25 Kasım 2011 Cuma

MEZARLIK AĞAÇLARI

Üzüntüler yaşarız.
Geçer hepsi.
Aslında geçen sadece ilk anın şiddetli acısıdır, üzüntünün aslı ise kalır.
Aynı, bir nehrin taşıdığı millerin denizlerin ağzında birikmesi gibi..

Yaşamın kendisi durmaksızın akan ve  sayısız kaynaklarla beslenen bir nehir değil midir zaten?
İşte bu kaynaklardan bazıları "mutluluk mili" taşırken, çoğunluğu ise "üzüntü mili" taşırlar.


Sadece hangisinin, sizi hangi anınınızda ziyaret edeceğini bilemezsiniz.

Ama bildiğiniz bir şey varsa,  kesinlikle bir gün "üzüntü ya da sevinç" tarafından ziyaret edileceğinizdir.
Rastgele bir ziyaretçiniz olacaktır.
Aslında yaşamlarımız "rastgel"e değildir, beğenilerimiz, mutluluklarımız hep önceden belirlenmiş ve zihnimizde şekillendirilmiştir.


Üzüntü, sevinç, acı, keder, mutluluk ...
Bir sarmalı oluşturan elemanlar gibidirler; iç-içe, birbirinden kopamayan.
Tutkalı insan yapısı olamayacak kadar sağlam ve  sevinçleri  ise o kadar uzaktır insana.

Birey, kendi mutluluğunu kendisiyle sınırladığı anda mutluluğunu da kaybeder  ve sarmalın önünde sonunda hep "kederleriyle" başbaşa kalır.

Mutluluk isteği burada "bireyselleştiği"  için "mülkiyete" dönüşmüştür  ve her mülkiyetin başına gelen şeyden "bireysel sevinçler" de payını alır.


Mülkiyet alınıp satılabilen bir şey olduğuna göre, bireysel "mutluluklar" da alınıp satılabilen "şeydir".
Üstelik çocukken, 25 Kuruş karşılığında aldığımız "elma şekeri" sevincinden de oldukça  farklıdır.
Çünkü "bireyselleşen" mutluluk için verdiğiniz bir ömürdür  ve geriye sarma olasılığınız yeniden doğma şansımız kadardır.
Yaşamınızın sonucunda elinizde kalan "mutluluğunuz" deniz tuzuyla zehirlenmiş "mile" dönüşmüştür.
Araba, ev, elbise, arsa, takı, toka,çatal, bıçak, altın, gümüş...
Ne varsa sizi mutlu eden aslında sadece "satın alınmış" "şeylerdir ve "şey" olarak kalmaya devam edecektir.

Birlikteliklerden, ortaklaşacılıktan, insanlığın mutluluğundan mutlu olmayı bilemeyen insan, şeylerle "mutlu" olur.


Üzüntüler yaşarız, geçer hepsi.
Geçer mi acaba?
Mutlu muyuzdur aslında?
Yaşama "şey" gözlükleriyle bakan insan, aslında gerçeği asla bilemeyecektir.

Ve "şeylerin" vadettikleriyle "mutlu" olan insan, gerçekte toprağa girmeden ölmüştür.
Mutluluğu , sevinçleri , üzüntüleri hep ama hep sanaldır.

Mezarlık ağaçları gibidir aslında "şeylerle" mutlu olan insan.
Hep tutsaktır iç güdülerine..!
Sadecece maddelere sahip olmaktır "mutluluğu" ve hep yerinde, hep sabit  ve  hiçbir yere gidememiştir.
Doğduğu en kötü yerde sabit kalır ve "yaşar".
 
Peki gerçek mutluluğu keşfeden insan için de aynı şey geçerli midir?
Kendi mutluluğunu "insanlığın" mutluluğuyla harmanlayan insan bu amacına ulaşamadan öldüğünde bile mutludur. Çünkü onun mutluluğu sanallaştırılamamıştır, gerçektir, doğaldır.


Gerçek mutluluğa ulaşma yolunda göçüp gitmiştir. Ama mutludur işte. Kendini koruyan siperinden karşı hücuma geçtiğinde öleceğini bilmesine rağmen çıkan askerler gibidir.

Mezarlıkları bekleyen ağaçlar, üzüntüm sizedir!
Ne yaşamın içindesiniz ne de mutlulukları yaratabilirsiniz. 
Sevdiklerini kaybedenleri izlersiniz  sadece ve köklerinizle ölüleri sararsınız.
Hem de yaşarken kendi ölünüzü!

Hey mezarlık ağaçları hey!
Tohumlarınızı mezarlıklarınızın dışına atar mısınız?
Hem de ölmeden önce lütfen!
Böylece sizden  sonra gelenleri gerçek yaşama armağan edebilirsiniz...




.

18 Kasım 2011 Cuma

Van, Soğuk, Karakol, Padişah ve Ben..!

Dün gece Beşiktaş Emniyet İlçe Merkezindeydim.
Bir arkadaşım trafikte tartıştığı biriyle yumruklaşmışlar. İstanbul trafiğinin derdini çekmek zordur.
Sinir, dengesizlik, patırtı ve gürültüye yol açıyor. Karşılıklı davacı olunca da işlemler uzadıkça uzadı.
 
Önce hastaneye götürüldüler. Darp var mı yok mu diye..
 
Saatler geç...ti gelene kadar. Hava soğuk. Gece vakti sıcak bir çay içip, ısınacak kapalı bir yer yok. Mecburen Emniyet önünde can sıkıntısı ve ısınmak için volta atıp duruyorum. Arkadaşıma da kızıyorum, için için. 'Halk içindeki çelişmeleri' şiddete başvurmadan çözemedin" diye.
 
Van'da soğukta, çadırlarda yaşayanlar aklıma düşüyor. Nasıl yaşarlar böyle soğuk da? Can dayanır mı? Nöbet tutan polise yaklaşıyorum. Hava soğuk."İçeride bekleyebilir miyim?" diye. Soğuğu billiyor. "İçeride oturun" diyor.
 
İçeriye adımımı atıyorum,ısınmak ve oturmak için. Emekliliği çoktan gelmiş, sıcacık ortamda ince kazağı ile duran polise merhaba dedikten sonra sıralara oturmak için yöneliyorum ki.
Beyefendi, "burada oturulmaz" diyor sertçe.
 
Dışarıda bekleyeceksiniz! Yıldız Parkı'na giriş kapılarından birinin sokağında olan tarihi binada hizmet veren İlçe Emniyeti hiç de insana sıcak davranmıyor.Ceberrut(zorba ve merhametsiz) gibi.
 
Yıldız Parkı'na girişisokağında düşünüyorum. Van'da çadır ekmek aş isteyen depremzede ile bana reva gösterilen davranış ikisi ne kadar da benziyor. İşlemler bittiğinde, ben sıcak evime döneceğim.                    
Ya Van'dakiler?
İlk defa bu sokağa görüyorum. Tesadüf bu ya, Abdülmecit Camisi de var. Cami avlusu ve dışı spot lambalarla ışıklandırılmış. Avlusu kırık taşlarla örülmüş. Ortadaki kurna güzellik katıyor. Yüzyılı aşkın çınar ağaçları altında etkileyici.
 
Gerçek mi hikaye mi bilemiyorum. Araştırmadım. İstanbul'da atlı tramvay hatlarından biri Karaköy-Ortaköy hattıymış.
 
Sultan, sultanlığından olacak, sarayın önünden geçen atların nal seslerinden rahatsız olunca hattı kaldırmış.
 
Kimbilir nasıl evlerine gitmişlerdir insanlar. Padişahlığı, sultanlığı, tebaa ve kul olmayı ortadan kaldıran, devrim olmuş. Hakkımızı,hukukumuzu,irademizi elimize almışız.
Padişahseverler yani bizleri kul görenlerin hesabı bitmemiş. Özlemleri devam etmiş.
 
Devrimin organı TBMM'de Padişah anılır olmuş!
 
Polis, Soğuk, Van, Padişah, ben...
 
Yaşadığımız çelişkiyi ortaya seriyor!
 
Erdoğan Habib Aslanoğlu
 
İşçi Partisi Beyoğlu İlçe Başkanı
 
.