30 Aralık 2011 Cuma

BALKONCUK

20 Derece, 37 dakika, 33,07 saniye Kuzey ve 87 Derece, 04 dakika, 02,76 saniye Batı...

Ve burada bir balkon var ama ne balkon ha!

Demir korkuluklarından denizin veya dağ manzarasının görülemediği ve sadece karşısında çip çirkin, sap sarı bir binanın göründüğü mini minnacık bi şey bu balkon!
Dışarıdan bakıldığında "zevksiz" Fransız tadındadır kendisi...
Aslında balkon olarak yapmayacaklarmış da utanmışlarda yapmışlar gibi.

Yok yok en iyisi biz buna "balkoncuk" diyelim.
Yani tek odalı evin dışarıya doğru uzanmış çıkıntısı gibi bir şey.

Sanırım demirleri beyaza boyalı, topu topu bir buçuk metrakarelik tabanı işte fayans gibi bir şeyle kaplı, çirkin mi çirkin, balkon olmaya öykünen zavallı bir şey işte!

Hani kendini büyük göstermek için şiştikçe şişen ve sonunda patlayan kurbağa misali...

Artık mimarın zevksizliğinden mi, paranın azlığından mı bu halde yapılmış bunu bilemeyeceğiz.

Kiralayan sahibi de bilmiyor zaten!

Aslında ben, 20 Derece, 37 dakika, 33,07 saniye Kuzey ve 87 Derece, 04 dakika, 02,76 saniye Batı' da konuşlanmış harikulade bir şehre gittim ama zamanımın çoğunu, gezimin en güzel anlarını bu balkonda geçirdim.

"Biz balkona, balkon bize yarenlik etti" dersem inanır mısınız?

İnanmayın, kupkuru bir balkoncuk bir insana yarenlik eder mi hiç?

Ama bu balkoncukta "kardeş-yoldaş" karışımı biri de olursa her şey mümkün.

Ve işte bu şehirde benim "kardeşim", "yoldaşım" yaşar..

Esmer bir Anadolu yiğidi...

"Kardeşim" dedim; Sadece anamız- babamız bir değil..
Ne aynı ananın karnında yatmışız ne de aynı babadan gen almışız.

Arkadaş kardeşliği bizim kardeşliğimiz.

İşte kardeşimle ben, tam beş gece sabaha değin bu balkoncukta birbirimize yarenlik ettik.

Balkonda karşı karşıya yere oturduğumuzda, ayaklarımızdan birini birbirimizden "korumak" zorundaydık; Çünkü koyacak yer bile bulamıyorduk!
Elimizdeki bardağımız balkon demirinin üzerine ancak konabiliyordu ama ne bardak kırıldı, ne balkoncuk dar geldi, ne de yalnız hissettik ülkemizden binlerce kilometre ötesindeki bu memlekette.


Hani " boyutları değil işlevi önemli" denir ya... Bu balkoncuk iste bu sözün kanıtı!

Ne türküler söyledik, ne şarkılarla çınlattık bu balkoncuğun bulunduğu Playa Del Carmen' in adını bile hatırlamadığım sokağında..
Ama şarkılarımızı da, sohbetimizi de sadece bu balkonda söyledik.

Arkadaşlığımızı tazeledik, içkilerimizi "sızdırdık" içmekten; biz sızmadık, içkiler sızdı gecenin sonunda.

Türkiye' mizin bize öğrettiği kardeşliği taşıdık yeni dünyanın eskimiş arka bahçesine.

Ne zaman artık benzer bir balkon görsem , Bülent Beydilli' nin kardeşliğini anımsıyorum.
Ve beş günde 24 saati saati aşan içten sohbetimizi elbette.
Kana kana içtim arkadaşlığını Bülent' in...
Kana kana içtim sıcacık kardeş samimiyetini!

"Ve iyi ki yaşıyorum ve arkadaş biriktiriyorum" yaşamımda...

Bir insan, ancak bir insan karşısında insan olduğunu hissediyor ve ben nereye bakarsam bakayım bakmaya değer insanlarımı görüyorum.

Benim en büyük zenginliğimdir bu!

Ve Üstünü hiç bir yerde bırakmam!

Alırım yanıma götürürüm her yere.

Asla bırakmam.

Aslan!!!
















11 Aralık 2011 Pazar

MAHKEME

Madam Curie,
Yılmaz Güney,
Semahat Teyzem,
Babam,
Adile Naşit
Seher Ablam,
Emine Teyzem,
Ömer Kavur
Derviş Dayım,
Seher Halam,
Necmettin Dayım,
Yusuf Hayaloğlu,

Sonra;
Esin Engin,
Şükran Ay
Işık Soner,
Kaan Güner,
Melih Kibar,
.
Sonra;
Kazım Koyuncu, 
Esin Afşar
Ruhi Su,

Hepsini aldı götürdü..!

Hepsi de namuslarıyla yaşadı ve öldü..

Hugo Chavez' de ise şansını deniyor.
Abim Genç Osman' dan ise gerekli cevabı layığıyla aldı bu yıl!

Şimdi de RTE' nin canına kast etmiş, öyle diyorlar en azından.

Olur mu öyle Kanser Efendi!
Bu kadar kolay mı sandın sen böyle işleri..!
Bu kez vermeyiz sana böylesine  kıymetli bir şahsiyeti.

Çünkü, bu millet, vatana kast edenlere başka türlü sonları reva görüyor.

Yani senin anlayacağın"İstiklal Mahkemeleri" gibi kurumların işi bu!
Hani Bülent Arınç Efendi hesaplaşmak istiyor ya onunla! 
İşte böylesine kurumların işidir böyle şahsiyetlerle hesaplaşmak.

Senin değil!

Türkiye bir gün elbet İkinci İstiklal Mahkemelerini kuracak.
.
...!

25 Kasım 2011 Cuma

MEZARLIK AĞAÇLARI

Üzüntüler yaşarız.
Geçer hepsi.
Aslında geçen sadece ilk anın şiddetli acısıdır, üzüntünün aslı ise kalır.
Aynı, bir nehrin taşıdığı millerin denizlerin ağzında birikmesi gibi..

Yaşamın kendisi durmaksızın akan ve  sayısız kaynaklarla beslenen bir nehir değil midir zaten?
İşte bu kaynaklardan bazıları "mutluluk mili" taşırken, çoğunluğu ise "üzüntü mili" taşırlar.


Sadece hangisinin, sizi hangi anınınızda ziyaret edeceğini bilemezsiniz.

Ama bildiğiniz bir şey varsa,  kesinlikle bir gün "üzüntü ya da sevinç" tarafından ziyaret edileceğinizdir.
Rastgele bir ziyaretçiniz olacaktır.
Aslında yaşamlarımız "rastgel"e değildir, beğenilerimiz, mutluluklarımız hep önceden belirlenmiş ve zihnimizde şekillendirilmiştir.


Üzüntü, sevinç, acı, keder, mutluluk ...
Bir sarmalı oluşturan elemanlar gibidirler; iç-içe, birbirinden kopamayan.
Tutkalı insan yapısı olamayacak kadar sağlam ve  sevinçleri  ise o kadar uzaktır insana.

Birey, kendi mutluluğunu kendisiyle sınırladığı anda mutluluğunu da kaybeder  ve sarmalın önünde sonunda hep "kederleriyle" başbaşa kalır.

Mutluluk isteği burada "bireyselleştiği"  için "mülkiyete" dönüşmüştür  ve her mülkiyetin başına gelen şeyden "bireysel sevinçler" de payını alır.


Mülkiyet alınıp satılabilen bir şey olduğuna göre, bireysel "mutluluklar" da alınıp satılabilen "şeydir".
Üstelik çocukken, 25 Kuruş karşılığında aldığımız "elma şekeri" sevincinden de oldukça  farklıdır.
Çünkü "bireyselleşen" mutluluk için verdiğiniz bir ömürdür  ve geriye sarma olasılığınız yeniden doğma şansımız kadardır.
Yaşamınızın sonucunda elinizde kalan "mutluluğunuz" deniz tuzuyla zehirlenmiş "mile" dönüşmüştür.
Araba, ev, elbise, arsa, takı, toka,çatal, bıçak, altın, gümüş...
Ne varsa sizi mutlu eden aslında sadece "satın alınmış" "şeylerdir ve "şey" olarak kalmaya devam edecektir.

Birlikteliklerden, ortaklaşacılıktan, insanlığın mutluluğundan mutlu olmayı bilemeyen insan, şeylerle "mutlu" olur.


Üzüntüler yaşarız, geçer hepsi.
Geçer mi acaba?
Mutlu muyuzdur aslında?
Yaşama "şey" gözlükleriyle bakan insan, aslında gerçeği asla bilemeyecektir.

Ve "şeylerin" vadettikleriyle "mutlu" olan insan, gerçekte toprağa girmeden ölmüştür.
Mutluluğu , sevinçleri , üzüntüleri hep ama hep sanaldır.

Mezarlık ağaçları gibidir aslında "şeylerle" mutlu olan insan.
Hep tutsaktır iç güdülerine..!
Sadecece maddelere sahip olmaktır "mutluluğu" ve hep yerinde, hep sabit  ve  hiçbir yere gidememiştir.
Doğduğu en kötü yerde sabit kalır ve "yaşar".
 
Peki gerçek mutluluğu keşfeden insan için de aynı şey geçerli midir?
Kendi mutluluğunu "insanlığın" mutluluğuyla harmanlayan insan bu amacına ulaşamadan öldüğünde bile mutludur. Çünkü onun mutluluğu sanallaştırılamamıştır, gerçektir, doğaldır.


Gerçek mutluluğa ulaşma yolunda göçüp gitmiştir. Ama mutludur işte. Kendini koruyan siperinden karşı hücuma geçtiğinde öleceğini bilmesine rağmen çıkan askerler gibidir.

Mezarlıkları bekleyen ağaçlar, üzüntüm sizedir!
Ne yaşamın içindesiniz ne de mutlulukları yaratabilirsiniz. 
Sevdiklerini kaybedenleri izlersiniz  sadece ve köklerinizle ölüleri sararsınız.
Hem de yaşarken kendi ölünüzü!

Hey mezarlık ağaçları hey!
Tohumlarınızı mezarlıklarınızın dışına atar mısınız?
Hem de ölmeden önce lütfen!
Böylece sizden  sonra gelenleri gerçek yaşama armağan edebilirsiniz...




.

18 Kasım 2011 Cuma

Van, Soğuk, Karakol, Padişah ve Ben..!

Dün gece Beşiktaş Emniyet İlçe Merkezindeydim.
Bir arkadaşım trafikte tartıştığı biriyle yumruklaşmışlar. İstanbul trafiğinin derdini çekmek zordur.
Sinir, dengesizlik, patırtı ve gürültüye yol açıyor. Karşılıklı davacı olunca da işlemler uzadıkça uzadı.
 
Önce hastaneye götürüldüler. Darp var mı yok mu diye..
 
Saatler geç...ti gelene kadar. Hava soğuk. Gece vakti sıcak bir çay içip, ısınacak kapalı bir yer yok. Mecburen Emniyet önünde can sıkıntısı ve ısınmak için volta atıp duruyorum. Arkadaşıma da kızıyorum, için için. 'Halk içindeki çelişmeleri' şiddete başvurmadan çözemedin" diye.
 
Van'da soğukta, çadırlarda yaşayanlar aklıma düşüyor. Nasıl yaşarlar böyle soğuk da? Can dayanır mı? Nöbet tutan polise yaklaşıyorum. Hava soğuk."İçeride bekleyebilir miyim?" diye. Soğuğu billiyor. "İçeride oturun" diyor.
 
İçeriye adımımı atıyorum,ısınmak ve oturmak için. Emekliliği çoktan gelmiş, sıcacık ortamda ince kazağı ile duran polise merhaba dedikten sonra sıralara oturmak için yöneliyorum ki.
Beyefendi, "burada oturulmaz" diyor sertçe.
 
Dışarıda bekleyeceksiniz! Yıldız Parkı'na giriş kapılarından birinin sokağında olan tarihi binada hizmet veren İlçe Emniyeti hiç de insana sıcak davranmıyor.Ceberrut(zorba ve merhametsiz) gibi.
 
Yıldız Parkı'na girişisokağında düşünüyorum. Van'da çadır ekmek aş isteyen depremzede ile bana reva gösterilen davranış ikisi ne kadar da benziyor. İşlemler bittiğinde, ben sıcak evime döneceğim.                    
Ya Van'dakiler?
İlk defa bu sokağa görüyorum. Tesadüf bu ya, Abdülmecit Camisi de var. Cami avlusu ve dışı spot lambalarla ışıklandırılmış. Avlusu kırık taşlarla örülmüş. Ortadaki kurna güzellik katıyor. Yüzyılı aşkın çınar ağaçları altında etkileyici.
 
Gerçek mi hikaye mi bilemiyorum. Araştırmadım. İstanbul'da atlı tramvay hatlarından biri Karaköy-Ortaköy hattıymış.
 
Sultan, sultanlığından olacak, sarayın önünden geçen atların nal seslerinden rahatsız olunca hattı kaldırmış.
 
Kimbilir nasıl evlerine gitmişlerdir insanlar. Padişahlığı, sultanlığı, tebaa ve kul olmayı ortadan kaldıran, devrim olmuş. Hakkımızı,hukukumuzu,irademizi elimize almışız.
Padişahseverler yani bizleri kul görenlerin hesabı bitmemiş. Özlemleri devam etmiş.
 
Devrimin organı TBMM'de Padişah anılır olmuş!
 
Polis, Soğuk, Van, Padişah, ben...
 
Yaşadığımız çelişkiyi ortaya seriyor!
 
Erdoğan Habib Aslanoğlu
 
İşçi Partisi Beyoğlu İlçe Başkanı
 
.
 

15 Eylül 2011 Perşembe

Namus Çadırı

9 Eylül' den bu yana bir "namus çadırı" var.
Bakıyorum gazetelere ama yok!

9 Eylül' den bu yana bir "direnme çadırı" var.
"Haberleri Genel Yayın Müdürleri , makaleleri ise köşelerinin sahibi "yazarlar" yönetir. Bu nedenle madem haber sayfalarında yok Silivri Çadırı, kesinlikle köşe yazılarında vardır" diyor ve bakıyorum köşe yazılarına ama yine yok!
Bir kaç mamuslu yazar dışında, yazan yok, yok, yok!

9 Eylül' den bu yana 12 Eylül Çocuklarının baskılarına karşı dikilmiş bir "vatan çadırıdır" bu.
Ne sendikacı ziyaret ediyor, ne siyasi parti merkezlerinin temsilcileri ...

Yok sayılıyor, görünmez kılınıyor, ezilmeye çalışılıyor..

Çünkü Amerika adına Türk askerine kurşun sıkan vatan satıcı hainlerin "taziye çadırı" değil bu çadır.

Bu çadır, Ramazan ayında madden yoksul halkımızı manen de yoksul hale getirmeye çalışan dilenci çadırı değil ki,  beyler ve hanımefendi "aydınlarımız" tarafından görülsün ve yoksulları onusuzlaştıran masalarda objektiflere sırıtarak yemek yensin...

Bu çadır Irak' ı işgal eden Amerika askerlerinin çadırı değil ki, gazetelerimiz tarafından çarşaf çarşaf fotoğraflanıp manşetlere taşınsın.

Bu çadır, yoksul bedevi Arap halklarının elindeki bir kaç lokmayı fazla gören, leş kargası emperyalist ülkelerin piyonu Libyalı alçak vatan satıcılarının çadırı da değil ki manşetlerden düşmesin...

Ahh bu çadır, ahhh bu çadır, Amerikancı Suudi prenslerinin çadırı olsaydın da, yine İstanbul' a kurulsaydın da, kimbilir askı iplerinin özelliklerine kadar yazılmaz mıydın gazetelerde?

Direnme çadırısın ha!
12 Eylül Hukuku' nun yarattığı "Özel Mahkemeler Kaldırılsın" diye kurdular seni öyle mi?

Olur mu be çadırcık, hiç olur mu?
"Mütareke Basını" seni haber yapar mı?
Televizyonlar, radyolar senin adını anar mı?

Silivri Cezaevi' nin karşısındaki çadır!
Namus Çadırı.
Devrimci Yatağı.
Vatansever Ocağı.

Silivri Cezaevi' nin karşısındaki çadır !
Demokrasi nöbetçisi.
Umut taşıyıcısı.
Mücadele siperi!

Silivri Cezaevi'nde kurulmuş Özel Mahkeme' nin tam karşısındaki canım çadır!
İplerin gümüşlü,
içindeki yatakların pamuklu,
Masalarında inci gibi dizili tabakların yok senin!
İmece usulüyle taşınıyor her şey sana.

Silivri Cezaevi Kapısı' ndaki çadırım benim
Senin içinde, ruhu bu ülkenin dışında dolaşanlar,
"Nafaka Parasına" ülkesini satan yazılar yazan, "yazarlar",
Ahlaksızlar, onursuzlar, aşağılık yaratıklar yok!

Neden haber yapsınlar seni  güzelim çadır?

Ama biliyoruz ki biz, sen öyle bir büyüyecek ve askı iplerin, ve direklerin ve kumaşın o kadar büyük bir hırsla ve ilmek ilmek örülerek kaplayacak ki bu güzel ülkemizin üzerinde bir gün.

İşte o an, senin simgelediğin tam bağımsızlık örtüsünün altında, bir tek vatansız bile kalmayacak.

Biz, seni bu amaçla kurduk ve bu amaçla büyüteceğiz.

Sözümüz söz!

.

2 Ağustos 2011 Salı

Gölge…

Hep düşünmüşümdür “gölgeler mi sahiplerinin uzantılarıdır, yoksa sahipleri mi gölgelerinin?”

Şimdi diyeceksiniz ki “ amaaan sende, böyle bir soru olur mu hiç?”

Olur!

Çünkü , bir soru sorulduysa mutlaka bu soruya dayanak olan bir şeyler de vardır, değil mi?

Düşünüyorum uzun bir süredir gölgeleriyle sahiplerini..

Mecazi anlamda da, “benzeştirmenin de” sınırlarını bir hayli zorlayarak üstelik.

Ve bazen “mecaz ve suret”, “aslının” yerine geçer.

Ama asla “asıl, suretinin” yerine geçemez, zaten “suretin” gücü de işte buradadır!

Yeryüzünde gölgeler uzadığında, bunun nedeni, gölgenin kaynaklandığı nesnenin boyunun uzamasından değildir.

Ya da boyu kısaldığında gölgenin, yine neden, nesnenin kendisi değildir.

Nasıl ışığın nesne üzerine düşerkenki (yeryüzüne göre) açısı arttığında, nesnenin boyu kısalıyor veya aynı açı azaldığında boyu uzuyorsa, bunun nedeni “nesneyle” ilgili değildir.

Gölgelerin boyutlarındaki ve rengindeki değişim, nesnenin ışığın altında “başkalaştığından da” değildir

Işık ve gölge arasında kalan “nesne” özelliğini yitirir, adeta yok olur ve gölgenin ruhunda başkalaşır, kaybolur.

Işığın etkisi altında nesne sabitlenirken, farklılaşan sadece gölgedir.

Nesneyi görmeyen kişi, gölgesine bakarak tanımlamaya başlar ana nesneyi. Hiç ama hiç kimse, “nesneye” bakarak “gölgeyi” tanımlamaya çalışmaz.

Burada sorular her zaman şunlardır “ Bu gölge neyin gölgesidir veya “bu suret neyin suretidir?”

Nazım Hikmet bir şiirinde “bu asrın sureti kaldı bende” demiştir.

Bir yüz yılın sureti bir insana çıkar mı hiç? Ama çıkıyor işte!

Nazım Hikmet’ in şiirlerine bakarak görürüz 20. asrın suretini… Ama Nazım’ ın gözleri işte insan gözüdür ve etten kemikten bir adamdır…

Ama bu asrın sureti önce onun zihnine çıkmıştır, sonra da şiirlerine yansımıştır.

Ben gölge oldum ilk kez, gölge oldum; Kapkara bir gölge…

Sahibim kim bilmiyorum, “ışık hangi açıdan geliyor, boyum ne kadar, uzun muyum kısa mı ?” bilmiyorum.

Kapkara bir gölgeyim işte…

Kendi rengimi gördüğümden değil, çünkü göremem! “Kapkarayım” derken, “gölgeler kara olduğu içindir herhalde “ diyerek tahmin yürütüyorum.

Gölge olduğum için sahibimi birileri tahmin edebilir. Bir büyük sevginin sureti gibi davranıyor aklım, kafam…

Değişmeyen şey,-aynı nesnenin değişmediği gibi-, o kapkara gölgenin sol üst yanında durmadan vuruyor, atıyor.

Ve bir gölge olarak ben, dışarıdan görülebiliyorsam başkaları tarafından, kıpkırmızı meyvemle de görülüyor olmalıyım, değil mi ya?

Ve paha biçilmez bir “nesne” olarak ülkem, koskoca bir kalbi olan bir gölge yarattı.

Ve ülkem bir dalgalanma yaşadığında, bir çocuğu kaybolduğunda ıssız sokaklarda, bir kimsesiz kimsesizliğin içinde dehşete düştüğünde, maşa olmuş katillerin hain tuzağında bir Mehmet daha toprağa düştüğünde bu gölge”, aynı vakurla sol üst yanında bir kırmızı meyve taşıyacak, gerektiğinde ülkemin yerinden söküp alması için…

Ve “O” her ihtiyaç duyduğunda, ben bir gölge olarak, “kaybettiklerini yerine koymak için sessizce bekleyeceğim.

Sadece bekleyeceğim, sessizce ve sabırla…

Kıpkırmızı bir meyvesi olan apaydınlık bir gölge olarak ama…

Aydınlık bir gölge olur mu?

Elbette olur!

Elbette!

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Yurtseverliğin Turnusol Kağıdı

Komutanlar istifa etti.
Bu istifalar ciddi bir gecikmenin sonrasında olsa da, Türk Ordusu' nun kendisine dayatılan tüm onursuzluklara başkaldırmaya başladığı an olarak görmeliyiz.
Geçen iki genelkurmay döneminde, hükümetle genelkurmay arasındaki anlaşmazlıklara rağmen, ordu yönetimi kamuoyu önünde hep "tepkisiz"  olarak görünüyordu.

Dün yaşanılanlar, bu onursuz gidişe "dur" noktasının dendiğini gösteriyor.

Elbette hükümet de bunu gördü ve kendileri için "özel" bir "komutan" olan Özel Paşa ile bu istifalara cevap verdiği görünüyor.
Tayyip Erdoğan' ı ve Abdullah Gül' ü iki sayfalık, dokuz  maddelik sözleşmeyle ve BOP Eşbaşkanlığıyla kendine bağlayan ABD, bu karşı devrimci yönetimin ardındaki en büyük silahlı güçtür.

Peki bundan sonra ne olacak ve biz yurtseverler ne yapacağız?

Bu sorunun yanıtını bugünden görmek olası görünmese de, bu karşı devrimci gidişin sınırlarını çizecek ve Türkiye Hattı' nın dışına atacak olan yurtseverlerin tutumu olacaktır.

Genelkurmay "bu istifaları, ardında sağlam bir plan bırakarak  mı yaptı, yoksa tepkisel bir karar mıydı?" hep birlikte göreceğiz..

Kurmay olmanın sorumluluğu "plan" yapmaktır. Bu plan bugüne ait, "an"a ait planlar değil ama, bir kaç hamle sonrasını görüp buna ilişkin planlama yapabilme kabiliyetidir.

"Bu kabiliyet/ yetenek bizim ordumuzda var mıdır ?" bunu hep birlikte göreceğiz.
Darbe yapmak bir çözüm değil ve bizlerin de bunu onaylaması mümkün olmadığına göre, ordunun önünde Türk halkıyla bütünleşmekten başka bir seçenek olmadığı görünüyor.
  • Türk Ordusu  eğer "Özel Paşa" ikinci bir Hilmi Özkök gibi ise böyle birine teslim edilecek midir?
  • Türk Ordusu 250 bin kişilik bir muz cumhuriyeti ordusuna dönüştürülmeyi kabul edecek midir?
  • Türk Ordusu tamamen hükümetin denetiminde ve Ortadoğu' da ABD çıkarları için savaşmaya ve ağır silahlarla donatılacak bir ikinci silahlı kuvvete izin verecek midir?
  • Türk Ordusu Güneydoğu'da ilan edilen "sözde özerkliğe" daha ne kadar sessiz kalacaktır?
Bu soruların olumlu yanıtlarını Türk Ordusu' ndan tek başına beklemek büyük bir hatadır.

Önümüzdeki süreç, istifa eden ordu komutanlarının kurumsal bir "B Planı" olup olmamasına bakmaksızın, Türkiye halkının vereceği bir cevapla sonuçlanacak.
Bu süreç, ancak ve ancak Kurtuluş Savaşı' nda olduğu gibi, halkın fedailerinin tek bir devrimci meclis altında bir araya geldikten sonra olumlu olarak sonuçlanabilir.
Türk Ordusu, kendisini vareden ulusuna dönmeli ve devrimci hedefini bu ülkenin yurtseverleriyle belirlemelidir.
İşte o zaman istifaları "istifraya" dönüşerek ülkemizin sinir merkezlerine yuvalanmış hainleri içinden atabilecektir.

Atatürk' ün 1920' de Afyon Orduevi' nde subaylara yağtığı konuşmasının bir bölümünü aşağıda paylaşıyorum:

"Allah göstermesin milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebalı subaylara ait olacaktır... Şahsi ve özel hayatları itibariyle de subaylar, fedakârlar sınıfının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler. Çünkü düşmanlarımız herkesten evvel onları öldürür. Onları aşağılar ve hor görürler.

Hayatında bir an olsa bile subaylık yapmış, subaylık izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan, hayatta iken, düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü hu muamelelere katlanamaz. Onun yaşamak İçin bir çaresi vardır. Şerefini korumak! Halbuki düşmanlarımızın da kastettiği, o şerefi ayaklar altına atmaktır.
Dolayısıyla subay için "ya istiklâl. ya ölüm" vardır Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız!”

Sivil yada asker olup olmadığımıza bakmazksızın, Mustafa Kemal' in her dönemde geçerli olabilecek bu "vasiyet" gibi sözlerine bağlı kalmak yurtsever olmanın turnusol kağıdıdır.

"Turnusol Kağıdının" batırılacağı sıvı bu ulustur ve her birey kendi rengini kendi belirleyecektir.

Son söz:

Alparslan Malazgirt Savaşı' na katılırken beyaz gömleğini kefen gibi giyip atının kuyruğunu kesmiş.
Mustafa Kemal 57. Alay' a "Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum! demiş

Aramızdan kaç kişi bu beyaz gömleği giyip, ölüm emrini almaya hazır?
İşte ulusların turnusol kağıdı böyle zamanlarda kritik işlevini görüyor...

Normal zamanlarda turnusol kağıdı yanıltıcıdır.

Hepsi bu!


.

19 Temmuz 2011 Salı

Gerici "Türk" Milliyetçiliği ve İlerici Türk Yurtseverliği

Gerici "Türk" Milliyetçiliği ve İlerici Türk Yurtseverliği

17 Temmuz 2011’ de yıllık iznimi yarıda keserek İzmir’ de PKK tarafından şehit edilen on üç Mehmet’ in anma gününe katıldım.

Sanırım ardında hiçbir örgüt olmadan sosyal paylaşım siteleri aracılığıyla belki de ilk kez Türkiye’ nin en az elli  ilinde insanlar  ortak bir amaç uğruna bir araya geldiler.
Bilindik hiçbir parti ya da örgüte ait bayrak yoktu, flama yoktu ama yurtsever yaratıcılığa özgü pek çok slogan ve pankartı katılanlar görmüşlerdir.

Ama ırkçı milliyetçilikte vardı elbette.
Alenen bir Kürt düşmanlığı olmasa da, sloganların satır aralarında veya “Türküz Türkçüyüz Atatürkçüyüz” gibi Mustafa Kemal’ den daha çok ırkçı milliyetçiliği ön plana çıkaran küçük faşist grupların sloganları zaman zaman çok yandaş bulabildi.

Türkiye’ de son yirmi yıldır, ABD destekli  PKK katliamlarına karşı ülkemizde ırkçı Türk milliyetçiliği yükseliştedir ve tüm merkez yöneticilerinin  seks kasetlerine rağmen muhafazakar karakterli MHP’ nin son seçimleride oyunu arttırması,

Ece Temelkuran’ ın kan arama anonsuna gelen yanıtlar ve yorumlar,

Sanatçı Aynur Doğan’ ın İstanbul Caz Festivali kapsamındaki konserde yuhalanması,

“Ankara’ nın doğusunu verelim defolup gitsinler “ yollu çözüm önerileri,
İstanbul’ da yine 17 Temmuz tarihindeki protesto eyleminde, pastanede oturan insanlara saldırılar….
Yukarıda  sadece bir kaçını sıraladığım eylemler, bu gerici- ırkçı Türk milliyetçiliğinin Türkiye’ de ne denli yükselişte olduğunu gösteren eylemler olmakla birlikte, bu eylemler  sadece buz dağının görünen kısmı olması açısından da önemlidir.

Türkler bir ulus olarak asla insanlara “ırkçı” bakmadılar. Tarihlerinin hiçbir döneminde bir etnik topluluğu küçümsemediler veya yüceltmediler. Ancak her toplumda olduğu gibi içinde küçük dahi olsa ”ırkçı” bir çekirdek hep varoldu ama büyüyemedi.

Gerici Türk milliyetçiliği hep bölen ve emperyalizm tarafından kullanılan bir maşa olarak rol oynarken, ilerici Türk yurtseverlerliği hep birleştiren ve devrim yapan bir rol oynadı.
İşte Mustafa Kemal’ in rolü tam da burada ortaya çıkar.
Mustafa Kemal tüm etnik unsurları- Türk dahil- ön plana çıkarmadan bir ulus tanımı yaparak Türkiye Cumhuriyeti’ ni  kurmayı başarmıştır.

Bugün “TC” diyerek bu büyük devrimi küçümsemeye çalışan gerici Kürt milliyetçiliğinin anlayamadığı şey ne ise gerici Türk milliyetçiliğinin anlayamadığı şey aynıdır;

Biz tek bir ulusuz ve bölündüğümüz anda yok oluruz.

Irkların baskın renklerinden bağımsız, aynı potada erimeyi başarabilen bir siyasi çekirdek adıdır ulus.
Ve bugün, ulusçuluğun en amansız iki düşmanı bulunuyor;  Irkçı milliyetçilik ve emperyalizm…
Bugünün görevi, ülkemizi ırkçı düşmanlıklardan temizleyecek, anti emparyalist yönelimli bir halk hareketi oluşturmaktır.

Eğer milletimizi oluşturan etnik toplulukları birbirine yapıştıran bu siyasi zamkı kaybedersek, Yugoslavya örneğinde olduğu gibi devletiçiklere bölünür ve ABD’ nin petrol bölgesi jandarması oluruz.
Tehlike bu derece büyük olmakla birlikte, her şey bitmiş değil.
Gerici Türk milliyetçiliğine karşı uyanık olmak ve tüm anti-emperyalist eylemlerde bu hareketlere meşruluğumuzu kaybetmemek için engel olmak ve buradan kaynaklanacak provakosyanlara karşı önlem almak görevlerimiz arasındadır.

Son söz:
Emine Ayna gibi, ABD destekli  BDP’lilerin “biz özerkliği ilan ettik” demesiyle ve diğer devletleri kendilerini tanımaya çağırmalarıyla ayrı bir devlet kurulamaz.
Bunun için daha çok kan dökmeyi göze almaları gerekecek .

Ve ben biliyorum ki, sağ duyusunu kaybetmiş ve emperyalizmin maşası haline gelmiş gerici-ırkçı Kürt milliyetçiliğinin ardındaki “Büyük Abiyi” yıkacak güçte bir yurtseverliğe sahip bir halkımız var.
Günümüzün fotoğrafında netleşen görüntü, İlerici Türk Yurtseverliğiyle ABD arasındaki savaştır.

“Irkçı Kürt milliyetçiliği sorunu” emperyalizmin bize yüzelli yıldır açtığı ve kazanamadığı savaşın bir parçasıdır ve biz bu savaşı yine birleşerek kazanacağız.

Birleşmek ve kardeşliğimizi pekiştirmekten başka bir yol ile çözüm aramaya çalışanlar bizim ilgi alanımızın dışında olduğu gibi ülkemizin en büyük düşmanının ilgi alanının içindedir.

Türkiye’ nin çocukları olarak birleşmekten başka çaremiz yok.

Hepsi bu kadar!

10 Haziran 2011 Cuma

”Helianthus annuus” için bir Deneme!


Tanıdınız mı, yandaki gördüğünüz tasarımın neyin sembolü olduğunu?

Bilemezsiniz hemen, zordur ayrımına varmak.

O tasarım ’Helianthus annuus’ a aittir.

Hem de Asteraceae familyasından.

Yani Türkçe ifade edecek olursam, papatyagillerden bir çiçek işte!

Ama ne çiçek!

Kimi o çiçeğin güzelliğine vurgundur,
Kimi ise ekonomik değerini görürür sadece, kördürler yani..

Kimi uzaktan başı dönerek izlemeye çalışır onu !
Kimi ise içine girip eriyerek....

Henüz tersi kanıtlanmadı yukarıda yazdığım son iki cümlenin...
Yani ”cem’ an doğrudur!”.
Hani ”cem’ an yekün” derler ya, öyle işte!

Hatta çok ünlü bir şairimiz ”cenaze törenimde sadece bu çiçek olsun” demiştir.
Ve sevenleri Can Yücel’ in töreninde bu çiçekleri hazır etmeyi unutmamışlardır.

Yani , Can Yücel’ de Can Yücel olarak beklemiş ve bu çiçekler açmadan ölmemiştir işte.
Ne büyük bir aşk değil mi, üstelik  bir çiçek ve bir adam arasında yaşanmıştır!
Sonsuz bir yolculuğun uğurlanışı için ise benzersiz bir seçimdir ’Helianthus annuus’.
Yani ”mezar taşıma şunu, bunu yazın değil, çiçeğimi getirin yanıma” demek, soyluca gelmiyor mu size de?
***
Sonra bir bilim insanı ki, bu bey H. Vogel’ dir.
Bu güzelliğin karşısında o derece etkilenmiş ki, bu çiçeğin matematiksel modelini de hazırlamış ve yukarıdaki tasarımı da bizzat kendi yapmıştır.


Q= n*137,5 derece

Burada Q açı, r yarıçap, n çiçekçik sayısı, c ise sabit bir sayıdır.

Ve bu hesap bize, bu olağanüstü çiçeğin çiçekçiklerinin ”altın oranını, dizilişini, ruhunu veriyor...

Hangi çiçeğin böylesine titiz hazırlanmış bir matematiksel modeli var?
Hangi çiçeğin?
Biliyor musunuz bunu ?
Ben bulamadım.

Dünyanın üzerindeki her köprünün, evrenin, hatta sonzsuz güzellikteki Türkçe’mizin bile matematiksel modellemesi var ama...

’Helianthus annuus’ tan başka çiçeğin yok ve varsa da ben bilmiyorum.
İşte böylesine özeldir papatyagiller familyasından ” Helianthus annuus’”...

Her çiçek gibi güneşe hayrandır hanımefendileri.
Onsuz yapamaz.
Ama onun güneşe duyduğu şey basit bir gereksinim değildir.
Aşk vardır ikisinin arasında, aşk!

Helianthus annuus yere sabittir, kökleriyle sıkıca kavrar toprağı ama başı dumanlıdır takip eder güneşini.
Yukarıdaki tasarımdaki noktalar kadar çiçekçikleri ve sapsarı taç yapraklarıyla eşşiz bir papatyadır aslında O.
Uzun boylu,
Narin,
Güçlü,
Rüzgarların önünde boyun eğmeyenidir o çiçeklerin!
Kocaaaman yemyeşil yapraklarıyla emer güneşini içine...
Güneş erir içinde onun, başkalışır ve yepyeni bir yaşama dünüşür içinde bu eşsiz çiçeğin.

Helianthus annuus, güneşe bakarken gülümser tüm çiçekçikleriyle..
Oğlum için de bahçemize ekilmiştir ve izlesin öğrensin bu eşsiz çiçek neden izler güneşi...

Ama benim aklımdaki Günebakan’ ım ise elalaşır güneşine baktıkça!

Ve tek başınayken ıssız bir ovada rüzgara direnemeyen Günebakan, ancak birlikte direnir dış ortamın yıkıcı etkisine...

Ve halkım gibidir aslında Günebakan, yaşamın içinde, özgürlüğünün başında, yepyeni güzellikler doğurmak için sakin ve kendinden emin olarak vakurludur!

Günebakan Türkiye’ dir ve ben onun karşısında ancak saygıyla eğilir ve sessizce beklerim!

Saygımdan ve minnetimden!

Hepsi bu kadar!
...

24 Mayıs 2011 Salı

Ulus Devletlerinden Şirket Devletlerine Doğru..!

İnsan en çok yurtdışına çıkınca farkediyor.
"Küreselleşme" sanırım en çok bakmasını bilen  "gezginler" tarafından daha kolay algılanıyor, izleniyor.
***
Gercekten de "Yabancılık" çekmiyorsunuz artik...
Bundan yirmi-yirmibeş yıl önce dünyanın her yerinde tek tanıdık markalar hamburger markalarıyken, bugün ülkemizde elinizde tuttuğunuz tüm teknolojik ürünler, içecekler, içkiler her ülkede aynı adlarla pazarlanıyor.

Köşedeki bakkalınızdan aldığınız ne ise komşu  veya okyanus ötesi ülkelerin bakkalından da aynini alabilirsiniz.
Küreselleşme ile amaçlanan, "sermayenin, mal ve hizmetlerin serbest dolaşımı" na dünyada çoktan ulaşilmış bile.
ABD' de, Meksika' da, Kanada' da, tüm Avrupa ve Uzakdogu ülkelerinde de hep aynı markalar, hep aynı ürünler.

Üstelik aynı anda kullanıma sunuluyorlar.

İnternetle amaçlanan bireylerin özgürlüğü değildir. Elbette insanlığın yararına da da işlev görüyor ama  asıl amaç internetin uluslararası şirketlerin dünya ölçeğinde  hızlı haberleşmesi, güçlü bankacılık altyapısı ve ürünlerin hızla yagınlaşmasını sağlayan  platform  işlevini görmesidir.
Pazarlama yöntemleriyle tüketicinin algısı ve beğenisi  tekleştiriliyor; ürünler geldikleri ülkelerin alışkanlıklarını yeni ülkelere taşıyor.
Patatesi mutfağında kendi tarzına göre kızartıp, soslayıp tüketen  yerel mutfak, yerini başka ülkelerin tüketicilerinin beğenisine göre ambalajlanan ürünlere terkediyor.

Sofradaki zenginlik yerini ithal kültürlere terkederken, tek tip tüketici alışkanlığına doğru evriliyor koskoca gezegen. Böylece algısı tekleştirilen yedi milyarlık vasıfsız bir kalabalığa uygun ürün üretmek daha mümkün ve daha ucuz oluyor olmalı?

Farklı kültürleri ve farklı milliyetlerden insanları en çok havaalanlarında görebilirsiniz. İstanbul, New York, Miami, Cancun, Paris - Charles De Gaulle, Münih, Tayland, Bombay ve diğer havaalanlarını kullanan 72 milletin üyeleri, ellerinde aynı marka telefonlarla, dokunmaya duyarlı yeni nesil tablet bilgisayarlarla dolaşıp, sanal dünyanın içinde kendini bulmaya ve ifade etmeye çalışıyor.
Ürünler aracılığıyla farklı milletlerin üyeleri birbirlerine daha yakın, ama kendi uluslarının yerelliğine o denli uzaktır.
Çok uluslu şirket çalışanları kendi şirketlerinin çıkarlarını, kendi ülkelerinin çıkarlarından önce gözetiyorsa, ortaya yeni çıkan kavram "yurttaşlık" değil ama şirketdaşlıktır.

Beş kıtada artık "şirketdaşlık" , "yurttaşlığın" önündedir. Bunun testi kolaydır. Dünyanın herhangi bir ülkesinde, herhangi bir çok uluslu şirkette çalışan bir finans veya genel müdürüne sorun "şirket çıkarıyla ulus çıkarı çatıştığında  kararınız kimden yana olur?"

Yanıt,  tahmininiz ne ise odur!

***

Bu kadar farklı ülkelerin kültürlerine sahip insanları, nasıl olur da aynı araçlardan zevk alıp, aynı algı bütünlüğüne ulaşabilirler?

Buna kültürlerin  aynı sermayanin serbest dolaşımda kendini bulması gibi "serbest" bilgilenme potasında kendini bulması diyebilir miyiz?

Bence diyemeyiz.

Güçlü ulus devletletleri olan bir dünyada, içinden çıktığı ulusun kültür yapısını temel alarak çok çeşitli mal ve hizmet üretilebilecekken, bugün "en güçlü" ulus devletlerin beslenme tipiyle ve ürünleriyle aynılaşan bir dünyaya doğru hızla ilerliyoruz.

Aynılaştırılan ama aynı zamanda ışık hızıyla birbirleriyle hızla iletişim içinde bulunan bir dünyaya doğru ilerliyor insanlık.
Ancak insanların serbest dolaşımına kapalı, ama mal-hizmet ve sermayenin önünde hiçbir engelin olmadığı ve üretemeyen ulus devletlerin sadece ticaretin "sağlıklı" işleyişinden sorumlu olacağı bir dünyadır evrilmekte olduğumuz tüketim cehennemi.

Dünyanın neresinden bir fotoğraf çekerseniz tanıdık bir marka karşınıza çıkacaktır, ama sizin yerel renkleriniz yoktur...Hatta tuhaftır Coca-Cola' yı gördüğünüzde bir uzak doğu ülkesinde sanki "sizdenmiş" gibi sevinir ve sarılırsınız.

Ne tuhaf değil mi? Ama gerçek bu!

Kapitalizmin başarısından söz edilecekse, başarısı budur ve önlerindeki alçak plan yeni pazar bulma amaçlarıyla, Orta, Uzakdoğu ve Rusya dahil Doğu Avrupa' da üretim potansiyelinin çok daha üzerinde tüketim alışkanlılarını körükleyerek, bağımlı uluslar ve devletler yaratmaya zemin hazırlamaktır.
Bunun uzun vadeli finansal alt yapisi ise bildiginiz gibi uluslaararasi para fonlariyla saglanmaktadir.Uluslari katleden merminin namluya suruldugu silah buradadir.

`Uluslari az urettirerek cok tukettirme` amaçlarına kısmen ulaştılar.

Dünyaya uzaydan bakıldığında farklı devletler ve uluslar görülmüyor.
Dünyaya uzaktan bakıldığında büyük küresel şirketler görünüyor ve bunların sayısı beş elin parmaklarını geçmez.
Tablo karanlık, insanlık denetim altında, yerel renkler solgun ve umutsuzdur.

Günümüzün gerçeği budur!

 Ve insanlığın, yakın gelecekte şirketleşen dünyaya karşı çözümü var mıdır ?

Vardır!

Gelecek yazımızda bunu tartışacağız!

11 Mayıs 2011 Çarşamba

Görünüş İlk Sözü İçerik Son Sözü Söyler!

İlk imaj...
Bir araştırmaya göre karşımızdaki insanda yarattığımız ilk imaj bir kaç saniye içinde gerçekleşiyor.
Ve bizler iletişim kurduğumuz bireyler üzerinde imaj oluşturuken; sırasıyla önce "nasıl göründüğümüz", sonra "nasıl söylediğimiz" ve sonunda ise "ne söylediğimiz" önemli ama bu üç olgunun yüzdesel sıralaması korkunç...

Aklıyla hareket eden insanlara bu üç olguyu sorsak derler ki, "elbette ne söylediğimiz" çok önemlidir.
Ama değil işte.
Ne söylediğimizin oranı sadece %7 iken, nasıl söylediğimiz % 35 ve nasıl göründüğümüz ise %58 oranında ilk karşılaşmada insanları etkiliyor.
Nasreddin Hoca' nın dediği gibi "Kürk" çok belirleyici oluyor. Hem birkaç yüz yıl önce, hem de yaşadığımız şu anda..

Aslında temiz ve düzgün görünüm ister istemez bizde olumlu izlenim yaratıyor, güven duyuyorsunuz karşınızdakine.
Annem derdi ki "küfür bile etsen tatlı dille edeceksin" ki karşıdakinde olumlu bir izlenim yaratabilesin.
Örneğin bir köpeğe "tatlı tatlı küfür edin,o sizi anlamaz,  o sesinizdeki olumlu enerjiyi alır ve size tatlı tatlı kuyruk sallar.
Bir bebeğe de aynını yaptığınızda size gülümseyecektir.
Ses insan enerjisini ve ruh durumunu yansıtan en önemli araçtır ve sanıldığının aksine gözlerden daha etkilidir.

Aynı sözcüğü veya tümceyi bütün duygu durumlarıyla ayrı ayrı söyleyebilirsiniz.
Sözün anlamı kaybolurken, sesin taşıdığı duygular ön plana çıkar.

Bu nedenle sesin kontrolü önemlidir.

Rousse "Görünüş ilk sözü, içerik son sözü söyler" derken, aslında insanoğlunun en arkaik özelliğini uygarlıkla buluşturuyordu.

Evet, içerik son sözü söyler ama içeriğe ulaşmaya çabalıyor muyuz veya o uygarlığın bir parçası oluyor muyuz?
Deriden içeriye nüfus edip, derinlerdeki gerçek güzelliklerle buluşabiliyor muyuz?

Koskoca bir "Hayır" dır bu sorunun yanıtı.

Zaten p olan is içeriği  ne kadar cilalarsanız o kadar çekici görünüyor.

"Görünüşe göre" düşünenler, işte içeriğin önemini göremezler ve sistem de insanlar üzerindeki ağır denetimini kurabilmek için görünüşü ön plana çıkararak algıları yönetir.

Bugün  alınıp satılabilen herşey bu anlayışla ambalajlanıyorl.
Koca koca ambalajların içinde küçücük değersiz "şey" ler var.
Ve "küçücük şeyler" öyle bir algı yaratılarak pazarlanıyor ki "haydi be!" dedirtiyor bizlere...
Pazarlama biliminin işi gerçekten çok zor değil, çünkü görünüşü parlatmak nihayetinde bir cila ve fırçadır.

Ve ne fırça ne de cila bilin ki tükenmez..
Hep yeniden üretilirler çünkü sistemin devamlılığı işte insanlığın bu en geri ama güçlü özelliği üzerine kuruludur.
"Görünüşe göre düşünme" ve bu geriliği besleyerek güçlendirmek, sistemin insanlar üzerindeki en amansız silahı oluyor.
 
Bugün seçimlere bakınız DP-AP-DYP-AKP çizgisinde gerçekten değişen nedir?
Eskiden büyük burjuvazi dini dışlamıştı şimdi içselleştirdi.
Dünün Adnan Menderes'i, bugün Recep Tayyip' in izdüşümünde BOP Eşbaşkanı' dır...
Küresel sistemin gereksinimlerine göre tasarlanan bir ülke yönetiminden söz ediyoruz.

Cila farklı ama içerik aynıdır.
Cilalayan dün de ABD emperyalizmiydi bugün de aynı ABD' dir ama aynı zamanda cilanananlar da aynıdır.

Sadece sunumları farklı !

Bugün yeni bir seçim döneminin içindeyiz.

Tüm taraflar kaslarını germiş ve sonuca doğru kendilerini kilitlemiş görünüyorlar.
Ama aslında iki taraf çatışma halindedir.
Düzenin tüm aktörleri cilalıdır.
Kimi  "aile yardımı" ile cilalıdır, kimi de yeşil kart ve kömür kamyonlarıyla.
Kimi BOP Eşbaşkanıdır, kimi etnik temelde Kürtçü ve Türkçü politikalarla parlatılmıştır.
Ama hepsinin amacı yeni dünyanın tasarısının içindedir ve güzel ülkemizin bölünmesi ve ABD' ye kolay lokma olmasına hizmet etmektedirler.
İşte içerik budur:
Şimdi sorun, bu içeriği Türkiye' de görecek bir kaç yüzbin seçmene bu durumu anlatabilmek ve onların desteğini almaktır.
Bütün "oy bölme" tehditlerinin altında yatan neden işte bu bir kaç yüzbin seçmene ulaşmanın önüne geçme çabasıdır.
Bugün sistemin cilası ne yazık ki böyledir.

Ne dersiniz, bu cilayı kazıyıp altındaki çirkinliği gösterebilecek miyiz güzel halkımıza?

Sosyalistlerin halkın gereksinimlerine göre tasarlayacağı "devrimden sonrasını" anlatmayı başarabilecek miyiz?

Bu meclise 5-6 tane yurtseveri sokabilmek için "evet, içerik son sözü söyler ama güçlü söyler !" diyecek miyiz.

Benim yanıtım "Evettir!"


.













25 Nisan 2011 Pazartesi

Gördüğünüz O Çocuk, O Çocuk Değildir!

Anımsayalım 23 Nisan 1920’ yi…


Çürüyen ve ahlaksızlaşmış, milli karakterini yitirmiş aşağılık bir yönetime karşı, onurunu korumak üzere yola çıkmış ve bir öncü etrafında kenetlenmiş bir milletin direnişini temsil eden, yüzyılın en büyük , en etkili siyasi organının kuruluşudur.

Boş verin resmi tarihi…
Boş verin 1950’ lerden bu yana içi boşaltılmış devlet törenlerini…
Bunların bize vereceği hiçbir şey yok,!
Bu törenler bir şey vermediği gibi, bu törenler yoluyla , bu en büyük anti emperyalist halk hareketinin sistemli bir şekilde ruhunu öldürdüler.
Ancak 1950’ lerden bu yana Nato’ cu yönetimler ne kadar unutturmaya çalışsa da, unutturamadığı en büyük devrimci tarihtir 23 Nisan 1920.
Türkiye halkı, son 10 yıldır yaşamını borçlu olduğu devrimci tarihini yeniden keşfetmeye başladı. Her tünelin sonunda nasıl ışık varsa, her çıkmaz sokak da kendi ışığını içinde barındırır.
Türkiye varlık ve yokluk sorunu içinde emperyalizmle kanlı bir boğazlaşmaya doğru hızla yol alırken, elbette kendi tarihini keşfedecek ve bu tarihin devrimci ruhundan esin alacaktı.
Son on yıldır bu amaçla yazılan romanları, tarih kitaplarını ve Cumhuriyet eylemlerini bu gözle değerlendiriniz.
Ne der diyalektik “her şey kendi karşıtını yaratır”
Ne yaptı son 50 yılda emperyalizm ve onlara bağlı Nato’ cu yönetimler?

Hemen söyleyelim;
Türkiye’ nin devrimci tarihini unutturmaya çalıştı.
Her devrimci günümüzü, Türkiye’ nin her moral aşılayan anını, sislerin ardında gizleyip içini boşaltarak, anlamsızlaştırarak bu büyük halkı köksüzleştirmeye çalıştı.
Bu operasyonlarını o kadar büyük bir kinle ve şiddetli bir kan davasına çevirerek yaptılar ki , Genç Türk geleneğinden gelen biri olarak, devrimci atalarımızın yaptıklarının ne kadar büyük bir iş olduğunu gururlanarak anlıyorum.
Herkes kendi köklerine sarılıyor.
Ülkemizi son elli yılda yöneten alçaklar da öyle!
Biz Kubilaylara, Mithat Paşalara, Mustafa Kemallere, Karayılanlara sarılıp onları yeniden keşfederken, onlar da Vahdettinlere, İngiliz Muhiplerine, Said-i Nursilere sarılıyorlar.



Onlar Anadolu’yu yani Truva’ yı ilk işgal eden Agamemnon’ u tekrar tekrar anımsayıp, Çanakkale Savaşın’ da bile en büyük savaş gemilerine aynı adı verip üzerimize kudurmuş köpekler gibi salarken, biz de Anti emperyalist köklerimize sarılıyoruz.
Ne demişti Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethedip Truva Harabelerini gezerken, “ Truva’ nın İntikamını aldık!”
Vatana sadakat ve milli onuru korumak tarihsel devamlılık ve bilinçle mümkün.
Bunu biz de biliyoruz ama, bunun kendi aşağılık emelleri için en önemli engel olduğunu karşı devrimciler ve onların sahipleri(ABD) daha iyi biliyorlar.
Mesele 19 Mayıs, 23 Nisan, 29 Ekim tarihleri değildir…
Mesele okullarda üçer beşer maddelerle bu günleri öğrencilere ezberletmek de değildir.
Mesele bu tarihleri anlamlarıyla ve tarihsel devamlılık içinde anlamak ve kuşaklara aktarmaktır.
Mustafa Kemal 23 Nisan’ ı Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı” ilan ederken, Türkiye tarihinin en büyük , en devrimci, en anti- emperyalist eylemiyle kurulan yeni Türkiye’ yi, bu milletin geleceğini temsil eden nesillere teslim ediyordu.
Başbakan’ ın ve Meclis başkanı’ nın koltuğuna oturan "O çocuk, gördüğünüz O çocuk değildir.
O çocuk gelecektir ve devrimci ruhun ulaşmaya çalıştığı hedef kitlesidir…
23 Nisan 1920 , Çanakkale’ den Kurtuluş Savaşı’ na devrimle sıçrayan bir ulusun en büyük siyasi örgütünün bildirisidir.
Ve örgütlenmenin bir ulusun yaşamındaki “şah damarı” önemindeki rolünü anlatır.

23 Nisan 1920’ nin Türkiyeli devrimcilere yüklediği görevin artık yeni devrimci meclisleri kurmak olduğunu bilelim.
Onurumuzu, bu milletin yarattığı kültürü, yaşam tarzını korumanın ve Mehmetlerimizin Amerikan emperyalizminin çıkarları için Ortadoğu ve Kuzey Afrika batağına kanlı bedenleriyle gömülmelerini önleminin başka bir yolu yoktur.

İşte bu kadar!

.

25 Mart 2011 Cuma

KURBAĞALAŞMANIN NERESİ KÖTÜ?

Her baharda biriken yağmur suları içinde larvalarından çıkan minicik tek kuyruklu canlıları seyrederdim.
Bizim oyuncaklarımızdı bu tek kuyruklu bebecikler.
Serçe parmağı tırnağı büyüklüğünde ve devasa sperm boyutlarında yemyeşildiler.. .
Kurbağa bebeleri yani.
Kurbağalar, memeliler sınıfından değildir. Yumurtadan ürerler. Eğer bilimsel açıdan uygunsa "yumurtalılar" dan diyebiliriz.
Komik olduysa bu tanımlama açıklayayım;
Memelilere, "memeliler" diyoruz da, neden onlara "yumurtalılar" demeyelim, değil mi ya!
Aslında doğada her " yumurtalı" yı ebeveynleri büyütür.

Kurbağalar hariç!

Mesela kuşları anaları besler, babaları taşır kurtçuk filan..
O devasa büyüklükteki timsah, acımasız dişleri arasına alır yavrularını şefkatle ama, kurbağaları büyütecek bir ana babası yoktur işte.
Karıncaların bile vardır; hatta komünal bir şekilde yaşarlar tıpkı arılar gibi ama...
Ama, kurbağalar yumurtadan çıktıkları anda hem öksüz hem yetimdirler!
Onlar larvadır başlangıçta, kelebekler gibidirler ve hızla evrimleşerek kuyruklarını kaybedip kurbağalaşırlar!
Yani sularda özgürce yüzebilecekken, kuyruksuzlaşıp kurbağalaşırlar.
Bu benim çocukluk gözlemimdir. Ne olur biyologlar, ciddiye alıp beni zor duruma düşürmeyin olur mu?
Ana sıcaklığı, baba koruyuculuğu olmadan, hayatta kalabilen kurbağacık yaşar, o kadar!
Diğer kurbağalar ise kurbağalaşamadan ölür giderler.
Toplumlar da böyledir.
Topluluğu oluşturan tek tek bireyleri büyüten ebeveynleri vardır ama toplumlar kurbağa gibidirler.
Larvalıktan başlar ve sonunda ya "adam" olurlar ya da yok olup giderler.

Buna kısaca "ebeveynsiz büyüme yasası" da diyebiliriz!

"Yasa" dediysem ciddiye almayın, ben oluşturdum şimdi bunu.
Kurbağalaşmak evrimsel açıdan yavaşça gerçekleşir, planlıdır, sürprizsizdir!
Toplumlar da işte böyle kurbağalaşır, yavaşça hissettirmeden, acıtmadan, kendi özünden yavaş yavaş koparılarak kurbağalaştırılırlar.
Bundan on yıl önce TÜSİAD başkanının çıkıp " Cumhuriyet" dışında anayasanın değiştirilemez her maddesi tartışılabilir diyebilir miydi?

Yıllar önce "sıkmabaş-türbanla" başladı bu süreç.
Ardından "Demokratik Anayasa!" ile devam edildi,
"Üniter yapı da neymiş, çok parçalı olmanın neresi kötü?" ile devam edildi!
Ana dil, anadilde eğitim, ana dilde mahkeme...
Adalet Mülkün Temeli'nden Habur' da seyyar mahkemelere...
Kıbrıs' ta neymiş,
Ermeni Soykırımı zaten olmuştur, kabul etsek ne olur?
Akdamar Kilisesi ibadete açılsın çok renkli bir toplum olmalıyız,
Fener Patrik' i hemen, hem de hemen ekümenik olsun...

Ve sonunda devletiyle ne de toplumuyla bir tek kırmızı çizgisi kalmayan bir noktaya devrildi Türkiye...

Kurbağalaştı!
Berhava edildi Türk toplumunun çimentosu.

Canlı kurbağaydık, aslında kaynar suya atılsaydık anında dışarı fırlar ve savaşırdık.

Ama ABD/AB, yumurtadan çıkan kurbağa yavrusunun suyunu son 30 yılda öyle yavaşça ısıttı ki, bu sürede içindeki kurbağa yavrusunu öyle uyuşturdu ki, bugün Libya'ya dört gemi bir denizaltı gönderiliyor olmasına rağmen, kurbağa gibi bakmaktan başka bir şey yapmıyor.

Kuyruksuz kurbağa misali suyun içinde kıpırdayamıyor bile.
Hani sarı öküzle tren ilişkisi gibi..

Seyrediyor!

Kıbrıs savaşı' nda bizi tek destekleyen Libya' ya karşı, emperyalistlerle işbiriliği yaparak onların üzerine askerini gönderen, mehmetlerinin kanını pazarlayan bu ülke yöneticilerinden utanıyorum.

Ortadoğu coğrafyasının üzerine kanlı tekerleklerini kondurmaya çalışan ABD' den medet umarak "Artık sivil itiatsizlik eylemleri başlatıyoruz" diyen sözüm ona Kürt halkının temsilcilerinden utanıyorum.

Kırksekiz yıldır kurbağalaştırılamayan aklım, vicdanım öfkeden hınçtan lime lime....
O Libya' nın çocuklarının parçalanan bedenlerini şimdi kimler topluyor acaba!
Ve çok değil, en çok bir kaç yıl içinde "bize de demokrasiyi" getirecek ABD emperyalizminin bombaları altında parçalanacak evlatlarımızın bedenlerini kimler toplayacak?

Napalm, Tomohawk, Patriot ve nükleer bomba demokrasimiz hayırlı olsun Ortadoğulular, Afrikalılar!

Karşılığında vereceğimiz kanımız ise bedava!

22 Mart 2011 Salı

Türkiye' yi Gençleştirme Yürüyüşü!



Türkiye Gençlik Birliği' nin Büyük Yürüyüşü- 12 Mart 2011
 
TGY,

Yani Türkiye' yi Gençleştirme Yürüyüşü.

TGB,

Yani Türkiye Gençlik Birliği adında hepimizin gurur duyması gereken, Sosyalist ve Kemalist gençlerin birlikte kurduğu ve tam beş yıldır bir bebek gibi büyüttükleri devrimci gençlik örgütü 12 Mart' ta İstanbul' da öyle muhteşem bir yürüyüş düzenlediler ki, İstikal Caddesi 12 Eylül 1980' den beri böylesine anti-emperyalist bir gençlik yürüyüşü görmedi.

Ne demişlerdi faşist paşalar, "Devrimci gençliği bitirdik, artık ne yürüyebilirler, ne de başlarını kaldırabilirler!

O zaman, yani 17 yıl 4 aylıkken de söylemiştim, şimdi 47 yıl 10 aylıkken de söylüyorum, hem de daha güçlü;

"Nah bitirdiniz!"


Bugünden iddia ediyorum, Türkiye Gençlik Birliği şu anda varolan tüm kitle örgütlerinden daha da hızla büyürek Türkiye tarihinin en kitlesel en büyük, en disiplinli kitle örgütü olacak.

Neden mi?

Çünkü öylesine bir anti-emperyalizmle donanmışlar, öylesine yurt sevgisi ve bilinciyle yola çıkmışlar ki, Namık Kemal' i de görebilirsiniz onlarda, 1908' lerin Jön Türkleri' ni de (Genç Türkler), Çanakkale Savaşı' nda şehit olan Tıbbiyelileri de, Adnan Mendereslere karşı mücadele şehit olan Turan Emeksizleri de ve1968 öğrenci hareketinide şehit olan Vedat Demircioğlu' nu da görebilirsiniz onlarda.

Ben gördüm bunu gözlerimle TGB' lilerde.

Bu satırların yazarı 1977' den beri yürür ve hatta eşini de 1980 sonrasında başkanlığını yaptığı öğrenci derneğinin düzenlediği bir protestoda tanımış ve aşık olmuştur.


12 Mart 2011' de İstiklal Caddesi' nde tüm Türkiye' den 20.000 genci İstanbul' a taşıyabilen ve İstanbul' un kalbinde "Hoş Amerika, Puşt Amerika!", Özerk Üniversite Tam Bağımsız Türkiye!", " Kahraolsun AKP Diktatörlüğü!", "Ne ABD, Ne AB Tam Bağımsız Türkiye"!, "Türk Kürt Kardeştir, Amerika Kalleştir!" diye yürüten ve turistler dahil tüm halkın sevgisini kazanabilen, en küçük bir taşkınlığa izin vermeyen bir örgütün sizce de büyümememesi mümkün mü?

Türkiye Gençlik Birliği, gençliğin aydınlık yüzü olarak daha şimdiden umut duyulmakta ne kadar gurur duysa azdır.

Ne demişti büyük Şair Ahmed Arif " Bir umudum sende anlıyor musun!

Ne demişti Mustafa Kemal "memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir".

İşte bu durumda da Türk gençliği damarlarında dolaşan ve asil bağımsızlık kanıyla nasıl cevap vereceğini bu anti-emperyalis yürüyüşle bizlere gösterdi.

Kutlarız sizi gençler bizi gençleştirdiğiniz için,

Kutlarız sizi gençler, onurumuzun her şeyin üzerinde olduğunu bize yeniden anımsattığınız için,

Kutlarız sizi devrimci gençler sizlerde ulusumuzun anti- emperyalist refleksini bize yeniden kanıtladığınız için.

Sizin bastığınız zeminde taş, dayandığınız siperlerde dayanak oluruz biz!



20 Mart 2011 Pazar

YİNE AYNI KAN, ATEŞ, ACI VE YİNE AYNI HÜZÜNLÜ ÇOCUK GÖZLERİ !

YİNE AYNI KAN, ATEŞ, ACI VE YİNE AYNI HÜZÜNLÜ ÇOCUK GÖZLERİ


CIA gazeteleri, CIA raporlarına dayanarak yazdılar önce;
"Saddam' ın kimyasal silah fabrikaları ve depoları var!"
Ancak bir tek kutu bile kimyasal silah ve bir tek fabrika parçası bulunamadı.
"Saddam' ın kıyamet topunun menzili İstanbul' u vuracak güçte, hatta 6. Filo' yu bile vurabilir!" diye yazdılar.
Değil top veya mermisi, rampası bile bulunamadı savaştan sonra Irak' ta...

Ama savaştan sonra da, savaş sırasında da bir çok çocuk gözü bulundu Irak' ta.
Ve hala anasını memesini ve babasının sıcaklığını arayan.
Fotoğrafik hafızam berbat olduğu halde, gözyaşları sümüğüne karışmış bir oğlan çocuğunun bakışları kazınmıştır içime...
İnsanlığın vicdanından ne kadar da uzakta, yalnız ve kabullenmiştir çaresizliği.
İnsanlığın gözlerinden uzak ve kapitalizmi olanca çıplaklığıyla anlatan!
Çullanın haydutlar sürüsü çullanın üzerine koca Ortadoğu uygarlığının...
Hatta Kuzey Afrika, hatta Güney Amerika , hatta nerde altın, nerede petrol, nerede varsa istediğiniz gidin hüzünlü çocukların memleketlerine.

Tomahawklarınızla götürün uygarlıklarınızı, patriotlarınızla taşıyın demokrasi ve insan haklarınızı bu geberesice coğrafyaya.
Çocukların gözyaşlarıyla karmalanmış kanlı petrollerinizi götürün, ısıtın evlerinizi, yakın arabalarınızın kanlı pistonlarında benzinleri.
Demokrasi getirin bize ve karşılığında hüzünlü çocuk gözleri kalsın bize vicdanlarınızın menzillerinden uzakta.
Petrolleri götürün; kanlı, kara, ahlaksızlaştırılmış petrolleri...

Büyük insanlık seyretmedi mi sizleri canlı yayınlarda silahlarınız ateşlenir ve kan kustururken Irak' ta...
Seyrettirmedinizmi iş başındayken silahlarınız ve televizyonlarınızda yazmadınız mı "bilmem kaç bin km menzilli ve kaç metrelik beton duvarları delen silahlarınızı...
Üstelik onlar yemek yerken, kahvaltı yaparken izlediler silahlarınızı...
Hatta sevişirken gözleriyle gördüler kahredici güçlerini onların!
O sevişmelerden vicdanları olmayan, kalpsiz ve gözsüz çocuklar doğdu efendiler ve emrinize girmeye hazırlar şimdi!

Ekranlarınızda pazarladınız silahlarınızı ateş kustuklarında Irak stüdyosu' nda.
Figüranlarınız Arap çocukları, tahsilatınız ise petrol...
Benim vicdanım neredesin, arkadaşlarım neredesiniz, nerede insanlık?
Nerede gözyaşlarını yutan çocuklar için sızlayan vicdanlar!

Dikdatör Kaddafi!
Dikdatör Saddam!
Vicdanlarımız da öldü vesselam!

Benim kalbimdedir hala gözyaşlarını sümükleriyle yutan Arap çocukları!
Ve onlar Irak' ın yağmalanmış şehirlerinde bir hüzün olarak dolaşırlar!

Ruhları ise çoktan ölüp gitmiş çocuklar, vicdanı ölmüş insanlığın arasında ne arar?



.

20 Şubat 2011 Pazar

Matematiğin Yutan Elemanı

Kuzey Afrika, Balkanlar ve Ortadoğu' ya yayılan halk hareketleri gösteriyor ki, nedeni ne olursa olsun veya "harekete geçireni" kim olursa olsun, halk hareketlerinin önünde hiçbir güç duramıyor.

Yani halk hareketlerinin barajı yok!

Kendi yatağında  tokumlanıyor, kendi çevresel koşullarını oluşturuyor, birikiyor ve sonuç olarak yatağına sığamayan ırmaklar ne yapıyorsa, toplumların potansiyel enerjisi kinetik eneryiye nasıl evriliyorsa, aynen halk hareketleri de büyük patlamalarla kendini çevreleyen çemberi zorluyor.

Halk hareketlerinin başarısı, önderlik eden çelik çekirdeğin yani  partinin veya örgütün yeteneğiyle doğru orantılı olarak sonucu belirliyor.

"Halk" aslında "yaratıcı" bir potansiyel enerji olarak, toplumları şekilllendirmeyi amaç edinen her gücün ana gündem konusudur.

Renkli "devrimlere" kadar halk hep toplumsal muhalefetin harekete geçirmek için çalıştığı ana özneydi.
ABD halk hareketlerinin kabına sığamayan enerjisini keşfederek bu büyük gücü Ukrayna ve Gürcistan' da kullanarak anti-Amerikancı hükümetleri devirdi.

İşte bu tarihten sonra nerede bir halk hareketi olsa, devrimciler bu halk hareketinin "devrimci" bir amaç uğruna  mı yoksa ABD destekli mi olduğu konusunda uzun tartışmalar yapıyorlar, yapıyoruz.
Bloglara, internet sitelerine ve yazılı ve görsel medyaya bakınız, haklı olarak Mısır, Tunus, Cezayir, Libya, Arnavutluk ve diğer ülkelerde başlayan halk hareketleri konusunda "renkli mi yoksa devrimci eylemler midir?" tartışması var.

Ben şahsen bu eylemlerin hala  devrimci olduğunu ve Ortadoğu ve Kuzey Afrika için ABD tarafından üretilen Büyük Ortadoğu Projesi' nin denklemini değiştireceğini düşünüyorum.

Burada çıkan sonuç şudur:
Durdurulamayan tek güç halk hareketidir.
Halkın gizil gücü keşfedilmeyi bekleyen en büyük güçtür ve emperyalizme bile kendi projeleri için ilham vermektedir.

Matematikten pek anlamam.
Dört işlemi ise herkes kadar...

Matematikte "bir", çarpım işlemlerinde "etkisiz elemandır"
Ve yine aynı "bir "  bölme işleminde de etkisiz.
Yani "bir" rakamını ne ile çarparsanız veya bölerseniz bölün size işlem yaptığınız rakamı verir...

"Sıfır" ise özeldir, onu bölemezsiniz.
Sıfır ile bir sayıyı çarpamazsınız, buna cesaret ederseniz size ait olan rakamı yutar.
Çarpışma anının yutan elemanıdır çünkü sıfır...

Matematiğin yutan elemanı sıfırsa, toplumsal olayların yutan elemanı "halk" tır...

Onunla çarpışmayı göze alan yutulmayı da göze almalıdır.
Ve Türk halkı, Ortadoğu, Balkanlar ve Afrika' nın en deneyimli halkı olarak büyük bir çarpışmaya doğru hızla yol alıyor.

Bakalım kim kimi yutacak?

Kim kimi?

Aramızda kalsın ama ben yanıtı biliyorum.

13 Şubat 2011 Pazar

Arap Dünyası' ndaki Halk Hareketleri Üzerine.

Sağdan soldan yazılanları okumaya çalışıyorum.
Sol' dan "devrimdir"  diyeni görmedim.
Sağdan ise bu bir "islam devrimidir" diyeni de görmedim .
Ama biliyorum ki iki güç var ki bu konu üzerinde kafa yoran.
Birisi ABD'dir, şaşkınlık içindedir ancak bu durumdan kendi çıkarları zedelenmeden bu süreci nasıl atlatacakları üzerine uzun mesailer yapıyorlar.
Başkanları Obama' nın hergün yaptıkları açıklamaları bunun en büyük kanıtıdır.
Bu duruma bir çözüm bulup bulamadıklarını süreç içinde göreceğiz.

Diğer yandan bir grup "solcu", "bu ABD operasyonudur" diyor ama "ABD, her şeyin istediği gibi gittiği bir ülkede bunu neden yapsın? sorusu boşlukta duruyor.
Bu tezi öne sürenler  "yüksek teknolojiyle her şeyi yapabileceğini düşündükleri ABD' nin" gücünü bir yandan da büyütmeye devam ediyorlar...

Bir taraftan da "buradan sosyalizmin mi çıktığını gördük, ne oldu yani?" tarzıyla meseleye bakanlar var...

Soru şudur: "Siz sosyalizmi mi bekliyordunuz arkadaşlar?"
Ben beklemiyorum...

Beklemedim.
Beklenmez de zaten...
Tunus, Mısır, Cezayir ve Yemen' in Arapları bize şunu gösteriyor.

"Herhangi bir Halk hareketinin önüne hiçbir güç geçemez"

Yaşlı dünyaya, bu Arap hareketi, sosyalizmi yarın getirmeyecek, böyle hedefleri de yok ama aşağılanan, koyun olduğu düşünülen, terörist olarak nitelenen "deliğe süpürülen" ve aynı coğrafyada yaşayıp ve ortak bir kültüre sahip olan bir milletin ayağa kalkmayı, adımlamaya başladığı ve kendisini aşağılayan "uygar batıya" demokratik bir kültür ve yaşam özlemini haykırmaya başladığını gösteriyor.

Bu halk hareketini neden küçümsüyorsunuz, Arap oldukları için mi ey "solcular" ?
Buradan sosyalizmin çıkabileceğini de nereden çıkardınız? Güçlü bir sosyalist partileri de vardı da biz mi duymadık!

Bakın bu halk hareketinden bence iki şey çıkacaktır:

1- Arap Dünyası' nda bir demokratikleşme ve bunun ardından demokratik devrimler. Bu devrimler elbette uzun yıllara yayılacak ve inişli çıkışlı olacaktır.
2-Tüm dünyanın ezilen uluslarına "haydi kalkın ayağa!" mesajını yaymaya başlayacaktır.
Ben bu mesajı kendi adıma aldım ve bu açıdan Arap Halk Hareketi' ni çok önemsiyorum.

Ey Türkiyeli devrimciler size bu güçlü mesaj neden ulaşmaz?


Bunun dışında ise en kaba haliyle, yanıbaşımızda yaşayan bu milletler konusunda ne kadar cahil olduğumuzun da altını çiziyorum.

.
.

6 Şubat 2011 Pazar

Tahrir Meydanı' ndan Kalkan Şahan

Tunus.
Lübnan.
Ürdün...
Mısır.

Araplar 632' den beri inisiyatifi bu denli hiç almamış, yeni bir toplum düzeni için "Gayrı yeter!" dememişlerdi.
Hazreti Muhammed' den bu yana, yeni bir düzen ve yaşam gereksinimiyle yola çıkıp dünyanın gündemini bu derece belirlememişlerdi.
Açıkçası bu ayaklanma dünyayı, onu yorumlamaya çalışanları, "Yeni Dünya" düzencilerinin tamamını şaşırtmış görünüyor.
Peki  siz Araplar' dan bu denli büyük bir hareketi bekliyor muydunuz?
Ben açıkçası beklemiyordum. Hata yapmışım.
Oysa her etkinin bir tepkisi de olacak, biz bunu nasıl göremeyiz?

ABD' nin "Büyük Ortadoğu Projesi' yle" sınrlarını değiştirmeye çalıştığı ve  Türkiye, İran, Irak Suriye gibi 24 Ortadoğu ve Afrika ülkesinin içinde bulunduğu devletlerin halklarının bu uğursuz projeye bir yanıtı olmayacak mıydı?
Olacaktı elbet, zaten  bu başkaldırının ilk işaret fişeği beş yıl önce bildiğiniz gibi Türkiye' den  atıldı...
Anımsayalım;
Tekel işçilerinin geçen yıl başında sonlanan muhteşem direnişi ve 2007 yılında Ankara, İstanbul, İzmir ve ülkemizin bir çok ilinde gerçekleşen milyonların eylemi bu işaret fişeklerinin güçlü örnekleri olduğu gibi başka örneği de yoktu.
Ancak henüz Türkiye' de bu halk hareketini yönetecek bir "birikim" ağırlığını hissettirmediği için büyük bir geri çekilme yaşadık.
Tunus' ta halkın taleplerine göre bir yönetimin oluşmaya başladığı, Lübnan' da inisiyatifin Hizbullah' a geçtiği ve Ürdün Kralı' nın büyük bir telaşla halka yeni vaadlerde bulunduğunu açık.
Bunu başta Suudi Arabistan olmak üzere diğerleri takip edecek.

Mısır' da ise Tahrir(Kurtuluş) Meydanı' nda toplanan ve milyonlarla ifade edilen Mısırlının sabrı sonucu belirleyecek.
Kuzey Afrika' dan Ortadoğu' ya doğru büyük bir Anti-Amerikancı ve ulusalcı bir halk hareketinin büyümeye başladığını görüyoruz.
Bu daha da büyüyecek, inanın!
Böyle zamanlarda ben "insanlığın evrensel değerlerinin" ne kadar büyük bir hazine olduğunu mutlulukla ve kıvanç duyarak daha iyi anlıyorum.
Büyük Ortadoğu Projesi' ni  "kağıttan bir kaplana" çeviren büyük bir gücün Afrika' dan Asya' ya doğru aktığını da elbette.
 http://kubilaykizildenizli.blogspot.com/2011/01/bahar-ayaklanmas.html adlı yazımda, Türkiye'miz baharı bir "Bahar Ayaklanması ile karşılayacak" demiştim.

Tahrir Meydanı'ndan kalkan ve ulusların bağımsız ve özgür yaşama isteğini temsil eden Şahan,  engin halk hareketi birikimine sahip Türkiye halkıyla baharda buluşacaktır!

Ve Asya' nın Şahan' ı Amerika Kartalı' nı kendi topraklarından kovacaktır.

Bu kesin!

.

23 Ocak 2011 Pazar

Bahar Ayaklanması..!

Bu yıl dünyaya bahar erken geldi...
Bakmayın siz Avrupa' nın, ABD' nin dondurucu soğuklarına...
"Küreselleşme" denilen dayatmayı fokur fokur kaynatacak halk hareketinin ilk kıvılcımları Türkiye' nin etrafında görülmeye başladı...

Tunus ve Aranavutluk' tan söz ediyorum.

Benim bilebildiğim kadarıyla Tunus gibi, İran dışındaki bir müslüman ülkede, bu denli büyük bir halk hareketi ilk defa oluyor. Daha çok herşeyi kadere bağlayan ve otoriteye boyun eğen bir Arap devletinin yurttaşları ilk kez sahneye çıkıyor. Bu başlı başına büyük bir olaydır dünya için.

Tunus' ta halk yolsuzluk yaptıkları gerekçesiyle iktidarı alaşağı etti ve durdurulamıyor.

Burada yazıyorum; Dünya, Tunus gibi hiç beklenmedik bir ülkede sıcacık Anti-Kapitalist bir hareketle 2011 yılına ısınarak girdi.

Bu büyük halk hareketinin aynısı, Arnavutluk gibi geçmişte devrim yapmış bir ülkede neredeyse eş zamanlı olarak başladı.

Arnavutluk' ta da, Tunus'ta da halk denetlenemiyor, sakinleştirilemiyor, durdurulamıyor...

Herşeyi her zaman denetleyebileceğini ve "Büyükbirader'in" gözüyle  gözlediğini düşünen "büyük" sistemin silahlı ve silahsız güçleriyle çaresiz bakakaldığını görüyoruz.

ABD,  "Yeni Dünya Düzeni" ve "Büyük Ortadoğu Projesi' yle" "devlet mühendisliğine" başlamış ve Yugoslavya ve Irak'ta devletleri kanlı çizgilerle bölerken, kesinlikle  ileride daha da büyük sonuçlara yol açaçak bu halk hareketlerini şimdiden telaşla not edip analiz etmeye başlamıştır.

Ama bu analizler "nafile " çabadır. Çünkü halklar nehirler gibidir ve birbirlerinin içine akarlar. Siz sınırları ne kadar yükseltseniz de bunu engelleyemezsiniz.

Türkiye halkı bu iki ülkenin halklarından daha tecrübelidir. Tarihinde yarım da kalsa büyük bir demokratik devrim ve birikimi vardır. Sokağa dökülmemesinin ardında herşeyi inceden hesaplaması ve yenilmemek üzere sahneye çıkma isteği vardır. Bu kesindir.

Aslantepe' de 40.000 futbol seyircisinin başlattığı protestoyu dikkatlice okuyalım ve devamla devletin estirdiği terörü hiçe sayarak, İstiklal Caddesi' nde, yani  Türkiye' nin en önemli merkezinde farklı takımlara mensup taraftarların bu devlet terörüne meydan okuması ayrıca çok önemlidir.

Türk halkının bu gidişe daha fazla tahammül edeceğini düşünenler ya kendi halkını tanımıyor ya da bu dünyada yaşamıyor.

Bahar' da " Gayrı Yeter!" diyerek milyonlar bir kaç yıl önce olduğu gibi caddeleri şenlendirecekler.

Türkiye' nin toprağın altında uzun süredir yatan umut tohumları  ilk sürgünlerini bu baharda verecektir.

Bundan hiç kuşkumuz olmasın!




...

21 Ocak 2011 Cuma

Gecenin Bu Saatinde

Dün gece yarısı bana gelen ve hayatım boyunca  aldığım nadir güzellikteki bir elektronik postayı paylaşmak istiyorum sizlerle.
Kardeşlik her zaman "kan bağı" ile oluşmaz.
Bu nedenle,1995 yılında Arif' le tanıştığımdan beri artık altı değil yedi kardeşim var...
 
Sevgiler

*** ****

                               Abi Merhaba,


Kizacaksin belki ama ben bir siseye yakin sarap ve bir de puromu ictim.
Bu gece niyese bloglara girerken hep sorun yasadim ve sana oradan degil de buradan yazmak istedim.
Son yazini okudum.

Sonra senin izledigin bloglardan ` Dalgalari Asmak` diye bir bloga girdim ama dedim ya sorun var bu aksam yazilari dogru duzgun okuyamiyorum.

Neyse! Dalgalari Asmak demis ki: "Ruhunuzu yuzunuze giyecek kadar cesur musunuz ?"

Soru cok hosuma gitti.Yazinin devamini da okumayi cok isterdim.

Guzel soru....

Ama guzel olan bir sey daha var:

Bak bu saatte seni dusunen ve seninle birseyler paylasmak isteyen bir adam var.

:) Bu cok guzel degil mi ?

Sen ister Istanbul`da, ister Fizan`da ol!  Ol da bir yerlerde ben yazayim.

Sevgim ve tum saygimla

Arif...