriyet kurma zamanı...

Bunun nasıl yapılabileceği de ve nasıl yapılamayacağı da Türkiye'nin son yüz yıllık pratiğinde var.
Lütfen Kaynak Yayınları'nın neredeyse 30. cildini yayınladığı "Atatürk'ün Bütün Eserleri'ni okuyun.
Orada günümüz hainlerinin atalarını da bulacaksınız.
Namuslu çalışkan yürekli vatan çocuklarını da!
Başlarında tüm Anadolu bozkırlarını mavi gözlerindeki kıvılcımlarıyla tutuşturanı da!

Sarhoş Masası




Sarhoş masası;
Tehlikeli masadır!
Akıl uyur
Alkol uyumaz
Dimdik durur!