25 Mart 2012 Pazar

"PKK' nın anadili Türkçe" yazı dizisine eleştiriler.




İşçi Partisi Genel Başkan Vekili Mehmet Bedri Gültekin' in Aydınlık Gazetesi' nde yayınlanan "PKK' nın anadili Türkçe" yazısını bugün sona erdi.

Yedi gün süren yazısı dizisi, ana fikir olarak "Türkçe, Türkler ve Kürtlerin ortak dilidir" fikrini işlese de kendi içinde bazı tutarsızlıklar veya çelişkiler de içeriyor.

Ortak dil, kabile toplulukların temel gereksinimi olmasa da uygar milletlerin olmazsa olmaz temel yapı taşıdır. Ekonomiden siyasete, hukuktan eğitime kadar ancak tek bir dil farklı etnik kökenden gelen toplulukları bir arada tutabilir. Bu nedenle emperyalizm, parçalayacağı ulusları önce "dil" alanında zayıflatmaya çalışmaktadır ve bu konuda ülkemizde ciddi mesafe de aldılar.

23 Mart 2012 tarihine kadar yazılanlar aslında İşçi Partisi' nin konuya ait çözümlerini, fikirlerini biraz daha derinleştirmeye çalışmış ve bir tartışma platformu oluşturmuştur. Ancak bu görüşlerin tamamı  İşçi Partisi' nin  resmi görüşü olmamakla beraber, İşçi Partisi' nin görüşleriyle temelde paraleldir. Bu tarihe kadar yazılanlarda  itiraz edilebilecek bir şey yok ancak "Emperyalizmin Küresel Saldırı Dönemi" ara başlığı altındaki görüşlere katılabilmek mümkün değil. Bu bölümde ulus devletlerin yavaş yavaş kendini başka devlet tiplerine doğru bırakacağı vurguları içeriyor  ve Kürt sorunun gerçek çözümünün ancak  böyle bir dönemde çözülebileceği tezini işliyor.
Yazı dizisinin 23 Mart tarihli bölümünde,"Yeni Dünya Düzeni Kurma" amacıyla 20. Yüzyılın son çeyreğinde emperyalizmin ulus devletleri parçalayarak küçük şehir devletleri kurma projesini özetledikten sonra, şu satırlar yazılıyor;

"Emperyalizme karşı mücadele, emperyalizmin yıkmaya çalıştığı ulusal devlet mevzisinden verilecektir ama hedef, ulusal devleti olduğu gibi ihya etmek olmamalıdır."
Burada Mehmet Bedri Gültekin' e sorulması gereken soru şudur; "Emperyalizmin saldırılarına karşı eğer ulus devleti savunma misyonuyla hareket edeceksek ve savaşı kazanacaksak, daha sonra biz, hangi sistemdeki bir devlet yapısını "ihya edeceğiz" ?

Mehmet Bedri Gültekin yazısında devamla bunu da belirtiyor. İran, Türkiye, Irak ve Suriye arasında konfederatif bir sistemin geçmişte kurulabileceğini, Kurtuluş Savaşı sırasındaki, Mustafa Kemal' in,  adı geçen devletlerin o dönemlerdeki yöneticileriyle arasında bu  konunun tartışıldığını aktarıyor. Sonuçta, tarihsel olarak uygun koşullar bulunamadığı ve sonunda Türkiye' nin Nato' ya girmesinden sonra da bu konunun tamamen kapandığını aktarıyor ve aslında "Kürt sorununun gerçek çözümünün bir vilayet devlet kurarak" çözülemeyeceğini ve bölge devletlerinin kuracağı "Batı Asya Birliği , bölgenin bütün milletlerinin yanısıra bütün Kürtleri de bir araya getirerek sorunu nihai çözüme kavuşturmuş olacaktır." diyor.

Burada şu soruları tartışalım;

  • Ulus devlet ihya edilmeyecekse hangi devlet modeli ihya edilecektir?
  • İran, Türkiye, Irak ve Suriye emperyalizme karşı bir araya gelmelidir, bu artık bir tercih değil zorunluluktur ve üstelik kendi ulus devletlerini korumak açısından bir zorunlulukken, nasıl olacaktır da sadece "müttefik" olarak bir araya gelebilecek olan bu devletler, hangi  gerekçelerle birleşik bir toplum yaratıp Kürt sorununu da bu çerçeveye oturtarak çözebilecektir? 
  • Birbirine benzemeyen ve üçü de köklü gelenekleri olan Fars, Türk ve Arap halkları büyük bir "organizasyon" içinde hangi ortak değerlerini birleştirerek ortak bir zemin yaratabilecektir? Üstelik emperyalist tehdit  bir risk olmaktan çıktıktan sonra, müttefik olmayı gerektirecek ortak bir tehdit kalmayacağına göre hangi değerler bu ülkeleri ve halklarını bir arada tutacaktır?  
  • Mehmet Bedri Gültekin, "Batı Asya Birliği" içinde bir Kürt devleti veya eyaletini mi kast ediyor? Eğer böyle ise yazı dizisinin ruhuna tamamen aykırı bir noktadır ve eğer değilse, böyle bir tahmin yürütmenin ne anlamı var?  Bu durum üstelik okuyucuyu da merakta bırakılıyor.
  • Ulus devletler her şeyden önce "miadını mı doldurdu? Eğer miadını doldurduysa, bunu hangi kanıtlarla açıklanıyor?
  • Kürt sorunu gibi bir etnik problem, "Batı Asya Birliği" gibi daha büyük etnik bir havuzun içinde kendine uygun çözüm ortamını nasıl bulacaktır?
Böylesine önemli bir yazı dizisi içinde, bu tür soruları çağrıştıracak bir bölüm eklemek Kürt sorununa devrimci çözüm seçeneklerini gölgelemektedir.

24 Mart 2012 tarihli Aydınlık Gazetesi' nde yayınlanan 7. bölümde ise, yeniden Türkçe' nin ortak ve vazgeçilmez bir dil olduğu vurgulandıktan sonra, Mehmet Bedri Gültekin " Her türlü ayrımcılığa karşı çıktıktan sonra eğitim dilinin ne olacağına karar vermek tamamen bir "pratik yarar" sorunudur. yani "Kürt yurttaşlarımız, içinde bulunduğumuz koşullarda hangi dilde eğitim görürlerse daha fazla yararlanabilirler?" sorusuna cevap bulmak gerekiyor.
Ve aynı zamanda şu rahatlık içinde ve o rahatlıkla tartışmak gerekir. Eğer "anaokulundan üniversiteye kadar Kürtçe eğitim", Kürt yurttaşlarımızın yararına ise; hiç şüphesizi savunmak gerekir. Bu yazıda çeşitli veriler ve olgularla bu soruya yanıt verilmiştir."

Özellikle çerçeve içinde öne çıkarılarak  verilen bu bölüm, bence yazı dizisinin en önemli ama en çok eleştirilmesi gereken bölümüdür.Çünkü ortak yaşama iradesi gösteren etnik topluluklar pratik olarak, nüfus çoğunluğuna sahip olanın dilini ortak dil olarak seçerler. Bugün Türkiye' de Kürt-Türk oranı Kürtlerin lehine olsaydı elbette ortak dil Kürtçe olacaktı, çünkü muhtemelen yüzlerce yıl önce kendi devletlerini kurmuş ve dilleri gelişme gösterebilecekti. Bugün Irak ve Suriye' de temel dilin Arapça olması ve bu devletlerde yaşayan çeşitli etnik kökenden gelen ve hala uluslaşma sürecinin ortasında bile olmayan Iraklıların ve Suriyelilerin Arapça' yı anlaşma dili olarak kullanması bu açıdan gayet normaldir. Elbette Arapça' nın Kürtçe' ye göre daha gelişmiş olması ayrıca belirtilmesi gereken bir noktadır.

Mehmet Bedri Gültekin' nin yukarıda aktardığım önermesi, Türkler ve Kürtlerin ortak zeminini, faydalarının ne olacağı bile bilinmeyen bir önerme uğruna ortadan kaldırmakta ve yazı dizisinin kalitesini düşürüp vereceği mesajı bulanıklaştırmaktadır.

Diller de insanlar gibidir. Ölebilirler. Hititçe ve Sümerce gibi Anadolu-Ortadoğu dilleri binlerce yıl önce bu coğrafyaların temel anlaşma dili iken, bugün yoksa, bu aynı zamanda bu coğrafyada hala yaşayan ve harmanlanan bu halklar için bir pratik yararları kalmamış olmasındandır.Türkçe' de bir gün ölebilir, İngilizce de... Akademik olarak bir dilin ve ait olduğu topluluğun kültürünün araştırılması, seçmeli ders olarak okutulması ve üniversitelerde kürsülerinin olması başka bir şeydir, anaokulundan üniversiteye kadar eğitim dili olarak okutulması başka bir şeydir. Birincisi Anadolu' nun ve Ortadoğu' nun zenginliğini korurken, diğeri ise aynı devlet içinde yaşayan iki büyük topluluğu ayrıştırmaya hizmet eder.

Bu ise Türkiye' nin üstelik sosyalist de olsa ulusdevlet yapısını tehdit eder.


1 Mart 2012 Perşembe

SAVAŞ BALTASI

Bilgi ve bilinç.

İkisi arasındaki ilişki, ikincisinin, birincisinin harekete geçmiş hali olmasıdır.
Bilgi tek başına "kütüphane" dir ve sadece orada duruyorsa asla ellenmemiş ve insan tarafından mıncıklanmamış demektir.

Bilgi eğer insana ulaşamamışsa bibloluktaki süs eşyasına benzeyecektir.
Rafta duran bilgi tek başına , insan enerjisiyle harmanlaşmamış , statik, donuk ve iticidir.

Onun yaşama karışması ve boy verip serpilip gelişmesi, ancak insan beyninin o uçsuz bucaksız kıvrımları arasında yoğrulmasıyla olasıdır.

Bilginin "insanlaşması" veya yeniden üretilmesi ise, eğer yaşam içindeyse mümkündür.

Bu yüzden Marx "benden öncekiler yaşamı sadece yorumladılar, ben değiştirmeye çalıştım" der.
Bir başka yerde ise "Hegel' in diyalektiği tepesi üzerinde dururken, ben onları ayakları üzerine oturttum" der.
Her ikisinde de gördüğümüz tavır müdahaleciliktir, devrimciliktir.
Yani yaşama müdahele, "bilgiyi" içselleştirmekle, bilgiyi "insanlaştırmakla" mümkündür.
Son CHP Kurultayı' na ve sonuçlarına bakınca aklıma "bilginin" bu açıdan önemi geldi.
Neo CHP' nin, yani Yeni CHP' nin kurmaylarının söylediklerine bakınız ve daha sonra tartışmaya devam edelim.
  • "Türkiye' nin Kürdistan' ı olarak bilinen Güneydoğu' sunda savaş var."
  • "Tarikatlar sivil toplum kuruluşlarıdır."
  • "Andımızı" tartışmaya açmalıyız."
  • "Dersim Katliamı' nın sorumluları da yargılanmalıdır."
  • "Emniyet içinde Fettuhlahçı örgütlenme yoktur."
  • "Silahlar karşılıklı olarak susmalıdır..."
  • "Pensilvanya'yı bu yaşananlardan sorumlu tutmuyorum"
Yukarıda aktardıklarım ya Kemal Kılıçdaroğlu' na ait, ya Sezgin Tanrıkulu' na ya da bazı CHP üst düzey yöneticilerine.
Söyleyenleri özellikle yazmadım, çünkü bu söylenenlerin altına Recep Tayyip Erdoğan' ın da, BDP lideri Selahattin Demirtaş' ın adını da yazabilirsiniz.
Aradaki fark anlaşılmaz.
Yeni CHP kurmayları partilerini öyle bir hale getirdiler ki, bu parti sonunda AKP ve BDP' leşti.

Peki "bilgi" konusunda yazdıklarımızla bu durumun ne ilgisi var?
Cumhuriyeti kuran devrimci partinin 90 yıllık birikimini taşıdığını söyleyen CHP' nin tabanı, nasıl olur da artık parti politikaları haline gelen yukarıdaki söylemleri kabul eder ve kurultayla yeni liderliği ve tutumunu kabul eder?
İşte bilginin raflardan insan bedenine girme/me gerçeğidir bu sonuç.

Mustafa Kemal ve Cumhuriyet'in kurucu önderlerinin ideolojisiyle böylesine taban tabana zıt haline bir partinin gelmesi ve tüm parti örgütlerinin bunu kabul etmesi "Cumhuriyet İdeolojisinin" bu partide artık yaşamadığını gösterir.
CHP tabanı Atatürk' e inanır ve sever ama "bilgiyle" desteklenmeyen bir sevgidir ve CHP' nin Amerikanlaşması rüzgarının karşısında soluğu kesilmiştir.
Bilgisizce inanmak ve sevmek biraz da Uğur Mumcu' nun dediği gibi "bilgi sahibi olmadan fikir sahibi " olmak gibidir.
Ve bilgiye dayanmayan bir sevgi asla sevgi değildir.
Elbette "inanmanın" değerini biliriz, sonunda inançtır insanı kararlı kılan ama inancı destekleyen temel faktör bizzat "bilginin" kendisidir, gerisi kararlılık ve süreklilikte ısrardır.
CHP ülkemizde devrim yapmış bir partidir ve ülkemizin 200 yıldır emperyalizmle yaptığı kavga içinde amacını cumhuriyetle taçlandırmış bir partidir.
Yeni CHP ise bu süreci tersine cevirmeye çalışanların sigorta görevini görüyor maalesef.

Temel gereksinimimiz, Mustafa Kemal' in anti-emperyalist tutumunu destekleyen, temel teşkil eden fikirleri, bulunduğu yerden alıp, o bilgiyi içselleştirerek mücadelemize devam etmektir.

Namık Kemaller, İttihat ve Terakki, Jön-Türkler ve Mustafa Kemallerin taşıdığı anti- emperyalizm, yurt sevgisi ve "adam olma" geleneğinin dayandığı Türk Devrimciliği' nin bilgi birikimini, tozlu raflardan kurtarıp , öğrenip, yaşama geçirmeliyiz.

Kişinin bir durum değişikliğini kabullenmeden önce onu sorgulaması, alternatiflerini tartışması bir yöntem sorunundan çok öncelikle bilgi temelli, kanıt temelli düşünebilme yeteneğiyle ilgilidir.

Lider, en çok eleştirilen olmalıdır, körü körüne itaat kültürü bilgisizliğin ve cesaretsizliğin boy attığı tüm dünya coğrafyalarının temel sorunu olduğu gibi, bizim de sorumuzdur ve YCHP Kurultayı bu bakış açısıyla incelenmelidir.

Bilgiyi bulunduğu yerden alalım, hapishanesinden çıkartalım.

CHP, emperyalizmle kavgaya tutuştuğu, onun kafasını kırdığı savaş baltasını, on yıllar önce toprağa gömdü.

Ve Savaş Baltası'nın yeniden Türk Halkının eline verilip verilmeyeceği sorunu işte "bilgi teorisi" açısından öncülerin temel sorunudur.

Örgütleneceğiz, bilgiyi halkımıza taşıyacağız ve ülkemizi yeniden başı dik yapacağız.

Biz öncülerin önünde başka seçenek yoktur.

Mustafa Kemal' in Savaş Baltası artık YCHP' de değil, Türk Devrimcileri' nin elindedir.

Türk Devrimcilerinin 90 yıllık partisi olan İşçi Partisi' ndedir

Artık bu değerli "elin" sahibini tanıyalım.

Ve önünde sonunda ne kadar bilgi ile donanırsanız o kadar derin bir aşkla seversiniz hem sevgilinizi hem de vatanınızı.

Bilgi yaşamdan gücünü alır çünkü!