29 Haziran 2009 Pazartesi

"Go To Death"

Micheal Jackson müzik dünyasına getirdiği yeniliklerle birlikte, unutulmaz sahne performansıyla uzun yıllar belleklerde kalacak.
İleriye doğru adım atar gibi yapıp, aslında geriye doğru yürürken oluşturduğu figürlerin görsel zenginliği hala belleklerinizde olmalı.
Jackson bu dansını, sadece geriye doğru bir yürüyüş dansı değil, yaşamın dışına doğru gidişini simgelemek için mi yarattı?
Aslında ileriye doğru attığını düşündüğü her adım, hayatın dışına attığı adımların ilk sembolleri olmuş.
Micheal Jackson, sistemin star yaratma eylemi üzerinden para kazanma amacıyla yok ettiği hikayenin sadece bir figüranı.
Çocukluğunda sesinin bozulmaması için, İtalyan tenorlara da uygulanan medikal kastrasyonla, erkek cinsiyet özellikleri açısından uzun süre "sıfırlananarak" sisteme vahşice "meta" olarak üretilen bir "canlıdır". Jackson en sonunda yaşatılmak için değil, elli konserlik bir maratona direnebilmek için "yürüyen" bir eczane haline getirilmiş.
Sonucu biliyorsunuz.
Uluslar en yetenekli bireylerini "sistemin" daha çok kar güdüsü için harcarken, aslında vicdanını da kaybediyor.
Micheal jackson öldü.
Ben dinler miydim onu?
Hayır!
Sevmediğimden değil, bilmediğimden.
Ama hafızamda ileriye doğru adım atar gibi yaparken, geriye doğru incecik bedeniyle danseden figürleriyle kalacak.
Medikal kastrasyon ve derisinin beyazlaştırılması ise, sistemin kirli yüzü olarak insanlığımızın belleğinde yer etmeli.
Micheal jackson öldü!
Şimdi bir yerlerde bir yetenekli çocuk, yeni Jackson olma hayaliyle yetiştiriliyordur.

Haberi bile olmadan damarlarına kastrasyon sıvıları enjekte edilerek hem de!




Sosyal Stiller

Resesif
Dominant
Nötr

Hepsi insan davranışlarını anlatır.
İlk ikisi ise genlerin...

Bir görüşe göre, resesiflikten veya sünepelikten dominantlığa geçiş ancak "ruh sağlığınızın düzelmesiyle mümkün."
Burada "ruh sağlığınızın bozulduğu" teşhisinin sizde yaratacağı etkisinden ve hadi daha açık söyleyelim, küçümsenmenizden bahsetmiyorum bile.
Oysa, "dominant olmamaya çalışmak ve ancak "zorunlu" zamanlar için bu özelliğinizi saklamak, karşınızdaki insana saygı ve ona yaşam alanı yaratma nezaketiyle ilgili...

Resesif
Dominant
Nötr...

Ne iyi ki, genlerdeki özellikleri yansıtmıyor kişiliğimiz. Düşünsenize bir ömür boyu çekinik veya baskın olacaksınız...
Yaşam çok çekilmez olurdu değil mi?

Unutmayın doğru bir ikna süreci yürütmeden kazanılan her tartışma , gerçekte kaybettiğiniz bir insandır.

26 Haziran 2009 Cuma

İKİ PAYLAŞIM






Sabah olduğunu sabah ezanından farkettim ilk önce.
Sonra kuşların sesleri devreye girdi.
Size gece yarısına doğru okumaya başladığım ve ancak biraz önce, sabah 5 civarında bitirdiğim namuslu bir gazetecinin yarım yüzyıllık meslek yaşamından imbiklediklerini zevkle okuyacağınız kitabından bahsetmek istedim.

Gece okumaya başladım ve sabahı biraz geçkin bir saatte bitirdim.

Değerli gazeteci Mete Akyol'un Bilgi Yayınevi'nden yayınlanan "Bir Başkadır Benim Mesleğim" kitabını okuyun lütfen.


Hem kısa bir Türkiye tarihini okuyacaksınız, hem de usta bir kalem erbabının, okuyucuyu içine alan ustalıkta yazılmış bir kitabın tadına varacaksınız.




"Ağlama palyaço Makyajın Bozulur" İş Bankası yayınlarının yayınladığı "Nehir Söyleşi" dizisinin enfes bir örneği daha diyebilirim

Halit Kıvanç çocukluğunu bildiği Müjdat Gezen'le söyleşmiş.

İçinden çıktığı halkına yabancılaşmamış bir güldürü ustasının öz yaşam öyküsü.

Bu kitap bize başarının tesadüf olamayacağını bir kez daha anlatan bir yapıt.

Okuyun lütfen.

Benim ise artık uykum geldi, yatacağım.

Akşama görüşürüz.

Sevgiler.

Karga Şahap Dostum Geldi.(10)



  • "Geldim geldim!"


  • Hoş geldin Şahap! Geldiğini biliyordum, okudum maceralarını ama bana gelmekte geciktin"


  • Valla çocuk çoluk işte, bir de benim hatun Leyla'yı özlemişim biraz ailecek zaman geçirdik"


  • Nasıldı "Küresel Isınma Konferansı", aradığını buldun mu?" Bir de dünyanın en sıcak ülkelerinin birinde...


  • Vallahi haklısın Kubilay, o ne sıcak öyle! Biliyorsun ben İstanbulluyum; perişan oldum. Bir de tüyümü kaybettim, hem de kuyruk tüyümü... Senin kuzenin Gülteinen'in bahçesine düşmüş yahu!


  • Nasıldı benim kuzenim? Derin sohbetlere dalmışsınız. Seni ikna etmiş bir sürü şeye. Yahu Şahap orada pek çekingen görünüyordun "ehhmm, kem küm" falan. Senin efeliğin bana mıydı? Almış senin boyunun ölçüsünü benim kuzenim. http://sillybebek.blogspot.com/.


  • Abi vallahi öyle! "Hükümet gibi Kadın" be yahu!


  • Sen eğer onun annesi halamı tanısaydın, niye "Hükümet Gibi Kadın" olduğunu anlardın. Adanalı oğlum o, hem de hasından"

Böyle devam ettik konuşmaya.

Sonra dedim ki, "Şahap hadi uçalım biraz, motosikletime eşlik et. Şöyle bir Sapanca Gölüne kadar uçalım."

Uçtuk.

Ben motorumla, o ise kanatlarıyla.

Çektik kafaları biraz. Dünya işlerinden konuşmadık ama.

Yalnız "Kızıldeniz'e de uğradım" dedi, "güzel deniz" dedi.

"Senin büyük ailen gibi" dedi.

İstanbullu Karga Şahap, İstanbul'a döndü.!

Hoş geldi...



25 Haziran 2009 Perşembe

Kim biliri kim bildi:-)

İlk önce görüşüne çoook değer verdiğim ve canım kadar sevdiğim arkadaşım yorum yazdı "im bilir" yazıma: "Beğenmedim Kubi" dedi...
Ardından abim, görüşüne değer verdiğim bir başka arkadaşım, sonra Nilly Ablam...
"Bu yazı olmamış" dediler, "yakışmamış" dediler, "Depresyonda mısın?" dediler...
Vallahi de değilim.
Billahi de değilim...
Beni ben olarak bilen ve uzun süre benimle zaman geçirenler bilirler; kolay kolay moralim bozulmaz ama son zamanlarda böyle bir izlenim veriyorsam buna dikkat etmek lazım.
"Düğüne giden oynar, mezara giden ağlar" tadını vermek istedim ama anlaşılan o ki kendimi anlatamadığım gibi tadını da kaçırmışım..
Çıkardım ben de "Kim Bilir?" yazımı.
Attım taslakların içine.
Silmedim ama... zaman zaman "sınır aşma" anlarında bana hatalarımı anımsatsın diye.
Böylelikle "kim bilir"in "kötü" mesajlarını dostlarım bildi.
Ben bilemedim:
Hepinize sevgiler.

Kubilay

23 Haziran 2009 Salı

Yaşam, Kargalar, Geri Sayım...

Garip bir durum.
Yaşam oyun oynuyor olmalı!
İki gündür İstanbul'dayım yeniden, biliyorsunuz köprü bakımı nedeniyle tüm İstanbulluların sabrı sınanıyor yine.
Bilenler bilir; ben kargaları severken La Fontane'i hiç sevmem.
Karga zekasını göremediğinden ve aşağılamasından olmalı.
İki gündür kargalar bana gösteri yapıyorlar.
Ya arabama çarpacak kadar alçalıyorlar ya balkonumda uzun zaman geçiriyorlar veya patlak bir hortumun fışkıran suyunu içip banyo yapıyorlar karşımda.
Bunlar şaşılacak şeyler değil ama on yıldır Anadolu ve Avrupa arasında gider gelirim, Boğaziçi Köprüsü'nün çelik taşıyıcıları üzerinde benim gelmemi bekleyip daha sonra benimle birlikte boğazı geçenini hiç görmemiştim.
Adam arabama paralel uçarak, kıta değiştirdi, daha ne diyeyim?
Yaşam oynuyor biliyorum ve bir şeyler anımsatmaya çalışıyor.
Aklını mı kullan diyor veya ihmal ettiğin dostlarınla, özellikle Şahap'la bir balkon muhabbeti mi yap diyor anlamadım...
Fakat bugünlerde Karga dostum Şahap'la bile muhabbet edecek enerjim yok. İstemediğimden değil, gerekli özeni gösteremeyeceğimden!
Neyse ne arkadaşlar!
Bir şeyler yapmam lazım birşeyler ama ne yapacağımı bilmediğim gibi öğrenmek de istemiyorum.
Boş geçirilecek zamanların "dolu geçecek günleri dolduracağını" biliyorum.
Bu yüzden böyle günlerin içindeyim sanırım.

Bu arada, hep geri sayımdayız...
0n dokuz, on sekiz, on yedi....0n bir...
Geri sayımın sonunda ne var ki?

Kim bilir?

Kim?

20 Haziran 2009 Cumartesi

Mahallem

Adana'daydım.
Atladım abimin bisikletine doğduğum mahalleme doğru yollandım.
Benim zamanımda doğduğum ev 834 sokak ile 826 sokağın keşiştiği köşedeydi.
Ve tabii bir de 827. sokak var ki, o sokakta ise eskimeyen arkadaşım Uğur oturur.
Atladım gittim mahalleme!
Ve henüz döndüm İstanbul'a ve soğumadan hiç bir şey, yazmak istedim.
Önce Kıbrıs Caddesi'nin sonuna kadar uzandım. Bir "aşlamacı " (Meyan Kökü Şerbetçisi) aradım ama bulamadım.
Meyan Kökü şerbetini pek severim.
Daha sonra 826 sokağa Güney-Kuzey doğrultusundan girdim ve ilk Kara Fatma Teyzemi gördüm.
Hepsi sokakta sandalyelerin veya kaldırımın üzerinde otururlar.Akşam üzeri çayları hala ocağın üzerindedir ve dolaplarında her daim soğuk suları vardır.
Sokaktan gün içinde pek yabancı da geçmediğinden dikkatle bakarlar gelip geçenlere.
Tanımadı beni; kendisine doğru yaklaşırken ilgiyle izledi ama çıkaramadı.
Ve zaten "tanıyormuşta çıkaramamış" gibi bile yapmadı!
"Zekeriya Ustanın oğlu Kubilay'ım ben!"
"Kuzuuum sen pek yaşlanmışsın(!) gel otur bakalım, kızlar hadi bir sandalye verin"
Babamdan ve annemden konuştuk, iki bardak buz gibi su içtim ve hala bir gün öncesinin hastalığını atlatamadığımdan çay bile içemedim.
Enver pek iyiymiş, Salih Abi de öyle.
Enver zaman zaman yurt dışına işçi olarak gidiyormuş ama hangi ülke olduğunu bile bilmiyor!
"Arabistan herhal" dedi.
Öptüm ellerinden ayrıldım.
Ve 3 ev ötesindeki Şalgamcı Tunus Emminin zilini çaldım.
Tunus Emmi öleli bir 15yıl oldu.Filiz ve Berrin açtı kapıyı, çocukluk arkadaşlarım onlar.
Sanki en son dün görüşmüş gibi söyleştik. Bu sefer kahve ikramını çeviremedim.
Alirıza'yı sordum, dediler ki "evde bazı sorunları var, artık bizde kalıyor."
Bir başka arkadaşım Ahmet'i sordum, "eşi başka adamla gitti, iki çocuğuna bakıyor..."
Korkumdan başkalarını soramadım!
Ayşe Teyzem banyodaymış boylu poslu bir Kürt kadını.
Şimdi herhalde 75'inden fazladır ve biz bilmeyiz etnik köken falan, onlar da bilmezler.
Sarıldı öptüm "kuzum benim" dedi. "Bembeyaz olmuş saçların."
Tunus Amcadan konuştuk, babamdan konuştuk, "hiç incinmedik dedi birbirimizden."
Ve karışık duygularla ayrıldım bu evden de..
Ve yıllar önce zıpkın gibi tüm enerjisiyle mahallede koşan, sohbet eden "Kara Sabahat Teyzemi" gördüm minicik haliyle bir tekerlekli sandalyeye çakılmış kalmış! Kapısının önündeki gölgede sokakta...
Zaten kapkara olan teyzem daha da kararmış, o kadar küçülmüş bedeni ve göbeği o kadar büyümüş ki...
O da tanımadı beni, ancak anımsatınca hatırladı.Apo çok iyiymiş 3 tane evi varmış, Kurtuluş Abi de öyle ama Ömer Abi de iyiymiş.
Azime ise boşanmış kocadan, oğluyla gezer dururmuş..
Remziye Hanım Teyzem de iki ev ötedeki evde felçli olarak yatıyormuş.
Tunus Amca, Hasan Amca Kadir Amca yıllar önce öldüler şimdi ve eşleri teyzelerim de bilindik sona doğru gidiyorlar.
Mahallem gibi.
Yoksullaşmış mahallem.
Çalışan neredeyse kimse yok. Ya emekli maaşlarıyla geçiniliyor ya da ailenin evlenmemiş kızları babalarından kalan emekli maaşlarıyla.
Sokaklar perişan.
Yoksulluk ve insansızlık sinmiş her yere ve bizim cıvıl cıcıl çocuk seslerimiz çook gerilerde kalmış.
Üzgünüm çok.
Benim de içinde olduğum neslin üyeleri öylesine oturuyorlar veya bir çoğu asgari ücretin kıskacı içindeler.
Önce yoksulluk vurur toplumu ve yaşam kalitesi düşer.
Sonra ahlaki çöküntü başlar.
Benim mahallemin insanları ise hala namuslu ve hala paklar!
Ve hepsi bana tek ortak soru sordular. "Bir ev alabildin mi, maaşın var mı düzenli?"
Bir şey diyemedim ve yine utandım yaşadığım hayattan.

19 Haziran 2009 Cuma

Ana Evinde Uyanmak



İlk önce kuşlar uyanır.
Ama önce Yusufçuk Kuşu'nun sesini duyarsınız anamın evinde.
Şöyledir melodisi ;
"guguuuk-guk , guguuuk-guk
"Yusuuuf-çuk, Yusuuuf-çuk.
Bilmeyenlere söyleyeyim; kumrudur bu...
Tabii başlar hep bir ağızdan kırlangıçlar, serçeler, tepeliler koro halinde sabahın ilk ışıklarıyla beraber şarkılarına.
Ama Karga sesi yoktur istanbul'dan farklı olarak ve ben özlerim o sesi Adana'da, ana evinde.
Hiç gözlerimi açmam, zaman zaman dalarım uykuya, uyanırım zaman zaman ve bu gün ışımasından sabah sekize kadar sürer.
Çünkü bizim ailemizin özgün adıyla bildiği Hatçe'nin Salatası'na konan taze nane kokusunun evimize yayılma saatidir bu.
Yusufçuk ve diğer kuşların seslerine başka ses de karışır ana evinde.
Önce sessizce okunan bir Kuran'dır.
Annemin anaç ses tonunun içindeki muhteşem bir tınıdır bu!
Ben uyuyormuş gibi yaparım ama gözlerim kıpır kıpır, dinlerim bu sesi.
Ardından evimize bir kahve kokusu yayılır; anlarım dua seansı bitmiş ve yaşam başlamıştır annem için.
Benim kucağımda ise işte bir anne yastığı ve ona sarılmaktayım o an.
Küçük küçük sessizce içilen kahveye ait yayılan ses de vardır fonda bu arada.
Cezve tepsiye konduğundan ve annem hep bir fincandan fazla yaptığından kahvesini, cezve tıkırtsı girer devreye ve azaldıkça fincandaki kahve eklenir durur.
Kahve kokusu da, içme sesleri de kaybolur ardından.
Ben anne yastığına daha bir sarılırım, gözlerim kıpır kıpır uyuyor gibi yaparak ama.
Sonra şaşırmayacağım başka bir sabah keyfi başlar annemin.
Hep aynı yerel radyodan yayınlanan halk ve sanat müziği şarkıları ...
"Sevemedim Kara gözlüm Seni Ömür Boyunca"
"Karadır Kaşların Ferman Yazdırır"
"Elimde Kaldı Yazık Çiçeklerinle Mendil"
Annem eşlik eder bu şarkılara ve yine hep aynı güzel anne tonunda söyler.
Ben anne yastığına sarılmaktayım hala.
Uyur gibi ama uyumadan ve göz kapaklarım kıpır kıpır.
Anne memesindeyim sanki 47 yıl öcesindeki bir apalak oğlan çocuğu gibi; İçimde hüzün ve mutlulukla beraber içer dururum sabahı.
Mutluluğum "şükür Tanrım'a bir gün daha böyle mükemmel bir sabaha tanıklık edebildim" diyedir.
Üzülürüm, annem 76 yaşında olduğundan ve ben ancak yılda bir kaç kez gelebildiğim için eve, "ancak bir kaç kez daha tanıklığım edecebileceğim" diyedir böylesine bir sabaha.
Ana evinde Hatçe'nin Salatası'ndan yayılan nane kokusu...
Ana evinde sabah kahvesinin kokusu...
Ana evimde Kuran'daki anne tınıları...
Ana evimde anamın sesinden okunan şarkılar...
Benim içimde hem hüzün hem mutluluk.

Göz kapaklarımda kıpırtılar ve kucağımda geceden beri sarıldığım anne yastığı.

Otuz dört yaşında ölen anneannem de sabahları Kuran okur ve ardından şarkılar söylermiş. Sormuşlar ona "hem Kuran okuyorsun hem de aşk şarkıları söylüyorsun ardından, bu nasıl bir iş?
Yanıtlamış Fethiye Hatun " Benim içimdeki Allah inancı içimdeki aşk nedeniyledir".

Göz kapaklarım hala kıpır kıpır...
Kucağımda ana yastığım.
Uyuyorum!

17 Haziran 2009 Çarşamba

"Yük ve Yüklük"

Yük ve yüklük...
Birbirini tamamlayan iki sözcük olarak görünse de aslında birbirinin zıddıdırlar.
Adı üzerinde "yük" işte... Ve bu sözcüğün hiç bir çekici yanı yok; hiç bir olumlu işlevi de...
Eğer bir "yük" iseniz, "yük" olduğunuz sürece olumlu bir işleviniz zaten olamaz.
Sıkıntı verirsiniz hep.
Bazen sıkılarak dersiniz ki "size yük oldum, ne olur kusura bakmayın"
Aslında bu çaresizliğinizin söze gelimidir.
"Yük oldum" demek zor iştir ve bunu geç farketmek daha da zor...
Yük olmak!
Yük olmak!
Yük olmak!
Çocukken bizim evimizde "yüklüğümüz" vardı.
Ve hala Anadolu'da her evin mutlaka bir "yüklüğü" vardır.
Yazın kullanılamayan ama kışın işlevi olan yorganlar ve battaniyeler yazın birden "yük" haline gelir ve "yüklüğe" kaldırılırlar.
Kış boyunca ise hiç bir işlevi olmayan "yüklük", kışın işlevi olupta yazın hiç bir işlevi kalmayan "yük" sayesinde birden işleve kavuşur ve "yüke" ev sahipliği yapar yaz boyunca...
Yük ve yüklük kavramı aslında hayatımızın mevsimlerine göre bizim sıfatımız olurlar.
Ben yaşamım boyunca "yük" olmayı hiç istemedim. Çünkü daha çok "yüklük" olmak istemişimdir.
Bunu başarabildim mi bilmiyorum ama şu anda kendimi değerini yitirmiş bir nesne olarak hissediyorum.
Bilenler bilir; zor durumdur bu!
Yüklük olamaktan yük olmaya doğru evrilen bir nesne olmak, incinmektir aslında.
Yük ve Yüklük;
Birbirini tamamlayan iki sözcük olarak görünse de aslında birbirinin zıddıdırlar.
Ben yük oldum.
YÜK!

12 Haziran 2009 Cuma

YEK BASTI OLABİLMEK

Siz "yek bastı" nedir bilir misiniz?
Ben biliyorum ama hemen söylemem, çünkü söylersem okumazsınız geri kalanı.
Fikir yürütelim;
"Yek " Arapça'da "bir" anlamına geliyor. Eski Türkçe'de ise şeytan...
Anımsayınız tavlanın zarları yek, dü, se, penç, char ve şeş olarak devam eder.
İşte bizim "Yek Bastı"nın yek'i oradan gelir.
Bir de "bastı" sözcüğü var.
O ise "bas" fiilinden geliyor. Ne kadar basit değil mi:-)
Yani "Yek Bastı", bir noktaya basınç uygulanmasını işaret ediyor.
Ama neyin, hangi noktaya basıncı?
"Bilmem" desem de inanmayın.
Biliyorum çünkü.
Bu bizim "yek bastı" çok ihtiyaç duyduğumuz bir nesne aslında.
Hem de çok önemlidir ha...
Mesela bir çay veya kahvehanede oturuyorsunuz ama masa sallanıyor...
Evinizin eğer bahçesi varsa, masayı kurdunuz rakı falan da var ama masa soğukta üşümüz gibi titriyor...
İşte size bir yek bastı lazım.
Yek bastı bir taş, küçük bir tahta parçası, bükülmüş gazete kağıtları olabilir.
Yani masanın sallanan ayağının altına koyduktan sonra masayı sabitleyen ne ise odur yek bastı.
Ben hayatım boyunca işte bir yek bastı olmak istedim.
Ama hala değilim.
Çünkü "yek bastı" olabilmek büyük zenaat!
Hem basit olacaksınız hem işlevsel!
Şu anda ben ilk mertebeye henüz ulaştım.
İşlevsel olmam için daha çok zamana ihtiyacım var!


8 Haziran 2009 Pazartesi

Kuş Bakıcısı


Yanda altı yaşındaki oğlumun hazırlık F sınıfı bilgisayar dersindeki "kartvizit çalışmasını" görüyorsunuz.
Oğlum mehmet "Kuş Bakıcısı" olacakmış!!!
Biz de yeni öğrendik ha!
Allah korusun Alcatraz Kuşçusu" gibi değil elbette.
Bizim evde Maviş adını verdiğimiz bir muhabbet kuşumuz var.
Mehmet her sabah uyandığında önce onun yanına gider ve "günaydın kuşum!" der.
Akşam okuldan geldiğinde ise ilk işi Maviş'in olduğu yere gitmek ve "iyi akşamlar kuşuuum" demektir.
Ve ekler Mehmet "ben kuşuma zamanı öğretiyorum!"
Babası da malumunuz en iyi arkadaşını Karga'dan seçer. Şahap karga yakın arkadaşımdır.
Ve oğlum Mehmet henüz altı yaşındayken "ne doktor, ne asker, ne mühendis" olmak istiyor.
O, Kuş Bakıcısı olacak..!
Pır pır eden yüreği hep özgür olsun diye herhal!

7 Haziran 2009 Pazar

Dikenli Tel

Dört mevsim içinde geçer ömrümüz.
Belki ilkinde doğduk mevsimlerin
Belki de sonunda...
Ne farkeder dostlar!
Dikenli tellerin arasındadır aslında ömrümüz .
Çizer durur, çizer durur!
Ha babam ha!
Ha babam ha!
Mevsimlerin içinde sonlanacak ömrümüz
Ve götürebileceğimiz tek şey öte yana
Tellerden "çizilmiş" ömrümüz.

3 Haziran 2009 Çarşamba

Üç Haziran 1963

NAZIM HİKMET ÖĞRETMEYE DEVAM EDİYOR HALA!
Memleketimden İnsan Manzaraları,
Kuvai Milliye Destanı,
Benerci Kendini Niçin Öldürdü...
Ve bu ölümsüz şiirlerin kahramanları:
Kambur Kerim
Karayılan
Kartallı Kazım
Benerci
Piraye
Vera
Nurettin Eşfak
Türkistanlı Hacı Ahmet
İstanbullu Şoför Ahmet
Mavi Gözlü Dev
Arhavelili İsmail
Ama ille de Mavi Gözlü Dev ile Arhavelili İsmail...
Nazım Hikmet 3 Haziran 1963'te öldü.
Onun ölümünden beş gün önce doğmak ve beş gün onunla aynı anda bu yer yuvarlağında yaşayıp, aynı havayı, aynı anda soluma şansına sahip oldum ben.
Bu benim için pek kıymetlidir; hem de çooook!
Nazım Hikmet 3 haziran 1963'te öldü, orası öyle!
Ama yukarıda adını saydığım, onun bize tanıttığı gerçek kahramanları, onun ektiği insanca yaşama idealinin rüzgarlarında dolaşıyor güzel ülkemizi.
Zihinlerimizde ve yüreğimizde bize insan olmayı, onurlu olmayı öğretmeye devam ediyor hala!
Sizinle ölümünden iki yıl kadar önce yazdığı "Otobiyografi Şiirini" paylaşıyorum.
Eğer daha önce okumadıysanız lütfen okuyun ve hatta okuduysanız bile, yeniden okuyun.

Böyle yaşadım diyebilecek miyiz acaba ölümümüze yakın...

Otobiyografi
1902'de doğdumdoğduğum şehre dönmedim
bir dahageriye dönmeyi sevmem
üç yaşında Halep'te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova komünist üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim
kimi insanlar otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin
hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık grevi de içinde
ve tatmadığım yemek yok gibidir
otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini
verdiler de
otuz altımda yarım yılda geçtim dört metrekare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatte uçtum Prag'dan Havana'ya
Lenin'i görmedim nöbetini tuttum tabutunun başında 924'te
961'de ziyaret ettim anıt kabri kitaplarıdır
partimden koparmağa yeltendiler beni
sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim
951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü
sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın
içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana
başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için ama durup dururken de yalan söyledim
bindim tirene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim
çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim
21'den beri camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
ama kahve falına baktırdığım oldu
yazılarım otuz kırk dilde basılır
Türkiye'mde Türkçemle yasak
kansere yakalanmadım daha
yakalanmam de şart değil
başbakan falan olacağım da yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında ama sevdalandım altmışıma yakın
sözün kısası yoldaşlar
bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da
insanca yaşadım diyebilirim
ve daha ne kadar yaşarım
başımdan neler geçer daha
kim bilir
(11.9.'61 - Doğu Berlin)