28 Ocak 2009 Çarşamba

"Vefa Üzerine"

Amımsadıkça hala gözlerim dolar. Henüz ilkokula dahi gitmiyordum. Köpeğimiz Kont belediye tarafından zehirli kıymayla zehirlenmişti.
Kucağıma aldım ama sığmaz ! Kalbi bugün bile hala kucağımda atar; takatsiz ve yalvaran gözlerle bakmaktadır ama yapacak hiçbir şey kalmamıştır. Ben ağlarım, ağlar annem ve eve döndüğünde babam...
Ben işte kucağımda çaresizce çırpınan o köpeğin de ait olduğu canlıların soyundan geliyorum.
Vefayı ben onlardan öğrendim.
Köpeklerin vefayı ne kadar derinden hissettikleri bilinir. Hatta ölümü göze aldıkları da.
Tük Dil Kurumu sözlüğünde vefa "Sevgiyi sürdürme, sevgi bağlılığı" olarak tanımlanıyor.
Vefa sadece insanlar arasında yoktur. Vefa kendine, içlerinde sevgiyi yaratan tüm canlılar arasında yer bulur.
Sevgiyi sürdürme ve sevgi bağlığı için ölümü göze almak ancak şövalyelere yakışır ama işte kapınızın önündeki köpekler birçok şövalyeden daha güçlü hisseder vefayı. Ölür sizin için.
Vefanın ait olduğu sevgi salt sevgidir. Özelleşmemiştir. Geneldir. Sadece aşkı, çocuk sevgisini, arkadaşa duyulan sevgiyi tanımlamaz. Hepsini kapsar. Bu nedenle vefa tanımındaki "sevgi" kavramı çok özeldir. Eşsizdir.
Vefa "zor kararları" günlük yaşamında verebilenlerin duygusudur. Elinin tersiyle iter tüm olanakları; vefalısına ihanet etmemek için.
Vefa, dünya nimetlerine sırtını dönebilenlerin sahip olduğu şeydir. Bu nedenle mülkiyetsizdir.
Günlük çıkarları için arkadaşlarını satan iş arkadaşlarımı düşündükçe, bir köpeğin ruh dünyasının onda birine bile sahip olamadıklarını görüyorum.
Üzülüyorum.
Vefa, ilişki kurduğu kişinin, ilişki biçimine göre de özelleşir.
Aşık olduğunuz kişiye göstereceğiniz vefa farklıdır, arkadaşınıza farklı, anne babanıza farklıdır vefa biçiminiz.
Vefanın temelinde “emek” vardır ve aslında vefa işte sizin için sarf edilmiş olan o emeğe bağlılıktır.
Emek ve vefa iç içedir birbirine dönüşür ve yeniden üretir biri diğerini.
Ama en değerli vefa, emeklerini karşılıksız olarak verebilenlerin vefasıdır. Burada vefa taçlanır, kutsanır en ala mertebeye çıkar burada vefa.
İşte bu vefaya biz vefaların kraliçesi deriz ama asla kralı değil. Kralda otorite vardır çünkü ama kraliçede zarafet.
Vefaların zarif olanı budur. Emeklerini karşılıksız verebilenlerin sahip olduğu vefadır kıymetli olan.
Yurtları yurt yapan da karşılıksız ölenlerin çabası değil midir? Burada emek ölüme dönüşür, ölüm ise vatana. Vatan ise bizi yaşatır.
Aşkın yüce olanı, hiçbir karşılık beklemeden sevebilenler arasında olanıdır. Vefa ve aşk burada birbirine dönüşür. Buradan “zarif aşk” terimini de üretebiliriz. Zariftir ama güçlüdür doyurur tarafları sonuna değin.

Üniversiteye başladığımın ilk aylarıydı sanırım. Einstein ile ilgili bir kitapta okudum. Diyor ki Einstein "Günde yüz kez kendime iç ve dış yaşamımın yaşayan ya da ölü başka insanların emeğine dayandığını hatırlıyorum... Çok derinlere dalmadan günlük hayattan biliyoruz ki bir insan başkaları için vardır"

Bu vefanın toplumsal tanımıdır, gerçektir. Eğer siz başkaları içinseniz, başkaları da sizin içindir.
Vefa işte “başkaları için olanların" hissettiği ve sahip olduğu şeydir.
Vefa elle tutulamayandır, ama hissedilir.
Sevgiyi sürdürme sanatı, vefayı tanımlar.
Sevgilerin temelinde "saygı, vefa ve bağlılık" yok mudur?
Ben anneme vefamı şu sözcüklerimle dile getiririm. "Ben eğer düzgün bir adam olduysam, bu senin sayendedir" Bunu her söylediğimde gözleri dolar, ağlar; bendeki emeği gözyaşlarına dönüşür.


Bu satırları yazarken “stand by me” şarkısını dinliyorum. Bir çığlıktır bu şarkı,” benimle kal” der sevgiliye…Vefasına seslenir onun. Söyleyen sanatçının ses tonunda buluyorum bu vefayı ben… O sesin tınılarında aynı içtenliği, aynı vefayı, aynı bağlılığı ,aynı saygıyı görüyorum.

İmbikten süzülmüş bir yaşamın sese yansımasıdır onlar.

Hesapsız ve net !

25 Ocak 2009 Pazar

Mülkiyet Üzerine

Mülkiyetçilik

Gılgamış Destanı’nda okumuştum. Bu destandaki adı Utnapiştim olan Nuh Peygamber her canlıdan gemisine birer çift alarak türlerin devamlılığını sağlamak ister. Tufan gelmektedir acelesi vardır ama sıra “insan çiftine"geldiğinde onlara şu emri verir:
“Mülkiyeti Terk Et !”
Zaten mülkiyet suyun altında kalacaktır, zaten yanlarına hiçbir şey alamayacaklardır ama Nuh mülkiyet "hırsını", "kavramını" yeni dünyaya taşımak istemez.

Bunu yeni dünya için en önemli tehdit olarak görür.
Nuh Peygamber,o çiftten aldığı yanıttan emin olup hata yapmış olmalı .İnsanlığın o hala "mülkiyet bağımlılarının temsilcilerini" gemisine almış ve işte biz de onların devamı olarak yeryüzündeyiz. Hem de mülkiyetçiliğimizle birlikte.
Mülkiyet hırsının peygamberleri bile kandırdığını öğrenmiş oluyoruz böylece.
İçinde yaşadığımız sistem, mülkiyetin varlığı nedeniyle devam edebilmektedir. Muhtemelen Nuh’un yaşadığı dönemde de sistem mülkiyet üzerine kuruluydu ve sahip olma güdüsü olarakta tanımlayacağımız "mülkiyetçilik" insanlığın yaşadığı bütün acıların temeliydi o zamanlarda da.. Bunu Nuh Peygamberin davranışından ve kararlılığından öğreniyoruz.
Tanrı’nın temsilcisi peygamberlerin belkide en eskisi sayılan Nuh işte buna karşı çıkar. Yeni dünyada ne mülkiyetin kendisi ne de fikri olmalıydı. Çünkü mülkiyet Nuh’un yeni dünya, yeni yaşam tasarımı içerisinde yoktu.
Bakın bir tek hayvanlar çaresizdir, bir tek onlarda yoktur bu güdü. Nuh sadece insan seçiminde hata yapmış olmalı.
Kapitalizm mülkiyete muhtaçtır, varlık nedenidir ve ancak mülkiyetle kendisini yeniden üretecektir. Zenginlik bu "kavramla" el değiştirecek, tanımlanacak ve yasalar mülkiyeti korumanın yasaları olacak, envanterler ve onların defterleri insanlığın gerekinimleri için değil mülkiyetin izini sürmek için kullanılacak.
Ve feodal dönemde koca koca vatanlar kralın, padişahın, şahın mülkü olacaktır.
Görmüşsünüzdür mahkemelerde hakimlerin arkasında yazan “Adalet Mülkün Temelidir” yazısındaki “mülk” işte o padişahın mülküdür. Bu vatanın bile mülke dönüştürüldüğünün ne güzel bir kanıtıdır.
Bugün sokaklara bakınız ne görüyorsanız mülkiyetçiliğin sonuçlarıdır. Büyük zengin yaşamlarının da nedenidir, yoksulluğun da.
Sokaklarda yatan insanların da nedenidir, lüks otellerde yatanların da.
Sabahları soğuk havalarda,İstanbul’da trafik ışıklarında mendil satmak isteyen yaşlı teyzelerin de veya ipek mendillerle burunlarını sildiren zenginliğinde.
Ve mülkiyet o kadar ileri giderki sonunda bedeni bile mal haline getirir ve sattırır.
Mülkiyet bu zıtları içinde barındırırken aslında tüm tarafları satın alır.
Ne kadar mülkiyetiniz varsa, o kadar satılmışsınızdır gerçekte.
Mülkiyet insanı bağlar, köle yapar; et yiyen drosera bitkisinin kokusunu salıp avını kendine çekmesi gibidir. Yer,ezer, tüketir,kırar.
Mülkiyet insanlığın ne kadar paylaşımla ilgili değerleri varsa hepsini unufak eder, yoklaştırır.
Kardeş bile, insanın ürettiği en güzel duygulardan biri olan “kardeşlik” duygusunu mülkiyete feda eder.
Eşler birbirlerinden saklar banka hesaplarını, tapularını, yatırımlarını böylece aileyi ezer.
Ve mülkiyet insanlığın insanca yaşamasını ezer, asıl tehlikesi budur.

Bunlar geldi aklıma Nuh’un “Mülkiyeti Terk Et” emrini anımsadığımda.
Özgürlüğünden vazgeçenlerin, barbarların, katillerin buluşudur mülkiyet.
Çocuklarımız iyi okullarda okusunmuş, başımızı sokacak bir evimiz olsunmuş, işten atılırmışız, arabaymış…
Hepsi detay.
Ve hepimiz işte o mülkiyetin emrindeyiz.
Ne acı.
Nuh’un onbin yıl önce keşfettiği bu insanlığın en korkunç düşmanını hala görememek.
Yuh olsun yaşamlarımıza, evsiz çocuklar için ürkek gözleri için onların,
Yuh olsun yaşamlarımıza bedenlerini satan,metalaştıran çaresiz kadınlar için
Yuh olsun yaşamlarımıza vicdanlarımızı mülkiyete sattığımız için.

Yuh Yuh Yuh Yuh...!


20 Ocak 2009 Salı

Yazı Üzerine Bir Deneme




“Yazı”

Evet evet bu "yazının" başlığı sadece "yazı"..
Bana göre yazı ile biz fanilerin tek taraflı bir ilişkisi var. Biz varetttik onu ama o yönetir bizi.Yani gidici olanla kalıcı olan arasındaki adil olmayan bir ilişki. Ben bu ilişkinin ne kadar çok boyutlu olduğunu size anlatacak değilim. Çünkü zaten o kadar "derin" değilim ve zaten bilsem de söyleyemem.
Ama belki ilginizi çeker diye bendeki iz düşümünü size aktarayım.

Benim yazıyla tanışıklığım hepimizin de olduğu gibi "öğrenmekle" başladı. Benim dönemimde okula başlama yaşı 7 olmasına rağmen anneme "posta" koydum, boyum posumda uygun bulunduğundan Necatibey İlkokulunun sevgili müdürü beni 6 yaşında kabul etti. Kabul etti etmesine ama "algılama, kavrama, öğrenme " zinciri sadece "algılama" düzeyinde kaldığı için o muhteşem "kırmızı kurdelenin" sınıfın en sonunda takılan embesillerinden biri oldum. Ama hala o kutsal kurdele takma töreni sonrasında bile tam olarak okuyabiliğimden emin değilim..

Sonra o güzelim mektuplar var sırada ve yazıyı ben asıl o zaman sevdim. Dayı ve teyze çocuklarımdan gelen mektuplar...Sonra arkadaş mektupları, askerlik mektupları...Babamın ben askerdeyken yazdıkları ve dedemin babam askerdeyken gönderdiği mektuplar...
Evet ben yazıyı işte o mektuplarda sevdim...



Esasında hergün aynı saatte aynı postacı amcamızın getirdiği mektup değildi beklediğimiz ; o sihirli zarftan çıkacak ve el emeği ve sevgi dolu karınca kıvamında dizilmiş sözcüklerdi.

Okuyamadığımız için zaman zaman kızdığımız ve anlamak için adete kokladığımız yazılardı.

Hele de aşk mektubuysa -ki maalesef benim posta kutuma hiç düşmedi, bu konuda başkalarının yalancısıyım- hele de bir iki damla gözyaşı kurusu varsa yazının üzerinde ve hele de kırmızıya boyanmış dudaklarla öpülmüş rujlu yazılarsa onlar… Merak ediyorum ,acaba hala böyle mektuplar yazılıyor mu gençler arasında? Bir de lisede yüzlerine söyleyemediğimiz için aşklarımızı, o küçücük ilan-ı aşk notları var ki, en sevimlileri onlardı.
Bir tanesi cebimde paralandı eline veya kitabının arasına koyamadığım için ve sadece ilk ve tekti benim ilk aşk şifremi taşıyan.

Sonra sınav yardımcısı türüne ait olanları var ; "kopya" şifresi olarak biçim değiştirmişlerdir..."Ayy ben hiç yapmadım" diyenler birer pinokyodur aslında ve bu şifrelerin en kıymetlisi olanlar kızların bacaklarına işlenenleridir ve bu gözler hayranlıkla onları izlemiştir.

Yani eğer yazı yazmayı biliyorsanız ve biraz da kaleminiz "kırıksa",biraz yazınıza makyaj yapabiliyorsanız işte bu insanlığın baltadan sonraki en eski silahını istediğiniz yerde kullanabiliyorsunuz demektir...

Kimi koyunları saymak için çizgileri dizer yan yana, kimisi işte bir Shakespare olmuştur ama en güzeli de "mektup alan" olmaktır..Yani bir yazının sizin için yazılmış olmasıdır önemli olan ve eğer bir kitabın "ithaf" edilmesi kadar da şanslıysanız ve seviliyorsanız yazar tarafından, zaten siz eşiği aşmışsınızdır demektir.

Mahçup adamın aşkı yazının ardında gizlidir ve “hedef kişinin” iyi bir "satır arası" okuyucu olmasını gerektirir. Çünkü bırakalım açık açık söyleyebilme becerisini, bunu yazıya bile dökerken sıkılır, sağa-sola sapar ve çiçek tozunu anlatmak için bile arıdan bahseder ve hatta koloniyonel yaşamından onların ...

Çünkü içindeki bütün gözenekleri "çamurla sıvanmıştır" mahçup adamın ve su gereklidir bunu çözmek için...Ama kıraçtır her yer işte, su kuyuları kurumuştur veya olanları da düşman kızılderililer zehirlemiştir.

İşte böyledir insan yaşamında yazının yeri...Edebiyatta vücuda gelmesinde, bilimin kavranmasında aracı olması önemli değildir.Zaten bilimle kaç kişi haşır neşir olacaktır? Bilimin ürünlerini kullanmak yetecektir insanoğluna ama içinde duyguların ışık hızıyla uçuştuğu mektuplar asıl gereksinimidir onun.

Ata nal ve yem gereklidir...Eyer ve gem ise biniciye lazımdır ve bizim için yazı işte o "nal" dır, "yem" dir ve binici bilimle uğraşırken biz yaşamın içine dalmış, harflerin farklı dizilimlerinin yol açtığı anlam çeşitliliğinin keyfine varırız.

Bir de internet var, başka bir mevzu o...Sanal aşkların yazılı sanal mekanıdır ve tüm gücünü yazıdan alır.Biliriz ve eleştiririz “iyi” orada “ii” dir, “söyle” “söle” ve “aşk” ise “asch” dır ama işte bu sadece bir biçim değişikliğidir ve post-modern bir aşkı taşır.

Bir de " yalnız dalganın üzerindeki boş konseve kutusu var", diğer yalnız dalganın getireceği diğer kutuyu bekleyen...İşte o kutu ki, içinde şifrelerin yazıldığı minicik bir not barındırır. Şanslıysanız dalgaların arasından görür ve tutarsınız kulpudan, açar okursunuz size yazılan notu.

Siz,en son ne zaman aldınız ,zarfı sevgi ve "dil" ile ıslatılarak kapatılan böyle bir mektubu?

Ben anımsamıyorum...

Aramızda belki anımsayan vardır veya yoktur... Belki de bu yazıyı okumayı bitirdiğinde "postacı" amca zili çalıp uzatacaktır kendisine.

Kimbilir

Bir İmaj Operasyonu'nun Yakışıklı Çocuğu

“Barack Obama”
Bir İmaj Operasyonu

Ne kadar mutluyuz, ne kadar mutluyum anlatamam, Barack Obama’mız, bizim Barack’ımız artık “büyük devletimiz”, dünya barışının ve demokrasisin kalesi, yaratıcısı ABD’ nin bugün yeni başkanı oluyor.
Belki bu satırların yazıldığı sıralarda yemin törenini bitirmiştir bile !
Artık sadece siyahilerin veya düpedüz karaderili ezilen kardeşlerimizin değil, ezilen halkların oval ofisteki temsilcisi ve hatta yaptırım gücünü elinde tutacak olan kudretli başkanı olacak Barack. Bakın babaannesi onu Kenya’dan bile uyarmıyor mu

Heey korkun ABD derin devletinin savaş ve işgal çığırtkanları, petrol, enerji, ilaç, bilişim temsilcilerinin kongre üyeleri… Pentagon, Pentagon beni duyuyor musun beni ! Çağır askerlerini ana vatanlarına. Balkanlardan, Irak’tan, Afganistan’dan ve adını bile bilemediğimiz üslerini kapat artık; bak söylemedi deme Barack Ağbimiz döver seni, kapatır seni ha !
İnanın yazılı ve görsel medyayı izlediğimde şu yukarıda aktarmaya çalıştığım duyguları hissediyorum ve hatta o filmlerini izlemekten zevk aldığım o koca koca sinema sanatçılarını, edebiyatçılarını izleyince ,bizim Barack’ın başkanlık kutlama töreninde “utandım”, “tıkandım” ve dedim ki ABD işçi sınıfı devrim mi yaptıda biz duymadık(!)

Hatırlayınız, ABD’ nin reytingiyle ilgili tüm dünyada yapılan anketler artık ABD’ yi yöneten şirketlerin kirli emellerini bize gösteriyordu ; amaç dünyada demokrasi inşası değil, refahı hiiç değil ama petrol , her türden enerji ve ticaret yollarının kesin denetimi ve ABD mal ve hizmetlerinin serbest dolaşımı için ulus devletlerinin birer uydu haline dönüştürülmesiydi.
Artık başta Latin Amerika ,uzak Asya ve güzel ülkemizin insanlarında gelişen ABD karşıtlığı ve bunların yol açtığı sorunlar artık ABD yönetici sınıflarının temel sorunu olmuştu.

Bizim Barack’ la birlikte sadece “ bir deri değiştirme” operasyonu yapılıyor. Daha önce savunma ve dışişlerini siyahilere devereden ABD artık vites büyüterek başkanlığa da bir siyahı getirerek ne kadar eşitlikçi, ne kadar humanist bir ülke olduğunu kanıtlamaya çalışıyor…
Baksanıza kendi ülkelerinde bile sistemden kopan siyahlar nasıl çılgınca ABD demokrasisini alkışlıyorlar..Martin Luther King’le karşılaştırıyorlar Barack’ı….Oysa onun kestiği tırnağının bir tek “atomu” bile olamazken..
Hatırlarsınız Türkçe adı pirinç olan Gonzalize Rice’ı, bu hanıefendi bir siyah olarak ABD derin devletinin en saldırgan Dış İşleri Bakanı olarak Bush’un kabinesindeydi ve Irak’taki ölümlerin birinci derecede sorumlusu olarak tarih yazacak onu da.. Oysa bir siyah Dış İşleri Bakanı olarak atandığında ne kadar da barışçı mesajlar eşliğinde tanıtıldı dünyaya..
Peki Colin Luther Powell için ne diyeceğiz…Harlem’de doğan ve Jamaikalı göçmen bir siyah ailesinin çocuğu olarak Birleşik Devletler’in ikinci adamı olmasına … İşte bu Powell,Irak işgalinden Yugoslavya’nın parçalanmasına kadar giden bir süreci yöneten ABD derin devletinin emrindeydi.
Emperyalizm “deri” değiştiren bir yılan değildir ve sistemler deri değiştirir gibi de değişmezler. Sistemler derin sancılarla değişirler, aynı doğum gibi acılı ve umutla.
Bugün Barack Obama, ABD derin devletinin yapacağı operasyonlarının bir kapatıcısı olarak hazırlanmış bir imaj operasyonun ürünü….
Ve savaşın durdurucusu değil ama arrtırıcı işlevini maskeleyecek bir katalizörüdür.

Evet o Oval Ofis var ya o Oval Ofis, bir gün barış ve kendi halkının refahı için çalışacak ve devletlerle eşit ilişki geliştiricek yöneticilerini ağırlayacak. Çünkü kapitalizmin ABD halkına bile sunacağı bir gelecek yok.
Bu temsilciler Abraham Lincoln, Martin Luther King ve Jack London'un geleneğinden gelenlerden olacak.
Ve bu temsilciler bir imaj operasyonuyla değil bir halk hareketiyle gelecek. Sosyal literatürde bunun sihirli bir adı var ; Devrim. ..Güler gibi oldunuz değil mi, görüyorum bunu...

Bu sihirli sözcüğü duymayanınız var mı, peki inanmayanınız, "böyle gelir böyle gider diyeniniz" ve devrimi dünyanın geleceği açısından gereksiz bulan peki?

Belki de vardır,

Kim bilir….

18 Ocak 2009 Pazar

Ölümünün 93. Yıldönümünde TEVFİK FİKRET


“BEN İNKILAP RUHUNU FİKRET’TEN ALDIM”
MUSTAFA KEMAL


Ülkemizde cumhuriyeti görmemiş olupta, onun kurulması için ülke aydınlarını Namık Kemal ve Tevfik Fikret kadar etkileyen başka aydın bulamazsınız.
Namık Kemal 1800’ lü yılların sonuna doğru yazdığı şiirlerle “padişah mülkünü” vatan toprağına dönüştürmüş, yani millete ait kutsal topraklar haline getirmiş ve yüzyıldan uzun süredir bu nedenle “Vatan Şairi” olarak anılmayı haketmiş ve buna karşılık hayatını Malta’da zindanda geçirmiştir.Namık Kemal’in suçu sabitti;Padişaha ait olan topraklar nasıl milletin malı olabilirdi?
Tevfik Fikret ise padişah mülkü olan topraklar üzerinde, “kul” olarak yaşayan halkın özgürleşerek “millet” haline dönüşmesi için şiirler yazmıştır.Çünkü hem Osmanlı yurdu padişahın malıydı, hem de üzerinde yaşayan halk! Bir köyün üzerindeki insanlarıyla satılması nasıl feodal beyin inisiyatifiyse, ülke de aynı kaderi padişahın vicdanında yaşıyordu.
İlhan Selçuk “Bir mülkün vatanlaşması, bir ümmetin milletleşmesi gerçekleşebilirse ‘yurttaş-kişi-birey-insan’ ortaya çıkabilir” diyor. “Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği” kitabına yazdığı önsözde. “ Tevfik Fikret bu yolda çok şaşırtıcı biçimde daha da ileri gidiyor” diyerek aşağıdaki dörtlüğü örnek olarak veriyor.

“Toprak vatanım, nevi beşer milletim .. insan
insan olur ancak bunu izanla inandım
Şeytan da biz cin de; ne şeytan ne melek var
Dünya dönecek cennete insanla, inandım”

Tevfik Fikret dünyanın cennete insanla döneceğine inanır.Onun büyüklüğü insana verdiği değerdedir.İnsanın, padişahın kulundan , insana dönüşümün şiirlerini yazar.Yani cumhuriyete vatandaşlık bağıyla bağlı “ Özgür İnsan” şiirleri yazar.
Namık Kemal bir şiirinde şöyle belirtir;

“ Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini
Yoğimiş kurtaracak bahtı kara annesini”

Mustafa Kemal, yıllar sonra daha Balkan Savaşları’yla ülke yıkılırken ,bir toplantıda bu şiiri değiştirerek şöyle okur:

“ Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini
Bulunur kurtaracak bahtı kara annesini”

Ama daha buna zaman vardır ve zaman çoğu kez bekletir ama gelir.Bu arada önemli olan gelen zamana hazırlanmaktır. Atatürk’de aynen öyle yapar ve hazırlanır.
Tevfik Fikret ve Namık Kemal bu güzel “ Vatan ve İnsan” şiirlerini yaza dursunlar, bir yerlerde işte bu “ sarışın ve mavi gözlü çocuk” bu şiirleri ezberleyerek, gelmesi gereken “O Tarihi An’a” hazırlanmaktadır.
Tevfik Fikret ve Mustafa Kemal karşılaşmamışlardır.Ama Mustafa Kemal yıllar sonra şöyle der “ Ben Fikret’e yetişemedim.Onun sohbetinden istifade edemedim.bunun için kendimi bedbaht sayarım.Ama, bütün eserlerini okudum.Bir çoğu da ezberimdedir.O hem büyük bir şair, hem de büyük insandı...” demiştir.Ölümünden çok kısa bir süre önce de Tevfik Fikret bir arkadaşına şunu söylüyordu “ Ah, şu Gelibolu’daki miralayı bir görebilsem ... tanıyabilsem.” Ama Fikret'in bu dileği gerçekleşemedi.
Çoğu kez bizi etkileyen, bizi biz yapan insanlarla karşılaşmayız.Romanlar, kitaplar, şiirler okuruz.Bu okuduklarımız “bizi biz” yapandır.Nasıl biz cumhuriyet kuşakları, çağdaş romancı ve şairlerden etkileniyorsak, Mustafa Kemal de aynını yaptı.
Tevfik Fikret’in şiirlerini ezbere bilen Atatürk’ü , Kurtuluş Savaşı’nı örgütlemek için geldiği 27 Aralık 1919 günü Ankara’da bir süpriz beklemektedir.Halkın sevgi gösterisi eşliğinde Ankara’ya girer. Geldiği yolda kilometrelerce sağa sola atlarının üzerinde dizili, ellerinde kılıçlarıyla selam duran seymenleri görür. Arabasından iner, seymenlere dönerek gür bir sesle:
-“ Merhaba efeler !”
Seymenler hep bir ağızdan;
-“ Sağol Paşa Hazretleri”
-“ Arkadaşlar buraya nasıl geldiniz?”
-“ Millet yolunda kanımızı akıtmaya geldik!”
- Fikrinizde sabit misiniz?
- Andolsun !!!

Fakat asıl etkileyici ve Mustafa Kemal’i gözyaşı içinde bırakan bu sahne değildir. Asıl sürpriz olan, Ankara Sultanisi öğrencilerinden Munir Müeyyed'in, Atatürk’ün karşısında hazır durup , Atatürk’ün çok sevdiği Tevfik Fikret’in Ferdâ (yarın) şiirini okumasıdır;

Ferdâ senin; senin bu teceddüd, bu inkılap…
Herşey senin değil mi ki zaten?… Sen ey Gençlik!
….
Sönsün müebbeden o cehenem; senin bugün
Cennet kadar güzel vatanın var; şu gördüğün
Zümrüt bakışlı, inci şetaretli kızcağız
Kimdir bilir misin? Vatanın
….
Gençler, bütün ümmid-i vatan şimdi sizdedir.
Herşey sizin, vatan da sizin, her şeref sizin

Tevfik Fikret’in Ferdâ (yarın) şiirindeki işte bu gençlik, bu ülkeyi bundan 85 yıl önce kurtararak ülkenin gerçek “ yarını” olmayı haketmiştir.
Belki de bugün yine bir yerlerde belki sarışın mavi gözlü, belki esmer kahverengi gözlü bir başka çocuk , başka vatan ve millet şiirlerini ezberliyordur bir yerlerde.

Kim bilir…?

17 Ocak 2009 Cumartesi

TÜRK TÜTÜNÜ

Türk Tütünü'nden Dersler

Siz hiç kıraç arazide yürüyen bir katır gördünüz mü? İşte bir katır uzun yeleli gösterişli atlar arasında nasıl görünüyorsa, evet evet işte Türk Tütünü böyle görünür tütün familyası içinde. Akrabası olan diğer tütünler iri yapraklı, parlak ve uzundurlar ama o değildir... Güçlüdür ama gösterişsiz,küçücük yapraklıdır ama aromaca zengindir.Onun zenginliği içinde gizlidir. "Görünüş ilk sözü söyler, içerik son sözü"nün kanıtıdır adeta.
Türk Tütünü'nü eğemezsiniz,kırılılır ! Evet aynı kendini yetiştiren bu ulusun genlerini almış gibidir. Üniversitede değerli Ayhan Hocamız bize bu tütünü anlatırken dedim ki hayretle "Ne kadar da bize benziyor bu tütün !"
Eğer onu derin,tınlı ve verimli topraklara dikerseniz sizin yüzünüze gülmez; aromasını bozar. Eğer onu bir buğday gibi sularsanız ona çook büyük kötülük yapmış olursunuz.
İnsanlığın yerleşik yaşama kök saldığı günden beri tarım alanında kazandığı birikimlerini eğer Türk Tütünü üzerinde uygulamaya çalışırsanız yandığınızın günüdür.Uzaktan bir Türk Tütünü arazisine bakarsanız yorgun gibi görünen ama dimdik bir sarılık görürsünüz. Bir defa arazisinden bellidir,toprağı toprağa benzemez;çünkü Türk Tütünü verimli alanları insanlığın beslenmesi için tahıllara, meyve bahçelerine, baharat ve ilaç bitkilerine,endüstri bitkilerine terketmiştir.
Tüm dünyanın "Türkish Tabacco" olarak bildiği bu tütünün üzerinde Anadolu'da 500 yıldır yaşayan o muhteşem insanın imbikten çekilmiş emek ve birikimlerinin payı vardır ve başka hiç bir bitki Türk adıyla da bilinmemiştir yeryüzünde.
Adı Türk Tütünü'dür ama ülkemize 1601-5 yıllarında Venedikli, İngiliz ve İspanyol tacirler tarafından Avrupa'dan getirilmiştir.İşte bizim canım köylümüz de bu tütünün ne istediğini bulmuş ve onu verimsiz, kıraç arazilerinde yetiştirmiş.
Peki sonra ne olmuş,Osmanlı, tütünün tüm haklarını “Memaliki Osmaniye Duhanları Müşterekil menfaa Reji Şirketi” adlı Fransız Anonim Şirketine vermiştir. Ve ne acıdırki Osmanlı seyrederken, bu şirketin çıkarları için köylüleri bile katlettiği bilinir.Çünkü pazar tamamen bu şirketin kontrolüne verilmiştir ve Osmanlı'nın çöküşündeki payını esirgememiştir.
Cumhuriyet'le beraber Türk Tütünü de Türk Köylüsü gibi özgürleşmiş ve onların refahına katkıda bulunmuştur. Ama küreselleşme denilen emperyalist yutturmaca var ya, ülkemize sizi Avrupa'ya alacağız diyerek dayattığı kanunlarıyla tütün alanlarını sürekli daraltmış, Türkiye'deki tütün talebini Amerikan Virginia ve Vurley tütünlerine çevirmiştir.

Eeee "peki ne olmuş yani ?" diyeceksiniz, durun anlatacağım şimdi;

1- Efendim bu yabancı kökenli tütünler pek nazlıdır, öyle her yerde yetişmez.Ova arazisi de dediğimiz "taban" arazilerini, bol suyu, ilaçlamayı ve gübrelemeyi isterler.Toplanması, kırılması,kurutulması ve hatta depolanması yüksek maliyetlidir.Ziraatçıların "intensif" (yoğun) tarım dediği yöntemi gerektirir.Yani sosyetik ve şımarık kadınlar gibidir. Bu nedenle tahıl alanları bu tütünlere terkedilerek büyük bir ekonomik kayba yol açmaktadır bu biiir.
2-Peki"benim canım Türk Tütünü" nasıldır; su istemez, kaliteli toprak istemez, gübre istemez,ilaç istemez ve zaten hazrete verirsen bunları,size küser kalitesini bozar.Yani bir şalvar ve ince tülbentten bir yazma yeter ona ve bu ise kıraç alanların ekonomiye kazandırılmaı anlamına gelir, bu ikiii.
Eeee peki "biz salak mıyız, niye bunları yetiştiriyor ve Türk Tütünü'nü bırakıyoruz ?" diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum.
3- O zaman sizi İzmir Torbalı'daki British American Tabacco'nun fabrikasına götürmemiz gerekecek.Bu şirket vasıtasıyla yabancı tütüne özendirilme artmıştır, bu üüüç.
4- Dünyanın sayılı tütünlerinden biri olduğu halde Tekel'e rekabet edecek kalitede sigara ürettirilmemiştir ve diğer kar eden KİT'ler gibi çökertilmiştir ve özelleştirilmiştir ve Türkiye'deki tütün pazarı aynı Osmanlı döneminde olduğu gibi yabancı şirketlerin eline geçmiştir, bu döört.
5-Türkiye'nin 550.000 Ton tütün stoğu varken her yıl 50.000 Ton Amerikan tütününün ithalatı yapılır ve 250 Milyon Dolarımız bizim köylümüzn refahı için kullanılacakken, Amerikalı üreticinin cebine girer. Üstelik bu henüz ham para çıkışıdır ve sigara haline getirildikten sonra paranın hası dışarı çıkacaktır, bu beeeş.
6-Türk Tütünü kendi vatanında pazar bulamazken, "küreselleşme" denilen "lüpleştirilme" operasyonuyla çok uluslu şirketlerin mal ve hizmetlerinin serbest dolaşımı için gümrükleriniz ortadan kaldırılır.Hani söylemek istemem ama ulusal pazarımız,gelen geçen şirketlerin öptüğü savunmasız güzel ama hızla yaşlanan kadınlara döner, bu alllltı.
SON SÖZLER
Esasında tütün kanunları gibi kanunlarının yabancılar lehine çevrilmesi ve kapütülasyon gibi ayrıcalıkların yabancılara tanınmasıyla Osmanlı'nın ekonomik alt yapısının çöktüğünü ve bunun da sonuçlarını biliyoruz.
Ve biliyoruz ki,şu anda,"aynı sinemada" ve üstelik "aynı filmi" bize tekrar seyrettiriyorlar bizim zekamıza hakaret ederek...
Ve peki bu millet,adını verdiği tütünü gibi başı dik ve kararlı olacak mı?
Cevap veriyorum : Olacaaaak..!
Şimdi bu yazıyı da hep yaptığım gibi "kim bilir" diye bitirmeme gerek var mı?
Elbette Vaaar !
85 yıl önce gösterdiğimiz karşı duruşu misliyle göstereceğimize yürekten inandığım için yazımı bu kez şöyle bitireceğim.
Güzel ülkemin teslim alınması için bu oyunları düzenleyenler bu ulusun bu oyunu bir kez daha yemeyeceğini biliyorlar mı acaba?
Hani bir Teselyalı Çoban Mihail vardı, Mustafa Kemal'in Ordusu'ndaki Nurettin Eşfak'ın ayağına takılan ve "Mega İdea" için Anadolu'ya gönderilen ama dönemeyen..
Sonra Agamemnon Zırhlısı İngilizlerin sonra Fransız ve İngiliz Armadaları....Ve zavallı Hintli, Cezayirli köleler ki üzerimize atlayan....

Ben derim ki,bunları bilmeleri öncelikle "kendi" yararlarınadır...Ve eğer unuttularsa geriye doğru bakmaları yeter...

Ve eğer hala anlayamadılarsa sonları ne olur acep?
Kim bilir?



16 Ocak 2009 Cuma

TEKNOLOJİ İYİ AMA KİM İÇİN

“Teknoloji İyi Ama Niçin”

Çok sevdiğim bir arkadaşım bana geçenlerde iletişim ve bilişim teknolojilerindeki baş döndürücü gelişmeleri anlatan "BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ" adlı bir sunum gönderdi.
Bu satırların yazarı ilk kez bilgisayar klavyesine parmaklarını, onu bozacağı korkusuyla dokundurduğunda 32 yaşında olduğu için, önce bu dosyayı açamadı. Çünkü gerekli proğramı silmişti geçenlerde “amaaan bee nasıl olsa kullanmıyorum, yer kaplamasın bilgisayarda” diyerek ve açmayı başardığında daha iyi anlamak için ingilizce hazırlanan bu sunumu tek tek not aldı ve hayrete düştü…
Bakın size aktarayım;
• Amerika’da evlenen çiftlerin sekizde biri sadece bir yıl önce internette tanışmışlar,
• Hindistan nüfusunun %25’inin yüksek IQ’ lu olduğunu ve bu rakamın toplam ABD nüfusundan fazla olduğunu,
• Pek yakında Çin’in İngilizce konuşulan ülkeler arasında 1 numara olacağını,
• 2010 yılında tercih edilecek ilk 10 işin 2004’te bile varolmadığını,
• Şu anda okullarda eğitilen çocukların henüz varolmayan işler ve teknolojiler için ve henüz varolmayan problemler için eğitildiğini,
• Şu anda çalışan işçilerin dörtte birinin bir yıldan az ve yarısının ise 5 yıldan az bir sürede mevcut işvereniyle çalışamayacaklarını,
• MySpace adlı internet sitesinin 200 Milyondan fazla üyesi olduğunu ve eğer Myspace bir ülke olsaydı,Endonezya ve Brezilya arasında bulunan devasa coğrafyadaki 5. büyük ülke olacağını sıralanabileceğini,
• Internete erişim açısından Bermuda’nın 1., ABD’nin 19. ve Japonya’nın 22. olduğunu,
• 1984’te tüm dünyada sadece 1000 ama şu anda 1 Milyar adet bilgisayar olduğunu
• İlk ticari mesajın internet kullanılarak 1993 yılında gönderildiğini
• Şu anda 540.000 İngilizce sözlük olduğunu ve bunun Shakespare döneminin 5 katı olduğunu,
• Teknolojik bilginin son iki yıla öncesine göre iki katına çıktığını,
• Öğrencilerin öğrenimlerinin ilk yılında öğrendiklerinin yarısının son üç yılda öğrendiklerinin yanında eskidiğini,
• Japon NTT şirketinin bir fiber optik kabloyu başarıyla test ettiğini ve bunun saniyede 14 Trilyon bit hacmindeki bilginin sadece bir tek kablocuktan geçirilmesine ve 210 Milyon telefon iletişine olanak sağladığını ve bu kapasitenin ilk altı ayda üçe katlanacağını,
• 2013 yılına değin bir süper bilgisayarın yapılacağını ve bunun insan beyninin kapasitesini aşacağını ve tahminen 2019 yılına değin böyle bir bilgisayarın sadece 1000 ABD Dolar’ına alınabileceğini…

Öğrenmiş oldum. Peki ama bunu nasıl yorumladım;

1. Gelişmiş ülke insanlarının hızla yalnızlaştığını ve eşlerini bile internetten seçtiklerini. Bu rakamlara internet aracılığıyla flört edenleri de eklediğimizde gençler arasındaki oranının korkutucu olabileceğini ve bunun ise çevresine ve topluma yabancılaşmış bir gençliğin oluşturacağı “sanal toplumlara” gebe olduğunu,
2. Gelişmiş toplumların bile çocuklarını teknolojinin gelişim hızıyla paralel olarak eğitemedikten sonra,bizim zavallı çağdışı “milli” bile olmayan “Milli Eğitim” sistemimizin elinde çocuklarımızın ne hale gelebileceğini ,
3. Dünya ekonomisinin 2020 yılına değin Atlantik’ten Pasifik’e kayacağını öngören analizlerin ne kadar doğru olduğunu ve bunun ABD’yi neden bu kadar çok kızdırdığını,
4. “Pasifik Ekonomik Alanı”nın aktörlerinin Çin, Hindistan ve Japonya olduğunu ve bu ülkelerdeki yukarıda sayılı gelişmelerin ve gelişeceklerin tesadüf olamayacağını,
5. Bu nedenle güzel ülkem Türkiye’nin stratejik ortaklıklarının da Atlantik’ten Pasifik’e doğru kayması gerektiğini,
6. Yukarıda sıralanan ve ancak bir toplu iğne başı kadar bir yüzdeyi ifade edebilecek olan tüm bu teknolojik gelişmelerin,neden insanlığın refahını arttırmadığını, onların neden hala yoksullaştığını düşündükten sonra; “Önemli olan teknolojik gelişmelerin başdöndürücü hızla gelişmesi” değil, bu gelişimin “kim” ve “ne ” için kullanıldığının önemli olduğunu bir kez daha anladım.
7. "İnsan dehası" dedim,"insan yaratıcığıve üretkenliği" dedim, ne zaman insanlığının toplam çıkarları için kullanılacak?

Biliyorsnuz dünya nüfusu hızla yoksullaşıyor; açlık,evsizlik, işsizlik, çocuk ve kadın istismarı artıyor. İnsanlığın ulaştığı bilimsel seviye ve teknolojisinin hızla artan ivmesinin bu soruna cevabı yok doğası gereği.Çünkü bireysel çıkar ve kar sistemi sadece şirketlerin ihtiyaçlarına yanıt vermek zorunda.

Bir ironi ama o koca koca şirketler battığında da kamu maliyesi onları kurtarıyor. O yoksul ve çaresizlerin yarattığı kaynağa muhtaçlar.

Evet hızla yabancılaşıyoruz…kendimize, arkadaşlarımıza, komşularımıza ve içinde yaşadığımız toplumumuzun sorunlarına…

Bu satırları yazarken playstation’ı ile oynayan altı yaşındaki oğlum “baba şarkı çalsana “ dedi, “bilgisayarından” dedi ve ben de “neden oğlum bak oyun oynuyorsun ?”, diye yanıtladığımda, oda bana “ Rahatlatıyor babacım” dedi.Şaştım cevabına, beklemiyordum hiç bu yorumu ondan.

Ve belki de benim altı yaşındaki oğlum Mehmet, arkadaşlarıyla beraber, insanlığın refahı için, çocuklar için, onların anneleri için teknolojinin kullanılmasını sağlayacak olan o "sistemin muhteşem ordusunun" bir neferi olacak…

Kim bilir
?

15 Ocak 2009 Perşembe

HAVADA BAHAR KOKUSU VAR

Havada bahar kokusu var...
Güler gibi bir hamle yaptığınızı görüyor gibiyim ama tekrar ediyorum "havada bahar kokusu var..."

Ve bu kokuyu alıyorum ben.

Usareler kökten henüz baş bile vermemiş çiceği oluşturacak tomurcuk yapılarına doğru harekete geçme hazırlıklarına başladı bile...
Bitkiler bu özü taşıyacak odun borularını inci gibi gövdelerinin etrafına dizmeye başladılar; seslerini duymuyor musunuz? Tık tık,tık tık, tık tık....Yaklaştırın kulaklarınızı o görkemli ağacın gövdesine, dinleyin onları, aynı bizim kalp atışlarımız gibidir sesleri...

Çoğumuz bu boruları görmüşsünüzdür. Hani ağacı yaşını saymak için kullanılan bazı halkalar var ya, işte onların dışta olanlarıdır bu borular.Hem ağaçların yaşını anlatır bize hem de ağacın özünü...
Ama tek yıllık bitkiler, hala tohumların içinde gizlidir, hala birer şifre kutusu...Hazırlanıyor bu şifreler,çözülmek için sahipleri tarafından...

Evet evet havada bahar kokusu var...

Şu iğne deliği küçüklüğündeki ama içi bariyerlerle korunan karınca yuvalarını görüyor musunuz? Bir aya varmaz içeriden taze topraklar taşıyacak karıncalar, aşağıda pusudalar...Güneşin pususunda...
Bir de böbülerin hikayesi var ve bir de akreplerin...
Dayayın kulaklarınızı toprağa,duyun köklerin hareketini...Duyun bilcümle canlıların sesini...Hiç birini duyamazsanız belki kalbinizin...

Geçen sene Tunus Emminin meyvesini yedikten sonra bizim bahçeye attığı Yenidünya'nın çekirdeği patlamak üzeredir.Bu yıl o misket büyüklüğündeki olan toprağın bir kaç cm altındaki çekirdek, daha büyük,daha görkemli işler başarmak niyetindedir...Ona Malta Eriği de derler ama ben Yenidünya adını tercih ederim.

Havadaki bahar kokusunu duyuyor musunuz....

Dünya güneşe doğru yelkenmeye başladı bile, daha çok toplamak için ışınlarını...
Ay artık kovalıyor güneşi, "gel diyor karanlık yanımı ışıt, hani insanoğlunun hiç görmediği tek özgür olan yanımı!"
Belki güneş Samanyolu'nun derinliklerine koşuyordur, bizim için bilinmeze doğru ama o ne bildiğini bilerek!

Havada bahar kokusu var...

Ve henüz yapraksız ve çiçeksiz yaşlı ve genç agaçların gövdelerinin üzerinde çiğ taneleri,gökyüzünde çobanyıldızı..

Havada bahar var bahar!
Hala görmeyeniniz var mı?

Belki de vardır...

Kim bilir?

"BANA BİR ŞEY OLMAZ MI DEDİNİZ"

“Bana Bir Şey Olmaz mı Dediniz…”


Hepimiz bu sevimsiz cümleyi defalarca duymuşsunuzdur. Hatta bazı varoş çapkınlarından en “entellektüellerinden onlarına; yaşını başını almış yakınlarınızdan daha ergenliğe adım atmamış olanlarınıza; çok sevdiğiniz eşinizden en yakın arkadaşlarınıza değin…Tüm bu değişik kültürlerden, farklı yaş gruplarından hatta birbiriyle asla bir araya gelemeyecek olan farklı sosyal sınıflardan gelen bireylerin “inandığı” ortak payda ne diye sorsanız ben size derim ki “Bana bir şey olmaz” önermesidir. Önerme dediğime bakmayın siz, gerçek yaşamda bu bütün alışkanlıklarımızı perdeleyen ve onları devam ettirme tutkumuzun sığınma evidir, perdesidir, tek “güçlü” dayanağıdır.
Biz bu önermenin atasözü olanını da biliyoruz. “Atın ölümü arpadan olsun” dan, “Hızlı yaşa genç öl cesedin yakışıklı olsun” a … Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.
Eğer reankarnosyana inanmıyorsanız şu anda ve sonsuza dek değil, sadece 70-80 yıllığına sahip olabildiğiniz ve üzerinde her istediğinizi yapabildiğiniz tek şey ama tek şey kendi bedeninizdir. Buradaki sınırsız özgürlüğünüz ani ve hızlı intiharlardan, yavaş yavaş seçtiğiniz herhangi bir yöneteme değin uzanabilir. Seçim size kalmış.
Bol, sert hazırlanmış bir kafeinli bir kahveden, sert tütünden yapılmış sigaraya; sınırsız alkol tüketiminden, sosyal içiciliğe ve hatta daha tehlikeli kötü alışkanlıklara kadar uzar gider bu liste.
Elbette ben kontrol edilebilir ve kabul edilebilir olanlarından söz ediyorum. Ağız tadı için yağca zengin yemeklerden söz ediyorum, sigaradan söz ediyorum sert hazırlanmış kafeinli kahvelerden, gereğinden fazla içilen alkollü içeceklerden…
Bu yazdıklarımdan hareketle benim bir sağlık tutkunu olduğumu düşünmeyin, değilim. Yukarıda sözü edilenlerin hepsini yaptım, 18 yıl sigara içmek, ağır yemekler yemek gibi ve hatta sigarayı bıraktığım yılların ilk 10’unda rüyalarımda sanki ulaşılmayan bir sevgiliye ulaşmak tadı gibi sigara içtim ve o sigaralar rüya yaşamımdan gerçek yaşamıma değin içtiğim en güzelleriydi !
İşte tüm bunları yapmak gerçekten güzeldir ve hepsi de “bana bir şey olmaz” anlayışının koruması altında yapılır. Bizi ruhen rahat hissettiren bu bilinçsizliktir. Biz bunları düşünür ve yaşarken işte bazı temel yasalar yavaş yavaş çalışmaya devam da etmektedirler.
Hızlı ve ani intiharlarla bu intiharı zamana yaymak arasındaki tek fark bu intihar yöntemlerinden ikincisinin “zevk” sarmalına sarılmasıdır. İnsan zihnindeki bütün kötü alışkanlıkları temsil eden güç, işte yaşamda,sağlam ve dimdik durmamızı sağlayan diğer temsilciyi yendiği için,dünyanın en büyük pazarlarını da oluşturmuştur. Biz buna faydalı olmayan “zevk” pazarı da diyebiliriz. “Aaah canım her zevkin de faydası olmaz ki !” diyebilirsiniz ve evet bu gerçektir ama gerçeklerin doğru olduğunu kim iddia edebilir? Gerçeklerle bu gerçeklerin kabul edilirliği arasındaki ilişkiyi belirleyen tek şey işte doğruluğun bu turnusol kağıdıdır.
İşte nihai sonucu, insanın kişiliğinin oluşumunu simgeleyen ve diyalektik yasalarla çokta güzel anlatılan zihinlerimizdeki “maymun ve kaptanın” savaşımı belirler. Bütün karar süreçlerimizin altında bizi “yoldan” çıkarmak için uğraşan maymunla, bizi sağduyulu davranmaya iten kaplanın savaşımı vardır. Elbette hepimiz hem maymunun baştan çıkarıcılığına gereksinim duyarız hem de kaplanın sağduyusuna. Esasen bu bir seçim de değildir;doğa bütünlüğünü koruyabilmek için işte herşeyi zıddıyla varetmiştir,zıddıyla tanımlamıştır ve bizim kişiliğimizi ne maymun tek başına varedebilirdi ne de kaplan.
Bütün bir dosyayı iş yaşamımızda kaplan ciddiyetiyle hazırlarken içinde maymunun izleri de vardır ve hatta kimi zaman sonucu da o belirler.
Evet “bana bir şey olmaz” bir gerçektir ve bir yanıyla doğrudur da ama maymunun doğrusudur, bir başka dünyanın doğrusu gibidir. Ama doğa yasaları “bana bir şey olmaz “yasasını tanımaz, ondan bi’ haberdir. Eğer sert kafeinli kahveler içerseniz ve tansiyonunuzda varsa üstelik… işte o kahvedeki kafein yapması gerekeni kalbinizin ritmi üzerinde yapar. Siz bu arada kaplanın sürece müdahalesiyle tansiyon ilaçlarınızı da alırsınız elbette düzenli olarak ama Allah aşkına kuzum aklınız neredir bu arada ?
Hatta içimizdeki maymunun zekasını hiiç yabana atmamanızı taviye ederim.1980 yılının eylülünde Aydınlık Gazetesi’nin Adana Bürosu’nda bana ilk yazı dersleri veren Kemal Demirel ağabeyim 1990’lı yılların sonunda by pass ameliyatından sonra sigara içmeye devam ettiğinde “içme “ dedim ”içme” artık..Gülümseyerek “bak Kubilay’cım dolaşım ve solunum sistemi ayrı çalışır(!) bu nedenle sigara içmenin hiçbir sakıncası yok ???!!!”..Elbette onu bundan üç yıl önce kaybettik;kaybettiğimiz sadece bir arkadaş olmanın ötesinde bu ülke insanlarının daha iyi yaşam seviyesi için yaptığı kırk yıllık mücadele içinde süzülerek gelmiş, rafineleşmiş bir birikimdi.Hem de yaşamının en önemli projesini hayata geçirirken; benzersiz bir kitabın yazımının tam ortasında ve hatta benden de bahsedecekti ama… şimdi yok artık.
Cesediniz genç,yakışıklı veya güzel olacaktır öldüğünüzde ama bunu kime faydası vardır, kim öpüp koklamak isteyecektir ki sizi? Henüz ben sırf güzel diye yaşamayan biriyle zaman geçirmek isteyen birini görmedim. Mesela ben Marlyn Monreo ile iki dakika bile yalnız kalmak istemezdim öldükten sonra. Ama yaşadığı sürece pervanesi olabilirdim o güzelliğin.
Heeyy bizim çook sevdiklerimiz, size sesleniyoruz; sevgili eşim, ağbim, annem, hayatıma giren girmekte olan ve muhtemelen pek kıymetli olacak dostlarımız lütfen içinizdeki bu maymunu terbiye ediniz. Çünkü sizin inandığınız yasaları hiiç takmayan bir güç var ve bu güce doğa diyorlar.Kurallarına ise "doğa yasaları"...

Doğa yasaları herkes için aynı işler, eşitlikçidir.Ölüm adil değildir yaşamında adil olmaması gibi…
Ve hatta bu satırların yazarını izliyor ve bu “nafile” çabaya münzevi ve kendinden emin gülüyordur şu anda..

Kim bilir?

13 Ocak 2009 Salı

"KAYIP HAYATLAR"

Emine Vuran Canal

Benim annem ikisi 2 üvey olmak üzere beş kız kardeş ve iki erkek kardeşin dördüncüsüdür. Bu kardeşlerden ilk Derviş dayımızı kaybettik yıllar önce. Uzun boylu sarışın ve hatırlayabildiğim kadarıyla yeşil gözleri vardı. Dayımın yaşının babamdan bile büyük olmasından dolayı biraz çekinir olmakla beraber derin bir saygıyla severdim dayımı. Eşi Fatma yengemizi kaybettikten sonra annemle daha sık görüşür olmuştu. İskenderu'ndan Adana'ya evimize gelir bir kaç gün kalır, annemle beraber güzel sabah kahvelerini sigarasını tüttürerek içer ve benim dünyada olmadığım zamanlardaki çocukluklarını konuşurlardı. O yıllarda dayımı daha çok sever olmuştum.
Annelerini çok genç yaşta kaybetiklerinden -ki annem hayal meyal hatırlar- ve onun hafızasında kalan ince uzun ve mavi gözleriyle oldukça alımlı bir kadın vardır. Ve o alımlı görünüm benim iki güzel dayıma geçmiş renkli gözler ve sarı bir tenle.Annemler ise Mehmet dedemin esmerliğini ve kahverengi gözlerini almışlar. İşte istenmeyen bir gebeliği ilkel yöntemlerle sonlandırırken kan kaybından ölmüş Fethiye anneannem.

Annelerini çok gençte kaybetiklerinden, daha çok kendi öz çocuklarını koruyan bir üvey anne ile büyümüşler ve yaşamları taa o zamanlardan bir yığın sorunlarla başlamış. Benim güzel anacığım üvey annenin amca oğluna daha ondördünde verilmiş, Semahat Teyzem oldukça vicdanlı bir kadın olan Sultan Halasında büyümüş ve annesini hiiç anımsamaz. Bir de Emine teyzemiz var ki evin ikinci büyük kardeşi ve yapabildiği kadarıyla evli olmasına rağmen kol kanat germeye çalışmış kardeşlerine…

Bu dönemde en çok Necmettin dayıma ve annemin çektiği sıkıntılara üzülmüşümdür. Zaman zaman dayımın eve gelemediği ve anneme gore sokakta bile kaldığı zamanlar olmuş. İşte bu ikinci ve ancak 2 yıl kadar once kaybettiğimiz Necmittin dayım bizimle halk türkülerimiz arasında oldukça müstehçen sayılabilecek “orta mektep yokuşu Neriman verir öpüşü” türküsünü söyler, bizimle karşılıklı göbek atar ve beraber rakı içerdi. Bugün geriye dönüp baktığımda ne Derviş dayıma ne de Necmittin dayıma telefonla bile ulaşma şansım yok, tatlı ve buruk bir şeydir kalan benim içimde onlardan.

Dün gece Nevin Ablam telefonda bana Emine teyzemizi de kaybettik dediğinde işte sonsuza göçen ve biraz sonra anlatmaya çalışacağım canım teyzeme de artık ulaşamayacağımı anladım.

Bence tüm kardeşleri içinde son 38 yıldır bir gün bile teyzemin sınırsız bir mutluluk yaşadığına inanmadım. Çok genç yaşta eşini kaybeder teyzem. Sadece ismi var hafızamda Ali eniştemin, yumuşak ve insancıl olduğunu bilirim. Ama 1969 yılıydı sanırım, Emine teyzem asıl trajediyi yaşar; benim bir büyük ablama “abidik gubudik” diyerek seven oğlu Ahmet’ i kaybetmişti. Hiç unutmam o yıllarda telefonda yoktu ve sanırım haber telgrafla gelmişti evimize. Annemin ne yaptığını nasıl tepki verdiğini hatırlamıyorum ama hatırladığım şey soluk bir yüzle hepimizi Şükran halamların Adana Tren İstasyonu’ndaki lojmanlarına bırakmasıdır. Çocukluğumun en dibindeki anıdır bu; halamların küçücük evindeki sarı ışık, annemim solgun yüzü ve Serhan’la kurduğumuz oyunlar…
Teyzem saatlerce artık yaşamayan oğlunun güzel yüzünü sevmiş onu kimselere vermek istememiş. Toprağa vermek istememiş. Resimlerinden bildiğim beyaz bir yüz, o dönemin modasına uygun kaytan bıyıklar, simsiyah kaşlar, kapkara gözler.
Bu satırların yazarı şu anda ağlıyor, klavyenin harfleri bir siliniyor bir beliriyor, gözyaşların bu kadar yakıcı olduğuna ilk kez tanık oluyor.

Ve biliyor ki Emine Teyzesi’nin ruhu şu dakikalarda 40 yıldır hasretini çektiği oğlunun yanında, ona bir daha bırakmamacasına sımsıkı sarılmış ve bedeni de onun yanına uzatılmaktadır.

Anneme “başın sağolsun anne dediğimde söylediği ilk şey “üstümüzde çok hakkı vardı” dedi, “üzülmez miyim” dedi, “ablamdı” dedi “ağlamaz mıyım” dedi ağlayarak.

Ve ben bir kez daha yaşamadan ölen, hayatını genç yaşta dünya güzeli Mihriban ablama, Ayfer ablama ve Attilla ağbime adayarak tek başına güzel çocuklar yetiştiren teyzeme ağlıyorum.

Belki de sıra artık anneme doğru geliyordur ve belki ondan ağlıyorumdur…

Kim bilir?

"DESULFORUDİS AUDAXVİATOR"

Desulforudis audaxviator

“Kim bilir kaç milyon ton ağırlığında
ummanda çalkalanmakta su.
En yalnız dalganın üzerinde
boş bir konserve kutusu...”


Uzun yıllar önce okumuştum, muhtemelen Kemal Tahir’in Nazım Hikmet’ le ilgili anı kitabında yukarıdaki dörtlüğün hikayesini. Bursa Cezaevi’nde koğuşta gecedir, Nazım Hikmet yorganı kafasına çekmiş ve içinde kaybolmuştur, birden yatağında hızla doğrulur, kurşun kalemiyle ranzasının bitişiğndeki duvara yukarıdaki dörtlüğünü yazar ve hiçbir şey söylemeden yeniden yorganının içinde kaybolur.
Bu anıyı ilk okuduğumda içim sızladı, ne düşüneceğimi bilemedim,hani “tarifsiz kederlere düşmek” var ya belki birazcık da olsa açıklayabilir bendeki ilk etkisini. Daha akşamın ilk saatlerinde yorganının altında kendini dünyadan soyutlamış bir şair, sanki zor bir doğumun öncesinde gibi kıvranarak yazar bu dörtlüğü… “Bu nasıl bir yalnızlık duygusudur ?” dedim. Bu ne korkunç bir yalnızlıktır…
Milyon ton ağırlığındaki ummandaki en yalnız dalgayı hayal edeceksin ve üzerinde dolu bile olmayan bir teneke konserve kutusu konduracaksın ve muhtemelen bu kutu sen olacaksın…
“Tarifsiz bir yalnızlık” dedim önceleri, sonrasında ise “hayır bu açıklamaz dedim, bu olamaz Şair Baba’nın yaşadığı” ve belki on beş yıldır ben, o milyon ton ağırlığında suyu taşıyan ummanın en yalnız dalgasının üzerindeki boş konserve kutusuyla beraber çalkalanır dururum…
Her okuduğumda bu dörtlüğü “acaba” derim, bir başka yalnız dalga bir başka konserve kutusunu getirmiş midir Nazım Hikmet’in kutusunun yanına?
Cevabını bilirim ama söyleyemem…
Yaşadığımız bu “modern” çağda hepimiz yalnızız değil mi? Kalabalıklar içinde kendimizi bulma zorunluluğuyla başkalarını tanımaya çalışırken kendimizi tanımayı unuturuz. Aslında yaşama karşı yabancılaşmanın nedeni insanın kendine yabancılaşması değil midir?
Altı yaşındaki oğlum artık oyuncak dolabından taşan oyuncaklarından bir askerciği alıp dedi ki “ keşke oyuncaklarımın canı olsa !!!”…İşte Nazım Hikmet’in dizeleriyle beni yeniden buluşturan oğlumun bu sözleri oldu…Ne korkunç bir yalnızlıktır dedim, hem de daha altısında, gözlerim buğulandı. Biz büyük kentlerde yaşayanlar artık çocuklarımızı arkadaş bulabilmek için “oyun evlerine” gönderiyoruz. Artık o güzelim mahalle arkadaşlıkları yok. Kök salamıyorlar mahallelerine, çünkü mahalleyi kıymetlendiren sahip olduğunuz komşularınız ve arkadaşlıklarınızdır. Çocukluk arkadaşlığı kavramının kendisi var ama içi yok ve her bir apartman artık büyük bir köy nüfusunu barındırırken, bebelerimiz kurşun askerciklerine bakıp “bir de canı olsa” diyorlar. Oysa bir alt katta bir başka çocukta aynı askerciğe bakıp aynı şeyleri söylemektedir.
Kalabalıklar içinde yalnızlaşmak, cansız objelere can vermeye çalışmak, yalnızlığı hiiç tanımadığı insanlarla “chat” leşerek gidermeye çalışmak işte o boş konserve kutusuna çevirmiyor mu hepimizi?
Sadece kendi ekosisteminde yalnız yaşamak sadece Desulforudis audaxviator için geçerlidir. Tanrılaşan bir bakteridir Desulforudis audaxviator .”Yalnızlık Allah’a mahsustur” özdeyişine karşı meydan okur.Yaşamak için besin zincirine dahil olmadan -ki buna oksijen ve güneş de dahildir- yaşayabilme becerisi “tanrılaşmak” değildir de nedir?
Ancak mitleştirdiğinizde buruk bir tat alabilirsiniz ondan. Altmış santigrat derecede oksijensiz ve güneşsiz yer kabuğunun 3000 metre derinliklerinde -hatta içinde yaşadığınız “su” birikintisine milyonlarca yıldır bir damla bile taze su eklenmeden- yaşayacaksınız… Ne kadar "asil" değil mi? Onu herşeyden izole ettiğinizde, mitleştirdiğinizde olağanüstü etkileyicidir.Tanrılaşmanın ve yalnızlaşmanın izdüşümüdür Desulforudis audaxviator… Yalnızlaşmanın sıradanlaştığı dünyamızda “o” korkunç bir yalnızlığı yaşamaktadır milyonlarca yıldır.Evet “yalnızdır” dedik, saf yalnızlık,” saflaştırılmış” bir yalnızlık da diyebilirsiniz onun sahip olduğu yaşam şekline ama işte bu asil bakterinin dışında kalan yeryüzündeki “sıradan” bir bakteri, tarihin uzun adımlarında evrimleşerek yeryüzündeki canlı çeşitliliği yaratırken, işte siz bir "Desulforudis audaxviator" olarak kalacaksınız. Yaşamın dışında ve ötesinde kendi yalnızlığınızdasınızdır. Zaman zaman da ya işte bir boş konserve kutusu olacaksınız, ya da kurşun askerciğinize bakıp ona ruh katmaya çalışan bir çocuk kalbi...
Bakteri olarak kendi yaşamınızda “asil ve saf” ve kendi kuşağını kendi bağlayan bir kaç mikronluk bir kahraman ama gerçek hayatta işte insana ve doğaya yabancılaşan evcilliğin pençesinde korkunç bir yalnızlığa itilen bir sapienssinizdir….

Beni yazılarıyla heyecanlandıran ve ondan haber almanın beni mutlu ettiğini bildiğim bir yol arkadaşım, yazdığım bir yazıdan hareketle “Bu yazıda Desulforudis audaxviator tadı var” dedi. Gurur duydum, göğsüm kabardı… Anladım neyi kastettiğini çabucak.

Desulforudis audaxviator tadında hayata bakmak ama bir kollektif yaşamın parçası olmak değil midir yeryuvarlağını mutluluğa taşıyacak…

Kim bilir?