31 Mayıs 2009 Pazar

Mayınlar Neden Döşendi....


Karga Şahap' la Söyleşiler-9-

"Mayın deyip geçmeyin!Ulus devletin temeliydi onlar döşendiği yıllarda.Bazı bilgiler vermeye çalışacağım" dedi Şahap dostum.
"Dur Şahap, yarın önemli işlerim var, ciddi şeyler konuşmayalım, dinlenelim" dediysem de bir yandan da ilgimi çekti söyledikleri.
"Kısa ise anlat!" dedim.
Başladı anlatmaya:
"Bak dostum, ulus dediğin şey, ulusal pazar yaratmakla oluşur. Eğer ulusal, yani milli bir pazarınız yoksa, ulus da yoktur!!!"
"Anlamadım!!!"
"Bu matematik gibidir;nettir. Feodal dönemin temeli ne biliyor musun? Toprak Mülkiyet Sistemi, Bey ve köylülüktür. Bu sistemin üyesi köylülük "tebaa" dır, feodal beyin üretim ilişkisi içinde tanımlanır ve feodal beye öncelikle bağlıdır; özgür bir yurttaş olarak devlete bağlı değildir"
"Yani?"
"Yanisi şu; devlete değil ama beye bağlı kişi özgür değildir ve iş gücünü serbestçe satamaz.Ya bağlı olduğu aşiretin reisinin toprağında çalışır, ya da ölür!
Özgürleşemeyen ve iş gücünü serbestçe satamayan köylü, şehirleşme sürecinin, kapitalistleşme sürecinin parçası olamaz ve kapitalizm sistem olarak kurulamaz.
Bak, Jakobenlerin önderlik ettiği Fransız Devrim'i, İngiliz Devrim'i, Amerikan İç Savaşı, Alman Derimi, hep yükselen yeni kapitalist ilişkileri temsil eden güçlerle, feodal beylere bağlı güçler arasındaki savaşın sonucunda olmuş ve feodalizm tasfiye edilmiştir. Güç kullanılarak tasfiye edilmiştir."
"Ulus olmak,"hadi şimdi biz ulus olalım" demekle olmaz. Eğer bir milletin ekonomik temeli yoksa, topluluk olursun"
"Eeee!"
"Öncelikle insan özgürleştirildi ve feodal beyden kopartıldı; Çünkü bağımlı topluluklardan cemaatlardan 'millet' yaratılamaz. Aynı süreçte kiliselerin güçleri de azaltıldı ve frenlendiler; unutma bunu!"
"Beyden ve cemaat ilişkilerinden kurtulan insanlar sonunda milletleşti .Elbette bu yetmez. Eğer bir ulusun ekonomik temeli yoksa yeni bir insan ve millet yaratılmaz. Bu aslında karşılıklı bir süreçtir. Biri olmadan diğeri olamaz. Bu yumurta tavuk ilişkisi gibidir ha!"
Baktım Şahap çoştukça anlatıyor, sözünü kesmedim hiç.
"Bak Kubilay, eğer iç pazarın yoksa, ulusun da yoktur; iç pazar milletin temelidir ve bugün dikkat et,bütün büyük milletlerin çok iyi korunan iç pazarları vardır. ABD, AB, Rusya, Çin, İran, Hindistan... Hepsi gümrük duvarlarıyla korunurlar.
"Bak, AB ve ABD küreseleşme yutturmalarıyla senin ülken gibi ülkelerin gümrük korumalarını kaldırırken, kendi üreticisini korumak için yeni yaptırımlar uygularlar ve kendi pazarlarını korurlar."
"Mesela ABD'ye istediğin kadar mal ve hizmet satamazsın, kotalıdır bunlar hep. Ama senin kota koymanı engellerler. Bunu unutma,kritik nokta budur!"
"İçpazarın güçlüyse, sağlam ve örgütlenmiş bir devletin ve bu devlete vatandaşlık bağlarıyla bağlanmış özgür bireylerden oluşan insanların varsa sağlam bir milletin vardır."
"Şimdi mayın temizleme tartışmalarına dönelim; sizin ülkeniz, Suriye ve Irak sınırlarına mayınları 50 yıl önce neden döşedi biliyor musun? Batı ülkelerinde üretilen malların,doğru dürüst gümrüklerle korunmayan, vergisiz olarak neredeyse bu ülkelere giren bu ürünlerin,ülkenize kaçak yollarla girmesini engellemek amacıyla döşendiler.
"Türkiye kendi milli ekonomisini,üreticisini korumak için bu mayınları döşedi ve kaçakçılıkların önlenmesinde de başarılı oldu. Sadece bunlarla mı korudu?Elbette değil. Örneğin Türk Parasını Koruma Kanunu da bu amaçla çıkarılmştır. Yerli Malı Haftası da bu amaçla düzenlenmiştir."
"Sizin ülkenizi kuran devrimci kadro işte böyle etkileyici bir kadroydu..."
Bugün sizin halinize acıyorum. Elbette mayınlar temizlensin artık.Bu koruma yöntemleri ilkel kalıyor ama siz mayınlardan önce zaten AB ile gümrük birliğini tek taraflı olarak kaldırararak sizi ulus yapan en önemli dayanağınızı da ortadan kaldırdınız."
"Ulusu bir arada sadece etnisite, dil ve din tutmaz. Öyle olsaydı dünyada sadece bir kaç devlet kalırdı. Ulusu bir arada öncelikle ülkü birliği ile beraber sağlam ve iyi örgütlenmiş bir iç pazar tutar"
"Yazık size " dedi Şahap...
"Sizi ulus yapan iç pazarınız bir fahişenin bedeni gibi oldu!"
"Bu arada zaten feodalizmi de tasfiye edemediniz; Güneydoğu ve Doğu Anadolu'da kapitalizmi hiç kuramadınız;oradaki insanlarınız aşiretlerin ve tarikatların içinde kıvranıyır,can çekişiyor" dedi.
Ben ise sadece dinlemeye devam ettim...
"Bir de bu sınırınızı yabancılara 49 yıllığına verecekmişsiniz"dedi.
"İntihar bu!" dedi...
"Ben bi'şeycik diyemedim.
Veda da etmedim Şahap'a,Çünkü acıyarak bakıyordu...
Kanat çırparken seslendi "bu arada sosyalizmi ayrıca tartışalım ha" dedi...
Dedi ve gitti...
Peynirini kafama atarak..!

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Yabancılaşma ve Yazı


Yazı nedir, yazılan "şey" hangi amaçla yazılır ve bir yazı nasıl okunur?
Aslında bu belirttiğim şeylerin bir tek tanımı yok ve yine "yazan" olarak ben başka bir amaçla yazıyor olacağım ve okuyan sizler ise kendi algılarınıza göre anlayacak yazılanları.
Bir bakıma bu, "yazı eyleminin kendisinin" kaderidir de. Bizzat yazının kendisi duyguların tamamını kapsayamadığından ve sadece düşünce ve duyguların aktarıcısı olduğundan bir yanıyla eksik ve yabancılaşmanın da bir aracısıdır.
Yani yazı sadece bir araçtır,eylemin kendisi değildir ve bu yanıyla eksiktir, özrü vardır.
Zaten yazı, "söylenen sözcüklerin kayda geçirilmesi yöntemi ve bu esnada kullanılan semboller bütünü" olduğuna göre ve sözcükler kayda geçirilirken "semboller kullanılacağından, anlamlarından çok şey kaybederler.
Bizim Anadolu'muz ise "yazının" anavatanıdır. Sümerler yazıyı MÖ'den önce 3500 yıl önce bulmuşlar ama hala biz yazmayı bilmiyoruz:-(
Benim hayranlıkla yıllarca okuduğum ve ortalamanın üzerinde fikir sahibi olduğum Hititler, Sümerler'den sonra yazıya hakkını veren uygarlıktır. Hatta Hitit Kralı 3.Hattuşili ve 2.Ramses arasında bilinen ilk yazılı anlaşma olan "Kadeş Barış Antlaşması'nın" kopyası, bugün Birleşmiş Milletler'in kapısına asıldır. Yukarıda orijinalini görebilirsiniz. Ankara'da Anadolu Medeniyetleri Müzesin'de önünden ayrılamamıştım.
Ama bu "yazının" yabancılaşmadaki rolünü değiştirmez.
Küçük bir telefonla düzeltilecek bir "anlaşmazlık" yazı kullanılarak artarak ve derinleşerek devam eder.İş hayatı cehenneme döner ve daha sonra "ben bunu demek istememiştimlerle" başlayan konuşmalarla düzeltilmeye çalışılır.
Çünkü yazıyı yazan, "farklı bir ruh ve duygulanımla" yazmıştır, okuyan ise yine "farklı bir ruh ve duygulanımla" okumaktadır...
Hatta aynı yabancılaşma, aynı cümleleri farklı tonda söylediğinizde bile oluşur.
Bağırararak söylenen bir sözcükler demetinin yarattığı etki, sakince söylendiğinde daha insancıllaşır, kırıcılığını kaybeder.
Bir de Pir Sultan Abdal'ın "düşmanın attığı taş değil, dostun attığı gül yaralar beni" sözü vardır ki, bu başka bir yazının konusudur.
Ben gerek iş yaşamımda gerekse de yazının temel iletişim yöntemi olduğu her platformda, iletişim kazalarının çoğunda işte bu yabancılaşmanın etken olduğunu gördüm.
Birbirini çok iyi tanıyan insanlar arasında da yaşanmakta bu kazalar, tanımayanlar arasında da...
Beni ise, beni tanıyanların eleştirisi üzer... "Herhalde yanlış anladım, o anlamda dememişsindir denmeyi beklerim" ama bu maalesef olmaz...
Yazı yine de güçlüdür, kabul edelim ve insanlığın en önemli keşfidir; zekasıdır.
Ama aynı zamanda daha çok gençtir ve doğduğu zamandan bu yana daha 6.000 yıl bile geçmemiştir.
İnsanlığın duygularının, düşünce evriminin geçtiği milyon yıllık süreçte altı bin yılın ne önemi var ki...
"Yazıya" der ki insanlığın bizzat kendisi "Adaaam sen de, büyü de gel; sen benim tek iletişim aracım değilsin."
İletişimde akıcılığın ve akılcılığın gelişeceği nice bin yıllara...

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Kırk Altı Yıl Yazısı



Kırk beş yıl üçyüz altmışbeş gündür yaşarım ülkemde.
Beni ben yapan her şeye, her etkiye teşekkür eder kalbim.
Kırk beş yıl üçyüz altmışbeş gündür yaşarım ülkemde
Yarın kırk altı yıl olacak,
Hem de dolu dolu dolu!

Herşeye teşekkür ederim her şeye
Ama önce ve öncelikle eşsiz ülkeme...

Kırk beş yıl üçyüz altmışbeş gündür yaşarım ülkemde.

*****************

Ben, yeni yaşımı yarın Nazım Hikme'in bu eşsiz şiiriyle karşılayayacağım.


"Aslında Herkes Kırk Yaşındadır"


Ben de öyle..!

KIRKINCI YILIMIZ
Hepimiz kırk yıl önce doğduk,
kırk yıl önce sabahleyin
kırk yıl önce gün ışırken Bedreddin'in İznik Gölü'nde
çamlı bellerinden birinde Köroğlu'nun
ve Sibirya'dan, esirlikten dönen Bolşevik Osman
pusuya düşürürken Urfa yolunda seher vakti Fıransızı.
Hepimiz kırk yaşındayız
yirmisine basanımız da
altmışını geçenimiz de
atılıp ölenimiz de İstanbul'da Müdüriyet penceresinden.
Bu kırkıncı yılımızda
ne bir ormanız
ne şose boyunda tek tük kavak ağacı
bir tarlayız tohumu saçılmış.


Hepimiz kırkına bastık bu sabah
hapiste yatanımız, işyerindekilerimiz, muhacirimiz.
Hepimiz kırkına bastık bu sabah.
Yoldaşlar yeni yeni yıllara!
25 Eylül 1960

24 Mayıs 2009 Pazar

İlle de.....

İlle de
Serçe,
Güvercin,
Kumru,
Tibili,
Martı,
Karga...
Ama ille de karga!
Yalnız martının balıkçıl olması nedeniyle rüzgara karşı bir duruşu vardır.
İzlemeye doyamazsınız onu...
Gözlerini hafif kısar ve tüylerinin arasına rüzgarı alarak sevişir.
Ama dedim ya... İlle de karga...
Çünkü karga "ceviz kırıcıdır"...
Zekasını da işte bu cevize borçludur.
Fakat bir de bir karabatak vardır.
Yüzücü, uçucu,avcı bir kuştur karabatak...
Çengelköy'de Tarihi Çınaraltı Kahvesi'nde kahvaltı yapanlar bilirler.
Çıkar sallanan bir dubanın üzerine, açar kanatlarını güneşe doğru, iki ayağının üzerinde bir insan duruşu vererek saatlerce güneşlenir.
Sanırsınız ki bir hamağın üzerinde şekerleme yapmaktadır!
Sonra aniden dalar boğaza, belki bir gümüş balığının veya sardalyanın ardından...
Ama ille de kargadır benim gözdem ve martı takip eder onu benim fikrimde.
Karga ya da martı, karabatak yada serçe, güvercin ya da kumru farketmez aslında.
Size özgürlük getiren kuşlarınız bol olsun dostlarım.

19 Mayıs 2009 Salı

Aaaaaah Kardelenler aaaaahhhh!

Türkan Saylan'ın veda törenine gittim.
Bekledim Teşviki'ye Camii'nin girişinde bir saat kadar onun gelmesini.

Onu karşılayan "ordunun" içindeydim.

Hayatım boyunca bir çok törene, mitinge ve yürüyüşe katıldım ben.

Daha 16 yaşında "Amerikan "U2 Uçaklarına ve Rusya'ya teslimiyete Hayır" yürüyüşüne katıldım. Tarsus'tan Mersin'e tam 30 km yürüdüm.

1 Mayıs miting ve yürüyüşleri, öldürülen arkadaşlarımın törenleri, üniversitede öğrenci derneğinin başkanıyken düzenlediğimiz yürüyüşler ve elbette 2006 yılındaki İstanbul'da düzenlenen Çağlayan'daki Cumhuriyet mitingi...

Ben gençlik dönemlerimden farklı olarak, son derece kararlı, sakin ve vakur katılımcılar görüyorum bu toplantı ve gösterilerde. Gençlik dönemimdeki mitinglerden en önemli ayrım işte budur,

Üstelik heyecan ve adanmışlık hiç eksik değil.

Üstelik pırıl pırıl genç kızlar, yaşlılar, orta yaşlılar, çocuklar var artık mitinglerde annelerinin ellerinden tutan.

Bugün " Mustafa Kemal'in askerleriyiz" dedi katılımcılar,
Bugün " Türkiye laiktir , laik kalacak" dedi ülkesine kendini adayanlar,

Hem de "Ne ABD ne AB tam bağımsız Türkiye" sloganı da seslendirildi ve daha niceleri.
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin çiçeği geldiğinde,çiçeğin hareket hızıyla hareket eden, dalgalanan alkışlar duydum.

Ben tam da "vakur, ne istediğini bilen ve ne kadar kararlı bir insan denizinin ortasındayım" diye düşünürken, gri-siyah kanatlarıyla Şahap dostum dönmeye başladı kortejin üzerinde.
Gagasında bir tek beyaz papatyası ve üzeri pırıl pırıl çiğ taneleriyle bezeli sayısız kardenlerle sessizce kanat çırpıyordu.

Şahap bıraktı çiçekleri usulünce bırakması gereken yere ve dedi ki;
"Kubilay Türkiye devrimcileşiyor, unutma bunu bir yere yaz."

Gözlerindeki keder ve sevinç karışımı bir bakışla uçtu gitti...

"Tekrar ettim kendi kendime Şahap Karga dostumun dediklerini"

"Türkiye devrimcileşiyor!"
Türk ulusu ülkesine sahip çıkıyor artık!

Kaybettiklerimiz ise bu dönüşümün şehitleridir ancak!

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Mavi Gözlü Dev Anadolu'ya Çıktı!



"Mavi Gözlü Dev" Samsun'a çıktı 19 Mayıs 1919'da...

Vatan, bayrak ve namusumuz,vatan, bayrak ve bebelerimiz, annelerimiz, kız kardeşlerimiz ve bizler için!

Şimdi artık sadece Samsun'a çıkma zamanı değildir ...

Şimdi 81 şehrimize çıkma vaktidir.

Bizi parçalamak isteyenlere inat...

Bizi birbirimize kırdırmaya çalışanların gözlerine hınçla bakıp bağırarak:

"Türk Kürt kardeştir, Türk Kürt Kardeştir, Türk Kürt Kardeştir!"

Aynı kandan ve kutsal Anadolu annemizin memelerinden besleniyoruz biz!

Dicle ve Fırat gibi kardeşçe akıp "Şattül Arap" nehrini oluşturur gibi tek bir ulusuz biz!

Yeniden Samsun'a çıkma vakti değil, bugün seksen bir şehre birlikte çıkmanın vaktidir.
Hadi, hadi, hadi...
Anadolu'ya çıkmanın zamanıdır şimdi!
Ne duruyoruz hala!

17 Mayıs 2009 Pazar

Karga Şahap'la Söyleşiler-8-



TANDOĞAN MİTİNGİ

Uyandığımda Oğlum Mehmet, "Baba, sohbet ettiğin Karga varya, hani Şahap o geldi sabah erkenden" dedi...

Cama tık-tık gagasıyla vurmuş ve "Mehmet'ciğim Kubilay nerede?" diye sormuş.

"Uyuyor " demiş Mehmet ve uyuyor cevabını duyunca sinirlenip gitmiş.
Daha sonra akşama doğru geldi yeniden, bir hayli yorgun ve üzgündü.

"Neredeydin Şahap? Sabah gelmişsin ve benim uyuduğumu öğrenince sinirlenip gitmişsin" dedim.

"Amaaan siz zaten hep uyuyorsunuz, lafa gelince mangada kül bırakmıyorsunuz ama iş eyleme gelince donmuş gibisiniz, uyuşuksunuz, ölüsünüz, beş para etmezsiniz"

"Ne oldu Şahap, neden bu kadar hakaret ediyorsun anlamadım!"

"Bir de bana soruyorsun Kubilay...Neden bugün Ankara Tandoğan'da değildin, neden gitmedin, hani örgütlü olacaktınız, hani birlikte olunca karanlığı yırtıp aydınlığa çıkacaktınız... Mangalda kül bırakmıyorsun ama iş başa düşünce yatağında uyuyorsun!"

Mazeretlerim vardı Şahap, İstanbul'dakine katılacağım, Ankara'ya gidemezdim...

"Mazeret, mazeret, mazeret.... Teferruat bunlar Kubilay!!! Senin bugün orada olman lazımdı: Ankara'da, Anıtkabir'e akan denizin içinde olmalıydın... Liberalleşmişsin sen, at şu üzerinde ölü toprağı, konformizmin içindesin, yüzleş kirlenen içindeki senle..

"Yüzleş, yüzleş, yüzleş, yüz...."
.................................!!!
..................................................!!!
.......................................................................!!!!!!
Ne çay içti, ne sigara....
Uçtu gitti!




12 Mayıs 2009 Salı

Karga Şahap' la Söyleşiler-7-

"Şahapların Geleceği Neye Bağlı?

"Neredesin abim günlerdir?" dedi Şahap bana...
"Ne oldu, ne oldu diye sordum?" onun sorusuna karşılık.
"Hiiiiiiç !"
"O zaman bu telaşın ne?"
"Altı yedi aydır akşam üstleri muhabbet yapıyorduk, özledim seni"
"Hayat bu Karga dostum, içine girmem lazımdı, zorunluluk bu!"
"İyi ama dostlarını unutma bir haber ver, üzme beni..."
"Üzer miyim seni ve dostlarımı hiç! Sen de yoktun ortalıkta ama ulaşamadım sana.."
Konuştuk sonra ordan buradan, vakit çok geçti ama içtik birer kadeh...
Bolca sigara içti Şahap, belli ki bir derdi vardı; kırgındı gözleri, anlayamadım önce...
Sonra dedi ki bana "bilirsin her yıl gelirdim şu çamın tepesindeki yuvamızı onarırdım ve Nisan ve Mayıs'ta toplam iki ay geçirirdik."
"Evet ama yapmadın ki bu yıl, bir ara hatununla uğraşıyordun ama..." derken ben, sözü ağzıma tıkadı.
"Evet, hem de 5 kez yuvamızı düzelltik, yağmur fırtına arkasından... Yağmur, fırtına, yağmur fırtına..."
Dinlemeye devam ettim...
"Siz insanoğlu bizim evimiz olan doğayı öyle bir bozdunuz ki, biz evimizde oturamaz, çocuklarımızı doğuramaz olduk ve öldü yumurtalarımız, doğmadı bebelerimiz." dedi.
"!!!!!!"
"Bozdu sizin insan cinsiniz insanlıklarını da bozarak bizim evimizi" dedi...
Hiç bir şey diyemedim...
"Doğamadı bebelerimiz, hatun çatının karanlığından dışarı çıkmıyor" dedi bana... Ve ekledi
"Sadece biz değil, bütün Karga Milleti'nin çocuklarını kaybettik, bir nesil doğamadı, yok oluyoruz" dedi...
"Utanıyorum" dedim...
"Utanma, ama değiştir !" dedi. Sorun sizde değil sisteminizde...
Konuşmadım ve düşündüm uzun uzun...
Biz insan oğulları ve kızları sadece kendi hayatımızı değil, dünyayı mahvediyoruz...
Dünyayı...
Dün ya yı..!
Ve Karga dostlarımızın ve hatta pirelerin hayatını da...
Sustu Şahap, ben de sustum.
Kanatlarındaki zarif tüylerinin arasına sıkıştırdı sigarasını, yutarak içti dumanları...
Kadeh düştü...
"Aydınlıktır" dedi "Aydınlık"...
Uçtu gitti ve bıraktı aydınlığını yüreğime.
Hala oradadır o ışıltı...

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Hadi Bakalım/ What is Next..!

Hadi bakalım hayat..!

Yine üzerime geleceksin tüm çirkinliklerinle...

Yine üzerime geleceksin erken doğmuş, hilkat garibelerinle...

Kalbimi ve vicdanımı kullanmaya çalışacaksın, biliyorum...

Çirkinliklerini benim vicdanımla örtmeye çalışacaksın; bunu da biliyorum...

Kalbim de, aklım da, vicdanım da direnecek senin oyunlarına ve kendini bilmezliklerine.

Doğrularımla beraber karşında dimdik olacağım.

Bilesin bunları ha!

Bilesin bu kez, "sen 'senin' için sürprizlere hazır ol! "

Hadi bakalım hodri meydan!

What is next..!

8 Mayıs 2009 Cuma

"Hayatta Ben En Çok Annemi mi Sevdim?


"Hayatta ben en çok annemi sevdim" dersem yalan söylerim.


Zaten desem ki anneme, "ben seni çocuklarımdan daha fazla seviyorum" diye, kızar bana.


Anne baba olmanın kanunudur bu; sen çocuklarını seversin ama onlar da kendi çocuklarını.


Bir nevi "sevgi" devir teslimidir bu!

Ama çocuk ve anne sevgisi birbiriyle karşılaştırılamaz; ikisinin de karşılığı yoktur.


Karşılıksız seversiniz onları...

Ben annemi ve çocuklarımı karşılıksız sevdim.

Ama ben en çok çocuklarımı karşılıksız sevdim. Çünkü ilahi sevgi çocuk sevgisidir, ben buna inanırım.


Çocuklarınızı severken hesap yapamazsınız!

Ama ben annemi severken de hesap yapamam!

Annem, annesiz büyümüştür. Klasik üvey anne hikayesi onun için de geçerlidir.


Bu nedenledir ki, onun hiç bilmediği anne sevgisini ve onun yoksunluğunu, çocukları olarak karşılamamız gerektiğini düşünmüşümdür

Ben, "annesiz" bir anneye sahip oldum... Çünkü annemin anası yoktu..!

Allah'ım bir insanın yaşamında ne büyük bir boşluktur bu?

Annem, sadece, annesinin mavi gözlerini, beyaz tenini, uzun boyu ve gür uzun saçlarını anımsar.

Annem on beş yaşında Menekşe Hatunun annesi olmuştur ve 30'unda beni doğurduktan sonra da menapoz annesi...

Ben insanlara sevgi ile bakmayı öğrendiysem eğer, bunun kökeni anamdan gelir. Çocuk bile olamadan anne olan anam nasıl yaptı, nasıl becerdi bilemedim ama "sevgiyi" yedi canlı çocuğuna vermeyi bilmiştir ve ben eminim ki canlı doğuramadığı karnındaki bebelerine de vermiştir sevgisini.

Büyüdüğüm mahallede, çocuklarının bile bakmadığı Rabia Nenemize bile bakan ve felçli olan bu nenemizin altını temizleyen de benim anamdır. Hem de aylarca...

Ben o yıllarda henüz 6-7 yaşlarındaydım ve gözlerimle izledim bu çabayı. İşte bu olaylar nedeniyle beni insan iyi bir insan annemim bu pratiğidir.

Benim annem, yedi çocuğuna sevgisini bölüştürmeden ama yedi ile çarparak çoğaltan bir Anadolu anasıdır, daha ne diyeyim?


Benim anam benden önce ölecek, orası öyle! Ancak annemden önce ölmeyi dilerdim. Fakat onun çekeceği acıyı düşündüğümden, onun bu acıyı yaşamasını istemem.


Anneme kızıyorum zaman zaman; biraz daha "sıradan" olsaydı onun ölümünü daha kolay kabul edebilirdim!

Ama benim anacığım sıradan değil ki...

"Sıradan ana" olur mu, olur ve hatta "sıra altı" bile olur!

Açın TV' de sabahları yayınlanan kadın proğramlarını görürsünüz.

Ne acıdır öyle anaya sahip olmak bir çocuk için!

Benim annem 1933 doğumlu... Ama ay ve gününü sorarsan bilmez! Ben de bilmem.

Hatta nüfus kağıdın da bile yazmaz.

Benim annem, benim içindeki "düzgün ve namuslu" çocuğu yaratan insandır. Yaratıcısıdır benim karakterimin ve ben anamla her konuştuğumda derim ki O'na "Anne, eğer ben iyi bir insan olabildiysem bu senin sayendedir!"

Sadece sessizce dinler ve "siz zaten öylesiniz" der! Ben ise öyle olmadığımızı bilirim.

Anam önümüzdeki yıllarda bizimle olmayacak ama...

Bizim amacımız onu en az yüz yaşına kadar yaşatmak.

Eğer anneme sorarsak "Tanrı bilir!" Ben de derim ki ona , "arasıra da olsa biz de bilsek be annem!"

Analar günün kutlu olmasın anacığım ,sadece bir güne sığar mı senin yaptıkların...

Ama biz sana layık olmaya devam eden evlatların olarak kalalım hep.

Sense sadece bizimle kalmaya devam et, yeter!

5 Mayıs 2009 Salı

Karga Şahap' la Söyleşiler-6-


6 Çocuk, 16 Kadın, 22 Erkek!
"Yok yok!" diye söylenerek daldı benim balkona Şahap!
"Siz insanları anlamakta zorlanıyorum abi"

"Ne oldu Şahap?"

"Daha ne olsun, Mardin'den arkadaşlarım geldi bu sabah ve o güzelim insanlar bir düğünde tavuk gibi boğazlanmışlar;tam 44 kişi"

"Biliyorum" dedim. Başımı utançla yere eğdim.
Uzun süre sessizce balkondaki karolara baktık; sayar gibi sessizce uzun uzun..!

"Peki sence nedeni ne olabilir?" diye sordum.

Katliamın akla dayanan bir nedeni olamaz" dedi bana.
"Cehalet ve eğitimsizlik olamaz mı?" dedim.

"Biz hiç okula gitmedik, okuma yazma zaten bizde yok ama anne ve babamızdan 'karga olmayı' öğrendik.Karga olmak, merhametli olmaktır" dedi.

"Demek ki onlara insan olmak öğretilmemiş" dedim cevap olarak ve ekledim. "Bak Şahap'cım, İnsanlar Alemi'nde işler, Kargalar Alemi'nde olduğu gibi yürümez. Ben bu olayların nedenini feodal barbarlıkta olduğuna inanıyorum" dedim.

"Açar mısın biraz abi ?" dedi.

"Bak Şahap , bizim cumhuriyetimizin yaptığı en büyük hata ne biliyor musun? Sana söyleyeyim. Cumhuriyetimiz yıkması gereken düzenle anlaştı. Köylüleri aydınlatmak için kurulan Köy Enstitülerini kapattı ve köylerde yaşayan insanlarımızı ağalara şeyhlere, şıhlara teslim etti."

"İşte bugün orada yaşanan süreç ve trajedinin nedeni budur" dedim.

Karga Şahap, zeki adam, kalbi büyük adam anladı çabucak ve ekledi "Abi geçen gün konuşmuştuk bu Köy Enstitülerini... Hani köylü çocuklardan yazarlar yetiştirmiş, ressamlar yetiştirmiş, aydınlık gelmiş köylere... "
"Evet Şahap!" dedim. İşte bu politik nedenlerle oluşan uzlaşma bugün bize terör ve bu tür insanlık dışı katliamlarla karşımıza çıkıyor..."

Yine sustuk, çözümü her ikimizde biliyoruz ve "literatürdeki altı harflik sözcüğün" anlamı üzerine konuştuk uzun uzun...

Sonra tam kalkarken dedi ki, "Bana bak İzmir' gidecekmişsin, Abi ve Tutsak'la mangal muhabbeti yapacakmışsın, beni götürüp bu eşsiz dostlarınla tanıştırmaz, onlarla içilecek iki kadeh rakıdan ve onların sohbetlerinden beni mahrum edersen karışmam" dedi.

Gülümsedim.

Ama hala içimde Mustafa Kemal'in Cumhuriyeti'nin daha sonraları feodalizmle uzlaşmasının acısı...

Altı bebe, on altı kadın ve yirmi erkek hacminde bir acı.
Ama ille de "altı bebe"
Altı bebe...
Bebelerimiz...







4 Mayıs 2009 Pazartesi

Kangal Hikayeleri-2-

KIRMIZI'NIN DURDU...


Kırmızı'nın Durdu bir çobandır. Çok seçkin bir Kangal Köpeği vardır ama bu Kangal kendi cinsinin yapmaması gereken bir şey yapmaktadır.

Koyunların kuyruklarını yer. Yanlış duymadınız, yağ deposu olan kuyruklarını.

Amacı onları öldürmek değildir ama kuyruklarını yitiren hayvanlar kan kaybından ölürler.

Bu köpek bir kaç kez dayak yer "Kırmızı'nın Durdu'sundan."

Uyarır köpeğini "Kırmızı'nın Durdu." Uyarır ama hayvan kendisini frenleyemez. Ne de olsa bir yanı vahşi hayata aittir.

Bilir misiniz? Anadolu'da kendi sürüsüne saldıran Çoban Köpeği öldürülür.

"Kırmızı'nın Durdu'da" öyle yapar. Ama canından çok sevdiği köpeğinin "boğazını keserek" öldürür.

Direnmez köpek... Sahibine "güvenir" çünkü.

Köpekler sahipleri için ölür!

Benim duygularını anlamaya çalıştığım bu güzelim Kangal yere yatar, oyun sanır bunu; "boynunu uzatır ve ölür."

Ama son bir çaba ile "fırlar koşar" bayır aşağı ve yere "yığılır."

"Kırmız'nın Durdu" hayvanın üzerine "taşları" yığar ve Kangal için yaşam "ebediyen" biter.

Dinlediğimde bu öyküyü, ne diyeceğimi bilememiştim!

İç güdüsüne direnemeyen bir köpek ve kurallara kesin uyan bir çoban!

Kendi sürüsüne saldıran "Çoban Köpeği'nin" cezası ölümdür!

Hayat ise zaten adil değildir. Hem de hiiiiç!

Siz boynunuzu böyle uzattınız mı hiç?

Benim üzerimde ise bir kaç gündür yığılı taşlar!

3 Mayıs 2009 Pazar

Kangal Hikayeleri-1-




Akıllı ama Korkak Kangal!


Benim için insan dışında en muhteşem canlı ne diye sorarsanız eğer, ben duraksamadan Kangal Köpeği derim.
Sadece "Köpek" demem haaa! Kangal Köpeği derim!
Onun estetik olarak olaganüstü güzelliği, iriliği ve heybetli görünüşünün yanında, sıcacık babacan ve tam bir Anadolulu olması ve zekası beni kendine çeker.
Yanlış anlaşılmasın ben her canlının doğada gerekli ve önemli bir rolü olduğunu düşünürüm ama ben Kangal'ı ayrı bir severim. Mesela dünyaya insan olmak dışında bir kez daha gelme şansım olsa, Kangal olarak gelmeyi dilerim.
Sizlere bugünden başlayarak, önümüzdeki günlerde ardı ardına bir kaç gerçek Kangal Hikayesi paylaşacağım.
Tüm bu olaylar biri hariç Sivas'ın Kangal ve Divriği ilçelerinin köylerinde geçiyor.


Bu anlatacağım hikaye hem köylü zekası ve onun ince espri anlayışına güzel bir örnek hem de söz konusu Akbaş'ın zekası ve üzgünüm ama sadece anlatacağım bu kangal temsilcisinin korkaklığına da.
Bilirsiniz Kangal korkusuzdur ama... Okuyun bakalım!

Bizim Akbaş Kangal 70 kg ağırlığında bir devdir.

Teryağını ise çok sever. Ama çoook!
Her gece girer çadıra sessizce ve ahali uyurken bir güzel yer tereyağ parçalarını hapur hupur!

Bu Kangal o kadar değerlidir, o kadar iyi bir çban köpeğidir ki, kimse kıyamaz ona.
Ama hırsız da hırsızdır yani..!

Bizim kurnaz köylü çan takar boynuna hayvanın, çadıra doğru geldiğinde çanlar "çın çın" ötsün ve uyansınlar. Böylece Kangal'ın hırsızlığına engel olsunlar.

Fakat bizim Akbaş Kangal da zekidir ve geceleri çadıra yaklaşırken ayaklarını öyle yavaş yavaş hareket ettirir ki, kayar gibi yanaşır çadıra, bir tek "çın" sesi bile duymaz köylü.
Tereyağlar yine "luuuup" diye mideye kangalımızın, iyi mi?

Yine bir gece bizim kangal tereyağlarını lüp lüp yemektedir. Tam ziyafetin ortasında bizim köylü Mehmet uyanır, bakarki köpeği tereyağları lüpletmektedir ve hınzırca gülümseyerek "Beeeeeeeeee! " diye bağırır korkutmak için köpeğini.
Bizim Kangal öyle bir korkar, öyle bir korkar ki altına yapar. Yağ dolu barsaklardan fışkıran yağlı dışkı tüm çadırın içine ve uyuyan diğer sakinlerin üzerine püskürür.

Aaaaah benim şakacı köylüm, zeki ve korkak köpeğim.

Sizler Anadolunun neşelerisiniz.






2 Mayıs 2009 Cumartesi

Mülkiyetin Değersizleştirilmesi

Mülkiyetin tanimi bir esya sahibine o esyayi kullanma, esyadan yararlanma ve tasarruf etme yetkilerini veren haktir.

Kavram olarak dusundugumuzde ise, mulkiyetin, insanligin "burasi artik benim" demesiyle basladigina inanabiliriz .

Mulkiyetin "el" değiştirmesi ise sistemin akışını belirlemektedir.

Örneğin "paranın" kullanımından önce ürünler, ürünlerle el değiştirirdi. Buna "trampa" usulü denirdi.

Bir kilo elmayı, 1,5 kilo çilekle değiştirmek gibi.

Aslında mülkiyetin şimdiki değeri, onun "değersiz" olduğu zamanlardan geliyor.

Yani mülkiyet herkesin ortak kullanımındayken "en değersiz" halindeymiş!

Neden peki?

Çünkü herkesin sahip olduğu "şey", en değersiz şeydir sisteme göre ve herşey alınıp satıldığında değerlenir!

Ne tuhaf değil mi? Aslında herkesin olan "şey" en değerli "şey" değil midir?

Hep düşünmüşümdür "maddeye atfedilen değer nereden gelir" diye.

Maddeye atfedilen "değer", mülkiyetleşme ile başlar ve bireysel çıkar ve kar sisteminde tam pozisyonuna oturur.

Bir başka deyişle "kapitalizm ve daha eski mülkiyet sistemlerinin yaşaması ve oluşumu için maddeye bir "değer" atfedilmeliydi.

Mahkemelerde yargıç kürsüsünün arkasında yazan şu ünlü sözü anımsayalım:

"ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR"

Buradaki "mülk" sözcüğünün uzun bir dönem o koca Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarını simgelediğini biliyor muydunuz?

Yani padişahın "mülkü idi" aslında vatan. Ne kadar acı... Burada vatanın bile "mülkleştiği" bir mülkiyet evriminden söz ediyoruz.

Oysa Nuh Peygamber insana dememiş miydi "mülkiyeti terk et ve öyle bin gemiye!" diye...

Çünkü biliyordu ki Nuh, tüm kötülüklerin kaynağı mülklere sahip olma hırsıdır.

İşte bu emri ilk önce padişahlar çiğnedi ve savaşları, kan dökmeyi göze aldılar mülkiyet için ve yoksullar savaştı onların çıkarları için.

Bana göre insanlığın önündeki tüm sorunların çözümü "mülklerin değersizleştirilmesine" bağlıdır.

Maddeler ve taşınır taşınmaz mülkler, insan bilincinde değersizleştirildiği zaman savaşlar ve ölümler olmayacak.

İşte o zaman büyük uyum dünyasına doğru açılan yelkenlilere binecek insanlık!

Ve ancak orada "insanın değerlileştirildiği" noktaya ulaşacak, "bir bütün" olabilecegiz.

Hep beraber, süphe duymadan ve adil...

1 Mayıs 2009 Cuma

Portreler/ Bir Kurtuluş Savaşı Gazisi

Mehmet Özer...

Mehmet Özer bir Kurtuluş Savaşı gazisidir ve benim tanıdığım en "müstesna" insan olan kayınpederimin babasıdır...
Ben hiç görmedim onu, eşim Nesrin'le tanışmamdan yıllar önce göçüp gittiğinden...
Konya'nın Hadim ilçesindeki, Koca Ahmadlar Sülalesi'nin en iri yarı, en heybetli temsilcilerinden biri.
Sarışın, uzun , bir hayli yapılı ve çakır yeşil gözlü, kızıl saçlı bir adam.
Yörüklere özgü temel karekteristiklerin hepsini taşırmış aynı zamanda.
Daha henüz 16 yaşındayken katılır Mustafa Kemal'in Ordusu'na ve "Kemal'in" askeri olur.

Ardından yaşı da küçük olduğundan ,"Kemal'in Askerleri" alırlar "Onu", 30 Ağustos Büyük Taarruzu'nda, düşmanı kovalayan birlikleri takip eden, artçı kuvvetlerin arasına koyarlar.

Konya Ovası'nın Doğu'sundan, İzmir'e kadar on gün boyunca koşarak ve savaşarak takip ederler düşmanı.

İzmir'i alan askerlerin içindedir Mehmet Özer.

Mustafa Kemal'i görür; arabasının içinden selamlar onları Mustafa Kemal Afyon dolaylarında.
Yanında komutanlar vardır, paşalar vardır onun.

"Kocamaaan bir adamdı" demiş Mustafa Kemal için.

Oysa kendisi zaten Koca Ahmad'ın oğludur ve dalyan gibi delikanlıdır. Mustafa Kemal'in ise boyunu biliriz hepimiz; hepimizin malumudur!

"Kocaman bir adamdı" demiş, kendi ve kalbi büyük ama yaşı henüz 16 olan, Mustafa Kemal'in henüz çocukluktan çıkan askeri Mehmet!

Oğlumuzun adını da Mehmet koyduk. Tüm şehit ve Gazi Mehmetçikleri yadetmek için koyduk Mehmet adını. Onlara olan vefa borcumuz için koyduk Mehmet adını.

Madalyası da, ailenin tek erkek çocuğu bizim oğlumuz olduğu için, "beratı" ile birlikte salonumuzda asılıdır.

Ölene değin bu "Kırmızı Şeritli İstiklal Madalyası'nı yakasında taşımış Mehmet dedemiz.
Hatta tren, madalya sahiplerine ücretsiz olduğu için, bir gün boyunca Ceyhan'da istasyonda beklemiş .

Parası olmadığından değil, madalyasıyla övündüğü için!

Bu madalya bizim sahip olduğumuz en değerli varlığımızdır.

Oğlum evlendikten sonra onun evine gidecek madalya ve oradan da Mehmet'in oğlunun veya kızının evine.

İki gün önce 10 Mehmetçik şehit oldu.

Bizim Mehmetçik dedelerimiz, bu çocuklar 90 yıl sonra şehit olsunlar diye mi düşmanı kovdular Türkiye'mizden?

Yoksa güzel, özgür ve bağımsız bir ülkede barış içinde yaşasınlar diye mi?