17 Aralık 2010 Cuma

Gençler ve...

Gençler ve işçiler.
Bir araya gelmeye görsünler!

Çünkü biri bugünü garantiler, diğeri yarını!

Biri evimizdeki sobadır, yerdeki döşemedir, ayağımızdaki ayakkabı.
Hatta her gün bindiğimiz otobüsün şoförü, bebelerimizin servis amcası, işyerinde çaycımız, sabahları kapımızda asılı duran kutuya ekmeğimizi gazetemezi koyandır.
Hastanede sedyemizi taşıyan, ilacımızı veren, yerin fersah fersah derinliğinden kömürümüzü çıkarandır.
Hatta kömürün kendisidir.
İlmek ilmek parmaklarıyla tekstil fabrikasında dokumayı yapanımızdır.
Ayıbımızı örtendir, yaşamı yeniden hergün üretendir, demiryolunun rayıdır, dönen tekerleğin kendisidir.
İşçidir "O", yani yaşamı üreten...
Hani Einstein' in, günde yüz kez kendi kendine düşünüp ancak öyle karar verdiği "bir insan başkaları için vardır" dediği ana öznedir.

Yani penceremizdeki camdır.
Bugündür...
 
Diğeri ise, işte o işçinin camından gördüğü diğer öznedir, hatta öznenin karesidir.

İki kere iki öznedir gençlik.
Eşimin en iyi anladığı, her defasında "işte budur" dediği...

Camdan hiç büyümeyecekmiş gibi görünen ama hergün başkalaşarak büyüyen gençtir diğeri.
Heyecandır, enerjidir, karşılıksız beklemeden kendini verendir, mülkiyetsizdir ve bu yüzden hepimizden daha temiz ve paktır.
Masadaki kağıt değil ama ona yön verendir, kingteki, hoşkindeki, briçteki zekadır.
Sevgilisini bi' dakka daha görmek için sınava girmeyendir, aydınlıktır.
Hatta tıp fakültesi son sınıfından topluca ayrılıp yurt savunması için ölüme gidendir.

Çek deftersiz ve banka hesapsız insandır gençlik.
Bu nedenle denetlenemeyen öznedir gençlik.

Bugün gençler ellerindeki yumurtalarla omlet yapıyorlar, Türkiye' nin yarın yenecek yemeğine tuz koyuyorlar...
Türk halkına moral aşılıyorlar.

Türkiye' nin gelecek umudu gençlikte ve işçilerdedir ve bir araya gelmeleridir asıl olan.

Gerisi ise yani bizim gibiler detaydır, inanın sadece detay!
.
.

30 Kasım 2010 Salı

Semahat Vuran Tekerkek veya Teyzemin Ölümü...

                                                                                                    "Bir Acem şairi,
                                                                                              Ölüm âdildir, diyor,
                                                                             Aynı haşmetle vurur şahı, fakiri.
                                                                      ...Biliyorum ölümün âdil olması için,
                                                                                    Hayatın âdil olması lâzım"
                                                                                                      Nazım Hikmet
           
                
   " Bir ara hafifçe gözlerini araladı...

   Sonra kapattı yeniden usulca."

Beş çocuktan beşincisiydi...
Yani annemden sonra doğan çocuktur...
Ne annesi Fethiye Hanım tanıyabildi onu ne de "O" annesini..
Birbirlerini tanıyabilecek kadar aynı zaman diliminde kalamadılar yeryüzünde çünkü.
Belki annesi kokusununu bilmiştir, muhakkak bilmiştir teyzemin ama, Semahat Hanımın anılarında bir anne figürü hemen hiç olmadı...
Sadece Sultan Halası annesi oldu onun.Ve derdi ki teyzem "Sultan Bacım bana öyle baktı ki, yediğim önümdeydi yemediğim ise arkamda"...
Ve üvey annesinin hışmından kurtulmak için halasına sığınan güzel teyzemin ardından Mehmet dedem " Aç kal ama çocuğuna sen bak!" demiş...
Ama teyzem baba evinden halasına o tarihte gittigider...
***
Teyze için "ana yarısı" derler ama daha fazlasıydı benim için  teyzem...
Annemin de  "ruh ikiziydi"sanki ve ben tartıştıklarını, birbirlerini kırdıklarını ne duydum ne de tanık oldum.
****
Gülümserken bile "utanan" kadındı teyzem.
Gülmeye başladığında hafifçe başını ve gözlerini yere eğer ve ellerini ovuştururdu.
Ve o ellerle öyle bir içli köfte yoğururdu ki, siz yerken onları, parmaklarınızı da yerdiniz.
Bir de Cırtıman Köyü'nden kendi elleriyle topladığı yeşil zeytinler var anılarımda.
Bu zeytinler öylesine küçüklerdi ki, "en büyüğü ancak bir nohut kadardı" derdiniz.
Teyzem tek tek elleriyle çekirdeklerini çıkarır, yaptığı salatanın içine koyar ve ayrıca  koskocaman bir kasenin içine çekirdeksiz zeytinleri doldurur kahvaltı masasına getirirdi.
Biz bu zeytinleri çatalla değil, kaşıkla yerdik..
***
Benim teyzem önce bir bebek olarak doğdu  ama , anasız!
Sonra baba evinde değil ama hala evinde buldu huzuru bir süre.
Ardından adam gibi bir adamla evlendi, yaptı beş pırıl pırıl çocuk ve otuzunda kaybetti eşini ve hiç evlenmedi bir daha.
Bir ana olarak kaldı ölene değin, ancak babalara taş çıkartacak kadar da bir baba!
Veda etmeye gittim 25 Kasım'da...
Tuhaftır bazı şeyler ve bile bile yapılır.
Acıdır da aynı zamanda.
Bir daha asla göremeyeceğinizi bile bile veda etmeye gitmek tarifi mümkün olmayan bir histir.

***
Bir ara hafifçe gözlerini araladı...
Sonra kapattı yeniden usulca.
Ve kapattıktan sonra gözlerini "Yarın yine görüşürüz, teyze" yoktur.
Hatta telefon rehberinizdeki telefonunu bile kullanamayacaksınızdır artık.
Yine de veda ziyaretine gittiğinizde, sizi farkedemeyecek kadar hasta olduğu halde, yani bir bebek gibi uyuduğu için,  tuttuğunuzda elini ve öptüğünüzde yanaklarını derin bir huzur duyarsınız.
.
***
"Hoşçakal Teyze" dedim öperken yanaklarından ve bir süre elini de tuttum, sıcacıktı.
Ne tuhaf, parmakları ve tırnakları ne kadar da benimkilere benziyordu, ancak o an farkettim.
Hafifçe alnını ve alnına dökülen saçlarını okşadım bir süre ...

Ve gittim!

Biliyordum ki, artık ikimizin önünde iki farklı yol var.
Ben yaşama karıştım yeniden, teyzem ise yirmi dört saat sonra bilinmezliğe.

Ve eğer varsa öte dünya, teyzemin yeri namuslu ve çalışkan insanların yanıdır ve oradan şimdi kendisine yazmaya çalıştığım "veda yazısını" yazarkenki halime üzülüp ve "niye üzülüyor ki bu çocuk ?" deyip, göz yaşı döküyordur!

Canım teyzem üzülme artık oralardan, çünkü sevdikleri için gözyaşı dökmeyi sen ve anam öğrettiniz bana.

"Bir acem şairi ölüm adildir" demiş...
  Ben ise hala yaşamın adil olması gerektiğine inanıyorum...
.
.

10 Kasım 2010 Çarşamba

Dünyanın hiçbir ülkesinde hiçbir kimse böylesine bir aşkla sevilmemiştir.

10 Kasım 2010.
Saat 09:05
İstanbul Boğaziçi Köprüsü.

Köprü hafifçe sallanıyor.
Diğer binlerce insan gibi ben de köprünün üzerinde ayaktayım.
Trafik donmuş...
Yanıbaşımda pırıl pırıl bir genç kadın var, saçları boğazın rüzgarında savruluyor.
Arkamdaki şalvarlı amca hırkasının önünü ilikleyip, sakalını sıvazlıyor...
Motosikletli kuryeler durdurmuş motosikletlerini bir ileri bir geri salınıyorlar
Heryer matem sirenleriyle çınlıyor!

Köprünün sol tarafındaki Rakkastepe'deki dev bayrak, sonra Avrupa Yakasın'dakiler  ve Beylerbeyi' ndeki  de matem pozisyonunda dalgalanıyor...

Ve İzmir'de Atatürk'ün dev rölyefine ateş eden sapkınlara inat Türkiye Gençlik Birliği üyeleri " Sana Atılan Kurşunlara biz Siper Oluruz" pankartıyla sahneye iniyor.

Mustafa Kemal bu, yarattığı ulusunun içinde yeniden canlanıyor elbet.
"Sarışın bir kurda benzeyen", esmerler, beyazlar, kara kaşlılar, mavi gözlüler, yeşil gözlüler artıyor elbet.

Oğlum Mehmet ise, anasının aldığı kasımpatılarla okuluna gitti bugün!
Biliyor daha sekizinde Mustafa Kemal'in ne anlama geldiğini.
Biliyor çünkü doğduklarından beri anlatılıyor anaları tarafından benim bebelerime.

Seviliyor Mustafa Kemal Türkiye'nin yetiştirdiği en büyük devrimci olduğu için!
İyi bir insan olduğu için değil, anti-emperyalist olduğu için seviliyor!
Çok iyi bir asker olduğundan değil, ulusunu emperyalistlere boğdurmadığı için...
Ve vatan sevgisini bir hobi olarak görmeyip "vazifeyi ihmale uğratan merhamet, vatana ihanetttir!" dediği için..

İşte bu nedenlerden dolayı  "Dünyanın hiçbir ülkesinde hiçbir kimse böylesine bir aşkla sevilmemiştir. "

.

4 Kasım 2010 Perşembe

Parti

Gece...
Hiç ışık yok.
Pür karanlık...

Bilimsel tanımı ise "Mutlak Siyah"!

Gündüz...
Yani "gece" değil ...
Işık var, karanlık yok.
Pür aydınlık, pür ışık!

Bilimsel tanımı ise "Mutlak Aydınlık" yani!

Var mı doğada "mutlakiyetlik" kavramının karşılığı?
Yok!
Çünkü doğada her şey içiçe geçmiştir.
Siyah içinde beyazı, beyaz da karayı içerir.

Biz insan evladının anlayamadığı doğanın cilvesidir bu.

Bir devrimci marş "Her geceyi mutlak bir sabah bekler" dizesi içerir.
Türkiye karanlık, "mutlak siyah " da olabilir.

Ama doğamız bize der ki "mutlak" yoktur.
Ve bu nedenle Türkiyemiz karanlığının içinde kendi ışığını da taşır.
Ben demiyorum bunu diyalektik diyor.

Türkiye karanlık!
Her gece içinde "bizim ışığımızı" içerir

Ve bu ışık "Partidir"!

Işıl ışıl!

....

6 Ekim 2010 Çarşamba

Utanç ve Gurur



16 Mart 1920
6 Ekim 1922

Biri utancın diğeri ise gururun tarihidir.


Tarihler ve nesneler birbirine benzemezler. 
Tarihleri anlamlandıran, onu değerli kılan o süreçte yaşananlardır ama nesneleri değerli kılan insanın o esneye atfettiği değerdir. 
Bu yüzden nesnelerin değeri değişkenken tarihsel süreçler ilgili dönemin içinde yerlerini değişmeden alırlar.

16 Mart 1920' de İstanbul İngilizler tarafında işgal edildiği için utanç tarihidir.

Nazım Hikmet o günü ve geceyi Kuvayi Milliye Destanı' nda  Manastırlı Hamdi Efendi' den başlayarak çok güzel anlatır.
Ama daha çok aynı tarihin gecesinde Şehzadebaşı Karargahı' nda uyumaktayken süngülenerek şehit edilen askerleri.

"Üçümüzü uykuda kesti kâfir, 
kurşuna dizdi ikimizi.
Şimdi üçümüz :
Abdullah ve Osman ve Abdülkadir,
taşları yan yana yatar Eyüp'te.
Arama, bulamazsın ikimizin kabrini,
belki maşrıkta, belki mağripte,
biz de bilemeyiz yerini. "


Ben kendi ülkesinin başkentinde katledilen bu askerler için ağlamadım ama başkentinde askerleri öldürülen bu ülke için ağladım.
***
Geçen hafta trafiğin çok sıkışık olduğu bir gün Haliç civarında E-5 karayolundan sapıverdim Edirnekapı Şehitliğine.
Şehitlikte 16 Mart 1920 isimli bir cadde...
"Nereden anımsıyorum bu tarihi?" diye düşünürken , Abdullah, Osman ve Abdulkadir' in mezarlarını gördüm.
Mezartaşlarını okudum, yanda görebilirsiniz.

Ve onda hissettiğim tek şey, uzun yıllardır özlemle görmeyi beklediğiniz dostlarınızla aniden karşılaşmak gibiydi.
Oradaydılar işte ! Abdülkadir, Osman ve Abdullah Çavuş.

Mezar taşlarını sevdim, yanlarında oturdum, yüz sürdüm, teşekkür ettim.

Bu yüzden 16 Mart 1920 tarihi Türk tarihinin utanç günüdür ve bu güzel çocuklar da bu  utancın şehitleridir.

Bugün 6 Ekim 2010.

87 yıl önce Mustafa Kemal' in bağımsızlık mücadelemizin yenilmez ordusunun İstanbul'a giriş tarihinin yıl dönümüdür.

Geldikleri gibi 55 parça gemi ve kanlı topları ve çizmeleriyle emperyalistler ülkemizin topraklarından bu ülkenin yeni bayrağını Dolmabahçe Rıhtımı' ndan selamlayarak gittiler, defolup gittiler!

Gurur tarihlerine sahip olabilmeniz için bazen utanç tarihleri de gerekir:


Bir başka deyişle her utancı bir gurur fırsatı  bekler.

Bugün de aynı utancı yaşıyoruz ve tarih bize diyor ki "yeni bir gurur tarihi için mücadele edeceksin yoksa utancın için ölüp gidersin!

Bu bir varlık yokluk sorunudur aynı 90 yıl önce olduğu gibi.

Mesele yine bu duruma vatanseverlerin yanıtının ne olacağında düğümlenmektedir!

.

18 Eylül 2010 Cumartesi

Kuvvetler Birliği

Önce birkaç tespit:

1- 12 Eylül 2010, 12 Eylül 1980' i "rahmetle" aratacak bir tarih olacak. Bu acı deneyimi hep birlikte yaşayacağız.Son 12 Eylül' den itibaren yaşanacak olan süreç, bir on yılı almayacak kadar geçecek kısa bir süre içinde yaşamını bizim gibi geçirebilecekleri başka bir ülkesi olmayan, yani vatansız olmayan bizler ve onların çocukları için çok acı bir tecrübe olacak.
Burası kesin!
Hiç lafı evelemeden gevelemeden söylüyorum; Türkiye, evlatlarının kanlarını dökeceği bir sürece girmiştir ve ülkemizin aydınlıktan yana güçlerinin bunu durduracak platformları dönülmez bir şekilde yıkılmıştır.
Türkiye, son referandumla "boyun kemiklerinden" kesilmiştir.
Ne yazık ki, tatilini bir gün önceden kesip ülkesi için iradesini göstermekten kendini alıkoyan "modern" insan önümüzdeki yıllarda gericiğin en güçlü savunucusu olmaya doğru hızla evrilecektir. Bunu da göreceğiz. Çünkü konforunu herşeyin üzerinde tutan insan, sahip olduğu konforu korumak için kendini karşı safa atacak ve orada konumlanacaktır.
Bu hayatın utanç duyulacak bir cilvesidir.
***
2-Ülkemizin maviliklere açılan kıyı şeridi hariç ve elbette Tunceli istisnası dışında- ki bu şehir çok önemlidir ve son 30 yıldır etnik temelli politika yapılan ülkemizde "Kürt" çoğunluklu ve zamanında Cumhuriyet' in en acı tecrübesini yaşmış olmasına rağmen, doğru duruşu göstermiştir- . Bu alanlar dışındaki tüm Anadolu, Amerikan' ın ve "modern" Batı' nın yönlendirdiği ve denetlediği iki karşı devrimci güce teslim edilmiştir. Bu güçler Kürt Milliyetçiliği ve başta Fettuhlahçılık olmak üzere tarikatlardır. Ve  üst yapıda ve yerel ekonomide hala önemli bir yere sahip olan feodalizmdir.
Elbette Karadeniz kıyılarından yükselen gerici Türk milliyetçiliği de buna dahildir. Bu milliyetçi akımın bizim anladığımız anlamda kökleri Kurtuluş Savaşı' mıza dayanan anti-emperyalistTürk Ulusalcılığıyla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.
***
3- ABD' nin planlayıp yönettiği bu son senaryo/kurgu başarılı olmuş ve Cumhuriyet "Kuvvetler Ayrılığı" ilkesini yasal olarak kaybetmiş ve "Kuvvetler Birliği" ile yönetilmeye doğru hızla getirilmiştir ve bunun adı ne yazık ki Meşruti -Monarşidir. Başkanlık sistemi söylemlerinin altındaki anlam budur.
***
Peki kritik önemde bir soru olarak, bizler teslim olacak mıyız? Benim kişisel yanıtım elbette "hayır!" Çünkü Türkiye' nin devrimcilerinin Jön Türkler'den ve Mustafa Kemal' den aldığı devrimci mirası buna izin vermez. Ancak gerici sistem kendini savunmak için "Kuvvetler Birliği'ni" yüz yıl sonra yeniden keşfedip tüm ulusal ve devrimci güçleri ve devleti denetim almaya çalışıyorsa, buna karşı güçlerin, yani bizlerin artık kuvvetlerini "ayrı" tutmaya hakları kalmış mıdır?

Ankara'ya her gittiğimde  Anıtkabir'e gitmeye çalışırım. Bu kez ayrıca Ankara'da Karşıyaka Mezarlığı' na gittim. İlk kez Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Ulaş Bardakçı, Mahir Çayan ve 1968' in liderlerinden ve şahsen tanıma onuruna sahip olup saygı duyduğum büyük devrimci Hasan Yalçın' ın mezarlarını ziyaret ettim.

Ve bir kez daha anladım  ki, bu büyük devrimcilerin anılarına yapılabilecek en büyük saygısızlık, canlarını verme pahasına giridikleri mücadelenin mesajlarını anlayamamaktır.

Onlar ve Türkiye'nin son yüzyıldır düşen şehitleri yanyana omuz omuza yatmaktadırlar. Bizler ise toprağın üzerinde ayrı ayrı durmakta ve topladığımız güçleri heba etmekteyiz.

Bugün bu ülkenin sosyalist ve ileriden yana güçlerinin önündeki görev her türlü günlük politik çıkar ve kaygılardan uzak durarak, EMEP' ten İşçi Partisi'ne ve sosyal demokrat CHP' ye kadar tüm örgütlü güçleri ortak bir hedefte birleştirmek ve emperyalist Batı destekli bu projeyi geçersiz kılmaktır.

Türkiye etnik temellere bölünemeyecek kadar "küçük" ama birlikte yaşama iradesini gösterme cesaretine sahip olacak kadar büyüktür. Emperyalist Batı' nın anlayamadığı budur!

Yugoslavya' ın kurucusu büyük devrimci Josef Broz Tito' nun dediği gibi " Emperyalizm bir gün Yugoslavya'yı parçalayabilir ama Mustafa Kemal' in kurduğu ulus devleti parçalayamayacak."

Kesilen boyun kemiklerinin yerine Türkiye' nin evlatları tunçtan olanını elbette yapacaktır!

Emperyalizmin devletimiz için ürettiği proje olan "Kuvvetler Birliği' ne" karşı, devrimcilerin ve Türkiye halkının "kuvvetlerinin birliği" denklemin devrimci çözümünü üretecektir.

Biz devrimcilerin ve Türkiye halkının düşmanlarımız kadar aklı yok mudur?

Yoksa da yoktur! Biliyoruz ki,  mezbahaneye götürülen koyunun düşüncesi önündeki ottur!

Bugün çok geçmiş olmakla birlikte yapmamız gereken bu otu burnumuzun tersiyle itmektir.

6 Eylül 2010 Pazartesi

Hayır Ama Niçin?

13 Eylül sabahı Türkiye yeni bir güne uyanacak.
Bu kesin!
12 Eylül 2010 günü Türkiye halkı ya 12 Eylül çocuklarının doğduğu bu günde onlara " Hayır !" diyecek ya da tarikatlara ve Amerikan emperyalizmine bu ülkemiz tam olarak teslim edilecek.

Bu referandum kadar ülkemizin kaderini siyasal anlamda etkileyen hiçbir seçim olmamıştır.
Eğer oylamadan "Evet " çıkarsa, 12 Eylül 1980 faşistlerinin bile cesaret edemediği yargı erkinin yürütme organınına devri  gerçekleşmiş olacak.

Bu referandumda oluşacak bir "Evet" sonucu, son sekiz yıldır tahrip edilen ve neredeyse paçavraya çevrilen "Cumhuriyet" kurumlarının sonu olacaktır.

"Evet" sonucu Cumhuriyet'i yıkıma uğratma çalışmalarının tamamına "kesin ve en etkili" bir ivme kazandırılmasının en son ve en büyük atağı olacaktır.

"Evet " sonucu Padişahlık/ Krallık/ Monarşi sisteminin "Kuvvetler Birliği" kuralına kesin ve faşizan bir dönüşün "yasal"  zemini olacaktır.

Mesele bu kadar basittir.

Hanefi Avcı'nın kitabının "Cemaat" bölümü zaten Cumhuriyet' in kurumlarının hiyerarşisinin Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Bakanlık, Genel Müdürlük, Daire Başkanlığı vb. gibi yönetim erkleriyle sonlanmadığını ama Fettullah' ın İmamlarına teslim edildiğini pek güzel anlatıyor.

Aslında "Evet" ,  devletin kurumlarının bu içeriden ele geçiriliş gerçeğine, aslında yasal zemin sağlamak için verilen bir onay anlamına da gelecektir

Bu arada "Haliç'teki Simonlar" kitabının demokrasiye katkısını kabul etmekte birlikte, eleştiri hakkımızı elimizde tuttuğumuzu da belirtelim. Özellikle Amerika, Batı ve PKK arasındaki ilişkiye getirdiği yorumlara katılmadığımızı belirtelim.Bununla birlikte "devletin ezberini bozayım" derken "federasyonlaşma" kavramına göz kırpmasının da kabul edilemeyeceğini.
Hanefi Avcı gibi " Amerikancı-Nato'cu Sistemin" içinde yetişen tüm bürokratların ve subayların verili davranışın dışına çıkamayacaklarını ve bir şey yapayım derken kendilerinin ille de bu sisteme göz kırpmaları gerektiğini hissetmek zorunda kaldıklarının altını çizelim.

Biz sosyalistler son 35 yıldır Cumhuriyet'i  "Cumhuriyetçilerden" daha çok savunuyoruz. 1980'lerin ortasında yayın hayatına başlayan 2000'e Doğru Dergisi' nin ilk sayısı 12 Eylül Paşalarının emriyle uçaklardan Güneydoğu'ya atılan  ayetli hadisli bildirileri, " Laik Devlet Cihada Çağırıyor " kapağıyla duyurmuştu. O yıllarda Hizbullah ve ordu içinde yuvalanan Nato-Gladyo örgütlenmesine karşı verdiği mücadelede Halit Güngen gibi bu gerçeği saptayan devrimci gazeteci arkadaşlarını ve partili yoldaşlarını şehit verdi.
Ordu içinden temizlenen SüperNato-Gladyo bugün ülkemizi yıkıma uğratmak için emniyet ve devletin diğer kurumlarında çalışmaktadır.

Bugün sorun " Evet" veya "Hayır " oyu vermenin ötesindedir ve bu durum, bıçağın kemiği kesmesine izin verilip verilmemesi kadar önemlidir.

Bu kemik ise Türkiye' nin boyun kemiği olacaktır!

...

19 Haziran 2010 Cumartesi

Vedalaşma Zamanı

Allah'a Ismarladık Baba!
25 ağustos 1995'te sabah saatlerinde seni kaybettik ya , üzerinden tam 18 yıl geçmiş.
Sana sorsam dersin ki şimdi "amaaaaan, ben öldükten sonra ne önemi var zamanın!"
Haklısın.
Zaman senin için o an durdu; ama bize de hak ver, "zamanın içinden hala geçip gitmekteyiz ve bir hayli de sürsün bu durum" demekteyiz.
Dün düşündüm, sadece bir kaç kez gördüm seni rüyamda bu 18 yıl içinde ve hiçbiri de gerçekçi değildi.
Zaten nasıl gerçek gibi olabilirdi, değil mi ama?
Sen kanlı canlı, bağırıp çağıran, çalışkan ve seven bir babaydın.
Benim babamdın.
1985 yılında, ben senden habersiz öğrenci derneği başkanlığı yaparken "senin oğlun terörist olmuş" lafını duyduğunda 70 yaşına merdiven dayamışken, telaşla ve korkuyla taaa Adana'dan kalkıp İzmir'e yanıma gelmeni anımsıyorum.
Hatta evdeki kitaplarımı görme diye "baba arkadaşlar evi bir toplasınlar sen ev sahibim Ali Amcayla bir sohbet et" dediğimde anladığın halde ses çıkarmamıştın.
Ben bu dedikoduyu çıkaranı hiç affetmedim baba. Seni kalpten öldürebilirdi bu söylenti ve ben de zaten öyle biri değildim. 25 yıldır görmüyorum onu ve kalben de hiç affetmedim.
Bir de İzmir Narlıdere'de askerken beni ziyaret ederken ki halin hep gözümdedir; oğlunu o kadar asker arasından seçememiş ve beni tanıdığında ise sıkı sıkı sarılmıştın.
İşte unutamadığım sarılmalarımızdan biri budur.

Sonuncusunu da yazacağım zaten.

Çok kızan, bağıran ve küfür de eden bir babaydın ve ben senin o halini hala sevmiyor ve özlemiyorum.
Çok seven, kinci olmayan, kızdıktan sonra her şeyi unutan bir babaydın ve inan bu halini çok özlüyorum.

Sapsarı tenin, boylu poslu oluşun ve gerçekten şık giyiminle bizim mahallenin en yakışıklı babasıydın.

Hep senin Türkçenin neden klasik bir Adana şivesi taşmadığını merak ederdim. Daha sonra bir Türkmen çocuğu olduğunun ayrımına vardığımda anladım nedenini...
Eeeee kızıl saçlı, sarışın ve elaya kaçan gözlerin vardı.
Dedem Osman Efendi, okumuş bir adam ve onun babası Veliddin Efendi de... Öyle bir aileden böyle Türkçe konuşan bir oğul olmalıydı elbet.

Baba, ben şimdi senin bana anlattığın "Büyük Aileni" yazıyorum.
Ne kadar çok şey anlatmışsın bize yıllar içinde.
Sonra o çok sevdiğin ve benim de çok sevdiğim kıymetli yeğenlerin de anlattılar bana hafızalarında kalanları.
Dolayısıyla sen ve ataların ölüp gittiler ama, ben onları tarihin kapanan sayfalarından gün ışığına çıkarıyorum şimdi.
Hacı Mehmet Efendi, onun oğulları Zekeriya ve Veliddin Efendi ve onların çocukları...

Bu yazı aynı zamanda seninle bir vedalaşma çabam da olacak.
Çünkü seni en son gördüğümde, hastayken ve beni evin salonunun daire kapısının önünde nisan ayının bir günü yolcu ederken, öyle bir sarıldın ki, ben sana aynı derecede canını acıtırım diye sarılamamıştım.
Ne büyük bir hata yapmışım...
Acırsa canın acısın, değil mi ya?
Bir insan oğluyla her zaman mı bir daha görmemecesine vedalaşır?

İpek koca bir genç kız oldu. Adı gibi duru ve güzel.
Sen öldükten sekiz sene sonra oğlum Mehmet doğdu. Bu yeni bir haber senin için şimdi. Adını Kurtuluş Savaşı veÇanakkale şehitlerinden ve 150 yıldır emperyalizmle mücadele eden kahramanlardan alıyor.
Çok şükür sağlıklı, boylu poslu güzel bir oğlan ve ayıptır söylemesi bana benziyor.
Ben de sana benzemeye başlamışım; yeğenlerin öyle söylüyor.
Yaşıyoruz işte çok şükür ve yanı başımızda senin yokluğun var.
Buna da alıştık.
Sen gittin biz kaldık, bir süre bir hayli de ağladık.
Sana en son ben dokundum yüzünü sevdim ve gelenekmiş o zaman öğrendim, Çukurova toprağı serptim kefeninin içindeki sapsarı yüzüne...
Ayağını okşadım mezarında.
Hani çok üşürdü ya ayakların, en çok o ayakları öylece toprağa koymak koydu bana baba...
"Doğa yasaları" dedim kendi kendime ama can acıtıyor bu yasalar, bilesin baba...
Özlemedim seni, çünkü özlersem oralara gelmek gerekir ve istemem gelmeyi; oğlumun büyümesi lazım.
Onunla ilgili güzel planlarım var ve mutlaka gerçekleştireceğim.
Nur içinde yat baba.
Artık sana edemediğim vedamı da etmeme izin ver:
Sarıldım şimdi sana sıkı sıkıya, göğsüme dayadım da üstelik seni ve annenin yanına, şimdi yatırmış gibi uzattım seni toprağına.

Allah'a ısmarladık baba!
.
.

10 Haziran 2010 Perşembe

“Ey Güzel Ülkem Nereye Götürüyorlar Seni?”

Son bir ayın önemli olaylarını sıralayalım;
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a yapılan videolu operasyon.
Yapan da yaptıran da bilinmiyor(!)
Eğer ABD-Fettullah- AKP üçlüsü yaptırdıysa, ellerinde patladığı açık.
Bu aynı zamanda Türkiye’ye karşı ABD destekli Süper-Nato-Kontrgerilla tertiplerin de en önemlisiydi.
Hemen ardından Zonguldak’ta grizu felaketi geldi... Otuz işçi şehit oldu, ikisinin bedenlerine hala ulaşılamadı.

Brezilya- Türkiye- İran arasında imzalanan “Uranyum Takası Anlaşması” gündemimize düşüverdi.
Biz bu anlaşmanın İran’a yönelik olası ABD operasyonunun önünü keseceğini veya geciktireceğini düşünürken, başka iki olay aynı gün Türkiye gündeminin ana konusu oldu.

İlki, ikincisi tarafından hızla unutturuldu.

İskenderun’da Deniz Kuvvetleri Lojistik Komutanlığı’na bağlı birlik, ustaca atılmış bir roket tarafından bombalandı, altı askerimiz şehit oldu.
Türkiye bu haberi daha duyamadan, Mavi Marmara isimli yardım gemisine İsrailli Deniz Komandoları tarafından gece yarısı baskını düzenlenerek, sapan taşı ve sopa dışında silahı olmayan dokuz yardım gönüllüsü öldürüldü, otuz kadarı ise yaralandı.

İskenderun’da yapılan saldırının İsrail tarafından yaptırıldığı, ülkede analiz yapabilen herkes tarafından dile getirildi.
Ben de bu görüşe katılıp biraz daha ileri giderek, bu saldırıların “Uranyum Takası Anlaşması’na” bir cevap olduğunu yazdım.

*** ***
ABD, Mavi Marmara’ya yapılan saldırıyı kınamadı.
Birleşmiş Milletler de kınamadı.
Hatta bu hafta Türkiye’ de yapılan “Asya Birliği Ülkeleri Zirvesi” bile, toplantı sonuç bildirisinde bu olayı kınamadı.

Doğu Perinçek ise analizlerin biraz daha önünü açarak, Aydınlık Dergisi’nde yazdığı makalesinde “bu saldırılarla (Mavi Marmara ve İskenderun saldırısı) İran’a yönelik ABD tarafından yapılacak operasyonun düğmesine basıldığını” belirtti.

Ben bu analize ilk okuduğumda temkinli yaklaşırken, dün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ nde İran’a yönelik silah amborgosunun kabulüyle birlikte, operasyon için ilk yasal dayanağın oluşturulduğu ve gerçekten de İran’a karşı operasyonun zamanının daraltıldığını gördüm.
Yukarıda 30 satır yazı yazdım ama 30 günde yaşananların ükemizde önemli yer işgal eden gündemlerin nasıl silinip gittiğini gördüm.

***
Türkiye’nin dümeninde oturanlar, Türkiye ve dünya gerçeğinin farkındalar mı ve gelişmeleri soğuk kanlı bir şekilde takip edebiliyorlar mı?
Kuşkuluyum!
Hatta bırakın kuşkuyu, eminim ki takip edemiyorlar.
Çünkü ABD' ye dış politikasını teslim etmiş bir yönetim, ükemize değil ABD'nin çıkarlarına hizmet eder.
“Stratejik Ortak ABD” ise ülkemiz lehine stratejik konularla Türkiye ile birlikte hareket etmiyor.
Çünkü Milli Güvenlik konusunda kırmızı çizgileri içeren bir yol haritaları yok!
Güçlü bir hükümet yok!
Ve eğer bu temel şeylere sahip depilseniz kimse size saygı duymaz...
Asker ne kadar güçlü olursa olsun, sırtını dayayabileceği güçlü bir siyasi irade olmazsa, pusulasını kaybeden gezginler gibi dağ başında “kutup yıldızını” arayarak yolunu bulmaya çalışır.
Hava bulutluysa ve haritası küçük ölçekliyse zaten her gördüğü karartıyı düşman zanneder, mermisini tüketir.
Bu sedece bizim ordumuz için değil, dünyanın bütün orduları için geçerlidir.Kurtuluş Savaşı'nı planlayan güçlü bir siyasi erk (TBMM) olmasaydı ordumuz bu savaşı kazanabilir miydi?

Bu satırların yazarı, bir ülkeyi uluslararası planda ayakta tutan temel dayanağın dış politika olduğuna inanır. Bununla beraber dış politika, güçlü bir iç politikaya ve bu politikayı sağlıklı bir şekilde üretecek sisteme yani kuvvetler ayrılığı ilkesine sıkı sıkıya bağlıdır. Yani ülkelerin dış politilakaları içerde yapılmalıdır, dışarıda değil.
Ülkesinin kuruluş felsefesine inanmayan ve buna yönelik politika üretmeyen bir siyasi erk ne dış politikada sağlam durabilir ne de halkını birarada tutabilecek siyasetler üretebilir.
Türkiye son yıllarda aynı Kuzey Buz Denizi’nde yol alan acemi kaptana sahip gemiler gibidir ve bu geminin üstelik ne pusulası ne de yol haritası vardır.
Ve son AKP deneyimiyle birlikte siyasi erk tamamen "milli karakterini" yitirmiş bulunmaktadır.

Ve bu satırların yazarı Ortadoğu bataklığına ve etnik bölünmeye doğru hızla “gönderilen” ülkesine içi kanayarak sesleniyor.

“Ey Güzel Ülkem Nereye Götürüyorlar Seni?”

Türkiye ise yanıtlıyor kendisine sorulan bu anlamsız soruyu;

“Bağırmada Örgütlen!”

5 Haziran 2010 Cumartesi

Şahap ve Leyla

Herhangi iki isim sandınız değil mi Şahap ve Leyla'yı?
Değil!
Veya Irak veya Filistin' de Amerikan veya İsrail ateşi altında öldürülmüş iki çocuk veya iki aşık mesela...
Vallahi değil!
Şahap ve Leyla bizim beş yıllık komşularımız.
Mevsimlik komşularımız.
Şimdi elbete yazlık ev komşumuz sandınız büyük olasılıkla ama  değil.
Şahap ve Leyla bizim güzel İstanbul' da, Acıbadem' deki evimizin komşuları ama aynı apartmanda bile oturmuyoruz.
Onlar balkonumuza beş metre uzaktaki gösterişli bir evde oturuyorlar.
Gösterişli kocaaamaaan bir "iğne yapraklı çam ağacında"...
***
Her yıl baharla birlikte yuvalarını yeniden yapan karga dostlarımız onlar.
Aslında benim arkadaşım Şahap'tır ve onunla çok derin muhabbetlerimiz olmuştur, Türkiye'mizin geleceği konusunda, kubilaykizildenizli.blogspot.com adresinde "Karga Şahap'la Söyleşiler" başlığı altında yayınlamıştım.
Ama bu kez sohbet falan değil, bizzat Şahap ve Leyla'yı yazacağım.
***
Yine geldiler, kışın rüzgar ve yağmurla dağılan, harap olan yuvalarını  kurdular. Belki on beş, belki yirmi beş gün sürdü bu çalışmaları.
Onlar yokken hiçbir kuş evladı gelip bu yuvaya yakşamaz bile, bir kaç kez bir kaç şaşkın martı denedi ele geçirmeyi ama Leyla, Şahap ve diğer tüm karga sülalesi darmadağın etti martıları.
Çünkü kargalar organize olabilmiş bir canlı türüdür, bunu biz de anladık, martılar da...
Hatta zavallı bir kedi geçen yıl yuvaya tırmanmaya çalışıp Şahap ve Leyla'nın yavrularına göz koymaya kalktığında, sanki İstanbul'un tüm kargaları toplanıp kediye saldırdılar...
Ve kediler de öğrendiler ki, "karganın yuvasına da, yavrusuna da dokunulmaz!"
***
Bu yazıyı yazma nedenim ise bunlar değil, inanın.
İnsanoğlu doğayı mahvettiği için ve yaz bu yıl bir hayli de geç geldiği için, her yıl mayısın en geç ortasında yavrularına uçmayı çooktaaaan öğreten Şahap ve Leyla bu yıl ancak mayıs ortasında bebek faaliyetine girdiler.
Biz bi'şey görmedik ama bir baktık Leyla yuvaya kurulmuş, bize göz kırpıyor.
Şahap ise hergün en az beş altı kez gagasıyla yiyecek taşıyor Leyla'sına...
***
Bu yıl başka bir şey daha var.
Hava sıcaklığı bu günlerde İstanbul'da  öğle saatlerinden akşama değin gölgede 35 derece ve güneş altında bu sıcaklık en az elli derece olduğundan ve bu sıcakta asfalta kırılan bir yumurta bile piştiğinden, Şahap kavurucu sıcak altında Leyla'sını ve müstakbel çocuklarını koruyabilmek için yuvanın güneş alan yönüne geçip kanatlarını hafifçe açarak eşine ve bebelerine gölge yapıyor.
Gagası yukarı doğru sonuna değin rahat soluyabilmek ve bedenini soğutabilmek için açık bir şekilde sadece bekliyor.
Fotoğrafını çektim, görebilirsiniz...
....
Doğa refleksi bu, koruyacak!
Doğa refleksi bu, "zarar verme" üzerine değil gereksimelere göre kendini ayarlayacak.
Doğa refleksi bu, türünün devamlılığı her türlü seçimin, tercihin ve bireysel konforun önündedir.
Bu sürede ne konfor önemlidir onun için, ne de gökyüzünde kanat çırpmak.
Güneş altında bekleyecek.
Görevi bu!
***
Doğa, karga dostlarımız aracılığıyla hala İstanbul'un göbeğinde bize bir şeyşer öğretmeye devam ediyor.
Eeee öğretmenimizde Karga Şahap hani...
Cevizi kırmak için plan yapabilen başka kanatlı-kanatsız canlı var mı karga hariç?
***
Dün hasta olduğum için işe gidemedim ve Şahap'ı biçare ama şikayetsiz bir şekilde izlerken bu yazıyı yazmak istedim.
Sessizce bize o kadar çok şey öğretmek istiyor ki...
***
Kargaların küçük çekirdek ailelelerini veya kendi türlerini korumak için diğer canlılara karşı organize olup gösterebildiği ortak toplumsal refleksimiz var mı?
Yok!
Ortak düşmana karşı hızla birleşebiliyor muyuz?
Hayır!
Biz insanlar aklımızla övünüp en insani özelliklerimizi çıkarlarımız için satarken, baba karga Şahap'ın beklenmedik bir doğa olayı karşısında, kuluçkaya yatan eşini ve yumurtasından bile çıkamamış yavrularına kanatlarını açarak yuvanın tehlikeli bir şekilde yükselen ısısını durdurmasını  nasıl yorumlamımız gerekiyor?
***
Neyse ki kapitalizm henüz insan dışındaki canlıları barbarlaştıramadı, gereksinimi dışında canlı öldürtmeyi beceremedi..
Dünyanın en büyük kapitalist merkezlerinden birinin merkezinde yaşayan bu sevimli karga ailesine bile...
***
Daha güzel bir dünyada yaşamak için biraraya gelebilme umuduyla..,
Sevgiyle kalın.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Mesele Gazze mi?

Bu sabah şafak saatlerinde İsrail Gazze'ye yardım götürmek amacıyla uluslararası sularda bekleyen Türk yardım gemisini bastı.
Şu ana kadar resmi olmayan açıklamalara göre 19 kişi öldü, 30'dan fazla yaralı var.
Gemiler ise İsrail limanlarına çekildi.
Emperyalist Batı cephesinden şu ana kadar bu durumu destekleyen çıkmadı.
En utangacı bile "İsrail soruşturma açmalı" diyor.
Bilgi olmadan analiz olmaz, analiz etmeden ise karar veremezsiniz.
Şu anda elimizde yeterli bilgi yok bu nedenle bu olayı analiz edemeyiz ama yol açacağı sonuçları değerlendirebiliriz.
  1. Türkiye ve İsrail ilişkileri geri dönülmez bir sürece girmiştir.
  2. İsrail ilk kez Türklere yönelik şiddeti üstelik kendi egemenlik alanı dışında uluslararası sularda kullanmıştır.
  3. Doğu Akdeniz ve kıyıları artık hiç kimse için güvenli bir deniz değildir.
  4. İsrail müslüman dünya ile arasındaki tek bağı ve büyük bir gücü kaybetmiştir.
Peki İsrail gerçekleştirdiği bu eylemin sonuçlarını önceden kestirememiş midir?
Elbette kestirmiştir, hem de en ince ayrıntısına kadar!
Burada saldırı sonrası ne tür sonuçlarla karşılaşacağını bilemeyecek bir İsrail devleti söz konusu olamaz.
İsrail'in bu saldırısı, Ortadoğu'da kendisinden daha etkili bir devlet istemediğinin en açık ifadesidir.
Saldırıya uğrayan gemi sivil taşıyan tek gemidir, Türk bandıralıdır ve yolcuların tamamına yakını Türk'tür.
Ve bu saldırı  İsrail'in iki önemli düşmanıyla (Suriye, İran) Türkiye'nin olumlu ilişkiler kurduğu bir dönemde olmuştur.
Bu saldırı bir yanıyla bu gelişmelere karşı bir cevaptır.
Fakat bu saldırı aslında daha da önemli bir inisiyatife karşı, ABD-İsrail ortak inisiyatifidir ve Brezilya-Türkiye-İran arasında imzalanan "Uranyum Takası Anlaşması'na" karşı yapılmıştır.
Okunması gereken budur!
Ne ABD ne de İsrail Ortadoğu'daki güç dengelerini değiştirecek bir inisiyatif istemiyor.
İran bunun tam ortasındadır.
Ve Türkiye'de listenin içine dahil edilmiştir!
Türkiye'nin yöneticileri cesur olmak ve gelecekte karşılaşacağı herbir duruma karşı planlı hareket etmek durumundadır!
Türkiye planlı olarak Ortadoğu bataklığına çekiliyor, bu bataklığa saplanmadan temiz kalabilmek ancak Asya ile birleşmekten geçer!
Nato'yla değil!

19 Mayıs 2010 Çarşamba

KARADON


“Otuz Karadon” beş yüz kırk metre aşağıda bekleşiyor.
Deniz seviyesinden değil veya dağların doruklarının aynı metre aşağısındaki yamaçlardan hiç değil!
Ne bileyim ben, herhangi bir seviyenin altındaki herhangi bir aşağı noktadaki bir yer de değil söylemek istediğim.

Belki "Guam Çukuru" anlatabilir ne demek istediğimi.
Çünkü Guam Çukuru erişilmezdir!
Altmış tane kol, bacak, göz, kulak ve burun deliği ve onların yarısı kadar beden, kafa ve kalp, bekleşiyor Karadon’un içine sızacak aydınlığı…

Diyor ki emekli bir işçi – ki iki damadı ve bir oğlu otuz Karadon'ludan üçüdür şimdi- “Ben çekirdekten yetiştim, her safhasında çalıştım umudum var ama bilirim ki, artık aşağıdan gelen olmayacak, bu kesin!”
Beş yüz kırk metre aşağıda dört yüzden fazla yürek ve bunun iki katı kol, bacak ve kapkaralar içinde parlayan gözleriyle, göçüğe bakıp tırnaklarıyla kazıyorlar, umutlarını kazıyorlar, arkadaşlarına yaşam vermeye çabalıyorlar.

Kömür yasasıdır bu!
Grizu yasasıdır bu!
Kömür yanar ocaklar aydınlanır, grizu patlar ocaklar kararır!
Üstelik ikisinin belirlediği yasa, bugüne değin hiç farklı çalışmamıştır.

Biliriz, umudunu ve cesaretini yitiren her şeyini yitirir.
Biliriz, inancını kaybeden, kendisini ayakta tutacak bacaklarını yitirendir.
Ve bu sabah çok satan gazetelerin biri sür manşetten “ Mucize Bekleniyor” demiş Karadon’da!

Yeryüzünün ne altında ve ne de üzerinde dayanaklardan yoksun bir mucize yoktur!
Ve insanlığın mucizesini yaratacak eşsiz şey devrimdir!
Ve devrim, yitirdiği evlatlarının kalbinden fırlayarak bu güzel ülkenin semalarını kapladığında işte insanlık o eşsiz mucizesine kavuşacaktır!
Üstelik bu mucize işte bu Karadonlular tarafından yaratılacak yeryüzünün en ücra köşelerinde, Guam Çukuru da dahil!
Karadon, otuz yürek, kafa ve onun iki katı göz kulak ayak ve bacaktan oluşan evlatlarına ev sahipliği yapıyor şimdi kendinden bile utanarak!

25 Nisan 2010 Pazar

Kan Kemik Et Ter ve...

Kan, kemik et!
Can da ekleyin buna.
Daha sonra yılları da elbet! Canlı kıpır kıpır delikanlıların terini de unutmayın.
Kan da, ter de, kemik de ette onlarındır zaten.
Daha sonra yapılan planları ekleyin.
Bir tarafta "parçalamaya ant içmişlerinki vardır,diğer tarafta kan, et, can, ter ve canını ortaya koyanların.
***
Çanakkkale 1915 dendiği zaman aklıma cetvelle sınırları çizilmiş koskoca bir Ortadoğu ve Afrika gelir.
O koskoca coğrafyada tek bir ses getiren bağımsızlık mermisi atılmamıştır.
Bakın Irak, Suriye, Suudi Arabistan ve Afrika'nın bir çok ülkesinin kuruluşunun temelinde tek bir anti- emperyalist mermi yoktur.
Çanakkale 1915 dendiği zaman aklıma Ekim 1917 Büyük Sosyalist Rus Devrimi gelir.
Bu büyük devrim ezilen ulusların kalbinde büyük umutlar açmıştır, bilirsiniz.
Çanakkale 1915 dendiği zaman  barut, ateş, kan, doku, kol, bacak, kalp, bıçak gelir.
Süngü gelir, vatan aşkı gelir, bağımsızlık gelir, büyük bir ulus olma hayali gelir.
Çanakkale 1915 dendiği zaman, Mondoros'a karşı Lozan gelir, Montrö gelir, 57. Alayın buğday çorbası gelir.
Buğday çorbasından  bir vatanın oluşturulduğu görülmüştür, Queen Elizabet'in yenildiği görülmüştür.Emperyalistlerin mahvedildiği görülmüştür.
Çanakkale 1915' te kullanılan herbir buğday tanesi, bu yüzyılın en büyük ve ilk anti emperyalist mermisine dönüşmüştür.
Ve bu "merminin" kurduğu ulus devlet, emperyalist cetvellerin çizgileriyle ortadan ikiye bölünmez.
Bölmek isteyenler bizim gibi kan, kemik, doku ve can vermeyi göze almalılar.
Görüyoruz ki sizlerin planları hazır, ant içmişsiniz bölüp biz kardeşleri birbirimize kırdırmaya.
Ama unutmayın bizim planlarımızda hazır.
Sadece planlarımız mı hazır? Elbette hayır! Biz can ve kan vermeye hazırız ve alışkınız dedelerimizden bu yana.
Peki siz, kanınızı bu topraklarda vermeyi göze alıyor musunuz?
Unutmayın ülkeler anayasaları değiştirilerek bölünmezler.
***
Son söz;
"Kürtler ve Türkler Nuh'tan beri öz kardeştirler!"
Anneleri ise Türkiye'dir!

16 Nisan 2010 Cuma

Geçmiş Olsun!

YUMRUK !

Yumruk sezonu İtalya Başbakanı Berlusconi ile açıldı.
Ahmet Türk ile devam ediyor.
*** ***
Türkiye tarihinde PKK' nın "yasal" temsilcisi ilk kez sivil bir yumruk ile burun buruna geldi.
Kırıldı.
*** ***
Ahmet Türk'e atılan yumruğun ardından Batman'da  PKK saldırısı sonucunda bir Mehmetçik şehit oldu , diğeri ise yaralandı.
Ahmet Türk gibi politikacılar "Kürt" halkının isteklerini "demokratik" hak olarak tanımlarken, askeri kanadı olan PKK bu demokratik haklarını "kurşunlarını" kullanarak savunuyor.
Ve Aynı politikacı bu ülkenin askerlerine, evlatlarına kurşunları sıkan bu hainleri "gerilla" olarak tanımlamaktan geri durmuyor.
*** ***
Atılan bu yumruğu savunacak değiliz. Şiddetin her türüne de karşıyız. Ama sıra devrimci şiddete geldiğinde, aynı Kurtuluş Savaşı' nda olduğu gibi, bu ülkeyi etnik/milliyetçi çatışmalara sürükleyen tüm sorumlular bu şiddetten alması gereken yanıtı alacaktır.
Zamanı var bunun ve zaman bekletir ama gelir!
*** ***
Süper Nato Gladyo tarafından etnik temelde parçalanan Yugoslavya' nın efsanevi lideri Josef Broz Tito ölümünden önce yaptığı bir konuşmada "Yugoslavya Batı tarafından parçalanabilir ama Kemalistlerin kurduğu Türk Ulus Devleti' ne sıra geldiğinde Türkiye buna direnecek ve bu ülkeyi parçalayamayacaklar" tespitinde bulunuyor.

*** ***
Ahmet Türk ilk sivil yumruğu yedi ve ardından  tüm Batıdan maaşlı "bindirilmiş aydınlar" bastılar yaygarayı, yapsınlar da...
Ancak bir gün sonra Batman'da şehit edilen ve yaralanan Mehmetçikler için aynı "bindirilmiş aydınlardan" çıt bile yok.
İnsaf !
*** ***
Gazetelere de tavsiyemiz burnu gazlı bezle sarılmış "masum ve zavallı" Ahmet Türk görüntüleri yayınlarken bir zahmet o resmin yanına da şehit edilen gençlerin parçalanmış görüntülerini de koyun ki bu ülkenin vicdanı kanamaya devam etsin.
*** ***
Ahmet Türk' e atılan yumruk güzel ülkemizin Kürtlerine mi atılmıştır, kardeşlerimize mi atılmıştır?
Hayır!

Biz biliyoruz ki bu yumruk Samsun' da atıldığı anda, ilk önce Obama' nın burnunun direğini sızlatmıştır.
Ne de olsa patronlar zaman zaman zaman uşakları için de üzülürler.
*** ***
Bu yüzden ,"Geçmiş Olsun" dileklerimizi lütfen kabul et  Obama!"

8 Mart 2010 Pazartesi

Elli Bir

Sabah, 04.42...
Bir kaç isim yazdım.Tek tek okuyun lütfen.

Nermin Yıldız
Gönül Yıldız
Tuğba Yıldız
Zilan Yıldız
Emre Çiçek
Ayten Çiçek
Davut Yüksel
Kibar Yüksel
İzzet Çimen
Nurettin Çimen
Yeter Akdağ
Emrullah Akdağ
Yusuf Akdağ
Muhammet Emin Polat (Çocuk),
Netice Polat,
Medine Akdağ (Çocuk)
Muhammet Özdoğan (Çocuk)
Berivan Özdoğan
Özcan Cirit
Nazile Cirit
Murat Cirit
Fikri Özdoğan.....

Öğrenci yoklama listesi değil, ölüm listedir okuduğunuz. Maalesef elli  birini birden aynı listede bulamadığım için tamamlayamadım.
Akşam haberlerde izledim yıkılan köyleri. Kerpiçten evcikleri...
Cumhuriyet'in kurulduğu yıllardan ne farkları var ki hala Ortaçağ karanlığında yaşayan bu köylerin?
Cumhuriyet uğramış mı bu köylere jandarmasından ve seçim sandığından başka?
Türkçe' yi dahi doğru dürüst öğrenememiş bu insanları bu devlete, cumhuriyete bağlayabilir misiniz?

8 Mart 2010 sabah saat 04.42' de Kovancılar, Elazığ'da deprem oldu.
Rihter ölçeğiyle 6.0 şiddetindeki bu depremin yıktığı bu garip köyler değil ama devlettir!

1938' den sonra kendi halkından koparak yozlaşan, ahlaksızlaşan, vicdansızlaşan ne varsa ölüp gitmektedir.
Bu devlet, bu sistem kendi halkının kalbinde kuruyup gitmektedir.
Dün gece yataklarında mışıl mışıl uyumakta olan bebelerin güvenliğini kendi evinde bile sağlayamayan bir devlet "kimsesizlerin kimsesi" olabilir mi?

Bir kez daha bağıra bağıra haykırıyorum; Sosyalizmden başka bu bebelerin geleceğini kurtaracak bir sistem yoktur.

Kapitalizm para için öldürür, ama sosyalizm karşılıksız sever!

2 Mart 2010 Salı

İKİ AGAMEMNON VE DÖRT SAVAŞ!

Birinci Agamemnon Kral olarak Truva' yı yaktı yıktı.
Büyük bir zafer kazandı.
İkinci Agamemnon Batı'ya ait bir savaş gemisi olarak Çanakkale' yi  geçmeyi denedi ve ölüm kustu Gelibolu ve Çanakkale sırtlarına.
Agamemnonların bu ikinci büyük kalkışmasına Anadolu' nun yanıtı çok sert oldu ve gövdesinde 7 delik açtı Mustafa Kemal' in topçuları ve savaş dışı kaldı, ama batmadı.
Nihayetinde Mondros Ateşkes Anlaşması imzalandı İngiliz Agamemnon Savaş Gemisi' nde ve  bu anlaşma Osmanlı' nın yıkımı oldu.

Devletlerin ve milletlerin kurumsal hafızları vardır ve bu hafıza kalıcıdır.

Fatih Sultan Mehmet İstanbul' u aldıktan sonra, Truva harabelerini gezdiği sırada "Truva' nın intikamı aldım" derken de, İngilizler'de en dehşetli savaş gemisine Agamemnon ismini koyarken de aynı kurumsal hafızayla hareket ederler. Çünkü Mustafa Kemal' in, "geldikleri gibi gidecekler" dediği gemilerin içinde yine Agamemnon olacaktır.

Bugün hala emperyalist Batı'nın, Agamemnon isimli savaş gemisi, uçağı, topu  var mıdır bilmiyoruz. Ancak Truva Savaşı' ndan bu yana yayılmacı/ işgalci Batı ile, toprakları bu güçlere karşı savaşan Anadolu arasında aynı savaş sürmektedir.
Kritik soru şudur; "Bu dördüncü savaşın galibi kim olacak?"

Birinci raundu Truva' da onlar aldılar, orası öyle.
İstanbul'un alınması ve Çanakkale' den Kurtuluş Savaşı'na kadar süren o büyük özgürlük savaşını ise Anadolu aldı.

Demekki ikinci ve üçüncü savaşı biz almışız.

Şimdi Türkiye' de, adını henüz bilmediğimiz bir büyük devrimci, Türkiye' de açık açık sürüp giden ve henüz silah kullanma aşamasına gelmemiş bu savaşa bakarak "geldikleri gibi gidecekler!" diyor mudur?

Bunu bilemeyiz, ama güzel ülkemiz artık hançeresini yırtarak haykırıyor; "sapladı düşman bağrıma hançerini/ Bulunur mu acep silecek bahtı kara mabedini”

Sizce bulunabilecek mi?
Bulunabilecek mi?
Bulunabile.....

25 Şubat 2010 Perşembe

Güvenlik Sorunu

Balyoz, Sarıkız, Ayışığı ve Yakamoz derken olan oldu sonunda.
İlk başta yukarıda sıralanan "darbe" planları isimlerine baktığımda isim koyucuların profillerini tahmin etmeye çalıştım.

Balyoz'un adını koyan darbeci kesinlikle "İnşaat İşçiliği" ile geçinen bir aileden geliyor.Babasına ait bir aile yadigarı balyoz evinin salonunda hala duruyordur.

Sarıkız adını koyan ise romantik bir köylü.  Bir çift Sarıkız Öküzü' nü tarlada bırakıp harp okuluna yazılmış gibi.

Ayışığı ve Yakamoz'un adını koyanlar ise kesinlikle romantiklerin sınıfındandır ama aynı zamanda da denizci olmalılar...

Şakayı bir yana bırakalım!

Mesele iç çatışmalar sürecini çoktan aşmıştır. Mesele artık ne  şeritaçı-laik eksen çatışmasıdır ne de aklınıza gelebilecek onlarca diğer nedenler.

Mesele küreselcilerin, Asya'nın en güçlü ulus devletini parçalama isteği meselesidir.
Mesele bu sürece "direnecek miyiz, yoksa teslim mi olacağız" meselesidir.

Mesele üç- beş general ve amiralin veya Genel Kurmay Başkanı'nın istifasıyla çözülebilecek ya da onların Nato ordularında yaptıkları kariyerle de açıklanamayacak kadar büyük ve içinden çıkılamayacak bir noktaya doğru gitmiştir.
Nato'nun Türk subayları üzerinde yaptığı tahribat ve zihin bulanıklığı elbette büyüktür ama bu onların vatan sevgilerini sorgulamamızı gerektirmez.

Ama sonuçta ABD tehtidine karşı bir Org.Eşref Bitlis ve Org. Necip Torumtay  kararlılığı göstermedikleri de açıktır.

Bugün tartışılması gereken, Türk Ordusu' nun savaşma yeteneğinin ne kadar tahrip edildiği, yatak odalarına kadar rahatlıkla girilebilldiği, seferberlik planlarının notlar tutularak "sır" odalarından çıkartılmasına varana değin Türkiye' nin güvenliğinde açılan derin çatlaklardır.

Subay yoksa ordu da yoktur. Bugün ülke güvenliği o kadar büyük tehlike içindedir ki, Akdeniz Havzası'nın en büyük çıkarma filosunun görev başındaki komutanı  içerde sorgulanmaktadır. Bugün ülkenin 3.Ordu Komutanı savcının tehditi altındadır ve tutuklanmayı beklemektedir.

Yıllar içinde bu ülkenin kaynaklarıyla yetişen askerlerin yerine kimi koyacaksınız da bir dış tehditi kovalayacaksınız?

Amerika hedefine ulaştı bu açık! Türk Ordusu' nun savaşma yeteneği aynı Osmanlı Ordusu' nun içine düştüğü duruma doğru gidiyor.

Osmanlı Ordusu' nun yutsever anti emperyalist komutanlarının, Malta Adası'na İngilizlerin zorlamasıyla sürülüp hapse atılmalarıyla Osmanlı Ordusu'nun savaşma yeteneği ortadan kaldırılmıştı.

Bugün de aynı tezgah Balyoz Sürgünleri ile gerçekleştiriliyor.

Tekrar ediyorum mesele artık iç çatışmalarla açıklanamayacak kadar büyüktür. Mesele ülkemizin uzun erimli güvenliği ile ilgilidir ve bu dönemde hata yapan taraflar vatan hainlerinin sonunu paylaşacaktır.

Bunu görebilmek için Türk tarihine bakmak yeter!

Hey Türk Milleti yok mudur bu Ordu' nun sahibi?

Sakın unutma, çünkü bugün ordusunu kaybeden yarın namusunu kaybeder!

31 Ocak 2010 Pazar

Mizgin

Batman.
Kozluk İlçesi,
Ulaşlı Köyü,
Kale Mezrası...

Tekel.
Türkiye'nin neredeyse her ilinin bir fabrikasıydı.
İlçelere kadar inmişti
Hatta Bekirhan' a bile...

Cumhuriyet demişti ki  Türk köylüsüne, "senin pancarını da, tütününü de biz işleriz!"
Bu nedenle Doğu, Güneydoğu, Batı Anadolu demeden her yerde açtı devrim fabrikalarını.

Ahmet Aslan.
Kozluk Bekirhan Tütün işletmesi'nin bir işçisi(ydi).
Şu anda fabrika da yok, tütün de yok Bekirhan' da.
Amerikan Virginia ve Vurley tütünlerine pazar açabilmek için kapatıldılar.
Yani Amerikan çiftçisinin çıkarlarına kurban edildiler.
Aynı Mizgin gibi.

*** ***

Talasemi.
Akdeniz Anemisi.
Sadece Akdenizliler de görülen genetik kökenli bir kansızlık hastalığı.
Olmaması gereken bir yerde görüldü!
Akdeniz' den en az beş yüz kilometre ötede bir mezrada hem de!
Ve Batman'ın Kozluk İlçesi' nin, Ulaşlı Köyü'nün, Kale Mezrası' nda yaşayan14 yaşındaki kara gözlü bir kızcağız olan Mizgin'i alıp götürdü.

Olması gereken yerde Tekel Fabrikası nasıl yoksa, olmaması gereken bir yerde  Akdeniz anemisinin kurbanı oldu Mizgin.

Ahmet Aslan Ankara'da çocuklarının ekmeği için mücadele ederken , kızı Mizgin canı için savaşım veriyordu Kale Mezrası' nda.
Mizgin hayatta kalım savaşını kaybetti.
Baba ise "diğer çocuklarım için Tekel mücadelesini kazanmak zorundayım" dedi.

Böyledir Türk işçisinin matematiği!

Ve Türkiye' nin matematiğiyle, işçisinin matematiği birbirinin aynıdır!

Ve bu denklemin  devrim dışında bir çözümü de yoktur!

21 Ocak 2010 Perşembe

Mehmet' in Kompozisyonu


Bugün oğlum Mehmet sınıfta bir kompozisyon yazmış.
Henüz ilkokul 1.sınıfta.
Aşağıya aynen aktarıyorum.

Benim Ailem

"Biz dört kişilik bir aileyiz.
Annem emeklidir, babam ise çalışıyor.
Ben ise bir çocuğum. Her gün okula giderim. Ev ödevimi yaparım.
Arada tatil yaparım.
Arada hasta olurum.
Sömestir tatilinde İzmir'e ve Adana' ya gideriz. Bizi ablam karşılar.
Biz mutlu bir aileyiz.
Bütün ailemi seviyorum."

"Arada tatil yaparım ve arada hasta olurum" bölümlerine "bittim!" Ve elbette kendini tanımladığı "ben ise bir çocuğum" cümlesine.

Hep "çocuk kal" demek istiyorum, hep böyle samimi ve saf ama büyü benim güzel çocuğum, hiç acele etmeden ama!.
Düşünerek büyü.

17 Ocak 2010 Pazar

Teorileri Yapan Pratik!

Tekel işçileri.
İstanbullu itfaiyeciler.
Nefesimizi açıyorlar!
Peki neden?
Çünkü plansız en küçük bir hareket yapmıyorlar.
Kararlılar!
Ve amaçları çok net ve bu amaca nasıl ulaşacaklarını biliyorlar.
Yani şu strateji meselesini bu ülkenin aydınlarına öğretecek kadar olgunluk ve birikimleri var.

Bakın, ülkemizin gündeminde ağır ağır, acele etmeden yer aldılar son bir aydır.
Eylemlerinin de dozunu giderek arttırıyorlar. Önce havuzlara donla girdiler ve şimdi büyük bir mitingin ardından açlık grevine girecekler.
Ve her eylemlerinin etkisi ve toplumda yarattığı yankı artarak büyüyor.

Buz gibi havada donlarıyla Ankara' nın göbeğinde havuza girdiler ellerinde bayraklarımız.
Arkasından buz gibi su fışkırdı panzerlerden üstlerine, ardından gazlar gözlerine...

Tınmadılar hiç!
Hükümet de tınmadı.

Ne bir taşkınlık yaptılar, ne yollara barikat kurdular.
Sadece, "biz ekmeğimizin, çocuklarımızın geleceğinin arkasındayız" dediler.

Doğulusuyla, Batlısıyla ne bir etnik kaygıları var ne de anlamsız politik ayrılıkları.
Emekleri, alınteri ve gelecek kaygıları birleştiriyor onları.
Aslında Tekel işçilerinin başına gelenler geçmişte yurtseverlerin neden "özelleştirmeye" karşı çıktıklarını da açıklıyor şimdi.
Tekel işçilerinin iç pazara yönelik olarak yaptığı üretime gerek yok artık şimdi.
Philip Morris ve diğer yabancı tekellere teslim edildi iç pazarımız.
İç pazarı olmayan bir devlet ise literatürde "Ulus Devlet" değildir.

Tekel işçileri hak arama mücadelesinde toplumun diğer emekçi kesimlerine örnek oluyor.
Yani " istersek ve birleşirsek başarırız!"
Zaten hükümetin de direnmesi ve haklarını vermemesi bu yüzden. Korkuyor hükümet bu eylemlerin ardı gelir diye çünkü.

Bugün 32. gününde eylemciler.
Aileleri de geldi 12.000 Tekel işçisinin.
Çoluk çocuk, kadın erkek et ve kemik, su, toprak ve hava gibi bir aradalar.
Üç gün oturma eylemi yapacaklar.

Hafta sonu ise Türk İş ile birlikte büyük bir miting düzenleyecekler Ankara' nın göbeğinde.
Sivil toplum örgütlerini de yanlarına alarak "müttefiklerini de" oluşturdular. Diğer sendikalar, Türk Tabipleri Birliği, siyasi partiler gibi.
En önemlisi Türk halkına anlattılar amaçlarının ne olduğunu ve bunu başardılar da.
Bu da ikna etmezse hükümeti üç günlük uyarı niteliğinde açlık grevine gidecekler.
Açlık grevinin ardından, olumlu bir gelişme olmazsa ölüm orucu başlayacak.
Ne demişlerdi eyleme başlarken "Ölmek var dönmek yok!"
Ve bugün haber bülteninde gördüm minik bir kız çocuğu babasının cep telefonuna gönderdiği görüntülü  mesajında iki elleri havada şu mesajı yolluyordu ;  "Ölmek var dönmek yok!"
Amaçlarına kavuşacaklar, burası muhakkak.
Ama en önemlisi Tekel işçileri bize "doğru eylemin" ne olduğunu öğretiyorlar. Dikkatle izleyin onları.
Ben 47 yıllık ömrümde böylesine iyi planlanmış bir hak arama mücadelesi görmedim.
Eylemin bir hedefi olmalıdır,
Eylemin taktikleri olmalıdır
Eylem sırasında müttefikleriniz olmalıdır
Eylemin zamanlaması doğru olmalıdır,
Eylemin bir sınırı olmalıdır.
Daha ne olsun!
Alın bu mücadelenin basamaklarını sivil toplum örgütlerinde ders olarak verin.
Ve bu dersin adını da "Doğru Eylem Nedir?" olarak koyun.
Teorileri yapan işte bu pratiktir.

13 Ocak 2010 Çarşamba

Bedrettin!

Beş yaşında.
Dokuz kardeşli!
Kaçıncı kardeş olduğunu ne kendi bilir ne de anası.
Zaten biz de bilmeyiz!
Ki önemi yok zaten!
***
İstanbul'da her cadde ve sokakta bir benzeri olduğundan kimse tarafından özlenmez Bedrettin.
Ne anası, ne de babası akşam olması gereken yerde olamadığı için ne kızarlar ona ne de polise giderler bulmaları için.
"Gezmeye gitti, hala dönmedi beş yaşındaki sabi yavrumuz" mu diyecekler polise...
***
Mesela ben her sabah oturduğum sitenin kapalı otoparkındaki arabama bindiğimde kedilere kızarım.
O kediler gibidir işte Bedrettin..!
Kediler arabamın camında pati izlerini bırakır, beş yaşındaki Bedrettin ise sokaklara kanını!
Bakar geçeriz onalara veya burnumuza mendilini satmak için dayadığında kızarız.
O, 50 kuruş peşindedir, bilemediniz bir liranın.
Biz ise arabamızda radyo dinliyorsak, haberlerin.
Tesadüf bu ya o an haberlerde dinlediğimiz Bedrettin' in acılı haberine üzülüyoruzdur, ama mendil satmaya çalışan bir diğerine ise kızarak!
***
Kediler ve köpekler gibidir Bedrettin, sahibi yoktur!
Sadece akşamları minicik avucundan tahsilat yapılan minicik bir bedendir Bedrettin.
***
"Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesiydi "
Mustafa Kemal' in tanımıdır bu ve daha güzel bir tanımı yoktur.
Ki varsa bile en azından ben duymadım henüz.
***
Bedrettin'i haberlerde izledim bu akşam yüzü ve yaralanan yerleri "kumlanmış" ekranlarda ama , hala kendisini aramayan annesini istiyor!
Ve ben ise hala Halk Cumhuriyeti' ni istiyorum, gözlerim yaşlı.
***
Bedrettin burada, cadde kenarında ezilmiş bedeniyle boynunda iple yatıyor...
O yatıyor orada ama ayıp olmuyor mu artık, "kimsesizlerin kimsesi", neredesin!
***
Cumhuriyet,
Bedrettin,
Vicdanlar...
***
Bir araya gelemeyen, birlik olmayan vicdanlar, vicdan değildir!

5 Ocak 2010 Salı

Psikolojik Savaş!

3 Ekim 1922.
Mudanya Ateşkes Anlaşması görüşmeleri başlar.
Şimdi biz bu tarihin bir kaç hafta gerisine gidelim...
9 Eylül 1922'de TBMM Ordusu İzmir'e girer.
Sırada İstanbul vardır.
İstanbul ise İngilizlerin işgali altındadır.
Mustafa Kemal 1. ve 2. Ordu'ya istanbul'a doğru yürüme emri verir.
Amaç müttfekleri barış masasına oturmaya zorlamaktır.
"Askerler tüfekler inin namluları yere bakacak şekilde"  İngiliz siperlerine doğru yürüyeceklerdir.
Düşman ateş etmedikçe ateş edilmeyecektir.
Ama kesinlikle de durmayacaklardır. İngilizler ateş açamazlar ve siperlerden geriye doğru çekilmeye başlarlar. İki cephede de büyük bir "sinir" savaşı başlar.
Türk Ordusu savaşmak istememektedir, ama gerektiğinde savaşma kararlılıklarını düşmana göstereceklerdir.
Mustafa Kemal'in 1. ve 2. Ordulara verdiği bu emir "Kurtuluş Savaşı'nın" bilinen en büyük psikolojik harp emridir.
Bu "psikolojik harp" silah desteği ile yapılan belki de ilk harptir.
Ateş etmeden düşman üzerine yürüyecekler, namluları yere bakacak şekilde olacaktır.
Müttefikler telaşlanırlar, böyle bir davranışı beklememektedirler.
Düşman bu psikolojik savaşa  daha fazla dayanamaz.
Fransızlar devreye girer ve Türklerin iki temel istediğinin "müttefiklerce" kabul edildiğini bildirerek "Ateşkes" görüşmelerine başlanacağını belirtirler.
Bu iki istek, İstanbul'dan Yunan savaş gemilerinin ayrılması ve Batı Trakya'nın acilen boşaltılmasıdır.
Görüşmeler başlar.
Ancak İngiliz Temsilci General Harrington, bu iki isteği diplomatik manevralarla ertelemeye çalışır.
Türk tarafının kırmızı çizgileri nettir.
Trakya boşaltılmadan ve Yunan savaş gemileri İstanbul'dan çıkarılmadan ateşkes anlaşmasını imzalamayacaklarını ve eğer bu şartlar sağlanmazsa savaşacaklarını açık bir şekilde İngiliz, Fransız ve İtalyan delegelere iletirler.
İsmet İnönü bu amaçla , Mustafa Kemal'in "eğer şartlar kabul edilmezse Trakya'daki düşmanı takip etmek amacıyla istanbul'a giriniz!" emrini General Harrington'a müzakere sırasında gösterir ve kesin bir dille bu emre uyulacağının altını çizer.
Bu arada çıkacak olan muhtemel savaşı yönetmek için karargahı ile Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak Bursa'ya gelmiş ve ordular hiçbir gizlenmeye gerek olmadan Çanakkale ve İstanbul'a doğru yürüyüşe geçmişlerdir.

Bu kararlılığı gösteren Türk Ordusu'nun psikolojik harbi başarılı olur ve Trakya tek bir mermi patlamadan ele geçirilir, Yunan savaş gemileri İstanbul' dan ayrılır ve Lozan Barış Anlaşması'na müttefikleri oturtmayı başarırlar..
Psikolojik harp budur!
*** ****
Bu tarihten seksen yıl sonra Genelkurmay Başkanları son yıllarda defalarca kameralar önüne çıkarak "Türk Silahlı Kuvvetleri' ne karşı bir "asimetrik savaştan" söz ediyorlar, yakınıyorlar.
Bu çaresizliktir.
Biliyorum ki, " hükümeti olmayan bir ordu gerçekte var değildir, ordusu olmayan bir hükümette yoktur!"

Bir ordunun kafasının karışık olmaması için ciddi bir siyasi güce gereksinimi vardır. Bu siyasi güç hükümettir. Bugün ABD'nin baş tehdid olduğunu orduda bilmeyen ve görmeyen yok gibidir. Hatta bu asimetrik savaşı yöneten de ABD'dir ve TSK'da bunu bilir.
Ama açıkça bunu ilan edemez.
Hayali bir "düşmana", "tanımlanamayan" bir düşmana karşı savaşabilecek bir ordu olabilir mi?
*** ***
1922 yılının 3 Ekimine ordumuzu götüren stratejinin ardında güçlü bir TBMM vardı. Bir "milli hükümet" vardı!
Şimdi sorum şudur; "böyle bir güç şu anda var mıdır?
Sözü dolaştırmadan yanıtı bu kez ben veriyorum;
Yoktur!

1 Ocak 2010 Cuma

Fırtınalı Bir Yıla Girerken..!

Geriye doğru sadece birkaç ay  için olanlara bakalım.
Ergenekon Tertibi,
"Açılım Tartışmaları"
PKK'lıların "kahraman" olarak karşılanmaları,
Habur'da  kurulan seyyar "mahkemeler",
Başbakan'ın büyük patron Obama ile görüşmesi,
İntihar eden askerler,
Devletin kurumları arasında bugüne değin görülmemiş güven kaybı,
Başbakan yardımcısına "suikast" iddiaları,
Yargı kurumlarının üst düzey yöneticilerinin dinlenmesi,
Başsavcı yardımcılarının kendi başsavcılarını dinletmesi...
Lütfen aklınıza gelen diğer olayları siz ekleyin...!
Yukarıda sıraladıklarımız sadece  "görebildiklerimiz" ve ben asıl göremediklerimizin bu fırtınanın içinde asıl rolü oynadığını ve yenilerini hazırlamakta olduklarına inanıyorum.
Hiç bir yıl bir sonraki yıla bu kadar büyük sorunlar devretmedi Türkiye'de.
Ve Türkiye fırtınalarla dolu bir 2010' a adımını attı bu sabah.
Eğer Türkiye sadece bu fırtınayı yaratan dinamiklerle (ABD, Hükümet,Ordu) bu soruna çözüm bulmaya çalışırsa, en geç önümüzdeki bir kaç yıl içinde ulus devltetten üniter yapıya değin her şeyini feda etmek zorunda kalacak.
Çünkü halk olmadan hiçbir güç sonsuza kadar hiçbir şeyi koruyamaz!
Bunlar uzak olasılıklar değil artık, bunu görelim ve buna göre kendi ruhsal durumumuzu ve yer alacağımız pozisyonları ayarlayalım.
Bu fırtınaya müdahale edecek temel güç ise, Tekel iççilerinden başlayarak ülkemizin siyaset sahnesine adımlarını atmaya başladı.
Ve inanın bu fırtınayı melteme çevirecek eşsiz güç ne ordu ne de henüz keşfedilmemiş başka bir dinamiktir.
Halk hareketinin acelesi yoktur, yavaş yavaş "ağır ellerini toprağa basıp doğrulurlar"
Bu ülkenin asıl sahipleri "kaybettikleri" her  kazanımlarının ellerinden kayıp gittiğini gördükçe, dev bir dalga kütlesinin okyanusun ortasından kıyılara ulaşması gibi yavaş hareketlerle hızlanarak gelip ulaşacak ülkesinin kıyısına.
Siz tusunamiyi durdurabilecek bir gücün varlığına inanıyor musunuz?
Var mıdır böyle bir güç?
Ben, yılbaşını aileleriyle geçirmek yerine, ülkelerine sahip çıkmak için Ankara'da haklarını arayan Tekel işçilerinin yılbaşlarını içtenlik ve saygıyla kutluyorum. Çünkü bana göre sadece onlar böyle bir kutlamayı hakediyorlar.
Ve işte "fırtınalı bir döneme girerken"  ülkemizin güvenebileceği tek ve eşsiz güç budur!
ABD ve diğerleri acaba bu seçeneği hiç planlarına dahil ediyorlar mı?
Eğer planlarına böyle bir gücün varlığını dahil ederlerse, bu sadece Türkiyemiz için değil, kendileri için de yararlı olacaktır!