19 Haziran 2010 Cumartesi

Vedalaşma Zamanı

Allah'a Ismarladık Baba!
25 ağustos 1995'te sabah saatlerinde seni kaybettik ya , üzerinden tam 18 yıl geçmiş.
Sana sorsam dersin ki şimdi "amaaaaan, ben öldükten sonra ne önemi var zamanın!"
Haklısın.
Zaman senin için o an durdu; ama bize de hak ver, "zamanın içinden hala geçip gitmekteyiz ve bir hayli de sürsün bu durum" demekteyiz.
Dün düşündüm, sadece bir kaç kez gördüm seni rüyamda bu 18 yıl içinde ve hiçbiri de gerçekçi değildi.
Zaten nasıl gerçek gibi olabilirdi, değil mi ama?
Sen kanlı canlı, bağırıp çağıran, çalışkan ve seven bir babaydın.
Benim babamdın.
1985 yılında, ben senden habersiz öğrenci derneği başkanlığı yaparken "senin oğlun terörist olmuş" lafını duyduğunda 70 yaşına merdiven dayamışken, telaşla ve korkuyla taaa Adana'dan kalkıp İzmir'e yanıma gelmeni anımsıyorum.
Hatta evdeki kitaplarımı görme diye "baba arkadaşlar evi bir toplasınlar sen ev sahibim Ali Amcayla bir sohbet et" dediğimde anladığın halde ses çıkarmamıştın.
Ben bu dedikoduyu çıkaranı hiç affetmedim baba. Seni kalpten öldürebilirdi bu söylenti ve ben de zaten öyle biri değildim. 25 yıldır görmüyorum onu ve kalben de hiç affetmedim.
Bir de İzmir Narlıdere'de askerken beni ziyaret ederken ki halin hep gözümdedir; oğlunu o kadar asker arasından seçememiş ve beni tanıdığında ise sıkı sıkı sarılmıştın.
İşte unutamadığım sarılmalarımızdan biri budur.

Sonuncusunu da yazacağım zaten.

Çok kızan, bağıran ve küfür de eden bir babaydın ve ben senin o halini hala sevmiyor ve özlemiyorum.
Çok seven, kinci olmayan, kızdıktan sonra her şeyi unutan bir babaydın ve inan bu halini çok özlüyorum.

Sapsarı tenin, boylu poslu oluşun ve gerçekten şık giyiminle bizim mahallenin en yakışıklı babasıydın.

Hep senin Türkçenin neden klasik bir Adana şivesi taşmadığını merak ederdim. Daha sonra bir Türkmen çocuğu olduğunun ayrımına vardığımda anladım nedenini...
Eeeee kızıl saçlı, sarışın ve elaya kaçan gözlerin vardı.
Dedem Osman Efendi, okumuş bir adam ve onun babası Veliddin Efendi de... Öyle bir aileden böyle Türkçe konuşan bir oğul olmalıydı elbet.

Baba, ben şimdi senin bana anlattığın "Büyük Aileni" yazıyorum.
Ne kadar çok şey anlatmışsın bize yıllar içinde.
Sonra o çok sevdiğin ve benim de çok sevdiğim kıymetli yeğenlerin de anlattılar bana hafızalarında kalanları.
Dolayısıyla sen ve ataların ölüp gittiler ama, ben onları tarihin kapanan sayfalarından gün ışığına çıkarıyorum şimdi.
Hacı Mehmet Efendi, onun oğulları Zekeriya ve Veliddin Efendi ve onların çocukları...

Bu yazı aynı zamanda seninle bir vedalaşma çabam da olacak.
Çünkü seni en son gördüğümde, hastayken ve beni evin salonunun daire kapısının önünde nisan ayının bir günü yolcu ederken, öyle bir sarıldın ki, ben sana aynı derecede canını acıtırım diye sarılamamıştım.
Ne büyük bir hata yapmışım...
Acırsa canın acısın, değil mi ya?
Bir insan oğluyla her zaman mı bir daha görmemecesine vedalaşır?

İpek koca bir genç kız oldu. Adı gibi duru ve güzel.
Sen öldükten sekiz sene sonra oğlum Mehmet doğdu. Bu yeni bir haber senin için şimdi. Adını Kurtuluş Savaşı veÇanakkale şehitlerinden ve 150 yıldır emperyalizmle mücadele eden kahramanlardan alıyor.
Çok şükür sağlıklı, boylu poslu güzel bir oğlan ve ayıptır söylemesi bana benziyor.
Ben de sana benzemeye başlamışım; yeğenlerin öyle söylüyor.
Yaşıyoruz işte çok şükür ve yanı başımızda senin yokluğun var.
Buna da alıştık.
Sen gittin biz kaldık, bir süre bir hayli de ağladık.
Sana en son ben dokundum yüzünü sevdim ve gelenekmiş o zaman öğrendim, Çukurova toprağı serptim kefeninin içindeki sapsarı yüzüne...
Ayağını okşadım mezarında.
Hani çok üşürdü ya ayakların, en çok o ayakları öylece toprağa koymak koydu bana baba...
"Doğa yasaları" dedim kendi kendime ama can acıtıyor bu yasalar, bilesin baba...
Özlemedim seni, çünkü özlersem oralara gelmek gerekir ve istemem gelmeyi; oğlumun büyümesi lazım.
Onunla ilgili güzel planlarım var ve mutlaka gerçekleştireceğim.
Nur içinde yat baba.
Artık sana edemediğim vedamı da etmeme izin ver:
Sarıldım şimdi sana sıkı sıkıya, göğsüme dayadım da üstelik seni ve annenin yanına, şimdi yatırmış gibi uzattım seni toprağına.

Allah'a ısmarladık baba!
.
.

10 Haziran 2010 Perşembe

“Ey Güzel Ülkem Nereye Götürüyorlar Seni?”

Son bir ayın önemli olaylarını sıralayalım;
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a yapılan videolu operasyon.
Yapan da yaptıran da bilinmiyor(!)
Eğer ABD-Fettullah- AKP üçlüsü yaptırdıysa, ellerinde patladığı açık.
Bu aynı zamanda Türkiye’ye karşı ABD destekli Süper-Nato-Kontrgerilla tertiplerin de en önemlisiydi.
Hemen ardından Zonguldak’ta grizu felaketi geldi... Otuz işçi şehit oldu, ikisinin bedenlerine hala ulaşılamadı.

Brezilya- Türkiye- İran arasında imzalanan “Uranyum Takası Anlaşması” gündemimize düşüverdi.
Biz bu anlaşmanın İran’a yönelik olası ABD operasyonunun önünü keseceğini veya geciktireceğini düşünürken, başka iki olay aynı gün Türkiye gündeminin ana konusu oldu.

İlki, ikincisi tarafından hızla unutturuldu.

İskenderun’da Deniz Kuvvetleri Lojistik Komutanlığı’na bağlı birlik, ustaca atılmış bir roket tarafından bombalandı, altı askerimiz şehit oldu.
Türkiye bu haberi daha duyamadan, Mavi Marmara isimli yardım gemisine İsrailli Deniz Komandoları tarafından gece yarısı baskını düzenlenerek, sapan taşı ve sopa dışında silahı olmayan dokuz yardım gönüllüsü öldürüldü, otuz kadarı ise yaralandı.

İskenderun’da yapılan saldırının İsrail tarafından yaptırıldığı, ülkede analiz yapabilen herkes tarafından dile getirildi.
Ben de bu görüşe katılıp biraz daha ileri giderek, bu saldırıların “Uranyum Takası Anlaşması’na” bir cevap olduğunu yazdım.

*** ***
ABD, Mavi Marmara’ya yapılan saldırıyı kınamadı.
Birleşmiş Milletler de kınamadı.
Hatta bu hafta Türkiye’ de yapılan “Asya Birliği Ülkeleri Zirvesi” bile, toplantı sonuç bildirisinde bu olayı kınamadı.

Doğu Perinçek ise analizlerin biraz daha önünü açarak, Aydınlık Dergisi’nde yazdığı makalesinde “bu saldırılarla (Mavi Marmara ve İskenderun saldırısı) İran’a yönelik ABD tarafından yapılacak operasyonun düğmesine basıldığını” belirtti.

Ben bu analize ilk okuduğumda temkinli yaklaşırken, dün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ nde İran’a yönelik silah amborgosunun kabulüyle birlikte, operasyon için ilk yasal dayanağın oluşturulduğu ve gerçekten de İran’a karşı operasyonun zamanının daraltıldığını gördüm.
Yukarıda 30 satır yazı yazdım ama 30 günde yaşananların ükemizde önemli yer işgal eden gündemlerin nasıl silinip gittiğini gördüm.

***
Türkiye’nin dümeninde oturanlar, Türkiye ve dünya gerçeğinin farkındalar mı ve gelişmeleri soğuk kanlı bir şekilde takip edebiliyorlar mı?
Kuşkuluyum!
Hatta bırakın kuşkuyu, eminim ki takip edemiyorlar.
Çünkü ABD' ye dış politikasını teslim etmiş bir yönetim, ükemize değil ABD'nin çıkarlarına hizmet eder.
“Stratejik Ortak ABD” ise ülkemiz lehine stratejik konularla Türkiye ile birlikte hareket etmiyor.
Çünkü Milli Güvenlik konusunda kırmızı çizgileri içeren bir yol haritaları yok!
Güçlü bir hükümet yok!
Ve eğer bu temel şeylere sahip depilseniz kimse size saygı duymaz...
Asker ne kadar güçlü olursa olsun, sırtını dayayabileceği güçlü bir siyasi irade olmazsa, pusulasını kaybeden gezginler gibi dağ başında “kutup yıldızını” arayarak yolunu bulmaya çalışır.
Hava bulutluysa ve haritası küçük ölçekliyse zaten her gördüğü karartıyı düşman zanneder, mermisini tüketir.
Bu sedece bizim ordumuz için değil, dünyanın bütün orduları için geçerlidir.Kurtuluş Savaşı'nı planlayan güçlü bir siyasi erk (TBMM) olmasaydı ordumuz bu savaşı kazanabilir miydi?

Bu satırların yazarı, bir ülkeyi uluslararası planda ayakta tutan temel dayanağın dış politika olduğuna inanır. Bununla beraber dış politika, güçlü bir iç politikaya ve bu politikayı sağlıklı bir şekilde üretecek sisteme yani kuvvetler ayrılığı ilkesine sıkı sıkıya bağlıdır. Yani ülkelerin dış politilakaları içerde yapılmalıdır, dışarıda değil.
Ülkesinin kuruluş felsefesine inanmayan ve buna yönelik politika üretmeyen bir siyasi erk ne dış politikada sağlam durabilir ne de halkını birarada tutabilecek siyasetler üretebilir.
Türkiye son yıllarda aynı Kuzey Buz Denizi’nde yol alan acemi kaptana sahip gemiler gibidir ve bu geminin üstelik ne pusulası ne de yol haritası vardır.
Ve son AKP deneyimiyle birlikte siyasi erk tamamen "milli karakterini" yitirmiş bulunmaktadır.

Ve bu satırların yazarı Ortadoğu bataklığına ve etnik bölünmeye doğru hızla “gönderilen” ülkesine içi kanayarak sesleniyor.

“Ey Güzel Ülkem Nereye Götürüyorlar Seni?”

Türkiye ise yanıtlıyor kendisine sorulan bu anlamsız soruyu;

“Bağırmada Örgütlen!”

5 Haziran 2010 Cumartesi

Şahap ve Leyla

Herhangi iki isim sandınız değil mi Şahap ve Leyla'yı?
Değil!
Veya Irak veya Filistin' de Amerikan veya İsrail ateşi altında öldürülmüş iki çocuk veya iki aşık mesela...
Vallahi değil!
Şahap ve Leyla bizim beş yıllık komşularımız.
Mevsimlik komşularımız.
Şimdi elbete yazlık ev komşumuz sandınız büyük olasılıkla ama  değil.
Şahap ve Leyla bizim güzel İstanbul' da, Acıbadem' deki evimizin komşuları ama aynı apartmanda bile oturmuyoruz.
Onlar balkonumuza beş metre uzaktaki gösterişli bir evde oturuyorlar.
Gösterişli kocaaamaaan bir "iğne yapraklı çam ağacında"...
***
Her yıl baharla birlikte yuvalarını yeniden yapan karga dostlarımız onlar.
Aslında benim arkadaşım Şahap'tır ve onunla çok derin muhabbetlerimiz olmuştur, Türkiye'mizin geleceği konusunda, kubilaykizildenizli.blogspot.com adresinde "Karga Şahap'la Söyleşiler" başlığı altında yayınlamıştım.
Ama bu kez sohbet falan değil, bizzat Şahap ve Leyla'yı yazacağım.
***
Yine geldiler, kışın rüzgar ve yağmurla dağılan, harap olan yuvalarını  kurdular. Belki on beş, belki yirmi beş gün sürdü bu çalışmaları.
Onlar yokken hiçbir kuş evladı gelip bu yuvaya yakşamaz bile, bir kaç kez bir kaç şaşkın martı denedi ele geçirmeyi ama Leyla, Şahap ve diğer tüm karga sülalesi darmadağın etti martıları.
Çünkü kargalar organize olabilmiş bir canlı türüdür, bunu biz de anladık, martılar da...
Hatta zavallı bir kedi geçen yıl yuvaya tırmanmaya çalışıp Şahap ve Leyla'nın yavrularına göz koymaya kalktığında, sanki İstanbul'un tüm kargaları toplanıp kediye saldırdılar...
Ve kediler de öğrendiler ki, "karganın yuvasına da, yavrusuna da dokunulmaz!"
***
Bu yazıyı yazma nedenim ise bunlar değil, inanın.
İnsanoğlu doğayı mahvettiği için ve yaz bu yıl bir hayli de geç geldiği için, her yıl mayısın en geç ortasında yavrularına uçmayı çooktaaaan öğreten Şahap ve Leyla bu yıl ancak mayıs ortasında bebek faaliyetine girdiler.
Biz bi'şey görmedik ama bir baktık Leyla yuvaya kurulmuş, bize göz kırpıyor.
Şahap ise hergün en az beş altı kez gagasıyla yiyecek taşıyor Leyla'sına...
***
Bu yıl başka bir şey daha var.
Hava sıcaklığı bu günlerde İstanbul'da  öğle saatlerinden akşama değin gölgede 35 derece ve güneş altında bu sıcaklık en az elli derece olduğundan ve bu sıcakta asfalta kırılan bir yumurta bile piştiğinden, Şahap kavurucu sıcak altında Leyla'sını ve müstakbel çocuklarını koruyabilmek için yuvanın güneş alan yönüne geçip kanatlarını hafifçe açarak eşine ve bebelerine gölge yapıyor.
Gagası yukarı doğru sonuna değin rahat soluyabilmek ve bedenini soğutabilmek için açık bir şekilde sadece bekliyor.
Fotoğrafını çektim, görebilirsiniz...
....
Doğa refleksi bu, koruyacak!
Doğa refleksi bu, "zarar verme" üzerine değil gereksimelere göre kendini ayarlayacak.
Doğa refleksi bu, türünün devamlılığı her türlü seçimin, tercihin ve bireysel konforun önündedir.
Bu sürede ne konfor önemlidir onun için, ne de gökyüzünde kanat çırpmak.
Güneş altında bekleyecek.
Görevi bu!
***
Doğa, karga dostlarımız aracılığıyla hala İstanbul'un göbeğinde bize bir şeyşer öğretmeye devam ediyor.
Eeee öğretmenimizde Karga Şahap hani...
Cevizi kırmak için plan yapabilen başka kanatlı-kanatsız canlı var mı karga hariç?
***
Dün hasta olduğum için işe gidemedim ve Şahap'ı biçare ama şikayetsiz bir şekilde izlerken bu yazıyı yazmak istedim.
Sessizce bize o kadar çok şey öğretmek istiyor ki...
***
Kargaların küçük çekirdek ailelelerini veya kendi türlerini korumak için diğer canlılara karşı organize olup gösterebildiği ortak toplumsal refleksimiz var mı?
Yok!
Ortak düşmana karşı hızla birleşebiliyor muyuz?
Hayır!
Biz insanlar aklımızla övünüp en insani özelliklerimizi çıkarlarımız için satarken, baba karga Şahap'ın beklenmedik bir doğa olayı karşısında, kuluçkaya yatan eşini ve yumurtasından bile çıkamamış yavrularına kanatlarını açarak yuvanın tehlikeli bir şekilde yükselen ısısını durdurmasını  nasıl yorumlamımız gerekiyor?
***
Neyse ki kapitalizm henüz insan dışındaki canlıları barbarlaştıramadı, gereksinimi dışında canlı öldürtmeyi beceremedi..
Dünyanın en büyük kapitalist merkezlerinden birinin merkezinde yaşayan bu sevimli karga ailesine bile...
***
Daha güzel bir dünyada yaşamak için biraraya gelebilme umuduyla..,
Sevgiyle kalın.