30 Kasım 2010 Salı

Semahat Vuran Tekerkek veya Teyzemin Ölümü...

                                                                                                    "Bir Acem şairi,
                                                                                              Ölüm âdildir, diyor,
                                                                             Aynı haşmetle vurur şahı, fakiri.
                                                                      ...Biliyorum ölümün âdil olması için,
                                                                                    Hayatın âdil olması lâzım"
                                                                                                      Nazım Hikmet
           
                
   " Bir ara hafifçe gözlerini araladı...

   Sonra kapattı yeniden usulca."

Beş çocuktan beşincisiydi...
Yani annemden sonra doğan çocuktur...
Ne annesi Fethiye Hanım tanıyabildi onu ne de "O" annesini..
Birbirlerini tanıyabilecek kadar aynı zaman diliminde kalamadılar yeryüzünde çünkü.
Belki annesi kokusununu bilmiştir, muhakkak bilmiştir teyzemin ama, Semahat Hanımın anılarında bir anne figürü hemen hiç olmadı...
Sadece Sultan Halası annesi oldu onun.Ve derdi ki teyzem "Sultan Bacım bana öyle baktı ki, yediğim önümdeydi yemediğim ise arkamda"...
Ve üvey annesinin hışmından kurtulmak için halasına sığınan güzel teyzemin ardından Mehmet dedem " Aç kal ama çocuğuna sen bak!" demiş...
Ama teyzem baba evinden halasına o tarihte gittigider...
***
Teyze için "ana yarısı" derler ama daha fazlasıydı benim için  teyzem...
Annemin de  "ruh ikiziydi"sanki ve ben tartıştıklarını, birbirlerini kırdıklarını ne duydum ne de tanık oldum.
****
Gülümserken bile "utanan" kadındı teyzem.
Gülmeye başladığında hafifçe başını ve gözlerini yere eğer ve ellerini ovuştururdu.
Ve o ellerle öyle bir içli köfte yoğururdu ki, siz yerken onları, parmaklarınızı da yerdiniz.
Bir de Cırtıman Köyü'nden kendi elleriyle topladığı yeşil zeytinler var anılarımda.
Bu zeytinler öylesine küçüklerdi ki, "en büyüğü ancak bir nohut kadardı" derdiniz.
Teyzem tek tek elleriyle çekirdeklerini çıkarır, yaptığı salatanın içine koyar ve ayrıca  koskocaman bir kasenin içine çekirdeksiz zeytinleri doldurur kahvaltı masasına getirirdi.
Biz bu zeytinleri çatalla değil, kaşıkla yerdik..
***
Benim teyzem önce bir bebek olarak doğdu  ama , anasız!
Sonra baba evinde değil ama hala evinde buldu huzuru bir süre.
Ardından adam gibi bir adamla evlendi, yaptı beş pırıl pırıl çocuk ve otuzunda kaybetti eşini ve hiç evlenmedi bir daha.
Bir ana olarak kaldı ölene değin, ancak babalara taş çıkartacak kadar da bir baba!
Veda etmeye gittim 25 Kasım'da...
Tuhaftır bazı şeyler ve bile bile yapılır.
Acıdır da aynı zamanda.
Bir daha asla göremeyeceğinizi bile bile veda etmeye gitmek tarifi mümkün olmayan bir histir.

***
Bir ara hafifçe gözlerini araladı...
Sonra kapattı yeniden usulca.
Ve kapattıktan sonra gözlerini "Yarın yine görüşürüz, teyze" yoktur.
Hatta telefon rehberinizdeki telefonunu bile kullanamayacaksınızdır artık.
Yine de veda ziyaretine gittiğinizde, sizi farkedemeyecek kadar hasta olduğu halde, yani bir bebek gibi uyuduğu için,  tuttuğunuzda elini ve öptüğünüzde yanaklarını derin bir huzur duyarsınız.
.
***
"Hoşçakal Teyze" dedim öperken yanaklarından ve bir süre elini de tuttum, sıcacıktı.
Ne tuhaf, parmakları ve tırnakları ne kadar da benimkilere benziyordu, ancak o an farkettim.
Hafifçe alnını ve alnına dökülen saçlarını okşadım bir süre ...

Ve gittim!

Biliyordum ki, artık ikimizin önünde iki farklı yol var.
Ben yaşama karıştım yeniden, teyzem ise yirmi dört saat sonra bilinmezliğe.

Ve eğer varsa öte dünya, teyzemin yeri namuslu ve çalışkan insanların yanıdır ve oradan şimdi kendisine yazmaya çalıştığım "veda yazısını" yazarkenki halime üzülüp ve "niye üzülüyor ki bu çocuk ?" deyip, göz yaşı döküyordur!

Canım teyzem üzülme artık oralardan, çünkü sevdikleri için gözyaşı dökmeyi sen ve anam öğrettiniz bana.

"Bir acem şairi ölüm adildir" demiş...
  Ben ise hala yaşamın adil olması gerektiğine inanıyorum...
.
.

10 Kasım 2010 Çarşamba

Dünyanın hiçbir ülkesinde hiçbir kimse böylesine bir aşkla sevilmemiştir.

10 Kasım 2010.
Saat 09:05
İstanbul Boğaziçi Köprüsü.

Köprü hafifçe sallanıyor.
Diğer binlerce insan gibi ben de köprünün üzerinde ayaktayım.
Trafik donmuş...
Yanıbaşımda pırıl pırıl bir genç kadın var, saçları boğazın rüzgarında savruluyor.
Arkamdaki şalvarlı amca hırkasının önünü ilikleyip, sakalını sıvazlıyor...
Motosikletli kuryeler durdurmuş motosikletlerini bir ileri bir geri salınıyorlar
Heryer matem sirenleriyle çınlıyor!

Köprünün sol tarafındaki Rakkastepe'deki dev bayrak, sonra Avrupa Yakasın'dakiler  ve Beylerbeyi' ndeki  de matem pozisyonunda dalgalanıyor...

Ve İzmir'de Atatürk'ün dev rölyefine ateş eden sapkınlara inat Türkiye Gençlik Birliği üyeleri " Sana Atılan Kurşunlara biz Siper Oluruz" pankartıyla sahneye iniyor.

Mustafa Kemal bu, yarattığı ulusunun içinde yeniden canlanıyor elbet.
"Sarışın bir kurda benzeyen", esmerler, beyazlar, kara kaşlılar, mavi gözlüler, yeşil gözlüler artıyor elbet.

Oğlum Mehmet ise, anasının aldığı kasımpatılarla okuluna gitti bugün!
Biliyor daha sekizinde Mustafa Kemal'in ne anlama geldiğini.
Biliyor çünkü doğduklarından beri anlatılıyor anaları tarafından benim bebelerime.

Seviliyor Mustafa Kemal Türkiye'nin yetiştirdiği en büyük devrimci olduğu için!
İyi bir insan olduğu için değil, anti-emperyalist olduğu için seviliyor!
Çok iyi bir asker olduğundan değil, ulusunu emperyalistlere boğdurmadığı için...
Ve vatan sevgisini bir hobi olarak görmeyip "vazifeyi ihmale uğratan merhamet, vatana ihanetttir!" dediği için..

İşte bu nedenlerden dolayı  "Dünyanın hiçbir ülkesinde hiçbir kimse böylesine bir aşkla sevilmemiştir. "

.

4 Kasım 2010 Perşembe

Parti

Gece...
Hiç ışık yok.
Pür karanlık...

Bilimsel tanımı ise "Mutlak Siyah"!

Gündüz...
Yani "gece" değil ...
Işık var, karanlık yok.
Pür aydınlık, pür ışık!

Bilimsel tanımı ise "Mutlak Aydınlık" yani!

Var mı doğada "mutlakiyetlik" kavramının karşılığı?
Yok!
Çünkü doğada her şey içiçe geçmiştir.
Siyah içinde beyazı, beyaz da karayı içerir.

Biz insan evladının anlayamadığı doğanın cilvesidir bu.

Bir devrimci marş "Her geceyi mutlak bir sabah bekler" dizesi içerir.
Türkiye karanlık, "mutlak siyah " da olabilir.

Ama doğamız bize der ki "mutlak" yoktur.
Ve bu nedenle Türkiyemiz karanlığının içinde kendi ışığını da taşır.
Ben demiyorum bunu diyalektik diyor.

Türkiye karanlık!
Her gece içinde "bizim ışığımızı" içerir

Ve bu ışık "Partidir"!

Işıl ışıl!

....