29 Nisan 2012 Pazar

Vatan Neden Sevilir




Sevginin iki temeli var.
En azından ben böyle biliyorum.
Birincisi, inançtır; seversiniz, nedenini bilmeniz gerekmez.
İkincisi ise, bilgiye dayanır; sorgularsınız; neden?

Ülkemizi neden severiz?
Neden, neden, neden?

Anneme sorsam der ki, "böyle bir soru mu olur be oğlum, vatandır bu; sevilir, sorgulanmaz!"
Öyle yapılmışızdır işte, genlerimize kazılıdır.
Tabii annemin yanıtı böyle olacak! İlkokul mezunu bile değildir ama" savaşmazsanız sizi tanımam; vatan giderse geriye ne kalır?" diyen O'dur!

Yazı ve yazgı arasında da bir ilişkisizlik vardır. Yazı kolayca silinirken, yazgı silinmez.
Kazılıdır çünkü.
Kişi yaratılırken yazılan şey, yazgı olarak burada sıradan yazıdan ayrılır.

Daha yirmisinde elinde tüfek ölmeye hazır olan gençle, vatansız arasındaki fark, vatan sevgisidir.
Vatansız adamla yurdu için ölmeye hazır genç arasındaki fark, "hesapsız" olmasıdır.

Ölmeye hazır genç, ölmek için oradadır; bastığı toprağın onu desteklediğine inanır ve düştüğü anda onu karşılıksız kucaklayacaktır o toprak.
Oysa vatansız için toprak, sadece topraktır ve "aynı mineral yapısındaki toprağı" dünyanın her yerinde bulabilir.

Toprak için neden ölecektir, zaten bir gün ölecektir; erken ölmenin ne anlamı vardır.
Bu nedenle vatansızla, vatan arasındaki ilişki bireyseldir.
Aslında vatansızla, vatan arasında bir ilişki de yoktur; herhangi bir kara parçasıyla arasında bir ilişkidir bu.
Yani herhangi bir kara parçasıyla, sıradan bir hayvan arasındaki ilişkidir onun vatanla ilişkisi.
Hatta bu bile yoktur; çünkü aslandan köpeğe kadar her canlı kendi hakimiyet alanını vatan belleyerek  ölümüne savunurken, vatansız için böyle bir şey söz konusu bile olamaz.

Buradan öğreniyoruz ki, böylesi adamların vatanla ilişkisi, bir hayvanın toprakla ilişkisinden daha aşağıdadır.

Vatan sevgisini bir yazgı olarak algılayan için ise gömülecek yerdir vatan.
Dünyanın neresinde olursa olsun, vatansever için öldükten sonra yatmak istediği yer, doğduğu topraklar olmalıdır.
Bu nedenle hala hafızalarımızdaki şu görüntü kalıcıdır; gurbetçi vatana dönünce toprağı öper.
Vatansız bu görüntüyü  anlayamaz; alaycıdır. Ancak gurbetten dönen bilir ki, başka topraklarla ikinci sınıf bile değildir.
Bu nedenle kendini karşılayan toprağı öper; katıksız "şükür, minnet" ifadesinin törenidir yaptığı.


Silivrili Yusuf oğlu İzzet ve Adanalı Hilmi Amca ölünce vatan toprağına gömülmek isterken, vatansızlar ölünce leşe dönüşür.
Kurtuluş Savaşı' nın 17' lik gönüllü gazisi Mehmet Özer' in yattığı yerdir ayrıca vatan...
Yemen Savaşçısı Osman Sabit de öldüğünde vatanına gömülmek ister.

Bir mantık var mıdır, yoktur ama her şey mantıkla anlatılmaz ki... Zaten ölmüşsün, nereye gömüldüğünün ne anlamı var, değil mi?
Ama değil işte!
Vatanın bağrına gömüleceksin, yoksa vatan sana helal olmaz. Çünkü ölene kadar "vatan sana canım fedadır, öldükten sonra vatan ise sana !



Ve vatansız gömüldüğünde,  toprak için sadece çürütülecek maddedir.

Şehit olmak en yüce mertebeyken, şehidin gömüldüğü toprak, "bu en yüce mertebenin" sığındığı en kutsal alana dönüşür.

İşte vatanlaşan toprak, böylesi bir topraktır.

Ahmet Altan ve Cengiz Çandar gibiler için vatan toprağı, ısmarlama makaleler için satılacak arazi parçasıdır ve kolayca dünyanın her yerinde yaşamak için uyum sağlayabilirler.
Ama aslında bilmezler ki, başka ulusların vatan toprağı bile onları "yurtlarının haini" olarak algılar.

İşte vatan böylesi bir şeydir.

Şükür ki "dönmemiş bir aydın" olarak kendime soruyorum;"Vatanını neden seviyorsun?"

Çünkü "vatan Mehmet’ in anasıdır", ondandır diyorum, ama hala ikna olmuyorum.
Çünkü vatan, "uygarlığımızın devamlılığını sağlayacak arazi parçamızdır" diyorum, aynı çiftçinin yaşamını devam ettirmek için sürdüğü tarlası gibi...
Çünkü vatan, arkadaşlarımın büyüdüğü sokaklardır, çocuklarımın doğduğu yerdir, tokadı babamdan ilk yediğim evin odasıdır...

Ve fakat hepsidir, biliyorum.

Ve biliyorum ki vatan sevgisini barındıran en temel şey, içinde güvenlik içinde yaşamamızdır.
İnanmıyorsanız 1918-1923 arasında bu ülkede yaşamış olanlara sorunuz veya çağdaşlarımız Iraklılara, Libyalılara, Afganlara...
En azından yeryüzünden emperyalizm kovulana kadar savunacağımız zeminimizdir vatan.
Ve" öldükten sonra" vatan denilen şey, çocuklarımızın güvenle büyüyeceği yerdir.

Vatan, güvenliktir.
Vatan, esenliktir.
Vatan onurdur
Ve sağlıktır vatan!

Ama bir de aşktır ve çok önemlidir!

Çünkü işgal edilmiş topraklarda aşk özgürce yaşanabilir mi sandınız!
.
.

14 Nisan 2012 Cumartesi

Suriye'de Ölecek Olan Kedi

Başbakan haklı; "Suriye bizi ilgilendirmiyor" diyemeyiz.
Suriye' de sokakta ölecek bir kedi bile Türkiye' yi ilgilendirir.
Üstelik sadece bizi ilgilendirmez; Irak' ı da, İran' ı da, İsrail' i de, Çin' i de, Rusya' yı da ve hatta Latin Amerika ülkeleri de dahil tüm dünyayı ilgilendirir.
Suriye' de can güvenliği, dünyamızın can güvenliğidir.
Ve elbette O'nun mal güvenliği, dünyamızın da mal güvenliğidir.

Birinci Dünya Savaşı Sırp Prensi' nin bir suikast sonucunda öldürülmesiyle başlamıştı.
İşte 1. Dünya Savaşı açısından Sırbistan neyi ifade ediyorsa, Suriye' de bugün aynı şeyi ifade ediyor.

ABD Suriye ile direk ilgilenmektedir, Çin, Rusya, Fransa ve İngiltere' de ilgilenmektedir.
2. Dünya Savaşı' ndan bu yana Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Daimi Üyeleri olan yukarıda saydığım beş ülkesi belki de ilk kez bu kadar önemli bir konuda ortak karar alamıyorlar.
Neden peki?
Çünkü bu üyelerin Asyalı üyeleri için artık "Emperyalist Batı" sınırlarına kadar dayanmıştır.
Rusya, Libya konusunda yaptığı hatayı bu kez tekrar etmek istemiyor. İstememesinin ötesinde, ABD' nin Suriye karşıtı politikasını engellemek için ilk kez eylemli olarak yanıt veriyor; Rus savaş gemileri, Suriye' nin güvenliği için Suriye kıyılarında görevlendirildiler ve güvenlik devriyelerine başladılar bile.

İran konusunda da BM' nin Asyalı daimi üyeleri olan Çin ve Rusya ABD' nin yaptırımlarına karşı İran' la ortak hareket ediyorlar.
Çünkü Çin ve Rusya bilmektedir ki, eğer Suriye ve İran düşerse kendileri de düşecektir.
Suriye' ye müdahale olmayacaktır. Amerika her şeyi yaptıracak kadar muktedir bir güç olmadığının farkındadır.
ABD, Suriye' ye müdahale için, Libya'ya saldırıda yaptırabildiği gibi "uluslararası meşruiyet" kazandıramadıgını biliyoruz.

Suriye' de olan her şey, günlük olayların ötesinde tüm dünyayı ateşe atacak bir çıkarlar potansiyeline sahiptir.

ABD' nin çıkarlarına bakacak olursak;

  • İran, Türkiye, Irak ve Suriye'den koparılacak bir coğrafyada kurulacak bir ABD destekli Kürdistan' la bölgemizde İsrail' e kalıcı bir müttefik kazandırmak,
  • İran ve Türkiye gibi gibi iki güçlü ulus devleti parçalayarak Rusya' yı güneyden kuşatmak ve Ortadoğu' da kesin bir egemenlik kurmak,
  • Batı' ya akan enerji için güvenli bir koridor yaratmak ve Basra Körfezi' ndeki İran etkisini sıfırlamak.
Peki tüm bunlara karşın, Suriye' ye neden kısa sürede direk bir müdahale olmayacaktır?

Amerika' nın ısrarlarına rağmen Türkiye, Suriye' ye tampon bölge kurmak amacıyla bile müdahale etmeyecektir. Bu konuda çok ezilmiş olsalar bile ülkemizin milli kuvvetlerini yabana atmayalım. Bugün 28 Şubat Operasyonu ile , hala ordu içindeki ve dışındaki ABD karşıtı kuvvetlere göz dağı vererek Suriye' ye müdahalenin önündeki engelleri ortadan kaldırma amaçlanmaktadır. Ülkemizin 150 yıllık bir demokratik devrim birikimi vardır ve bu birikim en çok düşmanları tarafından biliniyor..
Böylesi olası bir müdahale tüm bölgeyi ateşe sürükleyeceği gibi, dünyaya da yayılacaktır. Ben şimdilik ABD ve Batı' nın böylesi bir müdahale sonrası gelişecek silahlı bir hesaplaşmaya hazır olmadığını düşünüyorum.
Tüm bunlara karşın, her şey müdahaleye varacak olursa, işte böylesi bir durumda Suriye' de ölebilecek herhangi bir kedi bile Türkiye' nin de ölümünün habercisidir.

ABD' nin muhtemel saldısının siyasi hedefi, Türkiye, İran, Suriye ve Irak icin aynı kötü sonu içeriyor ama bu durum aynı zamanda çıkarlarının da aynı olduğunu gösteren en kuvvetli dayanak noktasıdır.
Bu dayanak noktasının inşa edilmesi için, ülkemize ihanet edenlerin ülkemizin başından sökülüp atılması ve milli bir hükümetin kurulması şarttır.









10 Nisan 2012 Salı

UŞAKLAŞAN TÜRKİYE' NİN KOÇBAŞI MİSYONU

KOÇBAŞI ve  MAŞA

Türk Dil Kurumu Sözlüğü' nde "Koçbaşı" sözcüğü aşağıdaki şekilde tanımlanıyor;

1. "XV. yüzyılın sonuna kadar kullanılan, kuşatılan bir şehrin veya kalenin sur ve kapılarını yıkmaya yarayan, ön tarafı koçun başına benzeyen ağır direk"
2." Bir veya birkaç kişi tarafından taşınan, kol gücüyle vurularak genellikle kapıları kırmakta kullanılan demir araç"



Bu tanımlamalardan kısaca şunu anlıyoruz;

Eğer  bir  kapıyı kolayca kırıp açacaksan, kullanman gereken bir "kırıcı aletin" olmalı. 

İşte "Koçbaşı" budur.

Mangaldan kömür alırken elinizin yanmaması için kullandığınız aletin adı ise "maşadır"
Aslında ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Yani amacına ulaşmak için zarar görmemen için kullanacağın bir "şey" veya kolayca harcanan bir "uşak".

Konumuz, Suriye ! 

ABD'li senatör John McCain da bugün Hatay' da "Önümüzdeki yıl Şam'da görüşmek üzere" demiş. Ardından Başbakan Tayyip Erdoğan Çin' den yaptığı konuşmada bakın ne diyor; Açık ve net olarak sınır ihlali gerçekleşti, gereken yapılacak, yaşananların su götürür tarafı kalmamıştır.
Ne oldu? 
ABD Irak' ta 1 Milyondan fazla Iraklıyı öldürürken , Alllahın her günü PKK'lı katiller ABD desteğiyle sınırlarımızdan içeri girip eylem yapıp çıkarken savaş ilan etmek aklınıza gelmedi ve hatta askerlerimizin Irak' ta operasyon yapmasına ABD tarafından izin verilmezken "sabrınız taşmadı" da, şimdi ne oldu Sayın Başbakan?
İsrail, sivil bir geminizde 9 silahsız vatandaşınızı öldürüken savaş ilan etmek aklınıza gelmedi de, sorumlu devlet adamı olmak şimdi mi aklınıza geldi?

ABD ve tüm emperyalist Batı Suriye' yi ezmek isterken neden hiddet katsayınız emperyalistlerin ahlaksız iştahlarıyla aynı anda kabarıyor?

Hangi "bireysel" veya "kurumsal" çıkarlarınız için verdiğiniz sözlerin bir devamıdır bu cengaverliğiniz?

Soru çok ama yanıt aynı.

Eğer iktidarınız bir başkasının desteğiyle sürüyorsa yapmanız gereken şey basittir. Emirlere uyacaksınız, istenileni yapacaksınız ve çıkarı olan güçleri perdeleyeceksiniz. 

"Sözleşmeli Personel Yasasıdır" bu!

Türkiye' nin, emperyalizmin Ortadoğu' daki çıkarları için "harcanacak koçbaşı" olması için  neredeyse tüm engeller ortadan kalktı.

Türkiye' nin  yurtsever güçleri ve subayları harcanmadan, hapislere atılmadan, bu aşağılık "koçbaşı" misyonu Türkiye' ye giydirilebilir miydi?

Şimdi anlıyor musunuz bu Ergenekon Mahkemeleri neden kuruldu?

Şimdi anlıyor musunuz neden Türk Ordusu ""terörist" olarak yargılanıyor ve PKK temsilcisi Ahmet Türk ve Hasip Kaplan gibileri "müdahil" sıfatıyla katılmak için mahkemeye dilekçe veriyor?

Suriye insan hakları ihlali yapıyormuş, peki ya Suudi Arabistan' da neler yaşanıyor? Dünyanın en anti-demokratik ülkelerinden biri olan Suudi Arabistan için ne düşünüyor acaba Sayın Başbakan?
Gemilerimizi Süveyş Kanalı ve Kızıldeniz üzerinden oralara da göndermeye var mısınız? 

Suudi Arabistan' ın en büyük müttefiki ABD olduğu için mi bırakın savaş ilan etmeyi eleştirmiyorsunuz bile?

Eğer Suriye' ye ABD hesapları için girersek, bu davranışımızın karasını alnımızdan çıkaracak bir leke çıkarıcıyı asla bulamayız.

Unutmayın, Suriye' de yaratılacak sözde tampon bölge, Irak' ın kuzeyinde ABD desteğiyle kurulmuş devletin Akdeniz' e ulaşma yolu için başlangıç olacak. Uzun dönem için yapılan hesap budur. 
Emperyalist Batı için topu topu elli yıl için oluşturulacak güvenli bir enerji koridoru.

Ve biz şu anda pusulasını yitirmiş bir ülke olarak, bu ahlaksız sürecin alnı kararacak olan milletiyiz.

Olan ve olacak budur.

Hepsi bu!












6 Nisan 2012 Cuma

Batı Asya Birliği, Ulusal Devletler ve Kürt Sorunu



İşçi Partisi Genel Başkan Vekili Sayın Mehmet Bedri Gültekin' in Aydınlık Gazetesi' inde 19-24 Mart 2012 yayınlanan " PKK'nın anadili Tükçe" isimli yazı dizisine yaptığım eleştiriye yanıtını aşağıda bulabilirsiniz.
Şu anda Silivri Cezaevi' nde tutuklu olarak "Ergenekon Tertibi" kapsamında yargılanmaktadır. Duyarlılığı nedeniyle kendisine teşekkür ederim.
Yanıtlarının tatmin edici olduğunu söylemekle birlikte, Batı Asya Birliği' nin günümüz gerçeğinde bir "müttefik ülkeler birliği" açısından olası ama, sınırların ortadan kaldırılması ve etnik problemlerin çözümü anlamında uzun bir zaman dilimini alacağını düşünüyorum. Ayrıca 3. soruma yanıtı konusunda aynı fikirde değilim.
Silivri Cezaevi' ndeki adresine daha detaylı olarak yazacağım ve yanıtlarını burada da yayınlayacağım.

Silivri' de tutuklu/esir tüm yurtseverlerin ve Sayın Mehmet Bedri Gültekin' in özgürlüğüne bir an önce kavuşmasının ülkemiz açısından büyük bir kazanç olacağını belirtmeliyim.

Sevgiler,

Kubilay Kızıldenizli

*****************
*****************

Batı Asya Birliği, Ulusal Devletler ve Kürt Sorunu

Sayın Kubilay Kızıldenizli, Aydınlık gazetesinde 19-24 Mart tarihlerinde yayınlanan “PKK’nın Anadili Türkçe” yazı dizisi üzerine bazı sorular sormuş. Öncelikle kendisine teşekkür ediyorum.
Sorularıyla tartışmaya açtığı konular son derece önemlidir. Geniş olarak ele alınmayı gerektirmektedir. Bu yazı çerçevesinde ana hatlarıyla görüşlerimi ifade etmeye çalışacağım.
1. Soru: Ulusal Devletler miadını doldurdu mu?
Cevap: Ulusal Devlet miadını doldurmadı ve hala dünyamızın büyük gerçekliğidir. Yazı dizisinde de ulusal devletin miadını doldurduğu gibi bir ifade yoktur.
Söylediğimiz şudur: “Emperyalizme karşı mücadele, emperyalizmin yıkmaya çalıştığı Ulusal Devlet mevzisinden verilecektir. Ama hedef, Ulusal Devleti olduğu gibi ihya etmek olmamalıdır.”
“Ulusal Devlet mevzisinde mücadele” demek, her şeyden önce o mevziyi elde tutmak, kurtarmak anlamına gelir. Ama perspektifimiz, mevzinin kurtarılmasıyla sınırlı olmamalıdır, sonrasını da düşünmeliyiz. Sonrasına ilişkin hedeflerimiz olmalı.
Hiçbir şey ebedi değildir. Ulusal Devletler de belli tarihsel koşullarda ortaya çıktılar. Bugünden 400-500 yıl geriye gittiğimiz zaman “Ulusal Devlet”in olmadığı bir dünya tablosu önümüze çıkar.
Hiç kimsenin şüphesi olmasın. Birkaç yüzyıl sonrasının dünyasında da Ulusal Devletler olmayacaktır.
2. Soru: Gelecekte Ulusal Devlet modeli olmayacaksa, nasıl bir devlet modeli olacaktır?
Cevap: Aslında devletlerarası ilişkilerin nasıl olacağını ipuçları bugünün dünyasında vardır. Ulusal Devletler dünyası, kendisinin yerini alacak yeni dünyanın unsurlarını kendi içinde olgunlaştırıyor.
Ülkemizde en iyi bilinen örnek olduğu için Avrupa Birliği’nden başlayalım. Biz, Türkiye’nin Avrupa Birliği aday üyeliğine karşı çıkarken, altını ısrarla çizdiğimiz önemli bir gerekçe AB’nin siyasi bir birlik olduğu, ulusal egemenlikten taviz verilmeden bu birliğe üye olunamayacağı idi.
Yani Türkiye ait olmadığı ve söz hakkının bulunmadığı bir dünyaya, Ulusal Devlet kimliğinden sıyrılarak üye olmak istemektedir. Buradan üyelik değil, parçalanma ve sömürgelik çıkar.
Türkiye bir yana, AB, bugünkü haliyle Ulusal Devletler üstü bir siyasal birliktir. Üye devletler kendi rızalarıyla egemenlik haklarını Birliğin kurumlarıyla paylaşmaktadırlar.
Son ekonomik krizle birlikte, en büyük üye Almanya’nın zorlamasıyla, bütün üye devletler egemenlik haklarından daha fazla taviz anlamına gelen daha sıkı Birliği onayladılar.
Avrupa Birliği’ne benzer bir oluşum, Kuzeyimizde ve Kuzeydoğumuzda Rusya Federasyonu, Belarusya, Kazakistan ve Özbekistan’ın oluşturduğu Avrasya (Gümrükler kaldırıldı) anlaşmasını imzaladılar.
Ekonomik birlik, siyasi birliğin kapısını aralar. Sonuç olarak burada da AB örneğinde olduğu gibi Ulusal Devletler kendi varlıklarının aleyhine büyüyecek olan üst birliği ortaya çıkarmaktadırlar.
Latin Amerika’da; Brezilya, Arjantin, Uruguay ve Paraguay arasında gerçekleştirilmiş olan gümrük birliği (MERCOSUR) bir başka örnektir.
Bu örneklerin yanı sıra Şanghay İşbirliği Örgütü, Doğu ve Güneydoğu Asya ülkeleri arasındaki birlik, Latin Amerika ve Karayip Ülkeleri Birliği (CELAC), Afrika Birliği Örgütü, Afrika’daki üç bölgesel birlik, Avustralya ve Okyanusya Ülkeleri arasındaki birlik arayışları; bütün bunların hepsi geleceğin dünyasını belirleyecek olan siyasal birliklerin nüveleridir.
Çin, Hindistan ve Brezilya örneklerinin ortaya koyduğu gerçek, ancak büyük ölçekli ekonomilerin emperyalist sömürü ve tahakküme karşı koyarak gelişme şansını yakaladıklarıdır.
Mazlumlar dünyasında birlik eğilimi gelişiyor. Geleceğe damgasını vuracak önemli dinamik budur.
3. Soru: Fars, Arap, Türk halkları hangi gerekçelerle ve hangi ortak değerler temelinde bir araya geleceklerdir?
Cevap: Tarih bu sorunun cevabını vermiştir.
Batı Asya’nın tek bir siyasi bütün içinde bir araya geldiği M.Ö. 5550 yılından bu yana geçen 2560 yılın yaklaşık 2000 yılında Anadolu, Suriye ve Irak hep aynı siyasi birlik içinde oldular.
İran’ı da kapsayacak şekilde bütün bölge ise 2500 yılın yaklaşık 600 yılında (Pers, İskender, Emevi, Abbasi, Büyük Selçuklu) aynı siyasi birliğin içindeydiler.
Binlerce yıldır aynı kültürle yoğruluyoruz. Ortak değerlerimizi sıralamaya sayfalar yetmez.
Günümüz dünyasında, geçmişte hiç bir araya gelmemiş halklar ve ülkeler bir araya geliyorken, binyıllara uzanan ortak tarihe sahip Batı Asya’nın hangi temellerde bir araya geleceği sorusu gereksizdir.
Tam tersi söylenebilir. Bu ülkeler ve halklar birbirlerini öylesine tamamlamaktadırlar ki, ayrı durmaları ancak bölge üzerinde emelleri olan emperyalist devletlerin çıkarlarıyla bir anlam kazanır.
4.Soru: Kürt Sorunu gibi bir etnik problem, Batı Asya Birliği gibi daha büyük bir etnik havuzun içinde kendine uygun çözüm ortamını nasıl bulacaktır?
Cevap: Esasen her ülke kendi Kürt sorununa kendi gerçekliğine uygun çözümü bulmaktadır. İran’da başından beri bir Kürdistan Vilayeti vardır ve kültürel haklar kullanılmaktadır. Irak’ta 1970 yılından bu yana uygulanan bölgesel özerklik çözümü söz konusudur. Suriye bugünlerde kendi çözümünü geliştirmektedir. Türkiye’de ise sorun demokratik haklar yönünden esas olarak çözülmüştür.
İşçi Partisi’nin Halk Meclisleri eliyle yönetim programı bütün halkı (Türk ve Kürdüyle) emperyalizme karşı birleştirerek iktidar yapmayı hedeflemektedir.
Kısacası her ülke kendi gerçekliğinden hareketle kendi çözümünü hayata geçirmektedir. Elbette birbirlerini etkileyecek, birbirlerinden öğreneceklerdir.
Ama Batı Asya Birliği, bölge ülkelerinin 20. yüzyıl boyunca yaptıkları gibi Kürt sorununu birbirlerine karşı kullanmalarına son verecektir.
Daha da önemlisi Batı Asya Birliği, emperyalist ülkelerin Kürt sorununu kaşımalarını mümkün kılan zemini ortadan kaldırmış olacaktır.
Mehmet Bedri Gültekin
ulusalbakis.com
mbgultekin@ip.org.tr


Bu makaleye aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

3 Nisan 2012 Salı

PES ETME YOKSA ÖLÜRSÜN!


Bir şey yapmalı?
Ama ne?
Arkadaşlarımın sordukları sorular bunlar...
Benim yanıtım çok bilindik; "örgütlenin" diyorum ...
Tek başına olmak "aptallara mahsus bir seçimdir" diyorum.
Ne zaman bu yanıtı versem milyon tane mazeret,
Çünkü bir şeyleri artık değiştiremeyeceğini düşünüyor ve kendi konforunda yaşayıp gidiyor...
Ekmek kaygısı kariyer kaygısına dönüşmüş bile. En çok canlılığı daha iyi kariyer için ama nasıl bir ülkede olacak bu, onun için hiç önemli değil.
Ben de "Oturup bekleyin o zaman , nasıl olsa siz tılsımlısınız size bir şey olmaz" diyorum dalga geçerek.

Bu ülkenin emeğiyle gelişip serpilmiş ve ortalamanın üzerinde bir yaşam sürenler, en çok ülkemize kendilerini borçlu hissetmeleri gerekirken, ancak kahvaltı masalarında veya dost sohbetlerinde içinde bulunduğumuz bu karşı-devrimci süreci anımsıyorlar.
Ama o kadar!
Bu durumu tersine çevirmeyle ilgili hiçbir şey yapmadan dünyalarının içine gömülüyorlar. Facebook devrimciliğini saymıyorum; orada "devrimci" bir dünya yaratanlar da var.
Ama biz biliyoruz ki, aslında böyle bir dünya yoktur. "Ak taşın ardında Karayılan'ı bile bulan son" onların da  karşısına çıkar ve çıkacaktır ama kimi ülke değiştirmekten, kimi ise çocuğunun isminde Türkçe karakter içermeyen isim tercihini yapmaktan bahsederken, kimi ise "ne yaparsam yapayım değişmez ki" mazeretinin ardına sığınarak yaşamlarına devam ediyor.
Bu arada hepsi Mustafa Kemal Atatürk hayranı ve hepsi ülkesini seven insanlar.
Ama eyleme geçmeyen bir sevgi sevgi midir gerçekten?
Sevgi dediğimiz şey dipdiridir, uğruna ölümü göze alınan şeydir, soyludur, yılgınlığa düşmemektir...
Sadece "hayran" olarak, sadece "severek" veya gerçekten "rahatsızlık" duyarak bir şeyin değiştirildiği görülmüş müdür?
Tarih , müdahale edilmek için vardır, biz öyle öğrendik  ve insan da bizzat tarihin yapıcısıdır.
Deprem olur, sel gelir, kasırga kavurur, kuraklık yakar ama önünde sonunda insan hepsini eski haline geri getirir.

İki ayağının üzerine dikildiği günden bu yana insanoğlu şimdiki nesillerine büyük bir genetik miras da bırakıyor.
"Pes etme, yoksa ölürsün!" dür bu!
İnsan pes etseydi, doğayla mücadelesinde ölecekti; bunu biliyor...
Vatan sevgisi bir hobi değilse, ciddiyet, sorumluluk ve  fedakarlık istiyorsa, biz de yapmamız gerekeni yapacağız.
Yeniden insan gibi ve dikilelim iki ayaklarımızın üzerinde...
Ülkemizin kurtuluşu da, çocuklarımızın geleceği de, dimdik duracak iki ayağımıza bağlı ...


Bırakalım pısırıkça vızıltılar halinde konuşmayı da sorumluluklarımızın gereğini yapalım.


Hepsi bu!