25 Kasım 2014 Salı

Demirtaş'a "Komünist" Bir Mektup

HTKP Merkez Komitesi imzalı mektup, TKP döneminde izlediğimiz PKK çizgisi ile arasına sınır çekmeye çalışan tutumdan vazgeçildiğini gösteren önemli bir belge niteliğindedir. “Emperyalizme karşı ortak mücadele” konusunda vurgularla dolu olan mektup, PKK-HDP-BDP çizgisinin emperyalizmle işbirliği yaparak “etnik hakları” sağlama konusundaki fiili politikasına en küçük bir eleştiri içermiyor. Bunun aksine Selahattin Demirtaş’ın seçim sürecindeki “samimi” açıklamalarının ülkemizdeki “sosyalizm mücadelesine” katkısı olacağını belirtiyor.
Kısaca bu mektup, seçim sürecinde hiç de “hayret etmeden” tanık olduğumuz Amerikancı merkez basın ve yayın kuruluşlarının ve onların yazar ve programcılarının Selahattin Demirtaş’ı “parlatma” ve “sevimli” gösterme tutumuyla buluşuyor.
20.08.2014 tarihinde İleri Haber adlı internet sitesinde yayımlanan söz konusu mektupta, Mahsun Korkmaz’ın heykelinin yıkılması sırasında meydana gelen olaylar “üzücü” olarak nitelendirilirken, “gençlerin” ölümüne vurgu yapılıyor ama aynı olaylarda şehit olan askerin kaybından bahsedilmiyor. Bilinmez, belki de şehit olan asker de toplam genç ölümleri içinde geçiyordur!
“Recep Tayyip Erdoğan’ın aday olduğu, CHP ve MHP’nin AKP ile gericilik yarışına girdiği” belirtilirken “Kürt siyasi hareketinin ve HDP’nin sizin adaylığınızda somutlanan seçim stratejisi ise doğal olarak gericilik yarışında bir yere oturtulamaz... Bu vesileyle, aldığınız başarılı seçim sonucu için sizi kutluyoruz.” denerek Demirtaş’ın bu “gericilik” yarışında “ileriyi” temsil ettiği kabul ediliyor.
Gericilerin yarıştığı bir platformda, yarışmacılardan biri nasıl ilerici olabilir? Sorulması gereken birinci soru budur.
“Tüm bunlarla birlikte gerek seçimlerde kullandığınız dili ve yaklaşımı, gerekse almış olduğunuz oy oranını önemsediğimizi dile getirmek istiyoruz. Bu yaklaşımın ve sonuçların ülkemizdeki sosyalizm mücadelesinin geleceğinde oynayacağı rolü dikkatle değerlendiriyoruz. Aynı şekilde, Türkiye emekçilerinin bütününe soldan seslenen bir söylemin başarı şansı olduğunu da görüyor, sizin de bu durumu dikkate aldığınızı düşünüyoruz.”
Kendisi bile sosyalizmi savunmayan bir hareket nasıl olur da sosyalizm mücadelesinin geleceğinde rol oynayabilir? Kürt siyasi hareketi olarak tanımlanan PKK ve Türkiye’deki yasal temsilcileri “ne zaman sosyalizm mücadelesine girdiler, bölgelerinde ne zaman ağalığa ve aşiretlere karşı mücadele ettiler” sorusu bu konuda ilk akla gelenler.
DEMİRTAŞ’A MİSYON YÜKLEMEK
Biz bugüne kadar duymadık ama HTKP Merkez Komitesi herhangi bir HDP veya PKK temsilcisinden ABD karşıtı bir söylem duydu mu?
Biz kesinlikle söyleyebiliriz ki ABD Büyükelçileriyle toplantılar yapan, ABD’ye giderek ABD’nin üst düzey devlet yetkilileriyle görüşen, Güneydoğu’da ABD temsilcilerine şehir şehir eskortluk yapan güç, Demirtaş’ın temsil etiği güçtür. Bu durum HTKP’ye bir şey ifade etmiyorsa elbette söylenecek bir şey kalmamış demektir. Ancak eminiz ki HTKP’nin tabanına bu gerçekler önemli şeyler ifade etmektektir.
HTKP bu mektubuyla, PKK ve kuruluşlarına sahip olmadıkları bir anlam yüklemek istemektedir ki, bu ise gerçeklerle ve devrimci vicdanla uyuşmuyor.
Irak’ın Kuzeyinde onlarca yıldır ABD koruması altında büyütülen ve faaliyet gösteren bir kuvvetle “emperyalizme karşı ittifak kurulabilir mi” sorusu ise kanımızca hiçbir zaman yanıtlanamayacaktır.
HTKP’nin mektubu, PKK çizgisinin emperyalizmle işbirliği çizgisi olduğunu ısrarla görmeyerek “Bunun için gelin, Türk ve Kürt halklarının kardeşliği ve barış projesinin anahtarını, ülkemizi emperyalizmin kirli senaryolarının bir parçası haline getiren savaşçı, mezhepçi ve faşizan bir iktidara bırakmayalım” ifadesiyle bu görüşümüzü pekiştiriyor. Oysa HTKP bilmez mi ki Oslo’da CIA’nın temsilcisinin de bizzat bulunduğu ve denetlediği Oslo görüşmelerinde, PKK, emperyalizmin desteğiyle AKP ile ittifak yaparak Türkiye’yi bölmeye çalışmaktadır. PKK’nın Türk ve Kürt emekçisini sosyalizmle buluşturarak refaha ulaştırma hedefi yoktur.
Sanırız mektupta döne döne “emperyalizm” vurgusunu okuyan ve her fırsatta ABD’li yetkililerle görüşen Demirtaş, en çok emperyalizm vurgusunu anlamakta zorlanmıştır. Demirtaş, destek aldığı ve taşeronu olduğu ABD’ye karşı nasıl mücadele edebilir?
Yine anlamakta zorlandığımız bir diğer ifade ise “Kürt ulusal hareketinin yarattığı ileri birikim”dir. Hangi ileri birikimdir söz konusu olan? Edebiyatta, sanatta ve onlarca yıldır yönettiği belediyelerdeki yozlaşma ve belediyeciliğin en kötü örnekleri midir “ yoksa ABD başta olmak üzere emperyalizmle yapılan işbirliği ve taşeronlaşmadaki deneyimleri midir? Enstrüman olmayı ve dünyanın istenilen her yerinde “tetikçiliği” kendi liderlerinin ifadesiyle kabul eden siyasi bir hareket, hangi ileri birikimi yaratabilir?
Mektupta “Bölgeyi tarihsel olarak ileri taşıyacak gerçekçi çözüm, Kürt ulusal mücadelesinin yarattığı ileri birikim kadar, bu topraklarda 200 yılı aşan bir süredir devam eden aydınlanma hareketi ve modern işçi sınıfı mücadelelerinin yarattığı birikimi de kapsayacak şekilde, Türkiyeli bir karakter taşıyacaktır.” deniyor.
PKK’YA SELAM GÖNDERMEK
Önce bir sır verelim. Bahsedilen “200 yıllık aydınlanma hareketi” emperyalizme ve Ortaçağ gericiliğine karşı öncelikle bir Kürdüyle Türküyle, Arabıyla millet oluşturma mücadelesidir ve bu süreç işçi sınıfı mücadelesini de kapsarken, “ileri birikim” olarak ifade edilen “Kürt Hareketi” ise bu sürece emperyalizm ve Ortaçağ kuvvetleriyle ittifak ederek aydınlanma sürecine direnen bir harekettir. Emperyalizmin desteklediği bir hareket “ulusal” mücadele yapamaz!
HTKP’nin bu mektupta çizdiği “sosyalizm” mücadelesi bir kez daha hayatın dışında ama Demirtaş üzerinden emperyalizmle buluşma çizgisidir. Bu konuda tüm içtenliğimizle HTKP’yi uyarmayı devrimci bir görev olarak görürüz.
Son olarak, HTKP mektubunu Demirtaş’a “devrimci selamlarla” bitiriyor. Oysa bilinmelidir ki, Türkiye cephesinden, emperyalizmle işbirliği yapan PKK’ya gönderilecek bir devrimci selam yoktur!
Hiç yoktur!
Kubilay Kızıldenizli
http://www.aydinlikgazete.com/guendem/49238-demirtasa-komunist-bir-mektup.html

Nuh’un gemisinde yeni bir sefere çıkıyoruz

Aydınlığa can kurban!
Aydınlığa adanmışız, Türkiye halkının aydınlığına, büyük insanlığın aydınlanmasına!
Feda olsun!
Gözünüz aydınlık!
Gözümüz aydınlık!
Onunla görüyoruz.
Hem gözümüzü, hem gönlümüzü aydınlatıyor.
Aydınlık, adı üstünde ulaştığı her menzile aydınlık taşıyor.
Gözünüz aydınlık!
Yeni bir sefere çıkıyoruz!
Yolumuz aydınlık!
Yükümüz aydınlık!
Kök boya
Türkiyemizin yaşayan en eski gazetesidir. 1 Haziran 1921 günü, İstiklâl Savaşı’nın ateşi içinde doğdu. O ateşle yanıyor.
Kurucusu Dr. Şefik Hüsnü Değmer. Rengini o verdi. Kök boyadır. Bin yıl geçse solmaz, hep alev alev yanar. Yunus Emre gibi bin yıllara yana yana yürüyecektir.
Yanacaktır ki, Türkiye’yi aydınlatsın! Emekçi halk için yanan fedai geleneği en büyük güç kaynağıdır.
Hazreti Nuh’un seçtikleri ve Fikret Otyam’ın seçtikleri
Nuh’un gemisidir Aydınlık!
İnsanlığın değerlerini tufanlardan kurtarır ve geleceğe taşır.
Aydınlık’ın 1920’lerden bu yana kadrosuna bakın, en başta Nâzım Hikmet’ten bugün Fikret Otyam’a kadar, Hazreti Nuh tarafından Amiral gemisine seçilerek alınmışlardır. Asılları, nesilleri sağlamdır.
Keçileri dolduran, bilginiz olsun, Fikret Otyam’dır. Bir de ceylan gözlü kızları! (Kozmik bilgi!) Bu konuda Hazreti Nuh’un hiçbir mesuliyeti yoktur!
Gemiye kaçak binenler de olmuştur. Fırtınalarda denize ilk atlayanlardır. Ama kaptan ve mürettebat hâlâ Nuh’un gemisindedir. Herkes görevinin başındadır ve gözler ufuklardadır. Vurulanların yerini, hemen sıradaki alır. Aydınlıkçı, fırtınalara, kasırgalara göğüs geren adamdır. Menzilin devrim olduğunu bilir. Rotadan emindir.
İsmimiz kıyamete kadar kütüğe yazılmıştır
1968 yılında yeniden aylık dergi olarak yayımlanırken, Vahap Erdoğdu “Aydınlık” dedi. Kütükteki ismimiz!
1978 başında günlük gazete hazırlanıyor. O zaman Yaşar Kemal de Yaşar Kemal’di haa! Yine öyledir. Cağaloğlu’ndaki merkeze geldi. Adı ne olacak, o konuşuluyor. “Doğu” dedi, “Siz aklınızı mı kaybettiniz, Aydınlık varken, isim mi aranır. Aydınlık, Türkçenin en güzel gazete adıdır. Kıyamete kadar daha güzel bir isim bulunamayacaktır.”
Kütüğe ismimiz, erdemle ve irfanla yazılmıştır, kimse değiştiremeyecektir.
Aydınlık sözü
1993’te başyazar Aziz Nesin’dir. Halka Aydınlık sözü vermiştir:
“Yediden yetmiş yediye herkesin gazetesi değil Aydınlık. Çünkü kendini herkese beğendirmek isteyen, sevimli görünmek için çırpınan insanın, partinin, politikanın, inancın hiçbir gerçek değeri yoktur. Herkese kendini beğendirmek, hem olanaksız, hem gereksiz, hem de böyle yapanın kendisi ve karşısındaki için onur kırıcıdır. Aydınlık, halkın doğrularını halka yansıtan bir gazetedir. (...) Okurlarımız bize sormalıdır: Hani halkın gözü kulağı, dili olacaktınız, hadi olun da görelim. Büyük bir çaba ve özveriyle halkın gazetesi olmaya çalışacağız. Söz veriyoruz.” (Aydınlık, 1 Mayıs 1993.)
Bize Aydınlıkçı derler, sözümüz namustur.
Emeğe ve vatana sadakat: Namusumuz alnımıza yazılmıştır.
Okuyucu kimdir
Aydınlık’ın okuyucusu kimdir?
“Ölümünden dört gün önce 16 Mart 2013 günü, saat 7.00’de O’na bir şeyler yedirebilmek için yoğun bakıma gittim. İsteksizdi. Ölüme gittiğini biliyordu ve yüzüme bakmıyordu, bakamı-yordu. ‘Bak abi sana bir sürprizim var’ dedim. Koynumdan çıkardım Aydınlığı ve çarşaf gibi açtım. Bir insan ölüm yatağındayken, böyle ışıltılı mı bakar, böyle mi parlar gözleri. Ben kardeşinden bile esirgediği sıcaklığını son enerjisiyle Aydınlık’a verdi. Aydınlık’ı içer gibi okumasını izledim. Aydınlıkçı olmak, demek böyle bir şeymiş. Aydınlık’ın ölmekte olan bir insana nasıl umut ve iyimserlik aşıladığını gördüm. Aydınlık, ağabeyim Genç Osman Kızıldenizli’ye ölümsüzlüğün sırrını vermişti.” (Kubilay Kızıldenizli’nin 16 Nisan 2013 günlü mektubu.)
Kökten Aydınlıkçılar
Aydınlık, şimdi yeni bir atağa kalktı. Daha zengin haberleri ve daha engin yorumlarıyla okuyucuya ulaşıyor. Büyük Halk Hareketinin gazetesiyiz. Fırtınalara yelken açıyoruz.
Aydınlık, yeni yazarlarla süreci tahlil ve çözüm yeteneğini güçlendirdi.
Onlara “Aydınlık’ın yeni yazarları” diyemiyorum, hepsi Türkiyemizin Kökten Aydınlıkçıları. Soyadı sırasıyla hepsini selamlıyorum:Ekrem Ataer,
Tuna Kiremetçi,
Nasuh Mahruki,
Ufuk Söylemez,
Barbaros Şansal,
Ümit Zileli,
Aptülika (Sona yazılsın diye soyadı kullanmıyor).
İster Acil Kurtuluş isteyin, ister söküğünüzü diktirmek ya da sevgilinize türkü yollamak, hepsi Aydınlık’ta.
Daha gurbette olanlar da var. Gurbet, Aydınlıkçı Cemal Süreya’nın deyişiyle “garba gitmektir.” Garba gitmiş olanların da gurbetten Aydınlık’a dönecekleri günler yakındır, yollarını gözlüyoruz. Aman dışarıda yolcu kalmasın!
İlk hedefimiz aydınlıktır ileri!
Aydınlık, bugün 65-75 bin eve ulaşıyor. Avrupa’yı da eklerseniz, satışı 80 bine dayanmıştır. Bu, 300 bin okuyucu demektir. Belki de 400 bin.
Aydınlık, ilk aşamada 100 bin eve girmeyi hedefliyor. Yani 500 bin öncüye ulaşmak!
Kaptanımız İlker Yücel’in önderliğindeki devrimci kadro elbirliği-gönül birliğiyle bunu başaracak.
Hepimiz, yüz binlerce Aydınlıkçı, bize verilecek görevleri canla başla yapmak için heyecan içindeyiz.
İlk hedefimiz aydınlıktır, ileri!
http://www.aydinlikgazete.com/yazarlar/dogu-perincek/24525-nuhun-gemisinde-yeni-bir-sefere-cikiyoruz.html
DOĞU PERİNÇEK

Ulusalcılar ABD ile Müttefik Olmayı Kabul Etmez

ulusalciabd17 Aralık operasyonunun birkaç yıl öne çekilmesine neden olan, ‘Haziran Ayaklanması’dır. Mehmet Bori’nin ABD’ye ‘pazarlık yapıp anlaşın’ diye işaret ettiği güçler, gerçekte ulusal güçler değildir, NATO-solcular’dır
31 Ocak Cuma günü Aydınlık gazetesi, Mehmet Bori’nin “Galiba Ricciardone gidici” başlıklı bir makalesini yayımladı.
Bori, Türkiye’yi “eksende tutmak” için ABD’nin dört müdahalesinden söz ediyor. Washington’un isteği dışındaki “eksen kaymalarından” ilkinin “sol geçmişi olan insanlar kabul etmeseler de 1960 “darbesi”, ikincisinin 12 Mart 1971 darbesi, üçüncüsünün 12 Eylül 1980 askeri darbesi ve dördüncüsünün ise 28 Şubat Post Modern darbesi olduğunu belirtiyor.
28 Şubat’la “siyonizme uzak duran, ABD ve AB ile bütünleşmeyi istemeyen ve Türkiye’nin kendi NATO’su, Ortak Pazarı ve Birleşmiş Milletler kurmasını arzu eden Necmettin Erbakan iktidardan uzaklaştırılarak, Milli Görüş hareketinin anti-emperyalist tarafı budanmıştır” değerlendirmesini yapıyor.
2007 yılına değin her şeyin planlandığı gibi gittiğini belirten Sayın Bori, 2007 yılındaki Cumhuriyet Hareketi’yle “ülkenin İslamlaşmayaa direndiğini” ama ABD’nin yeniden müdahale ederek, “Ergenekon operasyonuyla ulusalcı dalganın kontrol altına alınmaya çalışıldığını ama bu da yetmeyince 2009’da Balyoz ve tü-revi operasyonların düğmesine basıldığı”nı” belirtiyor.
Sayın Bori’ye göre, özetle “bu operasyonlarla tek hâkim güç haline gelen AKP’nin aslına geri dönerek, Milli Görüş gömleğini yeniden giydiğini, bunun ise ABD’ye ayak bağı anlamına geldiğini, bu gidişatın ise 17 Aralık Dost Modern Darbesi’yle karşılık bulduğunu” yazıyor
AKP’nin Erbakan’ın gömleğini giydiğini gösteren henüz bir işaret veya eylem görmemekle birlikte, Milli Görüş gömleğini giyse bile ABD’den bu kadar sert bir yanıt beklenemeyeceğini belirtmeliyiz.17 Aralık operasyonu, bir yönüyle ABD’nin artık kendine bağlı güçleri bir arada tutamadığını göstermekle birlikte, AKP’yle artık denetimin sürdürülemeyeceğini de işaret etmektedir. Özellikle belirtelim, 17 Aralık operasyonunun birkaç yıl öne çekilmesine neden olan, Haziran Halk Ayaklanması’dır. Bununla birlikte Tayyip Erdoğan’ın ABD’yle ilişkisi hâlâ “stratejik piyon” düzeyindedir ve 2. Cenevre Zirvesi’nde yaptığı Suriye düşmanlığıyla bu rolünü sürdürmektedir ve hâlâ BOP’un Eşbaşkanı’dır.
AKP’nin 12 yıl boyunca yaptığı tek “eksen dışı” tavır, ABD’ye karşı pazarlık gücü sağlamak için Çin füzelerine ilişkin kararıyla Şanghay İşbirliği Örgütü’ne girme isteğidir.Ancak Tayyip Erdoğan’ın bu girişimi Çin ve Rusya tarafından ciddiye alınmamaktadır.
Sayın Bori’nin makalesinin en kabul edilemez bölümü, “Çözüm” başlığı altında yer alan “Washington aklını başına alıp, Ulusalcılarla pazarlık yapmaz ve Ankara’ya hak ettiklerini vermezse, Türkiye gibi önemli bir müttefiki kısa bir sürede kaybeder” önermesidir.
Amerikancı darbe!
1960 İhtilali Amerikancı bir darbe değil; aksine özgürlükleri kısıtlayan, ABD’ye bağlılığı başlatan ve pekiştiren bir iktidarın halk hareketiyle birleşerek devrilmesidir.
1960 İhtilali Türkiye’nin tarihindeki “Ordu-Millet” birlikteliğinin Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki ikinci ve son büyük eylemidir. Amerika’yı karşısına ne kadar çok aldığı veya ABD’yle cepheden bir mücadeleye girip girmediği gibi başlıklar tartışılabilir ama 1960 İhtilali’nin ülkemize getirdiği özgürlükleri görmeyerek, sonuçlarından bağımsız bir değerlendirme yapmak bilimsel ve gerçekçi değildir. Sayın Bori’nin 1960 İhtilali’ne yönelik Amerikancı darbe görüşü 28 Şubat eleştirisiyle ideolojik bir tutarlılık göstermektedir. ABD’nin 28 Şubat’a neden “Millennium Challenge’”(Bin Yılın Meydan Okuması) tatbikatıyla yanıt verdiği yazar tarafından açıklanmaya muhtaçtır.
Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk, Poyrazköy gibi davalar, 2002 yılında ABD ordusu tarafından gerçekleştirilen ve Türkiye’nin işgalini hedefleyen Millennium Challenge Tatbikatı’yla aynı çizgidedir ve Türkiye’nin içeriden kansız bir yolla işgal operasyonunun devamıdır. Mesele bu yönüyle doğru analiz edilirse, “Çözüm” başlığı altında doğru önermeler yapılabilir. 28 Şubat ve 1960 aynı devrimci Kemalist çizginin; 12 Mart, 12 Eylül, Ergenekon ve Balyoz ise Amerikacı çizginin devamıdır. Sayın Bori’nin analizindeki birinci temel yanlışlık buradadır.
ABD ile pazarlık yapacak güçler: NATO-solcular!
Türk ordusunun komuta kademesi ve subayları elli yıldır NATO tarafından dönüştürülüyor. Amerikan’ın önderliğindeki bu dev askeri teknolojik güce biat ve hayranlık Türk subayını kendi köklerinden koparırken, bu dev organizasyonun dışında kalma, bağımsız düşünme ve kendi halkının gücüne güvenme yeteneğini ve kararlılığını da ortadan kaldırmıştır. NATO-solcu subay veya sivil tipi bir yanıyla vatanı koruma isteğini içinde taşırken, diğer yanıyla da ABD ve NATO’ya tam bağımlılık içindedirler.
Aslında Mehmet Bori’nin ABD’ye “pazarlık yapın anlaşın” diye işaret ettiği güçler, gerçekte ulusal güçler değildir; yukarıda tarifi yapılan NATO-solcular dır. Çünkü ne bu millet ne de bu milletin güçleri, milli bir hükümet kurduktan sonra ABD’yle müttefik olma devamlılığını içeren bir pazarlığın parçası olamazlar.
Peki çözüm?
ABD, BOP’tan vazgeçip egemenlik haklarımıza ve toprak bütünlüğümüze saygılı olma yolunu seçtiği zaman ilişkiler normalleşir ve kendileriyle “ulusalcılar” diye tanımlanan güçlerin liderliğinde ABD’yle karşılıklı saygıya dayanan bir ilişki kurabilir. Aksini ise hep beraber göreceğiz. ABD tüm dünyayı kendi ekonomik havzası olarak görüp bu macerasına devam edecek olursa kaçınılmaz bir yenilgiyi yaşayacaktır.
Türkiye’yi bölme hedefinde olanların güçlerin hem dünyada hem de ülkemizde bölünmeye doğru hızla yol aldığı bir dünyaya doğru gidiyoruz.
http://www.aydinlikgazete.com/mansetler/33048-kubilay-kizildenizli-yazdi-ulusalcilar-abd-ile-muttefik-olmayi-kabul-edebilir-mi.html

24 Kasım 2014 Pazartesi

Aydınlık Söyleşileri

spkuretimEski Sermaye Piyasası Kurulu(SPK) Başkanı Prof. Dr. Doğan Cansızlar’la Başbakan Davutoğlu’nun açıkladığı “Yapısal Dönüşüm Programı’nı” konuştuk. Programın yeni birşey olmadığını vurgulayan Cansızoğlu, Cumhuriyet tarihinin ekonomide en büyük yapısal reformunun Atatürk döneminde İzmir İktisat Kongresi’yle başladığını belirterek, parasal bollaşmayla başlayan süreçte reel(üretim) sektörle finans sektörü arasındaki bağın koptuğunu belirtiyor.
- Davutoğlu’nun açıkladığı “Yapısal Dönüşüm Programı” hakkında ne düşünüyorsunuz?
Başbakan Davutoğlu’nun açıkladığı paket yeni bir paket değil. “Cumhuriyet tarihinin en önemli yapısal dönüşüm paketi” deniyor, aslında hiç alakası yok. Cumhuriyet tarihimizin en önemli yapısal reformunu biliyorsunuz Atatürk, Cumhuriyet kurulduktan sonra, İzmir İktisat Kongresi’nden itibaren yapmıştır. 
Burada açıklanan program aslında 2012 Şubat’ında açıklanan 10. Kalkınma Programı’nın aynısı; değişen bir şey yok. İkincisi ise temenniler bütünü olan bir programdır. Bu programda Ali Babacan da söyledi, rakamsal hatalar var. 
Şimdi geriye doğru baktığımızda, 2001 krizinden sonra ne oldu bize? Kemal Derviş döneminde dışa bağımlığı dışarıdan finansman sağlamaya zemin hazırlayan ekonomi programları ortaya konuldu, Çünkü o sırada bizim dış kaynağa da ihtiyacımız vardı, parasal kaynaklar, finansman sıkı bir şekilde daralmıştı. Onun için de bu program çerçevesinde, IMF’de yapılan program çerçevesinde dışarıdan kaynak girişini sağlamak için faizler yükseltildi ve işler gayet muntazam hale geldi. 2002’den sonra özellikle bu politikaları ısrarla AKP hükümeti sürdürdü. Zaten dünyada da trend, finans kesimi ağırlıklı bir modelle yürütüldü. Reel sektörün ikinci plan bırakılması ve reel sektörle finans kesiminin bağımın koparılması aslındas tüm dünyadaki gibi Türkiye’de de bu hissedildi ve dünyada bu eğilimden dönüşler başladı.
- Finans ve reel kesimin arasındaki bağın kopartılmasının nedeni neydi? Şimdi neden birleştirme ihtiyacı duyuluyor?
Aslında, finans kesimi reel sektörün aynası olmak zorundadır. Ne demek bu? Yani, şu malı ürettiniz, fiyatı bunun bir lira ise finans kesiminde bunu karşılığı da bir lira olur. Hadi bilemedin yüzde 50 fazlası olur; finansal piyasalardan bahsediyoruz. Şimdi reel sektörde üretilen bir liralık mal, bir liranın üzerinde 1,5 liraya kadar tolere edilebilir ama bir liralık mal finans kesiminde 3 liraya 5 liraya çıkmışsa aradaki bağ kopmuş olur.
Dolayısıyla reel sektörde oluşacak herhangi bir ufak bir dalgalanma bütün şu finans piyasalarını alt üst eder. Amerika’da çıkan küresel krizin altında yatan neden de bu zaten. Dolayısıyla dünya, parasal bollaşmayı gördü. Amerika’da ve Avrupa’da reel sektörleri canlandırma operasyonları devam ediyor. O bakımdan bana göre gördüğümüz en önemli husus üretimin ithalata bağımlı yapısını kesmek, daha doğrusu azaltmaktır
- Bu arada bu süreçle yani tüm dünyada parasal daralmayla eş zamanlı olarak ithal ikameci politikalar uygulanabilir mi?
Çok kısa vadede yapamazlar, en kısa vadede kur politikasıyla yaparsınız bunu. Onun da etkisi enflasyondur. İthal ettiğimiz malların hepsini biz yapalım anlayışı da yanlıştır. Bununla birlikte üretim yapısında bizim rekabet edebileceğimiz alanlarda üretilecek malların Türkiye’de üretilmesi için bu malların yerli sanayiye teşvik edilmesi için ayrı bir kategoriye sokulabilir.
1929 BUNALIMINDA SERMAYENİN SERBEST DOLAŞIMI YOK
- Reel sektörle finansal sektörü küresel alanda da Türkiye’de de “yeniden barıştırmak” diye tanımladığınız bu kopukluğu ortadan kaldırmayı bir tercihmiş gibi anlatıyorsunuz. Bunun zorunluluktan kaynaklanan bir tarafı da yok mu, üretimin aşağıya itildiği finansal operasyonların her şeyi yönlendirdiği son 20-25 yıllık dönemin bir çıkmazı değil mi bu yönelim?
Gelinen nokta bu hale getirdi aslında... Sadece Türkiye’de değil her yerde finans sektörüyle reel sektör arasındaki kopukluğu azaltmaya yönelik tedbirler alınıyor. Dünyanın en çok korktuğu şey resesyondur. Resesyon demek, ekonomide durgunluk demektir, işsizlik demektir. Bunu canlandırmak için parasal genişlemeye gidildi. Peki, neden uzun sürdü parasal bollaşma? 1929 ekonomik buhranı hatırlayacak olursak harcamacı politikalar vardı ve devlet “çukuru kazdırın, geri kapatın, işçilere de iş temin edin.” diyordu. Bu çok önemli aslında. O dönemde serbest dolaşım yoktu. Parasal bollaşma kısa sürede etkisini gösterdi. Fakat şimdi sermayenin serbest dolaşımı var. Amerika’da para basılıyor. Amerika’da ya da Avrupa’da diyelim ki parasal geliştirme yapılacak ama para kalmıyor. Bizim gibi ülkeler faizi yüksek verdiği için adam geliyor bizim gibi ülkelerde parasını değerlendiriyor. Yüksek faiz politikasıyla sadece bize değil, bizim gibi olan ülkelere de mesela Brezilya, Hindistan gibi paralar bu şekilde geldi. Amerika’nın resesyondan kurtulması bu anlamda uzadı. Sermayenin serbest dolaşımıdır bu. İlk buhran döneminde sermayenin serbest dolaşımı falan yok.
- 1980 başından itibaren malların ve sermayenin serbest dolaşımını zaten yücelttiler. İnsanın aklına anlattıklarınızdan sonra şu geliyor; madem sermayenin serbest dolaşımı ABD’de durgunluğu uzattı, peki neden “mal ve sermayenin serbest dolaşımı” uygulandı...
Evet, 80 başında başladı. Teknoloji ağırlıklı mallar Amerikan toplumunu doyuma ulaştırdı. Bu anlamda yeni teknolojiler üretildikçe eski teknolojileri alacak nüfus kalmadı. O zaman bir karar verildi. Vaşhington mutabakatı budur. Eski teknoloji ürünleri bizim gibi ülkelere geldi. Biz daha o zamanlar açız, halen de açız yeni teknolojiye. Fakat serbest bırakılınca almak isteyenler aldı daha sonra alacak paraları kalmadı, para yok. O zaman 80 sonrasına ne dendi “sermaye serbest dolaşsın” dendi. Bu defa borçlanmalar arttı.
- Benim tam da demek istediğim bir zorunluluk olarak kapitalizm kendi krizini-”bunu sizin dediğiniz gibi “üretim fazlalığı” diyelim- mal ve sermayenin serbest dolaşımıyla çözmeye çalıştı.
Bir ihtiyaca binaen bunlar yapıldı. Şimdi ise bu ihtiyaç tersten başlayan bir sorumluluk haline geldi. Parasal genişlemeyle bu işin yürümeyeceği görüldü 2008 krizinden sonra. Ardından tedbirler tedbirler, tedbirler... Finans sektörüyle ilgili önemli düzenlemeler var.
PARASAL BOLLAŞMA DÖNEMİNİ HEBA ETTİK
Davutoğlu’nun “Yapısal Değişim Programı’nı” siz, dünyada gelişen bu yeni trendin yani sermayeyle reel sektör ya da finansla reel sektör arasındaki kopan bağın yeniden birleştirilmeye çalışılmasının bir yansıması olarak düşünüyorsunuz, değil mi?
Tabii. Tüm dünyada bu yönde bir gidişat var. İçinde tek önemli gördüğüm şey ithalata bağımlılıktan kurtulması. Kısa vadede alınacak önlemler belli. Kur politikası mutlaka olacak. “Yapısal Reforma” falan güvenmiyorum. Son 12 sene içerisinde parasal bollaşma dahil bu dönemi aslında biz heba ettik. O paranın bol olduğu dönemlerde parasal reformlarımızı gerçekleştirmiş etmiş olsaydık şimdi çok daha rahat olurduk. Mesela bankacılık sektöründe bunu yaptık 2001 krizinde onun için “bizi teğet geçti” diyoruz ya, doğru! Finans kısmıyla ilgili bir dizi sıkı tedbirler aldık.
YAPISAL DÖNÜŞÜM BÖYLE OLMAZ
- AKP hükümetinin yeni programının arkasında, birikmiş sorunların eskisi gibi sıcak para bularak, daha çok borçlanarak çözülemeyeceği ve Türkiye’nin önündeki seçeneğin de daha devletçi, daha halkçı bir yöntemle çözülebileceği bir seçenek görüyor musunuz?
Devletçi, halkçı değil. Yani serbest piyasa ekonomisinin...
- Karma ekonomi mi?
Karma da değil ama kendi üretim yapısını korumaya yönelik adımlar. Çünkü bu, bugüne kadar uygulanan politikadan dönüş anlamına gelir. Yani şöyle dönüş, ithalata bağımlı halden kurtulması çok önemli bence. Yani ben destekliyorum.
REEL SEKTÖRÜ KAYBETTİK
Ama bunun için de yapılması gerekenlerin gecikildiği kanaatindeyim. Dolayısıyla bugüne kadar uygulanan, mesela 2001 krizinden sonra uygulamaya konulan politika, o dönem için krizden çıkış ile ilgili önemliydi ve iyiydi. Fakat 1-2 sene sonra bu programın revize edilmesi lazımdı. Bunu yapmadılar. AKP’nin de en büyük hatası burada o oldu. Arkasından parasal bollaşmayla hazır para girişi vardı. İşte özelleştirmeler, efendim düşük faizler ve arkasından bol para girişi ekonomide refah düzeyini görünürde arttırdı ama bu arada reel sektörü kaybettik. Şimdi reel sektöre geri dönmeye çalışıyoruz bunu bir vurgulayalım.
GÜZEL GÜNLER BİTTİ
- Peki, bu hükümetin bu programı uygulayabileceğine bir ekonomist olarak inanıyor musunuz? Sizce AKP ithal ikameci, korumacı ve üretim odaklı bir ekonomik sistemi uygulayabilir mi? 
Şimdi bugüne kadar uygulanması gereken en önemli politika, dediğim gibi, üretimin ithalata bağlı yapısının kaldırılması ile olur. Bundan sonra yapılacaklarla ilgili, öyle bir temenninin ortaya konulmasını olumlu buluyorum. Fakat uygulamalara baktığımızda ve dünyadaki o parasal genişlemenin de azaldığı bir ortamda bunun çok zor olacağını, bunun realize edilebileceğini zannetmiyorum ben. Çünkü o güzel günler gitti. Şimdi artık paranın çok zor bulunduğu bir ortamda siz kalkıp da bunu uygulamaya koyduğunuzda, bir, enflasyon fırlar, zaten üretim düşer ki şimdi düşüyor. Şimdi cari açık rakamları açıklandı yeni cari açık düşüyor diye seviniyoruz ama cari açık düştükçe de büyüme düşüyor.
Kubilay Kızıldenizli


http://www.aydinlikgazete.com/mansetler/57886-eski-spk-baskani-prof-dr-dogan-cansizlar-uretimin-ithalata-bagimli-yapisini-kesmek-gerekir.html

22 Kasım 2014 Cumartesi

İkinci Dil Şehir Devletleri Demektir

02manseteAnadilde eğitim bir demokratik hak veya insan hakkı meselesi değildir. İnsanlığın sosyo-ekonomik gelişimiyle ilgilidir. Eğer kabileleler veya şehir devletleri şeklinde birbirinden uzak bir hayat yaşayacaksak, her etnik topluluk en az 7-8 yüz yıl önce olduğu gibi kendi yoluna devam edebilir, kendi diliyle eğitim yapabilir. Ancak bu durum insanlığın denediği ve terketmek zorunda kaldığı bir tecrübedir.
Dil, ulus devletlerin temelidir. Şimdi ulus devletlere itiraz edebilir, reddedebilirsiniz ama yerine şu anda koyabileceğiniz başka bir örnek de yoktur. Sosyalist devletler dahil milletler ulus devlet yapılanmasına göre örgütleniyorlar. Ulus devletler çağdaş ugarlığın temelidir. Sadece devlet işlerinin yürümesi için değil, günlük yaşamın devamı için ülkenin her yanında kolayca anlaşabileceğiniz ortak bir dile gerekesinim var. Bu bir tercih değil, zorunluluktur. Dünyada yaşayan 4000 dil olduğu biliniyor ama ancak 120 tanesi eğitim dili olabiliyorsa, bu gerçeğe saygı duymak ve insanlığın bulduğu bu çözümü kabul etmeniz gerekir.
DİLLER DE ÖLÜR
İnsanoğlunun serüveninde Hititce ve Sümerce gibi diller öldüler; üstelik günümüzde yazıyı bulan bir dil olarak Sümerceyi bilen, işlerini bu dille yürüten bırakalım bir bir sokağı bir haneyi bile dolduracak kadar insan bulamazsınız. Bu durum Sümerce gibi yazıyı icat eden bir dil icin acı gelebilir ama ihtiyacı karşılama yeteneğini yitiren, yaşamda karşılığı olmayan hiçbir şey zorlamayla yaşayamıyor. Bir gün Türkçe de ölebilir bunda utanılacak, üzülecek bir durum yok.
Hiçbir dili öldürmeyelim, öğretelim, geliştirelim burada bir sorun yok. Nasıl bugün Türkiye’de İngilizce, Fransızca, Almanca, ispanyolca, Arapça gibi diller okullarda öğretiliyorsa, eğitimcilerin karar vereceği bir sınıftan itibaren Kürtçe de isteyene öğretilmelidir. Bu durum ülkeyi bölmeyeceği gibi kültürlerin daha da zenginleşmesini ve yaşamasını sağlayacaktır.
İnsanlık kabileler halinde yaşamayacaksa, devlet gibi büyük organizasyonlar kuracak ve yönetim, üretim, yargı, eğitim gibi temel konularda bir “ortak zemin” yaratmak zorundaysa “ortak eğitim ve iletişim dili” kaçınılmaz bir durumdur.
Burjuva demokratik devrimler ve devamında milli demokratik devrimler farklı milliyetlerden insanları ortak dil ve ortak bir iç pazar çerçevesinde milletler haline getirdi ve neredeyse %99’unda anaokulundan üniversite mezuniyetine kadar tek bir dil eğitim dili oldu. Türkiye'de de böyle oldu. Bunun nesi yanlış!
Kürtçenin Kırmançça, Soranice, Goranice ve Zazaca gibi lehçeleri birbirine benzemediği gibi şivelerinin de (ağız) birbirini anlamadığı biliniyor. Hepsi Kürtçe bile olsa hangisi eğitim dili olacak? Zazaca olsa, Kırmançça'nın hatırı kalır ve sonra Arapça, Lazca... bakın eğer her milliyet (etnisite) kendi diliyle eğitim yaparsa devletler etnik temelde bölünmeye başlar. Bu uygarlığın Ortaçağ dönemine dönmesi demek, yıkılması demek. Daha da önemlisi, içinde bulunduğumuz çağın büyük patronu emperyalizmin kolayca yönetebileceği hale geliriz. Yugoslavya’ya bakın, şu anda fiilen Şiiler, Sünniler ve Kürtler olarak üçe bölünmüş Irak’a bakın, Suriye’ye, Libya’ya bakın…ABD’nin çıkarları için askerler üreten küçük şehir devletleri bekliyor gelecekte bugünün büyük milletlerini. Aynı Ortaçağ’da olduğu gibi senyörlerin, ağaların marabaları köylüleri olacağız.
Her etnik topluluk için anadilde eğitim dayatması bize emperyalizmin askerleri olacağımız bir gelecek vaadediyor
İnsanlık artık küçük parçalar halinde yaşama tecrübesini Ortaçağ’da bıraktı. Çünkü artan nüfusun yol açtığı üretimin ve dağıtımın akılcı hale getirilmesinin karşısında başka bir çözüm yoktu. Vardıysa bilelim ve tartışalım.
YANLIŞ ÖRNEKLER
İki dilli eğitim konusunda Kanada örneği verilir. Yanlıştır. Kanada’yı Kanada yapan eski Franzsız ve İngiliz sömürge kolonisi olmasıdır. Burada ülke kurulurken reel bir durum kabul edilerek ilerlenmiştir. Üstelik İngilizce ve Fransızca yüzlerce yıllık eğitim ve bilim dili tecrübesine sahiptir. Kanada halen Meşruti Monarşi ile yönetilmeltedir. On eyaletten sadece birinde, New Brunswick de iki resmi dil var. Kanada hem Franzsızca konuşan ülkeler topluluğu’na hem de İngiliz Milletler Topluluğu’na üyedir. Türkiye için kıyas kabul edilemez.
NÜFUSUN ÇOKLUĞU İKİNCİ BİR EĞİTİM DİLİNİ GEREKTİRMEZ
Belçika ve İspanya örnekleri ayrıca incelenmelidir. ABD’de elli eyaletin ellisinde de eğitim dili İngilizcedir. ABD’de nüfusun  %12’si’ne karşılık gelen 35 milyon kişi İspanyol kökenlidir. Demek ki nüfusun çok olması bir ülkede ikinci bir anadilde eğitim olmasını gerektirmiyor. Latif Bolat’ın 28 Eylül’de Aydınlık’ta yayımlanan “Diyarbakır’dan Kaliforniya’ya bir dil hikayesi; ikinci resmi dil olarak İspanyolca ve Kürtçe” adlı makalesi önemli derslerle dolu.
Anadilde eğitim başka, anadilin öğrenilmesi başkadır. Devletler anadillerin kaybolmaması için isteyene dilini öğreneceği koşullar sağlamalıdır ama eğitim dili olması ise başka bir konudur... Çokkültürlülük adı altında emperyalist Batı tarafından sürüdürülen kampanya bizim gibi ulus devletleri yıkmayı amaçlıyor. Mesele budur; insan hakkı değil.
Kubilay Kızıldenizli
Teori Dergisi Yazı Kurulu Üyesi
http://www.aydinlikgazete.com/guendem/53064-ikinci-dil-sehir-devletleri-demektir.html

Aydınlık Söyleşileri

pamukogluBaşbakan Ahmet Davutoğlu’nun açıkladığı Yapısal Dönüşüm Programı’nı değerlendiren gazetemiz yazarı-ekonomist Mustafa Pamukoğlu, programın yeni olmadığını ve 10. Kalkınma Programı’ndan alındığını belirtiyor. Bu planın aslında risklere vurgu yaptığını ve Halkçı bir modelin uygulanabilmesi için katma değer yaratan bir üretim ekonomisi olması gerektiğine vurgu yaparak, “Dönüşüm Paketi, AKP’nin ekonomi programının sonunun geldiğinin tespit belgesidir. Saadet zinciri kırılmak üzeredir” dedi. 
-Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun açıkladığı “Yapısal Dönüşüm Programı” bir dizi değişiklikler içeriyor. Genel olarak bu konuda değerlendirmenizi öğrenebilir miyiz? Sizce bu, Cumhuriyet tarihinin en büyük yapısal değişim programı mıdır?
Açıklanan “Ekonomik Yapısal Dönüşüm Paketi” aslında 10. Kalkınma Planı’nın bazı bölümlerinin özetidir. Yani yeni bir şey değildir. Paketi değerlendirirken aslında 10. Kalkınma Planı’na bakmak gerekir. Bu planda vurgulanan bazı önemli hususlar bize ışık tutmaktadır.
-Riskler devam ediyor!
Plan, küresel ekonomide geleceğe dönük risklerin ve belirsizliklerin sürdüğünü, dünya ekonomisinde değişim ve dönüşümlerin yaşandığını, yeni dengelerin oluştuğunu, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında güç dengelerinin yeniden şekillendiğini vurgulamaktadır.
Küresel ekonominin giderek daha fazla bütünleşmesiyle, ekonomik ve mali kriz riskleri daha sık gündeme gelmekte, krizler yayılma etkisiyle küresel boyut kazanmakta ve derinleşmektedir. Ayrıca, gelişmiş ülkelerdeki büyümenin yavaşlamasına ilave olarak gelişmekte olan ülkelerin mevcut yüksek büyüme hızlarının kısmen yavaşlaması ve tasarruf oranlarının azalmasının, uzun dönemde küresel ekonominin ortalama büyüme hızını düşürmesi beklenmektedir.
Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde yaşanan sosyal ve siyasi istikrarsızlıklar, Türkiye’nin komşu ve çevre ülkelerle oluşturmaya çalıştığı ekonomik bütünleşmenin önünde kısa vadede önemli bir risk oluşturmaktadır. Türkiye, kalkınma deneyimini paylaşarak, bölge ülkelerinin orta ve uzun vadede siyasi, iktisadi ve sosyal alanlarda gelişmelerine katkılar sağlayabilecektir. Ani sermaye akımlarından olumsuz yönde etkilenmektedir. Ani sermaye hareketleri bu ülkelerin döviz kurları ve cari dengeleri üzerinde risk oluşturmakta ve ekonomide istikrarsızlığa yol açabilmektedir. Yani sıcak paranın tehlikesi belirtiliyor.
Kısa vadeli likidite bolluğu ve küresel finans sisteminde süregelen kırılganlıklar, sermaye akımlarında ciddi oynaklıklara ve istikrarsızlığa yol açan bir unsur olmaya devam etmektedir.  Şehirleşirken sermaye fazlasının yüksek ve spekülatif kâr güdüsüyle şehirleşme sürecine paralel olarak büyüyen gayrimenkul sektörleri ile türev araçlarına yönelmesi ve buna bağlı oluşan suni fiyat artışları, finansal krizlerin temel nedenleri arasında bulunmakta ve risk oluşturmaktadır. Türkiye’nin birincil enerji arzında büyük oranda yurtdışından karşılanan petrol ve doğal gaz kaynaklarına olan yüksek bağımlılığı devam etmektedir. Özellikle elektrik üretiminde doğal gazın payı yüksekliğini sürdürmekte, bu kaynakta sınırlı sayıda ülkeye olan yüksek bağımlılık arz güvenliği açısından ayrıca bir risk unsuru olarak görülmektedir
'ÇÖZÜM SEÇENEKLERİ GERÇEKÇİ DEĞİL'
-Açıklanan bu ekonomik program sıradan bir tercih midir yoksa Türkiye ekonomisinin şu anda içinde bulunduğu durumdan çıkmasını sağlayacak kamucu çözümün bir dayatması mıdır?
Açıklanan bu ekonomik program başta da belirttiğimiz gibi Onuncu Kalkınma Planının içinde olan bir programdır. Kalkınma planı binlerce akademisyen ve uzmanın katkısı ile hazırlanmıştır. Öylesine bir plan değildir. Bu nedenle hem plana hem de onun içinden çıkan programa sıradan diyemeyiz. Burada bizim üstünde durduğumuz paketin Başbakan tarafından sunuluş biçimi ve her şeyin çözüm yeri gibi sunulmasıdır. Oysa Plan zaten küresel ve bizim için risk ve tehlikeleri işaret etmekte ve çözüm seçeneklerini sunmaktadır. Bizim eleştirdiğimiz husus çözüm seçeneklerinin zaman ve içerik olarak gerçekçi olmadığı ve birçok çelişki içermesidir.
-Ülkemizin yakın geleceğinde “halkçı-devletçi” bir ekonomik programın uygulanacağı bir modelden bugün için söz etmek mümkün müdür?
Halkçı bir ekonomiden kastınız kalkınma ile sağlanacak refah artışının halka adil biçimde paylaştırılması ise bu planın ve paketin bunu sağlaması mümkün değil. İstihdam, işgücü, sosyal güvenlik konularında Plan ve pakette güzel şeyler var. Ama bu güzel şeylerin uygulanabilmesi için katma değer yaratan üretim ekonomisi ile kalkınma modellerini geliştirmek gerekiyor. Bunun için plandaki temenniler yanında modeller oluşturmak gerekir.
Devletçi bir ekonomi uygulaması tanımı yerine stratejik alanlarda devletin öncü ve koordinasyonunun mutlaka sağlanması, madenler gibi insan odaklı çok özellikli alanlarda kamu işletmeciliği ve diğer alanlarda ise özel sektörün gücünün verimli kullanılması şeklinde özetleyebileceğimiz karma ekonominin uygulanması ile refah artışı halka hakça dağıtılabilir. Kalkınmanın önündeki en önemli engellerden biri de kayıt dışı ekonomi ve yolsuzluklardır. Bunu çözmek için kamu gücünün adil biçimde ekonomide belirleyici olması şarttır.
DIŞ KAYNAKLARA OLAN BAĞIMLILIK AZALTILMALI
-Sizce bu planın ana fikri nedir, açıklanan bu planla ne yapılmak isteniyor?
Gelişmiş ülkeler, değer zincirlerinin yüksek katma değer yaratan aşamalarına hâkim olup, zincirin diğer aşamalarını ve üretim ağını da yönetmektedir. Daha düşük katma değerli aşamalar, çoğunlukla gelişmekte olan ülkeler tarafından gerçekleştirilmektedir. Türkiye henüz yüksek katma değer yaratan halkalar içerisinde potansiyeli ile orantılı bir biçimde yer almamaktadır.
Ülkemizin kalkınma sürecinin başarıyla devam etmesi için büyümenin yüksek oranda, istikrarlı ve sürdürülebilir bir yapıda sağlanması, tasarruf oranlarının artırılarak yatırımların ve büyümenin finansmanında dış kaynaklara olan bağımlılığın azaltılması büyük önem taşımaktadır. Gelişmekte olan ülkelere kıyasla düşük tasarruf oranlarına sahip ülkemizin yurtiçi tasarruf oranlarını artırması, kendi potansiyelini daha fazla harekete geçirmesine imkân tanıyacaktır
-Cari açık riski azaltılmalı
Orta vadede mali disiplinin ve finansal istikrarın korunması, yüksek cari açık riskinin azaltılması ve ülkemizin uluslararası yeni düzenlemelere uyum kapasitesinin artırılması gereklidir.
Gelişmekte olan piyasalara yatırımcı ilgisinin giderek artmasının ülkemize kazandırabileceği en büyük kaynaklardan birisi Körfez Bölgesindeki sermayenin ülkemize çekilmesi olabilecektir. Bu nedenle, yeni finans ürünlerinin geliştirilmesi; mali piyasalarımızın büyümesi ve ürün çeşitliliğinin artması için önemli bir fırsattır. Ani sermaye akımlarının riskli olduğundan söz ediliyor.Ama Körfez ülkelerinden paranın gelmesi de bekleniyor. Bu bir çelişki...
-Serbest ticaret anlaşmaları önem kazanacak
Gümrük Birliği, ülkemizin üçüncü ülkelerle ticari ilişkilerini belirleme serbestisi imkânını kısıtlamaktadır. Türkiye’nin önümüzdeki dönemde bir yandan AB üyeliği hedefini sürdürürken diğer yandan son dönemde yoğunluk kazanmış olan küresel düzeyde ekonomik ve sosyal işbirliği faaliyetlerini ve komşularıyla ilişkilerini geliştirmeyi devam ettirmesi önem taşımaktadır.
-Yeşil büyümeye önem verilecek
Sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşmak için küresel ölçekte başlayan yeni büyüme modeli arayışlarıyla birlikte “yeşil büyüme” kavramı önem kazanmıştır. Bir yandan bu tespit yapılıyor. Öbür yandan yeşil talan ediliyor.
Bütün bu tespit ve vurgular 10. Kalkınma Planı’nı hazırlayan AKP hükümetinin küresel ekonomik risklerin devam ettiğinin ve ülkemizin o kadar rahat olmadığının farkında olduğunu gösteriyor. Ama dönüşüm paketinin sunuş biçimi şahlanış programı gibi. Oysa kendilerinin tespitleri ile ekonomimizin oldukça riskli bir pozisyonda olduğu bu kalkınma planı ile ortada. Cumhuriyet tarihinin en önemli programı ifadesi de bir güldürü skecine konu olacak kadar komik!
-Sizce 12 yıldır borçlanma ekonomisini uygulayan AKP üretime dayalı, ithalatı azaltan ve ekonomide devletin rolünü arttıran bir ekonomik program uygulayabilir mi?
Hükümet zaten devletin rolünü artırmayı düşünmüyor. Küresel ve bölgesel düzeyde ticari bütünleşmelerin arttığı, sermaye akımları bakımından savunmasız yükselen ve gelişmekte olan ülkelerden biri olarak Türkiye’de AKP ve benzeri partilerin devletin işlevini ve ekonomideki payını artıracağını beklemek mümkün değildir.
Üretim ekonomisine dönülebilmesi için yurt içi tasarruf oranının artırılması gerekir. Kalkınma planına baktığımızda 2018’de tasarrufların gayri safi milli gelire oranı olan tasarruf oranı olarak yüzde 19 hedeflenmiştir. Bu tasarruf oranı ile üretime dayalı ekonomiye dönüşüm sağlanamaz.
Sanayide yaratılacak katma değerin GSYH’ya oranı 2018 için yüzde 19,9 öngörülmüştür. Buna karşılık hizmetler sektöründe beklenti yüzde 61,9’dur.Tarımda ise bu oran yüzde  7,2 olarak hedeflenmiştir. Bir üretim ekonomisinden söz edebilmek için katma değer yaratan sanayi sektörünüzün yüzde 50’nin üstüne çıkması lazım.
İthalatı nasıl azaltacaksınız? “Enerji ithalatının toplam ithalatımızın yaklaşık dörtte birini oluşturması nedeniyle, önümüzdeki dönemde küresel enerji piyasalarındaki fiyat ve arz gelişmeleri, Türkiye ekonomisini hem büyüme dinamikleri hem de cari açık açısından etkilemeye devam edecektir” tespitini yaparken enerjide dışa bağımlılığın kısa vadede çözülecek bir iş olmadığını ve çok şeyin yapılmasını zaten Plan öngörüyor.
VE SONUÇ...
Ekonomik Dönüşüm Paketine fazla önem atfetmemek gerekir. Bu paket 10. kalkınma planının içinden çıkarılmıştır.
Onuncu Kalkınma Planında gerçekçi tespitler yapılmıştır.
Kalkınma modelleri ve seçenekleri ise dilek ve temennilerden ibarettir. Faydalı bir belge ve yol haritası olmakla birlikte temel çözümleri yeterli biçimde getirememektedir.
Dönüşüm Paketi AKP ekonomi programının sonunun geldiğinin tespit belgesidir. Saadet zinciri kırılmak üzeredir.
Bütün bunlardan sonra şu sonuca varabiliriz.
1-Ekonomik Dönüşüm Paketine fazla önem atfetmemek gerekir .Bu paket Onuncu Kalkınma Planının içinden çıkarılmıştır.
2-Onuncu Kalkınma Planında gerçekçi tespitler yapılmıştır.
3-Kalkınma modelleri ve çözüm seçenekleri ise dilek ve temennilerden ibarettir.Faydalı bir belge ve yol haritası olmakla birlikte temel çözümleri yeterli değildir
4-Dönüşüm Paketi AKP ekonomi programının sonunun geldiğinin tespit belgesidir.Saadet zinciri kırılmak üzeredir.
Kubilay Kızıldenizli

http://www.aydinlikgazete.com/mansetler/57760-mustafa-pamukoglu-saadet-zinciri-kirilmak-uzere.html

19 Kasım 2014 Çarşamba

Aydınlık Söyleşileri

Validebağ Korusu’na yapılmak istenen inşaata karşı direnişte öne çıkan Validebağ Gönüllüleri Derneği ve destek veren Acıbadem Dayanışma Derneği yöneticileri Aydınlık’a konuştu. Gönüllüler koruyu koruyacaklarını vurgularken, Belediye’nin halkla inatlaşmayıp, gerçek sorumluluğuyla meşgul olmasını istiyorlar
validebagdireniscileri
Ülkemizin gündemine damdan düşer gibi indiler.
Aslında inmediler. Onların mücadelesi 1998’e değin uzanıyor. Duyarlılıkları, sadece basit bir çevre duyarlılığının ötesinde vatan, insan ve doğa sevgisinden geliyor.
Bu söyleşinin yazarı da Validebağ’da son yirmi yıldır çok çok “soluklandığından” mücadeleyi ve bu korunun değerini yakından biliyor.
Validebağ Gönüllüleri, “halktan ve haklı olmaktan başka hiçbir şeye dayanmadan” haklı bir mücadelenin verilebileceğini bize gösteriyor.
Hukuku biliyorlar, dayanışmayı biliyorlar ve en önemlisi ülkelerini, insanını, kendi ifadeleriyle “börtü böceğine kadar” herşeyini seviyorlar.
Bu mücadeleyi Aydınlık okuyucularına birinci elden yansıtmak için Validebağ Gönüllüleri Başkanı Sayın Arif Belgin’le, son iki yıldır bu mücadelenin bir parçası ve gönüllüsü olan ve anneanne olarak torununa bu cennet parçasını bırakmak isteyen Sayın Feral Tercan’la  ve Acıbadem Halk Dayanışması’ndan ve  Acıbadem Dayanışma Derneği Başkanı değerli kardeşim, mücadele arkadaşım Ali Toroz’la Validebağ’ı konuştuk.
Acıbadem’de, mücadele alanına birkaç yüz metre mesafede bir pastanede bir yandan çaylarımızı içtik, bir yandan sohbet ettik.
Sizlere Validebağ Korusu’nu savunan ve tanımaktan onur duyduğum bu yiğit arkadaşlarımızı sunmaktan onur duyuyorum.
Önce derneği tanıyalım sonra mücadeleye kadar uzanalım...
- Arif Bey, Validebağ Gönüllüleri Derneği’ni kısaca anlatabilir misiniz?
Derneğimiz 2001 yılı Ocak ayında kuruldu fakat Ekim 1998’e uzanan bir geçmişi var. Aynı tarihte Validebağ Korusu’unun 50 bin metrekarelik kısmının Marmara Üniversitesi’ne tahsis  edilmek istenmesiyle beraber bizler Acıbadem, Koşuyolu, Barbaros mahallerinden yüzlerce insan Koru’da toplanarak tepkilerimizi dile getirdik. Validebağ Korusu’nun korunmasını garantili hale getirmek için Koruma Kurulu’na buranın SİT alanı haline getirilmesi için başvurduk. Koruma Kurulu’da 1999  Temmuz’unda koruyu 1. Derece doğal SİT alanı ilan etti. Ancak SİT alanı ilan edilmesi yetmiyormuş, bunu yaşayarak öğrendik. Koru’ya çeşitli müdahaleler devam etti. Biz de kurumsal olabilmek, kalıcılaşmak ve mücadeleye devam edebilmek için Validebağ Gönüllüleri Derneği’ni kurduk. Çeşitli yasal girişimler için, örneğin dava açabilmek ve süreci takip edebilmek için dernekleştik. Elbette dava açabilmek için mali kaynak gerekiyor bunu dernek olarak yapmak daha kolay. Bizim kısa öykümüz budur ve şu anda 60 kadar üyemiz var.
- Birinci olarak Üsküdar Belediyesi’nin cami yapmak için harekete geçtiği söz konusu parselin hukuksal durumu nedir ve ikinci olarak da Üsküdar Belediyesi’nin bu alana cami yapmak için hukusal dayanağı var mı?
2012 yılı sonunda Çamlıca ve Ata Konakları’nın otopark olarak kullandıkları bir alandı burası. Tapuda bu alan yeşil alan olarak geçiyor. Üsküdar ve Büyükşehir Belediyesi burayı 2012 yılı sonunda yeşil alan statüsünden çıkararak dini tesis alanına çevirdi. Beş dava açıldı. Davaların üçünde bilirkişi “buranın dini tesis alanı olamayacağına” yönelik rapor verdi. Kimse bu raporları ve mahkeme kararını dikkate almadı.
Buna karşılık yürütmeyi durdurma kararı için mahkemeye başvuruldu ve mahkeme bu başvuruyu kabul ederek bu alanla ilgili bilgilerin kendisine verilmesini istedi. Şu ana kadar mahkemeye bilgi verilip verilmediğini bilmiyorum ama Üsküdar Belediyesi çalışmaları durdurmadı; yani mahkeme kararına uymuyorlar.
ÜSKÜDAR BELEDİYESİ’NİN ŞARK KURNAZLIĞI
Aslında sorun şu; daha önce bu yeşil alan 178 parselin güneyi olarak adlandırılıyordu. Doğal olarak mahkemeye bu bilgiler ışığında başvuruldu. Ama 2013 yılında Üsküdar Belediyesi burayı 197 parsel olarak yeniden adlandırdı. Dolayısıyla karar 178 parselle ilgili alındı. Üsküdar Belediyesi “178 parselin güneyi” denmemiş gibi tamamen teknik bir nedene sığınıyor. Bunlar işin gereksiz ayrıntıları. Mahkeme, kararı söz konusu bu alan için aldı. Bütün Türkiye kamuoyu mahkeme kararında yazılı olan alanla, yeşil alan statüsünden çıkartılan alanın aynı alan olduğu biliyor. Burada başka bir alan yok.
ÜSKÜDAR BELEDİYESİ MAHKEMEYE HAKARET ETMEKTEDİR
Üsküdar Belediyesi şunun kararını vermeli; mahkeme aptal mıdır ki, durup dururken herhangi bir alanla ilgili böyle bir karar versin? Üsküdar Belediyesi mahkemeye hakaret etmektedir.
Validebağ Korusu için şu anda Belediye Başkanı olan Hilmi Türkmen seçim çalışmaları sırasında “çılgın projeleri” olduğundan söz etmişti.
SEKSEN BİN İMZALI BİR KARŞI DURUŞ
Biz buna derhal karşı çıkarak Change Org’da imza kampanyası başlattık ve kendisi seçildikten sonrada aynı söylemle çalışmalara başladığı için 19 Temmuz’da ıslak imza kampanyası başlattık ve toplamda 80 bin imza toplayarak gerekli yerlere bu imzaları ilettik.
Bu arada şöyle bir olumsuz gelişme oldu. Korunun sahibi Milli Emlak Genel Müdürlüğü Validebağ Korusu’nu Milli Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve çoğunluğu İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde olmak üzere paylaştırıldı. İBB’ye ön tahsis yapıldı. Ön tahsisin şartlarından biri de şuydu; iki yıl boyunca çeşitli bakım ve onarım çalışmaları yapılarak burası park haline getirilecekti.
Bizim asla kabul etmeyeceğimiz budur. Validebağ bir park değildir, park olmayacaktır. Çünkü orası bir korudur; doğal alandır ve koru olarak kalacaktır. İBB ya da taşeronu olarak düşündüğümüz Üsküdar Belediyesi burayı asla park haline getiremeyecektir. Burasının kurumlar arasında bölünmesine de karşıyız. Bir olumsuzluk halinde halk nereye başvuracağını bilmelidir ve korunun bütünlüğü asla değişmemelidir.
PARK İSTEMİYORUZ KORUMUZU İSTİYORUZ!
İBB’nin de Üsküdar Belediyesi’nin de yapacağı hiçbir şey yoktur. İBB ve Milli Eğitim Müdürlüğü arasında 2006 yılında imzalanan bir sözleşme vardı, biz bunu 5 yıllık bir mücadele sonucunda Danıştay’da iptal ettirdik. O protokol nedeniyle ,Üsküdar Belediyesi çok pişkin bir şekilde sanki orada bir temizlik yapacakmış gibi, “biz orada temizlik yapacaktık ama gönüllüler bu protokolü iptal ettirdiler bu nedenle biz hiçbir şey yapamadık” diyor. Bu külliyen yalandır, hiçbir şey yapmadılar. Sadece dolan çöp konteynerlerini zaman zaman boşalttılar.
Belediyenin yapmaya çalıştığı şey şudur; “bütün güzel şeyleri Üsküdar Belediyesi yaptı ama tüm olumsuzlukların kaynağı ise gönüllülerdir” diyorlar. Bu çirkin davranışlarını aynen kendilerine iade ediyoruz.
Kimsenin onlardan seyir yeri, gözlem kulesi veya gölet gibi abuk sabuk şeyler beklediği yok. Halk Koru’nun koru olarak kalmasını istiyor. Sadece hizmet bekliyoruz. Üsküdar Meydanı’nı her yağan yağmurda su basıyor. Eğer halka hizmet etmek istiyorslarsa denize 10 metre mesafedeki meydanın su ile dolmasını engellesinler; ondan sonra başka yerlere burnunu sokmaya çalışsın Üsküdar belediyesi.
- Yani “Üsküdar Belediyesi önce temel belediyecilik hizmeti versin” diyorsunuz..
Tamamen öyle. Mesele cami yapmak filan değil, Belediye kendisiyle çelişiyor. Üsküdar’da acaba belediye dört tane camiyi neden sattı, bu sorunun yanıtını versinler.
'BİZİM TEK DERDİMİZ VALİDEBAĞ'
- Feral Hanım siz de Validebağ için birkaç yıldır mücadele ediyor ve burada yaşıyorsunuz. Bir gönüllü olarak bu problem çerçevesinde halktan beklentileriniz nelerdir?
Ben doğma büyüme Koşuyolluyum. Validebağ’a çocukluğumuzdan beri gönül verdik. Validebağ’ı bu güne kadar yaşadık, yaşattık ve yaşatmaya da devam edeceğiz. Ben Validebağ Gönüllüleri’ne 1,5 yıl önce katıldım. Bu benim için olmazsa olmazlardan oldu. Ağaçlardan, çiçeklerden , kuşlardan, börtü böcekten aldığım hazzı bu saatten sonra başka bir şeyden alamam. Torunumla devamlı olarak buraya geliyorum. Bakın Validebağ’ın Koşuyolu Kapısı’ndan girip İzciler Kapısı’ndan çıkarsanız bir çok kafeler, yapılar görürüsünüz. Cumartesi ve pazar günleri Huzurevi’nin orada düğünler yapılıyor; bu hem yaşılılarımızı rahatsız ediyor hem de doğal hayatı olumsuz etkiliyor. Bakın 120 çeşit kuşumuz vardı bu koruda şimdi yüz çeşide düştüğü düşünülüyor.Işıklar ve ses onları daha aşağılara itmeye başladı; yaşam alanları daraltıldı.
Burada yapılacağı söylenen çılgın projede Arif Bey’in dediği gibi yürüme alanı boyunca kafeler, seyir terasları ve göletler yapılacakmış. Eğer bu yapılırsa daha önce leyleklerimizin gittiği gibi diğer kuşların ve sincapların da gideceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
- Peki ama nereye kaçacaklar? Burası İstanbul’un ortası ve bu koruluğun etrafı betonarme binalarla dolu...
İnanın bu kuşlar, Koşuyolu’nda küçücük bahçesi olan bir evimiz var, sanırım oraya gelecekler!
Halktan beklediğimiz şey son derece basit; yeşile ve doğaya duyarlı olsunlar ve bizimle beraber “bu gidişe dur demek için” görev alsınlar. Bu betonlarla dolu yerde evlerinden çıkıp Validebağ Korusu’nda yürürken duyacakları kuş seslerinden alacakları hazzı sanırım başka hiçbir şeyden alamayacaklar.
Bizi korkutan şudur; bu parsele  yapılacak olan inşaat Validebağ’a doğru genişleyecek. Burada yaşayan halkı sessiz tepkilerini gösterecek buraya sahip çıkmaya çağırıyoruz.
İnşaat başladığında o kamyonlar kepçeler dar yolları kullanamayacağı için validebağ Korusu’nu kullanarak buraya ulaşmaya çalışacak.
İmza kampanyası sırasında parkta türbanlı hanımlarla konuştum. Önce bir anlam veremediler ama onlara anlatınca bizi anladılar ve destek için imza verdiler. Bu bir “yeşil” davası ve sonuna değin sizinleyiz” dediler. Bu bizi elbette çok mutlu etti. Ben son olarak “bizim tek derdimiz Validebağ ve Validebağı beraber kurtaralım” diyorum.
'BURADA İŞLENEN BASİT BİR SUÇ DEĞİL'
- Ali Bey, Hem Acıbadem Halk Dayanışması kurucularındansınız hem de yine aynı arkadaşlarınızla kurduğunuz Acıbadem Dayanışma Derneği Başkanısınız. Validebağ Korusu Acıbadem’le Doğu sınırı boyunca komşu ve burada olacak herşey Acıbademlileri de ilgilendiriyor. Bu konuda sizin de görüşlerini alabilir miyiz?
Öncelikle biz Acıbadem Halk Dayanışması’yız. Biliyorsunuz sizinle beraber kurduk ve yine sizin de  bildiğiniz gibi, aynı Validebağ Gönüllüleri gibi her platformda yasal haklarımızı takip ve gerekli her yerde temsil edebilmek için Acıbadem Dayanışma Derneği’ni kurduk. Bizim derneğimiz ulusal kimliğimize saygılı, Cumhuriyet’in değerlerine ve Mustafa Kemal’e inanan arkadaşlarımız tarafından kurulmuştur.
Validebağ bizim de önceliklerimiz içindedir. Bu nedenle Validebağ Gönüllüleri’nin hukuksuzkuklara karşı verdikleri dimdik, kararlı mücadelelerini destekliyoruz. Burada sonuna kadar destek vereceğiz. Burada işlenen basit bir suç değil, cinayettir ve biz buna karşıyız.
Acıbadem Dayanışma Derneği ve Acıbadem Halk Dayanışması olarak sadece bu civarda yaşayan Koşuyolıu, barbaros ve Acıbadem Mahallesi halkını değil, tüm istanbulluları Validebağ Gönlüllülerinin başlattığı bu mücadeleyi desteklemeye çağırıyoruz.
Kimsenin korkmasına gerek yok, bu mücadelemiz hem haklı hem de meşrudur. Mahalle sakinlerimizi, komşuşarımızı buraya kadar gelerek,çadırlarda bu soğukta direnenen gençleri bir bardak sıcak çayla da olsa desteklemeye çağırıyoruz!
Halkı bu projeyle galeyena getirmeye çalışan bir belediye başkanı var. Hilmi Türkmen’in derdi burada aslında cami yapmak filan değil. “Validebağ Projesini nasıl geliştirebilirim ve buradan nasıl rant elde edebilirim” diye düşünüyor.
Kubilay Kızıldenizli
http://www.aydinlikgazete.com/mansetler/55890-yesili-koruyoruz.html

Aydınlık Söyleşileri

Başbakan’ın açıkladığı ‘yapısal dönüşüm’ programını değerlendiren Aziz Konukman, bu programın 13 yıldır uygulanan ekonomi politikasının iflasının itirafı olduğunu söyleyerek, AKP’nin kamucu bir politika yürütmeyeceği, ama kitlelerin bu konuda hükümeti zorlaması gerektiğini belirtti
azizkonukmanekonomiGazi Üniversitesi İİBF İktisat Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aziz Konukman ile Başbakan Davutoğlu’nun açıkladığı “Yapısal Dönüşüm Programı’nı” konuştuk. Açıklanan programda maddi hatalar olduğunu söyleyen Konukman, bu programın aslında AKP’nin 25 maddeden oluşan başarısızlıklarının bir listesi olduğunu belirtiyor. AKP’nin bu programı uygulayamayacağını belirten Konukman, ‘Bu aslında uyguladıkları 12 yıllık programın iflasının itirafıdır’ demektedir.
- Başbakan Davutoğlu’nun açıkladığı yapısal dönüşüm programı ile ilgili görüşlerinizi alabilir miyiz?
Bir kere program yeni bir program değil. Başbakan bu programla birlikte 2018 hedeflerini açıkladı. Bunlar da yeni değil; tuhaf bir durum değil mi bu?
Siz de biliyorsunuz 2013 Temmuz’unda genel kuruldan geçti. Ağustos ayında da toplumun haberi oldu. İşte bu 25 proje burada geçiyor. Üstelik bu programın eylem programı Kasım 2013’te açıklanmalıydı. Çünkü aynı tarihlerde 2014 yılı programları açıklanacaktı. 2014 yılı programı da 10. Kalkınma Planı’nın 1. yılına karşılık gelecekti. Çünkü 10. Kalkınma Planı 2014-2018 yıllarına karşılık gelen beş yıllık plandır. Bu programın ilk yılı da 2014 yılı programı, ama bakıyoruz bu eylem planı ne zaman açıklanıyor, çok tuhaf bir biçimde 6 Kasım 2014. Oysa Kasım 2013 yılında açıklanmalıydı. Üstelik 9 tanesi değil 25’i birden açıklanmalıydı. Çünkü eğer siz bir dönüşüm planı açıklıyorsanız bunun eylem planları Kasım 2013’te hazır olmalıydı.Üstelik toplam 25 projenin 16’sı açıklanmadı. Ne zaman açıklayacaklar? “Efendim işte bir takvim veremiyoruz ama en kısa sürede açıklayacağız” deniyor. Yani seçimlere kadar açıklanacak. Aslında bu seçimlere yönelik olarak bir algı yönetimi yapılıyor. Burada işte “AKP’nin elinde yepyeni projeler var” diyerek bir seçim propagandası haline getirecekler.
- Peki 2014 yılı programında bu projelerden bahsediliyor mu?
Tek bir kelime bile yok. Oysa yapılması gereken bu projeleri madde madde açıklamaktır.2014 yılı programında yok, ama 2015 yılı programında var. Bu da çok doğal. Kasım 2014’te siz programı açıklarsanız ancak 2015’te eylem planını açıklarsınız.
- Peki bu açıklanan program gerçekçi mi? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
En basitinden 2018 yılı hedeflemeleri üzerinden bir değerlendirme yapalım. Alay konusu oldu ama 2018 milli gelir rakamlarını size vereyim. 2018 yılında planlanan milli gelir 971 milyar dolar.
- İki Milyar TL gibi...
Evet... Nerede açıklandı bu? Orta vadeli planda... Başbakan ne dedi “1.3 Trilyon dolar” dedi. Bu yüzde 30’dan fazla artış demek. Genellikle dolar bazında milli gelir 3 veya 5 puan artmış. Peki bir yılda yüzde 30’dan fazla artış mümkün mü? Hayır! Zaten Başbakan Meclis’te konuşurken “dolar kuru tahmini bizi yanılttı” demiş.
- Bir ülke bir yılda yüzde otuz büyür mü?
Böyle şey olur mu, neden gerçekçi rakam vermiyorsunuz? Olay şu; 2018 dolar kurunu tahmin ederken 1.97 kabul edilmiş oysa dolar şu anda 2 TL’nin üzerinde. 2014-15-16-17-18 orta vadeli programda 2017 için ortalama oran 2.18 verilmiş. Yani planlarına uymuyor. 1.97 hedefinin gerçekçi olmadığını kendileri de kabul etmiş oluyorlar.
Burada tuhaflık şu, 8 Ekim’de Resmi Gazete’de yayımlayarak bir orta vadeli program hazırlıyorsunuz, orada milli geliriniz için 971 Milyar dolar vererek bir yıl sonrası için 1.3 Milyar dolar bir milli gelir hesabı yapıyorsunuz. Yani Başbakan orta vadeli plana imza attığını unutmuş gözüküyor. Bu durumda 8 Ekim’de yayımlanan orta vadeli program 10. Plan hedeflerinin çöpe atıldığını gösteriyor.
- Devletin ekonomideki rolünü artıracak, yeniden üretim ekonomisine geçecek bir program uygulayabilirler mi? Çünkü biliyorsunuz “ithalata dayalı bir programdan yerli kaynaklarla yapılacak üretime dayalı bir ekonomiye geçişi” amaçladıklarını açıkladılar. Bunlar birbirine zıt iki ayrı ekonomik program. AKP bunu yapabilir mi?
Tamam ama şimdi ikinci soruya geçmeden önce, birlikte şuna yanıt verelim. 25 tane program açıkladılar. Ne dediler sağlıkta dönüşüm, eğitimde dönüşüm ve kentsel dönüşüm gibi projelerle bizi dünya ekonomisine eklemlemeye çalışan ve kamu hizmetlerini ticaretleştiren uygulamalar yaptılar. Neoliberal politikaların kamu hizmetlerine yansıyan kısımlarıydı bu uygulamalar. Bizi özetle dünya ekonomisine bir entegrasyona sürükledi. Dolayısıyla bundan sonra açıklanacak programların da bunlardan farklı olmayacağı çok net. Hani “perşembenin gelişi çarşambadan bellidir” diye bir laf vardır. Manzara budur, farklı bir sonuç beklenemez.
BU PROGRAM AKP’NİN İFLASININ İTİRAFIDIR!
Bu program AKP döneminin başarısızlığının listesidir. Şimdi yine 25 projeye dönersek. Eğer 25 tane proje açıklıyorsanız aslında bu 25 tane sorun alanı var demektir ve 12 yıllık uygulamalarınızın iflas ettiğini de söylemiş olursunuz. Öyle değil mi? Meselal açıklanan 9 projeden bir tanesi olan “ithalata olan bağımılılığı azaltılmazı programı” . Bu “ithalata olan bağımılılığı 13 yıllık iktidarımda ben yarattım” demektir. Şimdi “söz veriyorum bunu azaltacağım” diyorsunuz. Bu aslında iflas!
Başka mesela “yerli kaynaklara dayalı enerji üretimi” diyorsunuz. Demek ki 13 yıl içinde ham petrole dayalı bir enerji üretimi sistemi kurmuşsunuz. Gelinen nokta bu. Şimdi diyorsunuz ki “siz, bundan sonra yerli kaynaklara dayalı olarak enerji üreteceğim”. Bu da iflastır.
Mesela buna ek olarak “sağlık endüstrisinde yapısal değişim yapacağım” deniyor. Sağlığı bir endüstri olarak görüyor. Oysa sağlık hizmeti bir endüstri değil, kamu hizmetidir. Sizin “her yurttaş sağlık hizmetinden ücretsiz yararlanır” demeniz gerekir. Yine “Sağlık Turizmi” deniyor. Yani her şeyi ticarileştiriyorlar.
Mesela “Üretimde Verimliliği Arttırma Programı”...Bu ne demek? Demek ki siz “üretimde verimli işler yapmıyorsunuz” demek. AKP döneminde bu başarılamamış demek. Bu bir itiraftır!
Yani biz iflas ettik, bunu itiraf ediyoruz demektir.
Bu şu demek aslında. Sıcak paraya dayalı model iflas etmiştir.
ULUSLARARASI SERMAYE ÇEVRELERİNE BAĞLI
- Sıcak paraya dayalı model iflas etmiştir derken çok net ifade ettiniz.
Ben aslında buna sıcak para demiyorum afyon para diyorum. Dolayısıyla AKP enteresan bir biçimde kendi başarısızlıklarının bir listesini yapmış ve bundan sonrasında da “ben bunları düzelteceğim” diyor. Elbette çok net bir şekilde görülüyor ki bunun hiçbir inandırıcılığı yok.
- AKP 12 yıldır uyguladığı “afyon paraya” dayalı bir ekonomik programın tersini uygulayabilir mi? Son olarak, ülkemizin geleceğinde halkçı devletçi veya karma bir ekonomik sistem görünüyor mu ?
Bu tabii, uluslararası sermeye çevreleriyle AKP’nin birlikte alacağı tavrı birlikte ele almak gerekiyor. Uluslararası sermaye çevreleri “AKP’yle beraber devam edeceğiz” demezlerse, AKP’nin en azından şunu görmesi gerekiyor; halkın oylarıyla iktidara a gelebilirler dolayısıyla mecburiyetten bir seçenek arayışına girmeleri gerekecek. Çünkü mevcut yolla devam etme şansı yok. Neden? Çünkü biliyorsunuz Avrupa merkez bankası ABD’nin tersini yapıyor, tahvil alımına başlıyor. Japonya’da öyle. Burada ciddi anlamda kaynak olacak. Dolayısıyla AKP’nin beklentisi: Tekrar sıcak para gelecek. Bu nedenle kurlar hala olması gereken yerde değil. Oysa bu paraların FED’in tahvil alımını sonlandırmasından sonra ortaya çıkan paranın, likiditenin Amerika’ya gideceğini gösteriyor. Siz politik kriz yaşayabilecek bir ülkeye, yakın zamanda bir seçim olacak ve jeoplolitik riskler taşıyan bir ülkeye neden para gönderesiniz? Suriye’de ne olacağı belli değil, IŞİD meselesi var. Böyle zamanlarda sermaye hareketleri güvenli limanlar arar. Japonya ve Avrupa’daki paralar böyle zamanlarda faizlerde yükseldiğinde ABD’ye gider. Dolayısıyla kısa zamanda para gelmeyeceği belli, bu durumda ABD ile de ilişkilerde gevşeyince ve bir çıkışta olmayınca AKP zorunlulukların da getirdiği koşullar nedeniyle, yıllarca sosyalistlerin söylediği programlara en azından sempatiyle bakabilir, ama bunu uygulayama şansı yok denecek kadar azdır. Çünkü AKP bir koalisyondur, aynı zamanda sermaye sınıflarının da bir koalisyonudur aslında.
PROGRAMIN DOĞRU YANINI DESTEKLEMEK AKP’Lİ YAPMAZ
Dış bağlantılar koptu, BOP çöktü. Bu durumda niyetlenecektir ama bunu yapabilme gücünü kendisinde bulamayacaktır. Burada soldaki kesimlerin AKP’yi zorlaması , AKP’nin yapamayacağı şeyleri ondan istemeye devam etmesi lazım. Yani “ithalata bağımlılığı azaltın programı biz de destekliyoruz, buyurun hodri meydan” demesi lazım. “Yurtiçi tasarrufların artmasını biz de destekliyoruz, buyurun yapın” demesi lazım. Mesela “israfın önlenmesi”. Kim itiraz edebilir? Ama AK Saray’ı yaptırmış, uçak almış ve inanılmaz debdebeli bir hayatı yaşayan bir üst yönetimin israf içinde olduğu bir partiye kitleler, Allah aşkına hiç inanır mı? İnandırıcılığı da yok ama ne olursa olsun emekten yana güçlerin bu dönüşüm programı içinde doğru olan kısımları desteklemesi, AKP’den yana olmaları anlamına gelmez. Böylesi bir durum en azından doğru olan bir programın AKP tarafından uygulanamayacağını kanıtlamaktır. Bence tutum bu olmalı.
Kubilay Kızıldenizli
http://www.aydinlikgazete.com/mansetler/57500-prof-dr-aziz-konukman-akpnin-programi-25-alanda-iflas-edildigini-gosteriyor.html