30 Nisan 2009 Perşembe

Karga Şahap'la Söyleşemedik Bu Kez-5-



"Kontörü bitti konuşamadım, kontörü bitti!
Böyle söylüyordu televizyonda bir şehit annesi!

Sekiz arkadaşıyla birlikte şehit olan bir askerin annesinin hem feryadı ve hem de
doyamamışlığıydı bu söyledikleri.

Yoksul bir annenin kontörsüz şehit oğlu.
Alın size bir trajik Türkiye çelişkisi.

Şahap ve ben bakakaldık birbirimize acısı ekrandan taşıp bize ulaşan annemiz nedeniyle.

Kırmızı gagasının üzerine kadar gelen gözyaşlarını bile silemedi Şahap Karga dostum.

Ben de silemedim!
"Gözyaşlarım gözlerimi yakıyor üstad" dedi. Bu nasıl bir acıdır?

Ben ise hiç ses çıkaramadım.

Oğlum Mehmet'e baktım sonra.

"Baba olmak zor zenaat" dedim.

Zor Zenaat..!
Bir tarafta vatan, bir tarafta oğlum.
Hangisinden vazgeçebiliriz ki!
Hiç konuşmadık Şahap'la bakıştık sadece...
Ardından hüzünlü kanat yelleri bırakarak, çırptı kanatlarını gitti Şahap!

27 Nisan 2009 Pazartesi

Karga Şahap'la Söyleşiler-4-


Kurduk çilingir soframızı yine.

Şu İstanbul' da beni karşılıksız seven tek dosttur Şahap'cım.
Masayı ona özel hazırladım.

Çipura ve Zargana aldım. İzmir' i çok özlediğimden ve Şahap'cım Zargana sevdiğinden.
Der ki bana "Abi çekiştire çekiştire yediğim tek balıktır Zargana... Ayrıca kılıç gibi keskindir gözleri, korkusuzdur. Ben korkak balık yiyemem!"

Neyse oturduk konuşmaya fakat Şahap'ta bir değişiklik var! Gagası kırmızdan al, kıpkırmızıya boyanmış gibi...
"Hayrola dedim bu ne hal?"
"Evrim" dedi bana "Evrim! Devrim için gerek bu hal!"
Neyse oturduk sohbete...

"Abi sen 24 Nisan 1915 diye bir tarih biliyor musun?" dedi.

"Geçmişte yaşanmış bir gün:-)" dedim.

Güldü Şahap, dalga geçtim ya..!

Bak abi dedi, "Eskiden bizim Cumhuriyetimiz imparatorluktu ve başka milliyetlerden insanlar yaşardı o zamanlar memleketimizde..."

"Eeeeee!" dedim.

Sonra dedi, sonra " biz barış içinde yaşarken, tarihi boyunca hep çirkin kraliçeleri olan ama adı krallık olan, UUK ( United Uglies Kingdom) (Birleşik Çirkinler Krallığı) diye bir ülke var.

"Abi ne komik değil mi? Kraliçenin temsil ettiği ama kralı olmayan ve fakat ülkenin adı krallık(!)... Haaaa! ayrıca tüm dünyada trafik sağdan akarken, bunlarda soldan akar. Bu derece ters işte" dedi.

"Boşver şimdi adamların alışkanlıkları ve gelenekleriyle dalga geçmeyi de anlat" dedim.

Rakısından derin bir yudum aldı, zarganadan da koca bir gagacık aldı ve devam etti.

"İşte bu UUK,Osmanlı döneminde kendi çıkarları için Ermen Milleti'nden vatandaşlarımızı bize karşı kışkırtılar. Hem Ermenler'den hem bizden sayısız insan öldü. Bizim devlet Ermen vatandaşları göç ettirdi başka şehirlere ve tarihin bu sayfasında çok kan döküldü..."

"Eeeee, anlat sonra ne oldu?" dedim.

"Ermenler ve bizler boğazlaşma yaşadık ve her iki millette çok acı çekti" dedi.

Ama biz "Vatanımızı savunduk" diye ekledi.

"Sonra Ermenler kendi devletlerine göç ettiler hala komşularımızdır bu millet ve birbirimize de çok benzeriz ha!" dedi.

Şimdi sana söylediğim o tarih var güya o tarihlerde biz 1,5 Milyon Ermen'i katledip, soykırım yapmışız "dedi.

"Tabii biz onurlu milletiz, böyle şey yapmayız. Kabul etmedik, etmeyiz ama..."

"Ama? "diye sordum...

"Şimdi bizim başkargamız dahil herkes bir adamın konuşmasına takılmış kalmışlar.

Hani şu USC (United States of Crow) yani Birleşik Karga Devletleri başkanı Karrak Hussein OBaka var ya onun 24 Nisan'da yapacağı konuşmaya..."

"Efendim Karrak Hussein ne diyecek, ne demeyecek falan, filan?"

"Abi ne derse desin bu konuda, kim takar Karrak'ı bu ülkede, değil mi ama?Bir ülke nasıl kilitlenir her 24 Nisan'da USC' nin Başkanı ne diyecek bu konuda diye" dedi...

"Dinlemeyin siz de 'hadi leeen oradan' deyin" dedim...

Diyeceğiz abi, diyeceğiz.

"Hele bizim Karga Milletimiz uykulardan uyansın ve hırsızları kovsun evden, o zaman diyeceğiz."

Bir yudum daha çekti rakısından, "zargana da pek lezzetli" dedi çekiştirerek yerken.

"Ben Başkarga olduğumda"diye ekledi...

"Ben Başkarga olduğumda..."

Kanat sesleri ise hala kulağımda...

Karga Şahap'la Söyleşiler-3-


"UYUDUK ABİ UYUDUK!

Bu Şahap çok "kısmetli" bir arkadaş.
Ben ne zaman balkona bir çilingir sofrası kursam hemen geliyor adam!
Şahap'a göre yemeğin değil "rakının" kokusu onu çeken benim balkona ve bir de sorunları.
Atlantik ötesi bir devlet olan USC (United States of Crow) yani Birleşik Karga Devletleri başkanı Karrak Hussein OBaka bizim Şahap'ın ülkesine gelmiş.
"Kubilay abi, kanıma çok dokundu"
"Ne dokundu kanına?" dedim.
"Bak abi sana anlatayım" dedi.
"Bu USC büyük devlet, orası öyle" dedi.
"Bir de yeni başkanı var, bizden gibi görünüyor ama öyle değil" dedi.
"Bizim Başkargamız oraya gideceği zaman, aylar öncesinden zar zor yarım saatlik bir randevu alırlar" dedi.
"Daha sonra ise yarım elma gönül alma kabilinden görüşülür ve zaman zaman da terbiyesizlik ederler" dedi.
"Nasıl terbiyesizlik?" dedim.
"Bizim ordu komutanlarımız USC'ye görüşmeye giderler ve PentCrogan girişinde(USC Savunma Bakanlığı)terbiyesizce üstlerini aramaya çalışırlar" dedi...
"Hatta askerlerimizin başına çuval geçirdiler ve kanatlarını plastik kelepçelerle bağladılar, bizim onurumuzu kırıp, dünyaya rezil ettiler" dedi.
"Abi, bir de bizim stratejik ortağımızmış bunlar Başkargamıza göre ha!" dedi.
"Eeee!" dedim.
"Sonra bizim Başkargamıza 'oğlun USC' de ekmek parası kazanıyor mu?' diye terbiyesizce soru sorarlar" dedi.
"Bu sizin başkarganızın suçu" dedim"Başkarganızın oğlu kendi ülkesi dururken USC'de ne işi varmış" dedim.
"Haklısın" dedi, boynunu büktü.
Daha sonara "bizimkiler orada adam yerine konmaz ama onların tüm başkanları bizim parlementoda gelip konuşurlar, kanıma dokunuyor bu" dedi.
"Hadi canım, benimle dalga geçme bu Afrika'daki Sırtlan Cumhuriyetlerinde bile olmaz!" dedim.
"Orası öyle abi,adam bir de bizim ülkemizin kırmızı çizgilerine bizim parlementomuzda hakaret ediyor, bunlar demode diyor, değiştirin diyor, herşeyi bizim istediğimiz gibi yapın diyor ve bizim karga vekillerimiz, komutanlarımız bu adamı parlementomuzda konuşturdukları yetmiyor gibi bir de alkışlıyor " dedi!
"Yahu Şahap, bu nasıl iş, hani sizin ülkede böyle şeyler olmazdı" dedim.
"UYUDUK ABİ" dedi, "UYUDUK!"
"Bir de" dedi "başka bir şey daha var" dedi
"Daha ne olabilir ki ?"dedim
"Yarın" dedi... Yarın..! Yarın anlatacağım
Rakıdan bile bir yudum almadan çekti gitti.
"Keyfim yok abi, Keyfim yok!" diye söyleniyordu kanatlarını çırpmaya hazırlanırken..

23 Nisan 2009 Perşembe

23 Nisan


"Ulusal Egemenlik,

Son on yıldır, "milli egemenlik kavramı demode oldu, aslolan küreselleşmedir" deniyor.
Halt ediyorlar!
Bunu bir kukla gibi yönetilen yazarlara söyletenler, kendi ulusal güvenliklerini güçlendirmekle meşguller.

Bakın ABD ve AB'ye ve İngiltere'ye bunu görebilirsiniz kolaylıkla.

Ülkemizin güvenliğinden önce, küresel güçlerin eğemenliğidir söz konusu olan bu beyler için.
Türkiye'ye verilen görev ise "Batı'nın güvenliği için askerilerini feda etmek, canını feda etmek."
Yağma yok beyler!
Bugün 23 Nisan..
"Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı"
Egemenliğimizin simgesi balkonumuzda asılı...
Kırmızı-Beyaz duvaklı bir gelin gibi bayrağımız.
Hep asılı kalacak ve dalgalanacak bu güzel ülkemin gönderinde...
Kaleler yıkılırsa, burçlarından alınacak yere düşmeden!
Gönderler devrilirse ağaçlara asılacak!
Son ağaç, son asker, son millet ferdi ölene dek dalgalanacak ülkemin rüzgarlarıyla "O"...

Küresel egemenlik ve güvenlikmiş...

Ulusal egemenlik "demode" olmuşmuş...

Sevsinler sizi...

Ulusal Egemenliğin en gerekli olduğu dönemde yaşıyoruz.

Hayatımızı ise bunu korumaya adıyoruz.

Bayramımız Kutlu Olsuuuuun!

Karga Şahap'la Söyleşiler-2-


Uyuyorum bu sabah, derin bir uykunun içinde hem de.

Uyuyamamışım sabaha kadar, içim mi geçmiş ne...

Bir ses, sanki kemiğin cama ritmik çarpmasından kaynaklanan.

Siz hayal edin artık, ben ancak buraya "tak tak da tak tak, tak tak da tak tak!" diye yazabilirim.

Açtım gölerimi bizim karga Şahap!

"Hayrola Şahap!" dedim.

Telaşlı, ıslanmış ve yorgun. (sabaha kadar İstanbul yağmurluydu da bu gece)

"Kalk kalk" dedi "kalk kalk!"

"Üşüdüm" dedi bana "çok üşüdüm"

Çay koydum ona, içti sıcacık...

Dedi ki bana "sorumluluklarım var bir de yaşamak istediğim bir hayatım!"
"Ama bizim karga ülkesi elden giderse sorumluluklarımızın ne kıymeti olur?" dedi.

Bir bardak çay daha içti uzun kanatlarından tutarak ve sardı sıkıca bardağı ısınmak için.

"Bir ortak nokta bulacağım" dedi ve uçtu gitti adam!!!

Şaştım kaldım, anlamadım bir şey.

Konuşturmadı da beni hiç...

Uçtu gitti adam...

19 Nisan 2009 Pazar

Karga Şahap'la Söyleşiler-1-


Bugün İstanbul'da hava muhteşemdi.
Balkonda akşam üstü bir kadeh rakı koydum ve ayıptır söylemesi, Adana usulü yapılmış bir kaç meze, içiyordum.

Aaaaa baktım benim karga dostum Şahap, uzun zamandır yoktu piyasada ama uzaktan bakıyor bana göz ucuyla.

"Hayrola Şahap! ne haber?" dedim.

"Hiiiç !"dedi

"Nasıl yani, hiiiç!" dedim ve ekledim "O Çamın üzerinde ne işin var, neden gelmiyorsun?"


"Davet ettin de gelmedik mi?" dedi.

"Aşk olsun , davete gerek mi var!" dedim.

Şahap da benim gibi rakıyı sever. Ama benden farklı olarak sigarayı da.

Geldi, bir kadeh rakı koydum, aldı sağ kanadının zarif parmaklarıya bir yudum içti ve ekledi:

"Ne olacak bu memleketin hali Paşam ?" iyi mi ya!!! Karga Şahap'ın sorusuna bakar mısınız?

Aldı Gavurdağı salatasından bir kaşık, "Ooooo" dedi " bizim oranın salatasındanmış..! Ardından afiyetle çiğ köfteden bir çirtik aldı.

"Bak, ben bu Türkiye ahalinin hepsini tanırım, rakı içer sohbet ederiz, her balkonda oturdum, her abi ve ablayla konuştum aynı seninle konuştuğum gibi" dedi.

"Eeee" dedim.

"Herkes olan bitene o kadar öfkeli, o kadar öfkeli ki" dedi...

Hepsi de "bir şeyler yapmak lazım diyorlar" dedi.

"Sen ne düşünüyorsun?" dedim.

Durdu biraz sağ kanadının uzun tüyleri arasına sigarasını sıkıştırdı ve derin bir nefes çekti.

"Bak" dedi bana ve "Kuş aleminde bize kimse dokunamaz"
Ardından bir soru sordu bana;

"Nedendir biliyor musun?"

"Bilmem!" dedim.

"Çünkü" dedi ,"birimize bir şey yapmaya kalkan olursa, bu bölgedeki tüm kardeşlerim, arkadaşlarım birleşir ve onun hesabını düreriz"

"İşte bu yüzden kuş dünyasında bize kimse dokunamaz"

Cevabımı bile beklemedi, kadehini sonuna kadar bir dikişte içti, sigarasını söndürdü ve gitti.

Giderken de "Kıssadan hisse, bloğuna yaz bakalım" dedi.

İşte bende yazdım. Şahap dostumun aktarıcısıyım...
Yazdım Şahap'cım yine beklerim..!















Zaman Bekletir Ama Gelir!

Üzülme!

Üzülme canım benim.
Bu ülke çook badireler atlattı, bunu da atlatacak!
Kendi başımıza evlerimizde üzülmek sadece derin bir "vicdan" taşıdığımızın göstergesidir.
Ama "tek başına" kalmış bir vicdanın kime ne faydası var!
Blogları okuyorum günlerdir bir feryat var, her vicdanı olan arkadaşımda "ne olacağız, ülkemiz gidiyor" kaygıları.
Evet gidiyor!
Cumhuriyet, kendi tarihinin en bunalımlı günlerini yaşıyor.
Dünya tarihinin en "entellektüel çetesi(!)'ne" sahip olduk birden bire.
Unutma, İngilizler İstanbul'u işgal ettiklerinde, bütün yurtseverleri, aydınları, onurlu askerleri Malta Adası'nda hapsetti bunlar.
O zaman bizzat İngilizler hapsetmişti, şimdi onların işbirlikçileri yapıyor aynı şeyi.
Ülkemizin gereksinimi nedir biliyor musunuz a dostlar?
Kavga dostlarım, gün dostlarım, aydınlık yüzlü kızları bu ülkemin...
Evlerinde tek başına üzülen, vicdanı olan kızlar, Mustafa Kemal'in kızları ve onun askeriyim diye çığlık atanlar...
Bu ülke, onu yaratanların vicdanını taşıyanların örgütlenmesini bekliyor.
Aynı Kurtuşuş Savaşı yıllarında olduğu gibi.
Bu borcumuzdur bizim.
Atatürk hiçbir zaman "yalnız" olmadığını ve örgütlendiğini söyler.
Mesele, tek tek vicdanları çoklu hale getirmek.
Tek başına olan vicdanlar ezilirler ve sonunda sinip kalırlar.

Bu günler geçer kalbimin kırmızı-beyaz saçlı olan bacısı...
Malta'da hapsedilenler, daha sonra Kurtuluş Savaşı' nın komutanları, neferleri oldular.
Bu günler geçer...

İdam fermanıyla da dolaşsa vatanseverler; vatanlarını kurtarırlar sonunda...
Ölürlerse şehit olurlar; bu savaş yasasıdır!
Vatanseverliğin doğal bir sonucudur şehit olmak ve dediğim gibi daha önce "vatan sevgisi hobi değildir"

Zaman bekletir...

Bekleyeceğiz o güzel günler için ama hazırlanarak, bir araya gelerek, anlatarak...

Zaman bekletir...

"Aldırma Gönül" demiş Sabahattin Ali, "Aldırma gönül"

Zamanın içinden bir "şahan" gibi fırlayacak bu halk, bu kardeşler, bu kavga dostları.
Ellerimizde kırmızı beyaz karanfiller sunacağız ülkeme, Hakkari' den Edirne'ye kadar.
Aldırma kalbimin kırmızı-beyaz saçlı bacısı.
Bekle bizi, geleceğiz.
ZAMAN BEKLETİR AMA GELİR.
UNUTMA!

17 Nisan 2009 Cuma

Hişşşşşt ! Bu Güzel Ülkemizi Kaybetmeyeceğiz!




KORKMA!

Mustafa Kemal' in verdiği emirler hala geçerlidir!


Bir toz duman var benim ülkemde, hiçbir şey görünmüyor...

Toz duman arasında namuslu adamlar var.

Toz duman arasında güzel ülkem var.

Eziliyor, parçalanıyor, yıkılıyor...
Hapisler, nezarethaneler, onurlarıyla oynanmalar.


Ülkemizde önce ahlaken kirlenme başladı, sonra "benim memurum işini bilir", sonra hırsızlıklar, değerlerimiz gitti ardından, her şey alınır satılır oldu...

Ülkem de satıldı...

Siz bir ülke, "tapu değişimiyle mi satılır" diye düşünüyorsunuz?

Ülkeler önce ahlaklarını satarlar, vicdanlarını sonra, sonra kadınlarını, çocuklarını ve askerlerinin kanı satarlar.

Askerler başka ülkeler gönderilir ve başka ülkelerin emrinde savaştırılırlar.

Kore Savaşı, Afganistan, Kosova...
Satılan kanımızdır, canlarımızın, bebelerimizin kanları.


Satılan ahlaki değerlerimiz ise bu halkın çimentosudur.

Tek ulus 45 parçaya ayrılıyor, dil temelinde, etnik köken temelinde, "demokratik haklar" meselesinde.

Bu ülke birleşerek kuruldu ve korudu namusunu.

Bazı ülkler ise ayrılıkları temelinde.

Şaşkınlar, Hainler, Helsinki Yurttaşları, Beşinci Kollar, Soros'un hilkat garibesi bebekleri..

Altangiller, Çandargiller, Uluenginler, Ülseverler, Tarikatçılar, liberaller, Dönekler, Ahlaksızlar..!

Feto'nun çocukları, para maymunları, Karen Fog' un parasıyla yazılar yazıp bu ülkeye saldıranlar.

Kendinize gelin!

Bir an önce ülkenizin yanında saf tutun, bu borcunuzdur sizin.

Ananızdan emdiğiniz helal süte olan borcunuzdur; bu ülkenin buğdayına, köpeğine, kurduna, kuşuna olan borcunuzdur.

Bu ülke, yurtsever aydınlarını korumasını da bilecektir, namuslu rektörlerini de, sıradan insanlarını da..

Ama böyle gitmeye devam ederseniz, sizleri kim koruyacak?.

Bu ülkeden Vahdettin gibi kaçmak için bir İngiliz Zırhlı' sı bile bulamayacağınız günler geliyor; unutmayın bunu.

Damat Feritleri, Ali Kemalleri, Vahdettinleri ve diğer hainlerin sonunu unutmayın.

Kendi hain sonunuzu, bunların sonlarıyla kıyaslayacağınız yıllar, iki elin parmaklarından az.

Bu yazı hiç bir Türk yurttaşına "hainliği" yakıştıramadığımdan, hala içinizde bir insanlık kırıntısı , bir vatan sevgisi kalmış olabileceği inancım dolayısıyla yazılıyor.

Bizim başka bir ülkemiz yok sizin gibi. Cebimizde sadece bir tek hüviyet, tek bir pasaport.

Bu ülke bizim, burada doğduk, burada yaşadık ve öleceğiz.

Bu nedenle kolay kaptırmayacağız hiç kimseye Anadolu'muzu, Trakya'mızı...

Hakkari de bizim, Edirne de, Artvin de bizim Antalya da...

Yağma yok beyler, yağma yok!

Mustafa Kemal' in verdiği emirler hala geçerlidir!

Yeterki "Onlar ağır ellerini toprağa basıp doğrulsunlar"

O günler uzak değil, unutmayın!


Doğrulacaklar!

Doğrulacağız.













15 Nisan 2009 Çarşamba

Sarışın Kurt




Sevgili Öykü,

Çağrına ben de katıldım.

Sizin çağrınıza Nazım Hikmet' in Kurtuluş Savaşı Destanı' nın, Mustafa Kemal ile ilgili bölümüyle katılıyorum.

Sevgiler siz yürekli arkadaşlarıma.
Herhalde yer yüzü'nün en entellektüel "çetesi" ile karşı karşıyayız :-)


Sarışın bir kurda benziyordu

Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı

Yürüdü uçurumun başına kadar Eğildi durdu...

Bıraksalar...

İnce,uzun bacaklarının üzerinde yaylanarak...

Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak

Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlayacaktı"

Nazım Hikmet

13 Nisan 2009 Pazartesi

Kardeşim Kalp Krizi mi Geçirdin Sen..!


Anıl, Kubilay, Arif/ 2005

Kardeşim Kalp Krizi mi Geçirdin Sen..!
Arif Uçar

Arif' in portresini yazacaktım. Biraz daha vakit vardı; demleniyordu içimde yazacaklarım ama...
Benim kalbim, yani Arif' imin kalbi "kriz" geçirmiş dün gece...
Bir Arterio skleroz veya anjino pektoris arkadaş olmuş onun kalbine!
Sinsi bir arkadaş.
Tüm kalp arterlerinde, koroner damarlarında, kalsiyum plakları, trombüsler.
"Bana bir şey olmazları" bilmezler pek bu sinsi "dostlar."

Hastaneye zor atmış kendini. Anlamış, eğitimli çocuk... Arabasını bile kendi kullanmış.

Benim 40 yaşına henüz gelmiş "7. kardeşimin", Arif'imin kalbi "öok yorgun" demiş ,doktor Taha...

40 yıllık ömrü taşırken onun kalbi, "yorulmuş" yahu..!

Ben biliyorum neden böyle olduğunu...

Bilirim ama söyleyemem!
Yalnız, o derece ve öylesine ince ve derinlikli bir duygu ve bunu taşıyan bir kalbi var ki Arif' in, o kadar olur.

Arif' in kalbi önce babasını taşır, sonra oğlu Ali Mert'i ve elbette Özlem'i...
Çünkü babası 40' lı yaşlarda kalpten gitti; doyamadı babasına Arif ,"idolüydü" onun.
Aldı onun adını oğluna koydu ve mert olsun diye babası gibi "Mert" ekledi Ali babasının yanına.

Onun insan sevgisi her türlü mülkiyetten uzak, vefa dolu ve paylaşım doludur.
Abisi olmaktan gurur duydum ve hiç yanıltmadı beni, istese de yanıltamaz zaten bu konuda yeteneksiz çocuk.

Sevgiyi de paylaşır, sıkıntıyı da... Ama kendine ait olan sıkıntıları paylaşmaz; başkalarının sıkıntıları önemlidir onun için.
İşte içindeki kendi sıkıntısı bir kılıç gibi kalbini kesti, ikiye biçti...
Sirke önce küpüne zarar verdi; demlendi içeride yıllarca sinsice.

Şimdi yoğun bakımdaki yorgun kalbi, 40 yaşındaki Arif'imi taşır.
Ben güvenirim o kalbin gücüne, toparlar kendini, Arif'in kalbi o!

Benim iç sıkıntılarım büyüyor bugün, "ya giderse Arif diye..."

Geçen hafta İzmir Bostanlı' da bir akşam, Balıkçı Barınağı' nda çaylarımızı yudumladık ve gecenin içine yıldızlara baktık ve onların ışıltılarına...
Kayan ışıklara!
Benim ışıltılarıma baktık.

"Bak" dedim , "Arif şu hareket eden ışık var ya gecenin derinliklerinde; o benim geleceğimdir "dedim.

"Tamam Abi " dedi....

"Ama bu sigarayı içersen böyle ve bu kadar kötü davranırsan bedenine sen orada olamayacaksın!"

"Biliyorum Abi, bırakacağım"...Bu gidişle babam kadar yaşayamayacağım zaten..!

Kalbi ipek atlastan, kadifeden yapılmıştır; "çekemedi dünyanın yükünü" bu benzersiz kalp be!

Gözlerimde yaş, kalbimde derin bir arkadaşlığın "kaybetme korkusunun kederi" var.

Hey "yorgun" kalp, güzel kalp, arkadaşımın kalbi!!!
İhtiyacımız var sana bir 40 yıl daha, unutma!
İçimizde senin teklemenin kederi...
Yüreğimizde ve aklımızda arkadaşımızın sevgisi var!
Heyyyy, duyuyor musun bizi!



12 Nisan 2009 Pazar

TEĞMEN ŞERAFETTİN







"Kolağası Zekeriya Efendi" (....../ 1918)
Ahmet Oğlu Şerafettin 48. Alay Başçavuş- Adana Doğum 1894- Şehitlik 1.8.1915
Teğmen Şerafettin
Adana’daki evimizde çocukluğum boyunca dinleyerek büyüdüğüm acı bile aile öykümüz vardı.Bu hikaye aslında buruk bir övünçle de anlatılırdı. Kaybedilene karşılık kurtarılanın daha da önemli olduğunu anlatan bir öyküydür bu…
Bu öyküde kaybedilen evladımızdı ama kurtarılan vatan…
Çanakkale Savaşı Hikayeleri’nin en trajik olanlarından Kınalı Ali’nin hikayesine göre biz Türklerde üç şeye kına yakılır; gelinlik kıza, kurbanlık koyuna ve vatana kurban olsun diye askere...
Bir insanın yurdunu kazanmak için ölmeyi göze alması ne hazin bir seçim.
Yurdu için için evlatlarını kurban vermeyi vakur bir acıyla kabul etmek de öyle değil midir?
Bababın büyük dayısı Şerafettin’e vatana kurban olsun diye nenem kına yaktı mı bilmiyorum ama Çanakkale’ de bir hücum anında başını siperden çıkardığı anda bir kurşunla şehit olduğunu biliyoruz.
Babaannemin Osmanlı İmparatorluğu döneminde Osmanlı Ordusu’nda Kolağası olan babası Zekeriya Efendi torununun şehit olduğunu gelinine bir türlü söyleyemez. O tarihlerde Adana’nın ilçesi olan Osmaniye’de gelininin anlamaması için evinde ağlayamadığından , adı Karaçay olan subaşında hergün ağladıktan sonra evine gelirmiş. Ölmeden önce verdiği vasiyetinde işte bu “subaşına” gömülmek istediğini belirtir. Ben büyükannemim babası Zekeriya Efendi’nin bu haberi gelinine verip vermediğini hiç öğrenemedim ama kendi ismini babama verdikten 15 dakika kadar sonra öldüğünü ve vasiyetine uygun olarak işte o “subaşına” gömüldüğünü biliyorum.
Şu anda torunu Şerafettin Efendi’nin nasıl mezarının yeri belli değilse, onun da mezarının yeri belli değil. Ama torununun manevi huzurunda, yaşamının en büyük acısıyla başbaşa kaldığı yerde gömülmek istemesinin nedeni, sanırım öldükten sonra da bu manevi huzurdan uzaklaşmak istememesiydi.
İşte ben de çocukluğumda babamdan öykülerimi dinlediğim büyük dayım Şeraftettin’i ve silah arkadaşlarını daha iyi anlayabilmek, onların hala unutulmadıklarını gösterebilmek ve yaşadıklarını bir ölçüde de olsa hissedebilmek için her yıl olduğundan daha farklı bir iş yaptım; 17 Mart gecesi Gelibolu’ya gittim ve gece saat 22’ye değin tek başıma şehitlikleri gezdim. Gelibolu’yu bilenler bu şehitliklerin gece nasıl bir yer olduğunu kolaylıkla tahmin edebilirler. Gece kuşlardan başka canlı yok, onlar da hareketsizler…Göreceğiniz mezar taşları,İngiliz-Anzak askerlerine ait mezarlardan ve Türk Şehitlikleri’nden gece gökyüzüne doğru uzayan beyaz serviler gibidir. Ölüden ve mezarlıklardan çok korkarım ama gece karanlığına rağmen Gelibolu’da hiç korkmadım. Sadece Sedülbahir’de Halil İbrahim Çavuş’un mezarı başında ürktüğümü anımsıyorum. Geceyi de saat 01.00’ e değin, arabamı Seddülbahir’e park ederek içinde Nazım Hikmet’in Kuvay-i Milliye Destanı’nı dinleyerek geçirdim ve uyudum.
Seddülbahir Gelibolu Yarımadası’nın Ege Denizi’ne kama giren en uç kesimidir.Dikkatlice bakınız; sanki Anadolu’yu işgal etmek isteyenlere karşı tehtidkar bir duruşu vardır. Anadolu’yu Avrupa cephesinden koruyan bir kama gibidir. Bana göre bu savaş kimi “omurgasız tarihçilerin” dediği gibi “Centilmenlerin Savaşı” değildi. Sadece yurdunu savunmak için tarihin o anında orada olan ve bu nedenle çocuklarını ölüme göndermekten çekinmeyen Türk ulusuyla, bu ülkeyi sömürge haline getirmek isteyen gözü dönmüş sömürgeciler arasındaki bir savaştı bu.
Biz Türkler bu savaşta Genel Kurmay Başkanlığı kayıtlarına göre 253.000 genci zaiyat verdik ve bu rakamın 63.000 ‘i ise şehit olmuş.
Gözlerimle gördüm 15 yaşındaki gönüllü çocukların mezar taşlarını.. Centilmenlik bu savaşın neresindedir? Gerçekten bu savaşta bir centilmen aranacaksa , bir daha böylesi acıların ve savaşların yaşanmaması için Gelibolu Yarımadası’nı Tarihi Milli Park ilan edip düşman askerlerine resmi mezarlıklar tahsis eden ve onları bağrına basan Türklerden başkası olamaz.
Mustafa Kemal’in “Askerlerini uzak diyarlardan harbe gönderen analar ! Göz yaşlarınızı dindiriniz.Evlatlarımız bizim bağrımızdadır ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu topraklarda canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır” sözleri zaten herşeyi açıklıyor mu? Mustafa Kemal’in yukarıdaki anlatımı kadar iç burkan ve zerafet içeren bu yaklaşımı başka hangi ulusun liderinde bulabilirsiniz.“Centilmenler Savaşı” yakıştırması, bu savaşın “çaresiz ve masum milletlerin” sömürgecilere karşı ilk zaferi olması gerçeğinin üzerini örtmeye çalışmak için üretilen bir uydurmadır.
Çanakkale Savaşı, biz Türklerin millet bilincini kazandığını tescil eden ve Kurtuluş Savaşı'na büyük bir özgüvenle katılmamızı sağlayan ilk acı tecrübesidir.Hatta "Kurtuluş Savaşı'nın Önsözü" olarak da nitelenmektedir.
Biz şu anda bu topraklarda yaşayanlar, 1880-1905 yılları arasında doğan ve kendini savaşın içinde bulup savaşarak tüm gençliğini geçiren ,şehit olan , yaralanan, sakat kalan o nesile her şeyimizi borçluyuz. Bu uğurda hayatının baharında yaşamını kaybeden kahramanlar, bugün bize güvenlik içinde yaşadığımız bir ülke ve ulus bilinci bıraktılar. Çocuklarımız ana dilinde eğitim alıp, Türkçe’nin tadını özgürce alıyorlar.
Tüm bu isimsiz şehitleri veya adı bu nedenle Mehmet konmuş bu delikanlıları yüreğimizde hissederek, yeniden saygı ve derin minnet duygularıyla anmalıyız. Zaten bu nedenle altı yıl önce oğlumuz doğduğunda hiç tereddütsüz onun adını Mehmet koyduk.
Bu gezimde, Anzak Koyu’nda denizin içinden , pırıl pırıl parlayan bir ak çakıl taşı aldım. Kuşkusuz o taş oluştuğundan beri o koydaydı ve bu korkuç savaşa tanıklık etmişti... Şimdi de evimizin salonundaki akvaryumun içinde benim ve ailemin yaşadıklarına tanıklık ediyor.
Şirketteki çalışma odamda ise bakıldığında bir biblo gibi görünen Gelibolu’dan getirdiğim patlamış bir havan mermisinin pirinç başlığı var.
Bu çakıltaşı ve prinç başlık benim sahip olduğum en kıymetli hazinemdir.
Seddülbahir Kıyısı’nda, 18 Mart sabahı denizin içindeki bir kaya parçasının üzerinde saygı duruşunda bulundum.
Benim canım büyük dayım, denizin içinde saygı duruşunda bulunan bu “tuhaf adama” gömütünden başını kaldırıp baktığında, umarım onun kim olduğunu anlamış ve mutlu olmuştur unutulmadığını görerek.


Kim bilir?