24 Temmuz 2012 Salı

ÇÖP OLMA AYRICALIĞI



Görgüsüzlüğün bir sınırını olmadığını her gün yeniden öğreniyoruz. İzlemek zorunda kaldığımız bu  “görgüsüzlük” ülkemiz için büyük kayıplara yol açmakla birlikte, bir insanın yaşamdan öğrenecekleri açısından paha biçilemez önemdedir
Komşunuz aç yatarken, eşinizin parmaklarında elli bin TL’ lik deve gözü büyüklüğünde elmas yüzük olması artık sıradan kabul edilebilir devlet işlerindendir. Çünkü artık ne yazık ki görgüsüz devlet “adamlarının” eşleri de devleti temsil etmektedir ve devleti temsil edenin yüzüğü en az görgüsüzlüğü kadar büyük olmalıdır. Aslında buradan devletin de görgüsüzleştirilmesine ulaşıyoruz.
Gemiciklerden bahsetmemize gerek bile yok, ne de olsa onlar oğlunuzun sünnetinde veya düğününde takılan takıların bir karşılığıdır.
Görgülü devlet adamı bu takıları devletin kayıtlarına aldırırken, görgüsüz devlet adamı oğluna gemicik aldırmaktadır.
Buradan öğreniyoruz ki, görgüsüze takılan takının büyüklüğü de görgüsüzün erdemsizliği kadar büyüktür.
Aslında görgüsüzün gördüğü tek şey kendi çıkarıdır, kendisidir.
Görgüsüzlük bana göre en çok bencillikle özdeşleşir, “önemli görülme isteği” ayrıca anılmaya değerdir.
Meşru yollarla kendini önemli kılamayan görgüsüz, sahip olduğu maddi zenginliklerle ön plana geçer.
Maddi zenginlikler kimi zaman gerçekten maddidir, paradır, değerli taştır ama kimi zaman da makamdır, mevkiidir, ünvandır.
Görgüsüz kimi zaman bunlardan sadece maddi olana sahiptir, kimi zaman da ünvana, makama. Ama bazen de görgüsüzlerin en görgüsüzünün ikisine de sahip olduklarını görürüz.
Yani görgüsüzün hem mala mülke hem de makam veya mevkiye sahip olanları da vardır.
Son saydığımız bu zengin ama aynı zamanda makam sahibi görgüsüz genellikle ilk önce makama sahip olur, sonra da makam ona parayı sağlar.
Bu tip görgüsüzler aslında hırsız görgüsüzler sınıfına da girer. Ya da hem hırsız, hem görgüsüz ve hem de “devlet adamı” olarak da anılırlar.
Hırsızlıklarını makamlarının saklayabileceklerini düşünürler ama bilmezler ki, kabak gibi ortadırlar.
Zaten görgüsüzler hep ortadadırlar, hep göz önündedirler.
Arkada durmasını bilmezler, bahsedilmek isterler, pohpohlanmak isterler, övülmek büyük gereksinimleridir.
Övülmek ve övünmek onları açıklayan Türkçemizin en güzel sözcükleridir.
Eşek gözü elmas yüzükleriyle övülmek isterler, gemileriyle, güçleriyle övülmek isterler ve hatta bazılarının “üçe kapatma” yetenekleriyle de övülmek istendikleri ama bunu toplum önünde değil, kendi dar gruplarında yapılmasını istedikleri söylenir.
Çünkü “üçe kapatma” yeteneğinin başkaları tarafından taklit edilmesini istemezler. Öyle ya, böylesi bir durumda, başkaları üçe kapatırken, kendileri hedef malı mülkü üçe kapatamayabilirler.
Üçe kapatma konusunda rakipsiz olmak isterler.
22 Temmuz tarihli Aydınlık’ın manşetinden öğreniyoruz ki, son zamanlarda bir de camii görgüsüzleri ortaya çıkmış.
Biz bunu namazda en ön safta bulunma gereksiniminin yarattığı bir başka görgüsüzlük olarak tanımlayabiliriz.
Orada Allah’a daha yakın olma isteğiyle birlikte, sıradan ve değersiz fanilerle Allah arasında bir koruyucu set oluşturma isteği olduğunu düşünürseniz ayrıca yanılırsınız. Çünkü görgüsüzlerdeki Tanrı sevgisi de görgüsüzcedir ve sıradan fanilere bu tutumlarıyla demektedirler ki “benimle iyi geçinin sizin Tanrı katındaki değeriniz en fazla dünyadaki değeriniz kadardır, haddinizi biliniz”
Ayrıca, bu tip görgüsüzlere göre , “hocaya en yakın safta namaz kılanlar Tanrı tarafından daha iyi görülüyor “olmalı.
Tanrı kör olmalı ki, camiinin ön safları dışındaki herhangi bir noktasında namaz kılan kişi, Tanrı tarafından görülemediği için sevap kazanamıyor olmalı.
Bu yüzden yer ayırtıyorlar, ön safları kapıyorlar; devlet tarafından maaşları ödenen adamları önden gidip yer tutuyor, görgüsüz kişi geldiğinde “yer tutucular” yerlerini görgüsüzlere terk ediyorlar.
Bununla da yetinmeyen görgüsüz bu kez camide özel çalışma ofisleri yaptırıyor, devlet adamlarını bu ofislerinde kabul edip politika ve dini aynı mekana sığdırıyorlar.
Biz bu tip görgüsüzlere artık bir şey demeyiz.
Yalnızca yazımızın başlığına dikkatinizi çekmek isteriz.
Bunlar ÇÖP’ tür.
Hemen yanlış anlamayın lütfen.
“Çok Özel Personel”dir bunlar.
Bir gün Türk halkı tarafından deliğe süpürülmesi önlenemeyecek çöplerdir!

16 Temmuz 2012 Pazartesi

Ulusal Demokratik İşçi Hareketi’ nin Bıraktığı Tat!




Mart 2012’ de kuruldu, daha birkaç ay önce, çok değil.

Örgütlenmesine bu kadar kısa süre önce başlamasına rağmen,  İstanbul, İzmir, Bursa ve Antalya’ da yürütme kurullarını oluşturdular. Aydınlık Gazetesi’ nde 28 Haziran 2012 tarihinde yayınlanan makalesinde Mehmet Akkaya Ekim 2012’ ye değin 10 ilde UDİH’ in örgütleneceğini müjdeliyor. Bu demektir ki, Ulusal Demokratik İşçi Hareketi yaz boyunca hummalı bir faaliyetin içinde olacak.
Dün katıldığım Ulusal Demokratik İşçi Hareketi’nin  Örgütlenme Toplantısı’ nda Ankara’ da da örgütlendiklerini öğrendik. Petrol İş Sendikası 1.Nolu Şubesi’ nin İstanbul Fatih’deki toplantı salonunda yapılan UDİH’ in Örgütlenme Toplantısı  bir çok açıdan öğretici ve tarihiydi.
Ulusal Demokratik İşçi Hareketi, toplantıda yapılan konuşmalardan ve daha önceleri de konuyla ilgili yazılan makalelerden ve UDİH’ le ilgili yayınlardan öğreniyoruz ki, UDİH sendikalara alternatif olarak ortaya çıkmış bir işçi hareketi değildir. Zaten bir sendikal örgütlenme de değildir. Herhangi bir iş kolunda sendikal amaçlarla örgütlenme amacıyla davranıp “yetki” almayı da amaçlamıyor.
Ulusal Demokratik İşçi Hareketi,  sendikaların yarattığı boşluğu dolduran, sendikalı olmayan işçileri de örgütleyerek, işçi sınıfının sadece ekonomik taleplerle örgütlemesinin de ötesinde, onları sınıf bilinciyle donatmayı ama bunu yaparken ana zemini “vatan” olarak saptamayı da unutmuyor. Unutmamanın ötesinde izlediğim kadarıyla UDİH vatanı korumak ve dolayısıyla bu ülkede yaşayan 75 milyon insanın geleceğini güvenlik içine almayı amaçlıyor.
Dün katıldığım bu eşsiz toplantıda edindiğim ilk izlenim Ulusal Demokratik İşçi Hareketi’nin parçalar halinde ekonomik taleplerle örgütlenmiş sendikaları etkileme ve onları olması gereken noktaya çekme potansiyelidir. Ekonomizm içine saplanan sendikaların yurt sorunlarına eğilmenin itici gücü izlediğim kadarıyla UDİH olacaktır.
UDİH izleyeceği politikalar nedeniyle sendikaları “sınıf ve vatan safına” çekecektir. “Olması gerekenden” kastettiğimiz budur! Sendikalar bugün kıdem tazminatı gibi temel işçi haklarından, ülke güvenliği ve bütünlüğüne kadar tüm sorunlarda aktif bir politika izlemelidir. Ancak tablo bu dileklerden oldukça uzaktır.
Bugün Türkiye işçi sınıfı maalesef ülke çapında faaliyet gösteren partilerde örgütlenmemektedir, etnik milliyetçilik ve tarikatçılık bu sorunun iki önemli ayağıdır.Bununla birlikte işçi sınıfı devrimci partilerde de örgütlenememektedir ve bu Türkiye sosyalistlerinin , devrimcilerin büyük eksikliğidir ama aynı işçiler Türkiye’ nin Doğu’sundan Batı’sına tüm vatanımızda  sınıfsal çıkarları veya amaçlarıyla örgütlenmektedirler. Bu açıdan işçi sınıfının örgütlü gücündeki bu niteliksel farkı Ulusal Demokratik İşçi Hareketi fark etmiş ve bu alanda sınıf eksenli bir mücadelenin siyasi merkezi olmaya ciddi bir aday olmuştur.
Bana “UDİH’ in Örgütlenme Toplantısı’nın ana fikri nedir?” diye sorarsanız yanıtım ”UDİH’ in işçi sınıfının bu niteliksel farkı anlamış olmasıdır” diyebilirim.
Dün İstanbul’ da yaptığı toplantıda Ulusal Demokratik İşçi Hareketi kendi Merkez Yürütme Kurulu’nu da seçti ve aşağıdaki dört temel faaliyet alanını oybirliği ile karara aldı.
·         Ulusal Demokratik İşçi Hareketi, tüm yurtta örgütlenecektir.
·         Ulusal Demokratik İşçi Hareketi, kıdem tazminatlarının kaldırılmasına karşı tüm yurtta genel grevi örgütleyecektir ve bu amaçla çalışmalarını hızlandıracaktır.
·         Ulusal Demokratik İşçi Hareketi, Kürt-Türk kardeşliğini savunacak ve emperyalizme karşı birleştirecektir.
·         Ulusal Demokratik İşçi Hareketi, ABD’ nin AKP marifetiyle yazdırmaya başladığı “Bölücü Anayasa”ya karşı işçi sınıfını mücadeleye sevk edecektir.
Biz yurtseverlerin artık bazı mazeretlere sığınma şansımız yoktur. Bu mazeretlerin çoğu “sınıfsal” mücadelenin farkına varamamış yarı aydın, yarı cahil ve yılgınların mazeretleridir.Bu mazeretlere göre “İşçiler bilinçsizdir”, “AKP destekçisidir”, “İşçi sınıfı sayısal ve niteliksel özellikleri nedeniyle toplumu dönüştürücü kabiliyetinden yoksundur”, “zaten çok dağınıktırlar ve hiçbir siyasi hedefi yoktur”
Bu mazeretlere sığınıp gerçekte yan gelip yan yatmayı düşünenler, işçi sınıfının “üretim yapabilme” becerisinden kaynaklanan güçlerinin ne anlama geldiğinden de yoksundurlar.
En çok Çanakkaleli genç bir işçi önderinin konuşması beni etkiledi;
“Şimdi memleketime gidip burada aldığımız kararları işçi arkadaşlarıma aktaracağım ve onları örgütleyeceğim.”
Nazım Hikmet’ in çok güzel tanımladığı gibi “Zincirinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanların” örgütlenmekten başka bir çaresi var mı?
Hem en zor ve aynı zamanda en kolay olan tek şey örgütlenmektir.
Zordur, çünkü bireylerin “örgütlenme iradesini” harekete geçirmek çok zor bir iştir.
Kolaydır, çünkü bir araya gelmeyi başaranlar örgütlenmenin tadını damağına sürmüş demektir.
Ve biz biliyoruz ki, bir şey tadıldı mı geriye kalan sadece yutmaktır.
Toplantının bir katılımcısı olarak şunu net bir şekilde söyleyebilirim ,  “Ulusal Demokratik İşçi Hareketi, Kürt’üyle, Türk’üyle ülkemizin emekçilerini birleştirecek biricik güç olmaya adaydır.”
Zaten bu “bölünmüş” ülkeyi, işçilerden başka bir araya getirebilecek birikim ve güçte başka bir sosyal sınıf var mıdır?
Bu sorunun yanıtı biz aydınların hangi safta duracaklarını tanımlar.
Var mıdır ülkemizin bölünmekten kurtaracak başka bir sosyal sınıf?
Var mıdır?
Herkes yanıtını gireceğe safa göre belirlemelidir.
Ve burada “vicdan ve bilinç” devreye girer.
Sizin “vicdanınız ve bilinciniz” size neyi emrediyor?
Düşününüz ve karar veriniz.

15 Temmuz 2012 Pazar

Küresel Karşıdevrimin Kırk Yıllık Atakları-2




12 Eylül'ü yapanlar kimin Oğlanlarıydı?

Yukarıdaki sorunun yanıtı, aslında 12 Eylül' ü ve onun hedeflerini tanımlar.
Ve yeryüzünde faşist bir darbeyi bu kadar iyi anlatan başka bir cümle yoktur.Çünkü bu sözleri sarfedenin de, sarfedilen bu sözleri mutlulukla dinleyenin de kimliği önemlidir.
"Bizim oğlanlar işi becerdi" sözünün aktörü Paul Henze CIA'nın Türkiye İstasyon Şefidir ve bu sözleri dinleyen Jimmy Carter ise dönemin ABD Başkanıdır.
Faşist darbe haberini alan CIA Şefi Paul Henze, darbe haberini Jimmy Carter'a bu cümleyle iletir. Hatta haberi ilk alan diplomatın Paul Henze'ye haberi "Your boys have done it" yani "senin oğlanlar becerdi" şeklinde iletmesi daha da ilginçtir.
Bizim için acı olan ise, Ankara'da çalışan Amerikalı diplomatın, CIA Şefine, Türk Silahlı Kuvvetleri' nin generallerinden"sizin oğlanlar" olarak söz etmesidir.
Doğal olarak baştaki İngilizce cümlenin tam Türkçesi "CIA'nın Oğlanları Darbe Yaptı"dır.
Evet, "CIA'nın oğlanlarıdır" söz konusu olan. Zaten, seri yazımızın birinci bölümünde anlattığımız 24 Ocak Kararları'nınböylesi bir kuvvete (ABD)dayanmadan uygulanması mümkün müdür? Bakınız tek başına bir silahlı kuvvetten söz etmiyoruz. ABD'nin bu darbedeki rolünden ve onsuz bu darbenin gerçekleşemeyeceğinden söz ediyoruz.
ABD demokrasisi, çıkarlar demokrasisidir. ABD'nin "demokrasisi", onun çıkarları için dökülecek kanın hesaplanmadığı bir demokrasidir.
ABD "demokrasisinin" ölçüm kriteri kandır. Bu sözümüzün kanıtı Vietnam'dır, Afganistan'dır, Yugoslavya'dır, Irak' tır, Libya'dır, Suriye'dir...
Dünya çapında örgütlenmiş kontrgerillanın/gladyoların merkezi ve çelik çekirdeğidir Amerika. Saddam Hüseyin' i ve "diktatör" Kaddafi' yi devirmek için ülkesini ve NATO' yu seferber edip "demokrasi taşıyıcısı" rolüne soyunurken, aynı ABD, Suudi Arabistan ve Katar şeyhleriyle "stratejik ortaklığını" sürdürürek o ülkelerdeki vahşi/ortaçağ hükümetlerin garantörüdür.
Bu iki davranış modeline dayanak olan işlevin "turnusol kağıdı ABD'nin çıkarıdır".
Suudiler ve dünyanın ABD ile birlikte hareket eden diğer diktatörleri ABD'nin doymak bilmez emperyalist iştahlarını doyurmak için ellerinden geleni yapıp kendi diktatörlüklerini sağlamlaştırırken, ABD' ye direnenlerin sonu NATO ve ABD bombardıman uçakları altında yok olup gitmek olur.
İşte 12 Eylül' ün ardındaki "büyük oğlan", bunun için 12 Eylül' ün çocuklarının abisidir ve bu aşağılık eylemi yapanlar daTürkiye'nin oğulları değil ama CIA şeflerinin oğlanlarıdır.
Çok araştırma yapmanıza gerek yok. Bugün internette "12 Eylül İstatistikleri" yazıp arama sembolünü tıklayın, karşınıza ilk çıkacak olan yüzlerce veri aşağıdaki gibi olacaktır. Biz Oğuz Güven'in, Zordur Zorda Gülmek/'78 adlı kitabından örnekler verelim.
12 Eylül faşist askeri diktatörlük döneminde, 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. 7 bin kişi için idam cezası istendi, 517 kişiye idam cezası verildi.
Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı, 71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı. 98 bin 404 kişi "örgüt üyesi olmak" suçundan yargılandı, 388 bin kişiye pasaport verilmedi.
12 Eylül döneminde en güvenliksiz yerler cezaevleriydi , çünkü cezaevlerinde toplam 299 kişi öldü, ölenlerin 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 14 kişi açlık grevinde ölürken 16 kişi "kaçarken" vuruldu,95 kişi ise "çatışmada" öldü.73 kişiye "doğal ölüm raporu" verildi. 43 kişinin "intihar ettiği" bildirildi. İşkence sıradan bir şeydi. 171 kişinin "işkenceden öldüğü" belgelendi.
İş güvenliğiniz de yoktu. Fişlenenler işe giremedi, fişli olanlar işten atıldı. Bu dönemde 30 bin kişi "sakıncalı" olduğu için işten atıldı. Hızını alamayan 12 Eylül 14 bin kişiyi yurttaşlıktan çıkardı. 30 bin kişi ise"siyasi mülteci" olarak yurtdışına gitti.
Siyasi partiler yasaklandı, liderleri tutuklandı, çoğu Ankara Dil Okulu' nda yıllarca tutuldu. Örgütlenmenin yasaklanması derneklere kadar ulaştı. 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
Kültür ve sanat, faşizmin hedef tahtasında olmaktan Türkiye' de de kurulamadı. 937 film "sakıncalı" bulunduğu için yasaklandı.
Eğitimciler ve üniversiteler yurtsever hocalardan ve öğretmenlerden arındırıldı. 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
Basın susturuldu,400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi ve gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 31 gazeteci cezaevine girdi,300 gazeteci saldırıya uğradı,3 gazeteci silahla öldürüldü.Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.13 büyük gazete için 303 dava açıldı,39 ton gazete ve dergi imha edildi.
Tabii bu istatistiklere sayıları 3 binlere dayanan devrimci antiemperyalist subayları da eklemek gerekir. Bu subaylar ordudan ihraç edildi ve birçoğu aynı işkencelerden geçti. Denebilir ki, 12 Eylül bir yanıyla toplumu "hizaya getirme"eylemiyken bir yandan da ordunun antiemperyalist, Kemalist köklerini yok etme eylemidir.
En önemlisi sendikalı işçi sayısıdır. 12 Eylül döneminde resmi istatistikler 5,7 Milyon civarında bir sendikalı işçi sayısına işaret ediyor. Yıldırım Koç "bu rakamların gerçeği yansıtmadığını, bu istatistiklerin yanıltıcı olduğunu, çünkü o yıllarda sendikalar düzmece listeleri çalışma Bakanlığı' na vermekte ve bir işçi birden fazla sendikaya üye olabilmekteydi" diyor.
Mehmet Akkaya da "Rakamlarla Türkiye' nin İşçi Gerçeği" makalesinde ,2009 yılında sendikalı işçi sayısını 3,2 Milyon olarak vermektedir. Yıldırım Koç, sendikalar konusunda uzman ve devrimci bir aydın olarak elbette doğruyu söylemektedir. Resmi istatistiklerin hata payının % 30 olduğunu düşünsek bile, bundan 32 yıl önce ülkemizde sendikalı işçi sayısı 4 milyon civarındadır. 1980 yılında ülke nüfusumuz 45 milyondu bugün ise 70 milyona dayandığını biliyoruz.
Bu kaba hesaba göre 1980 yılında sendikalı işçi sayısının toplan nüfusa orana %10' lar civarındayken bugün bu oran toplam nüfusun %5' ine karşılık gelmektedir.
30 Temmuz 2012 tarihli Vatan Gazetesi'nde yayınlanan bir habere göre ise, "Kayıtlı 10 milyonu aşkın işçinin olduğu Türkiye'de sendikalı işçi sayısının yaklaşık 922.000" düzeyinde bulunduğunu yazdı. Sendikalı işçi sayısındaki bu inanılmaz erime 12 Eylül darbesinin ana amaçlarından biridir. Şilili devrimci müzik grubu İnti-İllimani bir şarkısında"Örgütlü halkı hiçbir güç yenemez" der. 12 Eylül halkı örgütsüzleştirmiştir ve son 30 yıldır her istediğini örgütsüz bu halka yaptırmaktadır.
12 Eylül' ün işçi hakları konusundaki en önemli darbesi yetki barajları koyarak sendikaların toplu iş sözleşme haklarını fiili olarak geri almasıdır.
Uzun lafın kısası 12 Eylül "başarılı" bir faşist darbedir.
Halkın örgütlerini dağıtmıştır. Sendikaları, partileri, dernekleri yasaklamış, faaliyetlerini durdurmuştur.
Birey Herşey, Örgüt Hiçbir Şey...
24 Ocak 1980 Ekonomik Kararlarına direnecek hiçbir örgüt bırakmamış, gümrük duvarlarını kaldırmış, Türk parasını serbest piyasanın insafına terk etmiş,"liberalizm""sivil toplumculuk" gibi kavramları yaygınlaştırarak,"dayanışma ve ortaklaşacılık" gibi insani değerleri yıkmış, bireyi yücelterek örgütlülüğü "bireyin" düşmanı ilan etmiş, "dünyaya bir defa gelinir boşver bu işleri, memleketi sen mi kurtaracaksın, carpe diem/günü yaşa" anlayışını yaygınlaştırmış ve maalesef "sivil toplumculuk" savunucularını eski sosyalistlerden devşirmiştir. Murat Belge ve Halil Berktay bunun tipik örneklerindendir.
Bir dönemin "sıkı solcuları , "bacı" kavramıyla aşkın bile yasaklandığını, bireyin özgürlüğünü devrim ve örgüt uğruna kaybettiği" fikrini pompalamışlardır.
12 Eylül işçilerden sonra gençleri ezmiştir. Bu gençlerin devrimci olup olmadıkları önemli değil. Zaten devrimci olanlar cezaevlerinde ezilmiştir. Ama asıl dışarıda olanlar yok olmuştur. Liberalizm ve sivil toplumculuk arasında gençler son 30 yıl boyunca kaybolmuştur. Gençler apolitik olmuş ve tam da sistemin istediği "bireye" dönüşmüştür.
Birkaç yıl öncesine değin toplumsal eylemlerde sadece "ak saçlılar" vardı. Bu bile, 1980 öncesi devrimci gençlerle, yeni nesil gençler arasında kopuşun en önemli kanıtıdır. Bu 12 Eylül faşist darbesinin önemli başarılarından biridir.
1985 yılında üniversitede biz devrimci gençler öğrenci dernekleri kurduğumuzda, sınıf arkadaşlarımız bizlerden uzak durmaya özen gösterirlerdi. Dekanların "kibar" tehtidleriyel karşılaşırdık. 12 Eylül büyük tahribatlar yapmıştır ama onlar "bağımsız, onurlu, başı dik" gençliği yok edemeyeceklerini anlayamamışlardır. Gençler 1982 Anayasası'nın kabülünün üzerinden iki yıl geçmeden örgütlenmeye başlamış ve bunu ülke çapında yaygınlaştırmayı başarmışlardır. Daha o yıllarda devrim gençlik dergilerinin tirajı 20 binlere ulaşmayı başarmış, sanattan kültüre, akademik ve sosyal haklardan özgürlükleri savunmaya kadar nitelikli tartışmalar ve makaleler üretmeyi başarmışlardır.
Bugün Türkiye' deki gençlik hareketinin mayasında 80' li yıllardaki genç devrimcilerin alınteri vardır. Bu gençler 68 ve 78 ruhunu günümüze taşıyan işleve sahip olmuşlardır. Bu gençler üstelik bua 12 Eylül' ün fiziken ve ruhen ezdikleri gençlerdir ama tüm operasyonlar onların nezdinde başarılı olamamıştır.
12 Eylül evet "başarılı" bir darbedir, Türkiye Cumhuriyeti' nin kuruluş felsefesinin kurumlarının temellerini oynatmıştır ama devrimci insan nihayetinde devrimcidir, halk nihayetinde Türkiye halkıdır ve onların içindeki ateşten koru soğutmayı başaramamıştır.
"liberalizm ve sivil toplumculuk" akımları da arkalarında bu silahlı güç olmadan, 1980 yılına kadar Türkiye' de boy gösterememişlerdir. Bu akımlar 1980 yılına değin yokyur, kendine hayat bulamamıştır. "Liberalizm ve sivil toplumculuk" da 24 Ocak Kararları gibi gelişip serpilmek ve hayat bulabilmek için 12 Eylül sopasına gereksinim duymuştur. Ne kadar ironik değil mi, sicil toplumculuk gelişebilmek için silahın desteklediği bir harekettir. Bu sadece Türkiye' de değil ama tüm dünya için geçerlidir. ABD ce Batılı emperyalistler her zaman bu akımların baş destekçisi olagelmişlerdir.
Bu yönüyle 12 Eylül, devrim idealinden kopmak isteyen "aydınlar" için "sivil toplumculuk can simidini" hediye etmiştir.
Ve o dönemin bir takım solcuları Helsinki Yurttaşları olarak sisteme tamamen bağlanmışlarıdır. Helsinki Yurttaşları Derneği'nin kurucuları arasında bakın kimler var, sadece bazılarını yazdım; Bülent Tanör, Ercan Karakaş, Halil Berktay, Haluk Şahin, Mehmet Ali Birand, Mete Tunçay, Murat Belge, Murat Karayalçın, Orhan Pamuk, Süleyman Çelebi, Tarık Ziya Ekinci.
Murat Karayalçın neden aslan sosyal demokrat olarak Tansu Çiller' in payandasıydı sanırım bu örnekle daha iyi anlaşılır.
Örneğin Halil Berktay, benim de delegeleri arasında bulunduğum Sosyalist Parti Kongresi'nde partiden ayrılırken kürsüden şu konuşmayı yapmıştı. "Şimdi bu partiden ayrılıyorum, ama daha büyük ve güçlü bir sosyalist parti kurarak geri döneceğim!".
Kura kura Helsinki Yurttaşları Derneği'ni kurarak geri döndü!
İşte 12 Eylül budur!
Ve karşıdevrimin bu en önemli atağına karşı elbette Türkiye halkının bir cevabı olacaktı. Türkiye Gençlik Birliği gibi devrimci gençlik örgütlerinin Türkiye' de bu kadar hızlı bir şekilde yaygınlaşması, Cumhuriyet Mitingleri, Tekel direnişi, "Anadolu' yu Vermeyeceğiz" gibi yurtsever girişim ve oluşumlar işte yukarıda bahsedilen Türkiye halkının içinde yanan korun bir türlü soldurulamamasının sonucudur.
Bu bir diyalektik yasadır "her şey zıddını üretir!"
Yani karşıdevrimin karşılığı devrimdir ve yüzelli yıldır 12 Eylül Darbesi' ne rağmen ateşi yanmaya devam etmektedir!
Sanırım sıcaklığı sizlere kadar da ulaşmaya devam ediyor!
Hissediyor musunuz?
Kemalistler.net
Kaynaklar
1- Oğuz Güven, Zordur Zorda Gülmek/'78
2-Yıldırım Koç, 12 Eylül Öncesinde Sendikalı İşçi Sayıları, 9 Temmuz 2012, Aydınlık
3-Mehmet Akkaya, Rakamlarla Türkiye' nin İşçi Gerçeği, Aydınlık gazetesi, Aktaran Tek Gıda İş Sendikası İnternet Sitesi. http://www.tekgida.org.tr/Oku/5261/Rakamlarla-Turkiyenin-Isci-Gercegi-1
4- http://haber.gazetevatan.com/sendikali-isci-sayisi-1-milyonun-altinda/391500/2/Haber

10 Temmuz 2012 Salı

Sadece Uçağımız mı Nato Yemi?


F4 Hızıyla akan Türkiye'nin gündemi.
22 Haziran 2012 günü öğle saatlerinde Suriye Türk savaş uçağını vurdu. Başta Kahraman Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımız "hadlerini bildiririz" dedi.
Kılıçdaroğlu ise eksik kalan kahramanlığı tamamlayarak "Suriye'ye karşı alınacak her türlü önlemde hükümeti destekleriz" açıklaması yaptı.
Uçağımız 13 milde mi, 8 milde mi vuruldu tartışmalarına ise hiç değinmiyorum bile.
Ancak savaş uçağımız ile ilgili en sert saptamayı "Nato Yemi" iddiasıyla Aydınlık Gazetesi yaptı. Yetkililer bununla ilgili en küçük bir açıklama yapmazken, bu kez Wall Street Journel , Amerikan istihbarat yetkililerine dayandırdığı haberinde "Türk jeti Suriye hava sahasında vuruldu" haberi yaptı.
Başbakan Erdoğan Kayseri' de yaptığı mitingde "Ey WSJ, kaynağını açıklamazsan namertsin!" dedi. Buna karşılık olarak Pentagon haberi yalanlamadı ama "haberin sızdırılmasına" tepki vermekle yetindi.
Aynı başbakan gibi Aydınlık' ın saptamasına itibar etmeyen Genelkurmay Başkanlığı, 2 Temmuz' da Wall Street Journal' in haberini bir bildiri yayınlayarak yalanlama gereği duydu.
Aydınlık' ın "Nato Yemi" saptamasını ,Reagan dönemi ABD Hazine Bakan Yardımcısı Paul Craig Roberts da yapıyordu.Craig'e göre "ABD Vietnam savaşı döneminden kalma eski bir antika Fantom savaş uçağını oltanın ucuna takarak Suriye' ye yönlendirdi, böylece düşürülen uçak nedeniyle Türkiye Nato' ya başvuracak ve BM devre dışı bırakılacaktı" .
İsrail' de gölge Mossad olarak bilinen DebkaFile, Türk savaş uçağı düşürüldükten sonra Başbakan Erdoğan' ın Obama' yı arayarak "Suriye' ye girelim" teklifinde bulunduğunu ama Obama' nın "Zamanı gelmedi" dediğini iddia etti.
Bu arada Suriyeli muhaliflerin bir kısmı Rusya Federasyonu Dışişeri Bakanı Lavrov'u ziyaret etme kararı aldı. Bu aslında Suriye' deki karşıdevrimci muhalefetin parçalanmaya başladığının en açık kanıtı oldu.
Tam da bu arada ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton "Suriye'de başarılı olacağımızdan şüphe duyuyorum ve bunu söylemekten nefret ediyorum" açıklaması yapacaktı.
Ortada Avrasya' nın başarısı çok net dururken Türkiye ait olduğu coğrafyada yalnızlaştı.
Tam da bu sırada "Suriye Dostları" Paris'te toplanma kararı alırken, toplantıya davet edilen Rusya ve Çin "bu toplantıya davet edildiklerini ama katılmayacaklarını" açıkladılar. Türkiye'nin yalnızlaşmasına en önemli bir başka kanıt da budur.
Ortada duran soru başlıktaki gibidir..."Sadece uçağımız mı Nato yemi?"
Bitmedi;
El Menar gazetesi "İsrail'in, Suriye ' ye Türkiye üzerinden silah gönderdiğini" iddia etti.
KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ise "İsrail PKK'lileri Güney Kıbrıs' ta eğitiyor" saptamasını yaptı. KKTC Cumhurbaşkanı' nın bu saptamasına, Türkiye' deki hükümet yetkilileri şu ana kadar bırakalım İsrail' e nota vermeyi, bir yorum bile yapma gereği hissetmedi.
Abdullah Öcalan' ın İmralı' dan çıkarılması, Bursa' da misafir edilmesi ve hatta ABD ajanlarıyla görüştürülmesine değinmiyoruz bile.
Öcalan' ın Zana'yı arayarak talimat vermesi haberi ve Zana' nın "Erdoğan Kürt sorununu çözer" çığlığı ve talimattan başlangıçta haberi olmayan PKK ve BDP yetkililerinin mesafeli açıklamalarının ardından, talimatı haber alan Karayılan'ın Zana' ya destek açıklaması işin bir başka traji komik tarafıdır.
Yukarıdaki tabloyu göz attığınızda Türkiye' de bir "hükümet" olduğundan bahsedebilir misiniz?
Uçağınız yem olmuş, askerleriniz 1260 metre derinlikten ancak bir ABD gemisiyle çıkarılmış, PKK lideri Bursa' da misafir edilip özel bir yatta ABD ajanlarıyla görüştürülmüş, Başbakanınızın Obama'ya müdahale edelim teklifi hemencecik reddedilmiş....
Devletin yaptığı konutlarda ise şehrin göbeğinde 10' a yakın vatandaşınız kurbağalar gibi boğulmuş...
Bu terazi bu sıkleti çeker mi, çeker mi hiç!
Göreceğiz...

2 Temmuz 2012 Pazartesi

ASPARAGASLAŞTIRAMADIKLARINIZDANIZ!




Gerçek dışı, uydurma veya Türk Dil Kurumu Sözlüğü’ndeki anlamına göre “şişirme haberdir” asparagas... .
Bu sözcüğü Türkiye’ de birkaç gazete hariç hangi gazeteye yakıştırırsanız yakıştırın mutlaka belli oranlarda karşılığını bulur.
ABD Irak’ a mı saldıracak, Saddam’ ın kimyasal silahları haberleriyle fotoğraflarıyla birlikte “haberleştirilir”.
Bu Kaddafi  için de geçerlidir, Miloseviç için de.
Çavuşesku, Stalin hatta Atatürk için de aynı gazetelerin manşetlerini süsler asparagas haberler.
Hatırlayınız, daha birkaç ay önce, Suriye ile ilgili asparagas haberleri yayınladığı ve kendilerine de aynı yönde baskı yapıldığı için 4-5 televizyoncu toplu olarak El Cezire Televizyonu’ ndan istifa etmişlerdi.
Böylesine önemli bir haberin bile üzeri örtülüverdi dünya basını tarafından.
Kapitalizmin gazetelerinin kendilerinin bile asparagaslaşmasının kanıtıdır El Cezire’ deki bu istifalar.
Haberin asparagaslaşmasından , gazetelerin asparagaslaşması gerçekleşti.
Bu en hafifinden "tuzun" kokmasıdır.
Aydınlık üç gündür bir haber yapıyor, İmralı görevlilerini kaynak göstererek yazıyor;
Abdullah Öcalan Bursa’ da MİT marifetiyle devletin lüks misafirhanelerinden birinde konuk olarak tutuluyormuş.
Yine aynı Öcalan deniz yatlarında ABD’ li yetkililerle görüşmeler yapıyormuş. Tarih de belli, 27 Haziran 2012, Saat 14-16 arası.
Türkiye Cumhuriyeti Kanunları’ na göre bir hükümlünün cezaevi dışına çıkması büyük suç. Bu suç bir yana, çünkü nasıl olsa bir gün hesabını verirler, sizce Abdullah Öcalan Amerikalılarla ne görüşüyor olabilir? Ülkemizin anti-emperaylist köklerinin nasıl tasfiye edileceği ve nasıl bir rol isteyebileceğini olabilir mi?
Abdullah Öcalan ABD'lilerden başka ne ister, daha bu yılın başlarında BDP' liler "ABD' den rol talep ettik" dememişler miydi?

Bir de bu haberi yalanlayanlara bakınız. Yalanlayanlara ve mahçup bir edayla "yalanlayanlara"...

Başta Adalet Bakanı Sadullah Ergin, aslında tam da yalanlayamıyor. Diyor ki “Elimizde buna yönelik kayıtlar yok!”
 Mehmet Ali Güller 2 Temmuz 2012’ de yazdı. PKK yanlısı Fırat Haber Ajansı  yorumcusu Mehdi Atay “kontrolsüz bir şekilde neye hizmet ettiği anlaşılamayan bu gündemleştirme” diye yazdı aynı konuyu.
Sonra Sırrı Sakık ,mecliste konu ile Adalet Bakanı’ ndan açıklama isteyen Dilek Akagün Yılmaz’ a “ peki siz böyle bir asparagas habere nasıl inanıyorsunuz?” diye sordu.
AKP , BDP ve PKK’ nin nasıl aynı ağızla konuştuğunu gördünüz mü?

Sırrı Sakık “asparagas” diyor. Üzerini örteceğini düşünüyor.
Sırrı Bey, BDP’ nin Fatih Altaylı’ ya göre Milano Milletvekili Sırrı Bey… Siz Aydınlık’ ın asparagaslaşacağını mı sanıyorsunuz?
Bu telaş niye, neyin üzerini örtmeye çalışıyorsunuz?
AKP’ yle güzel güzel ittifak kurmuşsunuz, iddia edilen kanunsuzlukların üzerini mi örtmeye çalışıyorsunuz?
Eğer Türkiye bir "meyve cumhuriyeti" olsaydı bunu başarabilirdiniz.
Ama bu çok zor.
Aydınlık’ ın olduğu yerde hiçbir şey karanlıkta kalamaz.Tek tek kulaklarından tutularak günışığına çıkartılacak her şey.
Bu arada CHP’ deki  "görevli Kürt milliyetçisi" yetkililerden de açıklama beklerdik.
Ama henüz yok.
Sanırım Oslo Süreci’nin devamı için, analiz kuruluşlarıyla söyleşi yapmaya devam ediyorlar hala!
.
.