27 Eylül 2013 Cuma

Sistemin Merkezine İki Ziyaret

Sosyal Demokrasinin hazin halini izliyoruz.
Aklıma bir soru takılı, "AKP ve CHP program temelinde birbirinden farklı mı?"
Soruyu şöyle de sorabilirsiniz; "AKP ve CHP arasında fark kaldı mı?"
İki yıl önce vardıysa bile, artık bir fark kaldığından söz edemeyiz.
CHP kendisine "yeni" sıfatını yakıştırıyor, ama gerçekte "AK" sıfatı daha çok yakışıyor. Aslında "AK ve Yeni" sıfatları birbirini karşılıklı olarak açıklıyor.
"Yeni" kavramıyla Cumhuriyet'ten, Atatürk'ten uzaklaşırken AK-P'yle arasındaki mesafeyi de daraltıyor.
ikisiyaretHiçbir siyasi partiyi böyle tanımlamak istemeyiz. Karşıtıyla tanımlamak ayıp ama karşıtlıklar genel resim içinde birbiriyle eşleşmeye başladığında başka çare kalmıyor.
Bir siyasi parti olarak Amerika'ya giderseniz veya heyetler yollarsanız, Amerikan planlarından rol kapmaya başlarsınız. Bu bir ABD'ye bağımlı devletler geleneğidir.
Böylece bir bakmışsınız Gülenciler başta olmak üzere tüm tarikatçılar ve gerici Kürt milliyetçileri partinizde Genel Başkan Yardımcılığına kadar gelmişler..
CHP'de böyle olmadı mı?
Faruk Loğoğlu'nun Başkanlığında 2012 yılı başında Amerika'ya giden CHP heyetinin ziyaretini anımsıyor musunuz?
Bir muhalefet partisinin daha muhalefetteyken Amerika'ya gidip yetkilerle görüşmesi "görücüye çıkan gelinlik kızlarla" aynı kaygıyı taşır.
Bu kaygı kendini beğendirme kaygısıdır. Irak'a git, Suriye'ye git, Libya'ya, Bulgaristan'a git... Değil mi ya! Ne işiniz var Amerika'da?
Bakın, Kılıçdaroğlu önderliğindeki CHP neler yaptı, basit ve ana hatlarıyla yazalım ve "Mustafa Kemal Atatürk'ün partisi böyle şeyler yapar mı?" birlikte karar verelim.
• Libya'nın bombalanmasına "evet" oyu verdi. Mazlum bir halkın katledilmesine destek verdi.
• Siyasi partilerin Türkçe'den başka dillerde propaganda yapmasına olanak taşıyan yasa teklifini meclise sundu. Atatürkçü olduğunu iddia eden Muharrem İnce dahil iki Grup Başkan Vekili önerge sahibi olarak rol aldı. Emine Ülker Tarhan bu teklifi imzalamayı reddetti. Elbette bu hareketinin cezasını ikinci kez seçilemeyerek aldı.
• CHP, Anayasa Komisyonu'ndaki yerini ısrarla koruyarak, Oslo'da CIA ve PKK ile hazırlanan anayasa çalışmalarının AKP, BDP ve MHP ile birlikte tam merkezinde kalmakta hala ısrar ediyor.
• CHP, Cumhuriyet'in haklı bir refleksi olarak görülmesi gereken ve bundan daha 70 yıl önce, feodal zulüm altında yaşarken, yoksul Kürt köylüsünü özgürleştiren, Türkiye'nin okuma yazma oranı açısından İstanbul'u bile geride bırakan modern bir şehir ve özgür yurttaşlar yaratan devrimci bir operasyonu "Dersim Katliamı" adı olarak değerlendiren bir partiye dönüşmüştür.
• Kamer Genç, Hüseyin Aygün ve Sezgin Tanrıkulu daha birkaç gün önce bu kez Tunceli'nin adının Dersim olarak değiştirilmesini öngören yasa teklifini TBMM'ye sundu...
• Kılıçdaroğlu dün, BirGün Gazetesine verdiği demeçte, Mısır'daki Müslüman Kardeşler Örgütü ile ilgili olarak; "anlayışları AKP'nin çok ilerisinde" dedi. Çünkü Mısır ziyaretleri içinde ısrarla Müslüman Kardeşler temsilcileriyle görüşme çalıştı ve bu şerefe nail oldular. Peki Müslüman Kardeşler kim ve Türkiye'de kim bu örgütün arkasında durmakta ısrar ediyor? Yanıt elbette AKP! Cumhuriyet değerlerine sarılan ve laikliği kırmızı çizgi ilan eden bir parti neden Müslüman Kardeşler'le görüşür ve övgüler düzer?
• Kılıçdaroğlu Vatan Gazetesine verdiği demeçte "Gülen cemaatinin iş dünyasının gücünü kıracağım derseniz Türkiye bundan zarar görür"..."Bizim Cumhurbaşkanı ile sorunumuz yok!"1 açıklaması ayrıca okunmalıdır ve ABD ziyaretini neden Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile eş zamanda yaptığı üzerinde düşünülmelidir.
Şu anda CHP heyeti yeniden ABD'de, yine Faruk Loğoğlu'nun Başkanlığında. Heyette bulunan Umut Oran yaptığı açıklamada "Türk halkının Erdoğan'dan daha iyisine layık olduğuna yönelik" ABD'den mesaj aldıklarını söylüyor.2 Aynı şekilde Loğoğlu'da "ABD Türkiye'deki gelişmeleri yakından izliyor" dedi.
Abdullah Gül ile eş zamanlı olarak şu anda ABD olmaları konusunda insan ister istemez "neden aynı anda oradalar?" diye sormadan edemiyor. Aslında ABD'nin, yıpranan, ciddi sağlık sorunları olan ve Gezi eylemleriyle başlayan Haziran Ayaklanması nedeniyle karizması değil çizilmek, kazınmış olan Tayyip Erdoğan'ın yerine, Gül-Gülen-Kılıçdaroğlu çözümü üzerinde çalıştığını ve bunun basına yansıdığını biliyoruz.
Şunu içtenlikle görmeliyiz. CHP artık Atatürk'ün CHP'si değildir, Cumhuriyet'i kuran CHP değildir ve elbette Kemalist de değildir. Zaten CHP tüzüğünde Kemalist olduğunu değil, "sosyal demokrat parti"olduğunu vurgular.
Kemalizm anti-emperyalizmdir, Sosyal Demokrasi ise kapitalizmin devamlılığının sigortasıdır. Sosyal Demokrasinin özellikle bizim gibi ülkelerde önünde sonunda ABD'nin yedeğinde beklettiği bir güç olmanın ötesinde bir işlevi olması beklenemez.
Günümüzde CHP, emperyalist ABD'den icazet alan, ABD'den aynı BDP gibi rol kapmaya çalışan ve kendini ABD'ye beğendirmeye çalışan "gelinlik bir kız" gibidir.
Oysa bilmezler mi ki Anadolu'nun gelinlik kızları onurlu bir aile içinde yerini alırken büyük devletlerle olanlar fahişelik yaparlar.
İşte CHP'nin 1,5 yıl arayla ABD'yi heyet düzeyinde iki kez ziyaret edip, ABD derin devletinin temsilcilerine kendini beğendirmesinin sonuçlarıdır yukarıda "CHP'nin maddeler halinde sıraladığımız açılımı!"
CHP'nin yaptığı açılımla, AKP'nin yaptığı açılım arasında bir fark gördünüz mü?
Tunceli'nin adının Dersim olarak değiştirilmesi için verilen yasa teklifinin aynı haliyle AKP'nin açıklayacağını ilan ettiği sözüm ona Kürt açılımı içinde var olduğunu ayrıca belirtelim.
Ama unutmayın daha 2 ay önce 15-20 milyon insan Türk bayrakları ve Atatürk posterleriyle alanları doldurdu.
Türkiye CHP'ye de rağmen sigortasız değil!
Kubilay Kızıldenizli
Kemalistler.net
1) Vatan Gazetesi, 31.08.2013
2) Aydınlık Gazetesi,25 Eylül 2013

21 Eylül 2013 Cumartesi

Faşizm Kapımızda





“...Ama, millet yaşamı tehlikeye uğramadıkça, savaş bir cinayettir.

                                Mustafa Kemal

Faşizm Kapımızda!
Şaka değil.
Türkiye’nin Suriye helikopterini düşürmesi sadece angajman kurallarıyla açıklanabilecek bir olay değil.
Türkiye, arkasında Amerika olduğu halde koşar adım Suriye ile savaşa itiliyor.
İşte bu yüzden biz bugün Türkiye’’yi yöneten rejimi Mafya- Gladyo-Tarikat rejimi olarak tanımlıyoruz.
Bir tane bile ulusal güvenlik çizgimiz yok, koskoca ülke Amerika’nın koçbaşı olarak bir kabadayı gibi kullanılmak isteniyor, isteyenlerin istediği yönetim ise maalesef iktidarda.

Ama bu yönetimin bile böylesi bir savaşı uzun sürece sürdüremeyeceği açık.

Türkiye, faşist bir rejim olmadan, askeri faşist bir diktatör tarafından yönetilmeden Suriye ile savaşa itilemez. Bunu “sıkıyönetim altında faşist kanunların uygulanması olmadan” olarak da yazabiliriz.

Şimdi son 45 güne bir göz atalım.

Türkiye tarihinde, ancak olağanüstü koşullar olmadan uygulanan uygulamalar ile karşı karşıyayız.

Bu uygulamanın gerçekleştiği en önemli yer olan TSK’ya bakalım.

Önce Kara Kuvvetler Komutanı ve  ardından Genelkurmay Başkanı olacak olan Jandarma genel Komutanı Bekir Kalyoncu Emekli edildi.
Ardından görevdeki bir Hava Kuvvetleri Komutanı olan Orgeneral Mehmet Erten görevden alınarak YAŞ üyeliğine atandı ve ilgili komutan yapılan bu atamanın ardından istifa etti. Yerine ise bir hava Korgenaral atandı. Bir Korgeneralin kuvvet komutanı olması TSK gelenekleri içinde yok.

Bu yapılanı doğru okumalıyız. Ergenekon ve Balyoz davalarıyla bir türlü TSK içinden silinemeyen Kemalist subaylar bu kez “atama” operasyonlarıyla askerlikle ilişikleri kesiliyor.
Ülkemizin savunma refleksleri, askeri gücü ve bu gücü Türkiye lehine komuta edenler tasfiye ediliyor.

Suriye ile savaşa giderken ABD’nin istediği gibi tasarladığı bir Genelkurmay oluşturuluyor.

Yaşanan budur!

Peki Türk Milletinin rızası olmadan Suriye ile savaşa ülkemiz gidebilecek mi?
Hiç sanmıyoruz.
Suriye ile savaşın olduğunu düşünsek bile, savaş karşıtı eylemlerin ve savaşın bizzat kendisinin yeni ve güçlü talepleri olan halk hareketini tetikleyeceği kesin.
Bunu biz de Amerikancı Mafya-Gladyo-Tarikat rejimi de görüyor.

DİKKAT FAŞİZM KAPIMIZDA!

Son iki üç haftadır Doğu'daki birliklerden ciddi sayıda asker Suriye'ye komşu olan Urfa, Gaziantep, Mardin ve Hatay gibi illerimize geçici görevle gönderilmekteler.


Ben bunun, PKK ile AKP'nin yaptığı ihanet anlaşmanın sonucunu olduğunu düşünüyordum, hala böyle de olabilir ama son olay gösteriyor ki, bu olay sadece bu anlaşmayla açıklanamaz.

Tüm vatanseverler olarak parti farkı gözetmeksizin birleşmeli ve ağırlığımızı koymalıyız. Suriye ile savaşı önleyemez isek, bu kez bilinen tüm heybetiyle faşizm bir Amerikancı darbeyle gelecek. Çünkü bizi Suriye ile faşizm dışında kimse savaştıramaz. O zaman ne yasal partilerimiz, ne yayın organlarımız ne de demokratik kitle örgütlerimiz kalır.

Halkımızla birlikte eziliriz.

Ezilmek bir yana, bu savaş büyük çaplı bir bölgesel savaşa yol açacağı gibi savaşın sonunda sahip olacağımız bir Türkiye de kalmayacak.
Bu çıkarılmak istenen haksız savaş Türkiye’nin alnına bir kara leke olarak sürülmekle birlikte elli yıllık Nato serüveninin bir sonucu olarak Türkiye ikinci bir İsrail olarak Ön Asya’da ABD adına kan dökecek, kanımız dökülecek.

En kritik nokta budur!

                                                                                           

Halk Hareketi Uçağa Binerek Gelmez!



Aslında Haziran Ayaklanmasının ardından bizim de hoşumuza giden bir beklenti oluştu.
Sonbahar’da, Haziran 2013’teki eylemlerden daha büyük ve daha kapsamlı talepleri olan eylemlerin olacağı varsayımı içimizi ısıttı ve hala da bir gizil güç olarak bu toprakların üzerinde dolaşıyor.

Bu beklentimiz eylül başından itibaren sanki bir zorunluluğa dönüşür gibi oldu.
Ve giderek AKP’yle simgeleşen “Mafya-Gladyo-Tarikat rejimini sonbaharda halk hareketine dayanarak demokratik yollardan devirme” isteğimiz daha da coşkulu hale geldi.

Gençlerin coşkularını anlatmaya bile gerek görmüyoruz.

“Üniversiteler açılacak, yaz tatiline giden halkımız okulların açılmasıyla birlikte şehirlere dönecek ve bir kıvılcım bütün bozkırı tutuşturacak…”

Bu nedenle heyecan duyduk ve halen de duymaktayız.

Ama biraz duralım, sakin olalım.

Çünkü;

Halk hareketi, beklentilere göre kendine yol çizmiyor.
Halk hareketi kendi doğal yolundan gelişmeyi veya serpilmeyi tercih ediyor.
Halk hareketi, kaynağı olan halkının, bir önceki harekette kazandığı deneyimlerini içselleştirmesine izin veriyor.
Halk hareketi kendi hatalarından öğrenmeyi tercih ediyor ve bir hatayı iki kez yapmak istemiyor.
Halk hareketi o devasa bedenini beklentilere göre hareket ettirmiyor, tartıyor, biçiyor hesaplıyor.
Halk böylesine büyük boyutlarda harekete geçmek için o büyüklüğüyle eşit sorumluluk duyuyor.
Bunlar halk hareketinin doğal kurallarıdır.

Devrim yapmış bütün halklara bakınız, bunun dışında bir başka seyir izlememiştir.

Bir yandan da devleti yöneten karşı devrimci kuvvetlere bakınız.

Başbakan, içişleri bakanı ve onların vali ve emniyet müdürlerinin ifadelerinde, onların yönettiği basının ve diğer iletişim araçlarının söylemlerinde bu beklenen halk hareketi sanki uçağa binmiş de gelecekmiş gibi halk hareketinin eylülde o da olmadı ekim ayında çıkacağı beklentisini yayıyorlar.

Romantik Sıcak Sonbaharı kışa çevirecekler çünkü.

Hatta Marmara Üniversitesi ve İstanbul’un diğer üniversitelerinde bizzat emniyetin dağıttığı bildirilerde de fonda “gelecek olan halk hareketi,” olmak üzere “aman ha geleceğinizi karartmayın”yazıyorlar ve öncüleriyle halkın arasına set çekmeye, öncüleri yalnızlaştırmaya çalışıyorlar.

Bir yandan biz öncülerin kalbinde bir an önce gelmesi beklenen halk hareketi var ve  karşı tarafta bu hareketin zamanından önce gelmesini “kışkırtan” hükümet ve devlet görevlilerinin kışkırtıcı açıklamaları var.

Benimle daha önce Haziran Ayaklanmasına katılan ve herhangi bir siyasi parti, dernek üyesi olmayan arkadaşlarıma bakıyorum…
Onların daha hiç harekete geçmeye niyeti yok.
Temkinli bir şekilde hayatlarına devam ediyorlar ve Haziran Ayaklanması hikayelerini birbirlerine övünerek anlatıyorlar.

Biz de halktan öğrenmeli ve temkinli olmalıyız.
Bizim de halkımız gibi “acelemiz” olmamalı.

Mafya-Gladyo-Tarikat sistemi daha halk hareketi olgunlaşmadan, kitleselleşmeden  kışkırtarak ezmek istiyor.

Hazırlıklarına bakınız, 60 yeni TOMA siparişi verdiler, bugünlerde teslim edilmiş olmalı.
Kadıköy’ün ve Beyoğlu’nun her köşesi çevik kuvvet ekipleriyle dolu.Kışkırtmaya çalıştıkları hareket daha zayıfken ezmek için hazırlar.Tayyip’in kahramanları onlar. Bu halkın polisi değiller!

Ankara’da, alfabenin 7 harfi olan polis gençleri büyük bir hınçla “Mustafa Kemal’in p..çleri” diye kovalanıyor.

Bunun adına Türk Polisi diyebilir miyiz?

Eğer aceleci davranırsak eziliriz, öncüler ezilirse halk öndersiz kalır ve çok büyük kitlesel eylemler olsa bile bir rotadan yoksun kalacağı için savrulur gider.

Unutmayın halk hareketini bize getirecek bir uçak,tren veya vapur yok.

Ve o hareketi bu taşıtlara bindirecek güç de yok…

Bıkmadan, sabırla, oya işler gibi halkımızı örgütleyeceğizi böylece  hareketini de örgütlemiş olacağız.

Halk hareketi ister sonbaharda, ister kışın, isterse de ilkbahar’da gelsin, o büyük kuvvetle bu mafya-Gladyo-Tarikat rejimini yıkıp, Türküyle, Kürdüyle bu milleti ortak vatanımızda refah içinde yaşatacağız.

İşte o zaman ne gaz, ne TOMA, ne gerçeğinden bile olsa mermiler hedefe ulaşmamızı engelleyemeyecek.

Yeter ki içimizdeki cevher soğumasın!

16 Eylül 2013 Pazartesi


“Ve kavga bittiği zaman 
ne çiftlik sahibi oldu, ne apartıman.
Kavgadan önce Kartal’da bahçıvandı,
kavgadan sonra Kartal’da bahçıvan…”
Nazım Hikmet
İlerde Türkiye’nin bugünlerini yazacak olanlar, 31 Mayıs 2013 tarihine özel bir önem verecekler. Çünkü Türk Milletinin farkına yeni varmaya başladığımız özelliklerini izliyoruz ve bununla gurur duyuyoruz.
Kitle mücadelesinin dibe vurmaya başladığı 70’li yılların sonundan itibaren 2007 Cumhuriyet eylemlerine kadar büyük çaplı kitlesel eylemler görmedik. Elbette Zonguldak madenci eylemleri ve Tekel işçi mücadelesi gibi önemli bazı işçi eylemlerini ayırarak bu satırları yazıyorum.

2007 ‘deki milyonlarca insanın katıldığı Cumhuriyet eylemleri, 19 Mayıs’ta 2012’de Tünel’de başlayan ve Dolmabahçe’de sonlanan TGB önderliğindeki gençlik eylemi, yine aynı eylemin 2013’teki daha büyük olanı, yüzbinlerin katıldığı 12 Aralık, 5 Nisan ve 5 Ağustos Silivri eylemleri, 2012’de ve 2013’te yüzbinlerce insanın katıldığı Tandoğan ve Sıhhiye’de gerçekleşen kitlesel devrimci eylemler ve Hatay’da defalarca gerçekleşen yüz akı ayaklanmalar Türkiye’de 10 yıldır iktidarda olan Mafya-Gladyo-Tarikat rejimine karşı mücadele açısından ülkemiz tarihinde özel yerlerini almışlardır..

Gezi Parkı’yla sembolleşen ve BDP-PKK’nın hakimi olduğu şehirler dışında neredeyse tüm ülkeye yayılan eylemler, yukarıda sayılan eylemlerin tarihsel sırayla en sonuncusu olanıdır ve daha öncülleriyle ciddi ortak talepleri vardır.PKK ve BDP’yi özellikle vurguluyoruz, önce eylemi “hükümet devrilir” korkusuyla desteklememiş, daha sonra önlenemediğini görünce Öcalan’ın talimatıyla “meydanı ulusalcılara bırakmamak ve hareketi bölmek için” Taksim’in göbeğine tüneme yolunu seçmişler ve tüm katılımcıların ortak sloganı olan “Hükümet İstifa” sloganına katılmamışlardır.
Ama konumuz bu değil elbette.
Konumuz sıradanlaşmanın, karaktersizleşmenin, bana dokunmayan yılan bin yaşasıncı fikirlerin ve/veya liberal fikirlerin lekesinin Türkiye halkının alnından temizlenmeye başlanmasıdır.

İzledim.
Sıradan insanlar bunlar; Şirketlerde herhangi bir masa başında çalışanlar, garsonlar, hizmet sektöründe olanlar, hatta üst düzey yöneticiler, öğrenciler, partilerinin emirlerini dinlemeyen ülkücü gençler, kendisini oradan buradan tanımlamayanlar, yaşlılar, her yaştan kadınlar, kapısının önüne tedavi edici sıvılar, sular, maskeler bırakan mahalle teyzelerimiz, polis saldırısından korumak için tanımadığı insanları gecenin yarısında evlerine alan amcalar, teyzeler “aman yavrum şu üzümleri ye, enerji verir hızlı koşarsın” diyerek gençlerin ağzına her türden yiyecek tıkıştıran anneler…

Kısacası "önderleşen sıradanların tarih yaptığı günler" yaşıyoruz.
Devlet raporlarına göre "sadece İstanbul’da 7,5 Milyon insan” 22 gün süren eylemler boyunca ülkelerinin tam bağımsız ve daha özgür yaşaması için ayağa kalktılar. Mustafa Kemal Atatürk ve Türk bayrağı temelinde birleştiler. Bu son cümleme itirazlar gelebilir ama itirazcılar kabul etmelidirler; gördükleri o bayrak denizlerini hafızlarına geri getirmeliler.

Özellikle İstanbul’daki eylemlerde yer alan ama bu iki sembol etrafında kendini tanımlamayan gösterici sayısı bir kaç bini geçmeyecektir. Bu sembolleri reddeden “sol” partilerin toplam üye sayısı bellidir.

Bu eylemin en önemli özelliği kendi doğal önderliğini yaratmasıdır. İşte o gördüğümüz sıradan ve herhangi bir örgüt üyesi olmayan insanlar polis baskısına, gazına, copuna en az örgütlüler kadar hatta daha cesur direnmişlerdir. Rahatlıkla söyleyebiliriz ki, sıradanlıktan kitle mücadelesi önderliğine giden yolda son bir kaç yıldır ülkemizde gerçekleşen eylemler daha cesur ve dinamik bir önderlik havuzu oluşturmuştur. Mesele şimdi bu örgütsüz önderlerin kendi doğal örgütleriyle buluşmalarıdır.

Şehit düşen çocuklarımıza bakalım; Abdullah Cömert’ten, Ethem Sarısülük’e, Mehmet Ayvalıtaş’tan Mustafa Sarı’ya, Ali İsmail Korkmaz’dan Ahmet Atakan’a kadar hepsi olağandışı insanlar değiller. Bir meslek sahibi veya öğrencidirler. Hepsi normal hayatlarını yaşayan insanlar. İşte ölümleriyle ayrıca öne çıkan bu şehitler bizim “yeraltındaki köklerimiz” olurlarken, şehit düşmemiş milyonlarcası sıradanlığı reddederek ve yeraltındaki köklerine daha sıkı sarılarak şimdi geleceğe bakıyorlar.

Ülkemizin geleceği, işte sıradanlıktan önderliğe terfi edenlerin gözlerindeki bu ışıltılardadır!
Sizin gözlerinizde de aynı ışıtılar var mı?

Günün ve geleceğin sorusu budur!

Kubilay Kızıldenizli
telgrafhane.org

14 Eylül 2013 Cumartesi


Süreci özetleyelim.
ABD: Git!
Esad: Asla!
Aslında tüm süreci özetleyecek ilk ve son sözcüklerdir bunlar.
Şimdi biz şimdi aradaki geniş boşluğu dolduralım.
ABD daha müdahale için gerekçelendirilen “kimyasal silah kullanımı” ortada yokken “Suriye’ye demokrasi “ getirme bahanesiyle Esad’a’a karşı elinin altındaki tüm güçleri kullanmaya başladı.
Yanıtlanması gereken soru şudur “ABD neden Suriye’ye demokrasi getirmeye çalışıyor?”
Yanıt.: “Ortadoğu halklarını çok seviyor!”
Gülmeyiniz.
Sıradan bir ABD vatandaşı buna içtenlikle inanıyor. ABD yurttaşına gore ikinci dünya savaşının başından beri ABD dünya halklarına demokrasi ve insan haklarını getiriyor.
Önce Vietnam, Afganistan, Libya, Irak, ve eş zamanlı Romanya ve Yugoslavya…
Demokrasinin ve insan haklarının bu bölgelere ulaşabilmesi için milyonlarca insanın ölmesi gerekti.
Öldü.
Olsun!
Vietnam“ben insan hakkı falan istemiyorum” dedi. O’nu yani ABD’yi bir güzel dövdü!
Yugoslavya’da milyona yakın insan öldü ve şu anda saymadım ama sanırım 5 ayrı ülkecik oluşturuldu ve Balkanlardaki ABD’nin karşısındaki en güçlü ulus devletlerden biri sizlere ömür
Sonuç, eski Yugoslavya topraklarında Nato en büyük üslerinden birini kurarak Rusya’yı kuşatmayı başardı.
Ardından Romanya… Çavuşeskilerin hazin sonu… İkinci büyük engel böylece Balkanlarda ekarte edildi.
Libya biliyorsunuz Kaddafi sonrasında dünyanın en demokratik Anayasasını yaptı(!)
ABD Irak’ta  iki milyon Arabı çöle gömdü, kadınlar ve direnişçiler en hayasız muamelelere tabi tutuldular ve kuzeyinde ikinci İsrailcik doğdu.
Suriye işte bu iklimde ön Asya’da ikinci İsrailcik için Akdeniz’e inmeye engel en sert baraj olarak duruyor ve  ABD tarafından bendleri zorlanıyor.
Peki, sıra Suriye’ye gelene kadar dünyanın büyük aktörleri ne yaptı?
Çin, ABD’yle boy ölçüşmeyi ertelemek için, Yuan’in Dolar’a karşı değerini dengede tutarak ve ABD hazine bonosu satın alıp parasını ABD Doları’nda tutarak barışı satın alıyor ve savaşa hazırlanıyor.
Rusya ise Yugoslavya, Romanya, Irak ve Libya’da ya süreci destekledi yada sessiz kalmayı tercih etti.
İran zaten bölgede ABD’ye kafa tutan yegane güç olarak konumunu koruyor ve Suriye’yi ve Lübnan Hizbullahı’nı destekliyor.
Lübnan Hizbullahı ise 2006 yılında İsrail’I dövdükten sonra bölgenin vazgeçilmez emperyalizm karşıtı gücü olarak parlıyor.
Türkiye ise alnına kara sürmekle meşgul. Ya AKP yıkılacak yada Türkiye. Başka bir seçenek kalmadı.
Suriye sorununa yeniden dönelim.
Güçlü bir hava savunma sistemi var. Nato Türk Hava Kuvvetleri’nin iki uçağını test için, Suriye kıyılarına birkaç kilometre mesafede Suriye hava sahasında uçurdu.
Bir uçağımız düşürüldü, iki pilotumuz şehit!
Dün ise israil, Akdeniz’deki uluslararası sulara iki füze attı, Rusya anında “gördüm” dedi ve dünyaya ilan etti.
Buradaki “görmek” fiili önemlidir. “Biz tarafız ve sizi yakından izliyoruz “ demenin başka bir ifadesi.
Rus yetkililer, Dışişleri Bakanı Lavrov gibi “ABD için Suriye’ye müdahale iyi sonuçlar doğurmaz” diyorlar.
Dün Aydınlık’ta Rafet Ballı’nın aktardığına gore gerek Suriyeli gerekse de Hizbullah(Lübnan) yetkililer“Türkiye Suriye’ye saldırırsa ne yaparsınız?” sorusuna “İsrail’i vururuz!” yanıtını veriyorlar.
Tuhaf değil mi? saldıran Türkiye, vurulan İsrail! Çünkü biliyorlar ki Türkiye böylesi bir savaşın aktörü olsa bile uzun sure Türk askerini Suriye’nin üzerine süremezler. İsyan çıkar. Zaten Türk ordusunun Suriye saldırtılmasının sonuçlarını kimse hesaplayamaz.
Ama bir gelişme daha oldu. Suriye Dışişleri Bakan Faysal al-Makdut “Eğer ABD müdahale ederse, müdahale çağrısı yapan Ürdün ve Türkiye’yi de vururuz” açıklaması yaptı. Doğu Akdeniz’I ısıtan ve bölgesel savaşın geleceğini bu kadar net ifade eden başka bir açıklama yok:
Suriye konusunda pazisyonlanma şu:
Türkiye, israil, ABD, Suudi Arabistan, Ürdün,Katar bir yanda. Yani Şer Cephesi.
Bize burada alnımıza kara bir leke sürülmesidüşüyor.
Diğer yanda ise hatalarını tekrar etmeyeceği konusunda kararlılığını ilan eden Rusya, Çin, Lübnan, İran ve ve kesinlikle Irak ve dünya halkları.
Bu tabloda “savaşı kim kazanacak?” sorusunun yanıtı çok belli. Biz!
Yani Doğu!
Bu yüzden Obama “karar aldım ama Kongre desteklerse” diyor. Kısacası Obama’da tek başına karar alacak ve sandalyeye oturmasını sağlacak bölgesi yok!
John Kerry’nin oluşturduğu kongre alt komisyonu ancak ve ancak “uçakların uçmadığı, askerin adım atmadığı bir füze sallama” işini karar alarak kongreye oylamaya götürebiliyor.
Bu arada dün ABD Senatosu 7’ye karşı 10 oyla müdahaleyi onayladı.Ama nafile!
Yazın bunu bir yere,bu coğrafyada ABD dişi dökülmüş bir kedi.
Suriye’den kopartılacak Akdeniz’e kadar inecek bir Kürt koridoru hayal. Suriye’den geri kalan kısmın İsrail’le dost ve İsrail için güvenlik üretecek bir Suriye işi Akdeniz havzasına gömülmüş görünüyor.
İkinci İsrail olacak olan Barzanistan da  Kürt devleti de bu tabloda sisli bile değil.
Son söz!
Sonbahar öyle sıcak geçecekki Türkiye’de, bir yandan dünya halklarına barışı götürürken, ülkemizde ise Kürdümüzü emperyalizmin pençesinden kopararak bağrına basacak.
AKP’nin daha Amerikancı, PKK’nin de daha çok piyonlaşmasının nedeni bu.
Ön Asya’daTemizlik başlıyor!
Göreceğiz!


Kubilay Kızıldenizli
telgrafhane.org

“Halk Hareketinin Masumiyeti”

“Halk Hareketinin Masumiyeti”

31 Mayıs 2013 tarihinden başlayarak Türkiye iki aydır benzersiz bir halk hareketine sahne oluyor. Görünen odur ki, alçalan ve yükselen enerjisiyle bu halk hareketi, BOP iktidarı yıkılmadan durmayacak. Haziran Ayaklanması, başlangıçta Banu Avar gibi “Erdoğan’ın kullanım süresi bitti, Reyhanlı’da sesini çıkarmayan Batı neden Gezi Parkı meselesinde ‘Aslan Türkler’ diyor? Bunu düşünmek lazım” diyeninden, devamında “Türk Baharı” olarak tanımlayanına ve “çapulcuların, vandalların eylemidir” diyenine kadar geniş bir yelpazede değerlendirildi.
Biz baştan beri “Cumhuriyet’in yarattığı demokratik birikimin sokağa çıkıp vatanı yeniden ele geçirmesidir” saptamasında bulunduk ve içinde yer aldık. Aslında “Turuncu devrim mi geliyor”diyenlerin bilemediği şey, Türkiye’nin bir Ukrayna veya Gürcistan’a benzemediğidir. Çünkü, Cumhuriyet devrimimizin halk içindeki birikimi, böylesine büyük bir halk hareketinin, yabancıların çıkarları için ve yabancılar tarafından başlatılmasına da, kullanılmasına da izin vermez. Bazen at değiştirmek için de turuncu devrime başvurulabilir veya kendilerine en yakın duranı kullanarak halk hareketini kendi çıkarına kullanabilir. Mursi’nin Mısır’da iktidara taşınması gibi ama işte iki yıl önceki Mısır ayaklanması en fazla iki yıl ABD tarafından kullanılmış ve Haziran Ayaklanması Mısır’da harekete geçmeye kalkan halkı etkilemiştir.
Buna Taksim-Tahrir dayanışması da diyebiliriz. Ya da yerküre gibi kapalı bir kapta halk hareketinin aynı denizde buluşması da…
 Mısır, “Hey ABD, Mursi’yi Al da Git!” çağrısına uyan milyonların eylemine tanık oldu ve bu satırların yazıldığı anda hala da durulmuş değil. Mısır’ın Milli Devrimi, Turuncusuyla hesaplaşıyor. Bu başarılı halk eylemine ordunun da katılması ve Mursi’nin devrilmesine “darbe” diyenler, aslında ya kafası karışık aptallaşmış aydınlardır ya da ABD’nin Akdeniz Havzası’nda yenilgisini örtmeye çalışanlardır. Tabii bir de kendi sonunu Mursi’de gören Tayyip Erdoğan’ı unutmamak gerekir. Mısır’da ordu halkın yanında yer almış ve millileşmiştir.
 General Sisi’nin güçlü halk hareketinin karşısında saf değiştirerek halkın yanına geçmesi, Müslüman Kardeşler nezdinde Mısırlı şeriatı ezme kararlılığı ve ABD, İngiltere ve Fransa’nın Suriye’ye müdahale kararının ardından Süveyş Kanalı’nı kapatacağını açıklaması, Mısır Dışişleri Bakanı’nın Tayyip Erdoğan’ı “birkaç dolarlık adam” diye nitelemesi, Mısır’ın yönetiminin ait olduğu yere yani, Asya’ya doğru yüzünü dönmeye başladığını gösteriyor.
 ABD sadece Mısır’da değil, Suriye’de de, Irak’ta da, İran’da da yeniliyor ve “yeşil kuşak projesi” en iddialı, en sağlam hattında kırılıyor.
 ABD, Ortadoğu, Batı Asya ve Kuzey Afrika’daki en büyük yenilgisine doğru hızla sürükleniyor. Bu kez süpürgeyi kullanan halk hareketi öyle kolayca “manüpüle” edilemeyecek gibi görünüyor.
 Türkiye’yi Bölmek İsteyenler Bölünecektir!
Öncelikle Obama’nın, Başbakan Erdoğan’dan brifing aldıktan sonra, ABD Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone’ u görevlendirerek hükümet yetkilileriyle görüştürmesi unutulmamalıdır. Devamla yineObama’nın, Ricciardone’u Van ve Diyarbakır gibi iki önemli kente göndermesi ve ardından Lice olayının patlak vermesi, Türkiye topraklarında emperyalizmle “Kürt Sorunu” etrafında süregelen çarpışmanın yeni bir boyuta geçtiğini gösteriyor. Zaten Öcalan’da eş zamanlı olarak, “Açılımın ikinci aşamasına geçtiklerini” ısrarla vurguluyor.
 Biliyoruz ki, emperyalizm Anadolu topraklarında asla başarı kazanamadı. ABD’ de bu yenilgiyi Türkiye topraklarında kaçınılmaz olarak tadacaktır. Eğer ABD Türkiye’yi bölmekten vazgeçmezse, bölgesel veya dünya ölçeğinde savaşa neden olacağı açıktır. Çünkü, Türkiye’nin bölünmesi diğer ülkelerin bölünmesine benzemez. Bu iddiamızın temeli son iki aydır bitmek bir enerjiyle devam eden Kürdümüzü de yanına çekecek halk hareketidir. ABD Türkiye’yi bölmekten vazgeçmezse çıkacak bölgesel ya da dünya ölçeğindeki bir savaşın sonunda yenilecek ve kesinlikle bölünecektir.
 Korku duvarının yıkılması
Konda Araştırma ve Danışmanlık Şirketi, halk hareketinin en ateşli günlerinde dikkat çekici bir araştırma yayınladı.
 Gezi Parkı sakinleri arasında yapılan bu araştırmaya göre, araştırmaya katılanların çoğu, sırasıyla,“polis saldırılarına”, “anti demokratik uygulamalara” ve “özgürlüklerin kısıtlanmasına karşı bir tepki” olarak Gezi Parkı’nda olduklarını belirtiyorlar.
 Özellikle belirtmekte yarar var: Polisin saldırılarını görüp direnişe katılmaya karar verenlerin oranı %49,1’dir. Bu önemli bir orandır. 1980 sonrasında devletin baskısından korkarak sıradan gazeteleri bile okumaktan korkan, herhangi bir demokratik kitle örgütüne üye olmayan bastırılmış bir toplumun çocuklarının, polis şiddetinden kaçmak bir yana, bu şiddete kafa tutma isteğiyle direnişe katılmaları, gazlı-Tomalı barikatları parçalamaları, değerlendirilmesi gereken önemli bir saptamadır.
19 Mayıs 2012’den başlayarak devrimcilerin önderliğindeki yurtseverler, Sıhhiye’de de, Silivri’de de kendi korku duvarlarıyla birlikte barikatları yıkmış ve Türkiye halkına bu açıdan büyük bir özgüven ve cesaret aşılamıştır.
 Cumhuriyet tarihinin en büyük halk hareketi
 Gezi Parkı direnişi, Türkiye’de AKP’nin Cumhuriyet karşıtı politikalarına karşı biriken öfkenin ve Cumhuriyet tarihinin enbüyük halk hareketinin fitilini ateşlemiştir.
 Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde yaşayıp sokakları meydanları dolduranları bir yana bırakalım; İstanbul’da dahi, belki de bankında bir kez oturmamış, o güzel ıhlamur ağaçlarının gölgesinde bir kez dinlenmemiş milyonlarca insanın, daha ikinci günde eline ay yıldızlı bayrağı alıp “Hükümet istifa” sloganlarıyla sokağa fırlamalarının başka bir açıklaması olamaz.
 Milli Demokratik Devrimimiz Türkiye’nin meydanlarında sürüyor
 Üç haftadır süren halk hareketi taşıdığı simgeler (bayrak, Atatürk) ve attığı sloganlar ile (“Her yer Taksim her yer direniş”,“Mustafa Kemal’in askerleriyiz”, “Bağımsız Türkiye” vb)  sloganları atıldı. CHP, MHP, İşçi Partisi, TKP, ÖDP, EMEP hatta BDP gibi partilerin taraftarları bu sloganların atıldığı meydanlarda birlikte mücadele etti.
 Öncü Parti ve “halk hareketinin masumiyeti”
 Taksim Gezi Parkı’nda 30 saat süren ve 4 411 direnişçinin görüşlerinin alındığı belirtilen bu araştırmaya göre, görüşlerine başvurulanların %79’u herhangi bir siyasi parti veya demokratik kitle örgütüne üye değil.
 Biliyoruz ki, Türk halkının örgütsüz olmasının saptanması yeni bir şey değil.
 “gençler bir partiye üye değil, bu hareket bir parti tarafından yönlendirilmiyor” propagandasıok yaygın. ”Sakın partileri bu işe karıştırmayın, bu kendiliğinden ve haklı temellere dayanan bir halk hareketidir” denerek partilerle halk hareketi arsına ısrarla bir kalın çizgi çekme isteği var ve ne yazık ki bu genel bir kabul de görüyor.
Halkımız örgütsüz, bu bir gerçek. Bazı Batı ülkesinde siyasi partiler dâhil demokratik kitle örgütlerinin üye sayısı ülke nüfusundan fazla. Yani bir insan birden fazla örgüte üye. Televizyonlarda ve sosyal medyada örgütsüzlük göklere çıkarılıyor. Hatta Gezi Parkı’yla başlayan eylemlerin “masumiyetini” kanıtlamak için başvurulan

Örgütsüzlüğü “güzel bir şey gibi” sunan aydınların, 12 Eylül 1980’den sonra göklere çıkarılan “sivil toplumculuğun” ideolojik tahribatı altında kaldıklarını unutmayalım.

ABD resmi makamları da aynı saptamayı yaptı: “Türkiye’deki halk hareketi bir hak arama hareketidir ama bir lideri yok, bir parti yok.”
ABD’nin bu örgütsüzlük tespitiyle rahatladığını vurgulamaya bilmem gerek var mı? ABD’yi rahatlatan bir şey nasıl halkın yararına olabilir?
Örgütlü olmak ve bir siyasi partinin bu hareketi yönetiyor olması nasıl bu halk hareketinin “masumiyetine” zarar verebilir?
Halk hareketinin öndersiz ve örgütsüz olması, yüceltilmesi gereken bir şey midir? Bu durum, Kurtuluş Savaşı için yola çıkan bir halkın, Müdafa-i Hukuk Cemiyetlerinden, Temsil Heyetlerinden yoksun olması gibi bir şeydir.

Çünkü örgüt yoksa, örgütlü bir halk yoksa, başarı şansınız da yoktur., Eylemi nerede büyüteceğinizi ve hangi noktada durduracağınızı bilemezsiniz. Örgüt yoksa halk hareketi doğru hedeflere doğru yöntemlerle yöneltilemez.

Bu nedenle asıl örgütsüz ve partisiz olmak halk hareketinin “masumiyetine” zarar verir. Halk hareketinin masumiyetini koruyacak asıl şey, asıl güç, örgüttür, partidir. Partinin olduğu yerde provakasyon yoktur, partinin olduğu yerde başıbozukluk yoktur. Partinin olduğu yerde, hedef, strateji ve bu stratejiyle uyumlu taktik planlar vardır. Belli bir alanda birbirinden bağımsız olarak gelişen halk hareketi ancak parti aracılığıyla birleştirilebilir ve tek hedefe yönlendirilebilir.

Kısacası öncü bir parti varsa başarı da vardır ve halk hereketinin masum talep ve enerjisi işte ancak bu şekilde halk adına korunabilir ve geliştirilebilir.

Aslında sistem tarafından partiler ve  “parti” kavramı o kadar çok kirletilmiştir ki, halk içinde yer aldığı harekete onların kirleri bulaşmasın diye,partisizlik övgülerini sessizce onaylayan bir tutum gösteriyor. Düşünsenize “parti denince”, çok partili dönemden beri iktidarda olan partilerin şahsında ihaleler, voleler, kamu kaynaklarının talan edilmesi geliyor halkın aklına…

SOL BİR ARAYA GELEBİLİR Mİ?
Gazdanadam Festivali’ni yapabilen bir sol elbette bir araya gelebilir. Direnen Medya temsilcilerinin yaptığı bu büyük ve etkileyici festival, sosyal demokrasinin solunda kalan solun ve Kemalistlerin, ayrılıkları bir tarafa bırakarak, beraberce bir iş yapabileceklerini, elbirliği yapabileceklerini göstermiştir.

İSTATİSTİKLERE SIĞDIRILAMAYAN TEK GERÇEK : GENÇLİK
Bence bu eylemlerin tek sözcükte açıklaması var. ÖZGÜRLÜK

Eyleme gençler önderlik etti ve eylemlilik böylece tüm Türkiye’ye yayıldı. Gençlerin isyanı sadece siyasi gelişmelere değildi. Hatta esas olarak AKP’nin dinciliği ve işbirlikçiliği de değildi. 80 sonrası gençlik son bir aya kadar hiçbir zaman böylesine özgür olmadı. Ailesi sistem korkusu nedeniyle her şeylerini yasakladı. Saldırgan kapitalist düzen özgürlük adına gençliğin her şeyine karar verdi.
Hep yönetildi gençler. Hiç yönetmedi. Hiçbir zaman da ürettiğini içselleştirmedi, aslında özünde üretemedi.

Üretemedi ve yönetemedi.

Bu eylem, ana karnında başlayan baskıya bir isyan.
Baskıların son yıllarda iyice artmış olması, bağlı olduğu Cumhuriyet değerlerine saldırılması, ekonomik sıkıntı vs. bilinçaltında otuz yılda biriken tepkiyi ortaya döktü. Bu gençlerin tamamı için söyleyebileceğimiz şey budur. Bir kısmı Mustafa Kemal’in askeri, bir kısmı cumhuriyetin savunucusu, bir kısmı hükümet istifacısıdır.
Nihayetinde ne dersek diyelim, Haziran Ayaklanması toplumda farklı nedenlere dayanan hoşnutsuzluğun isyana dönüşmesidir.

Fakat hepsi de ürettiğini yönetmek istiyor. En insani taleptir ürettiğini yönetme isteği.

Gezi Parkı direnişi, kapitalizm ile sosyalizmin söylemlerle açıklanmamış olan savaşıdır. Yukarıda da bahsettiğimiz baskı altındaki bir ömre (kapitalizm) Gezi Parkı ve çevresinde kendisi üreten, yöneten, karar organlarında yer alan gençliğin (sosyalizm) mutluluğudur. 30 Mayıs günü parasız, komünal bir hayat dediğimizde bizimle alay edecek gençlerin, bir gün sonra bu hayatı ne kadar çok istediklerini ama bilinçaltlarına attıklarını gördük.
Yirmi gün süren Gezi Parkı yaşamında gençlerin mutluluğu “polisi nasıl Taksim’den gönderdik” gibi egosal bir tepki değildir. Bir şeye yarama, kendisinin de içinde birey olarak değer gördüğü bir organizasyonda yer almanın mutluluğudur. Bu eğer siyasal bir perspektiften yoksunsa, burjuva bir düşüncedir ve çoğu gencimiz de küçük burjuvadır. Fakat birçok devrimde biliyoruz ki, küçük burjuva unsurların proleter unsurlara dönüşme ihtimali (anlamak ve doğru müdahaleler ile) çok yüksektir.

Haziran Ayaklanması nedeniyle, Cumhuriyet tarihinin en demokratik döneminden  geçiyoruz. Demokrasi eşek gibi çalışıp beş yılda bir oy vermek değil, üretim, yönetim ve karar süreçlerinde yer almaktır ki, Taksim Komünü bunu sağladı.
Gençlerin komünü nasıl büyük bir beceriyle örgütlediklerini gördük. Yiyeceklerin temini, paylaşımı, revirin mükemmelliği, gaz bombası sağanağından kaçıp Gezi Parkı’na sığınan yurttaşları daha girişte ellerinde tedavi edici sıvılarla karşılayıp tedavi etmeleri, baygın ve yürüyemeyenleri sedyelerle hızla, o da yoksa sırtlarına alarak taşımaları…
Kusursuzca  iş yapma kapasitelerinden, verimliliği kesinlikle arttıran demokrasi anlayışlarından, farklı fikirlere karşı fikir üretmeyi bir yana bırakıp “söylenilenlerde acaba yararlanabileceğimiz bir şey var mı?” diye dikkatle dinlemelerinden öğreneceğimiz çok şey var.

 Telgrafhane.org