13 Eylül 2009 Pazar

İnsan Neyle Yaşar?

Ne ile yaşar insan?
Biliyor muyuz gerçekten ne ile yaşadığımızı...
Bu konuyla ilgili uzun süredir yazmak istiyordum ve sonunda bu isteğimin yaşama geçmesini üç olay tetikledi.
İkisini söyleyeceğim ama üçüncüsünü söyleyemem.
11.Uluslararası İstanbul Bienali'inin bu yılki sloganı, Bertolth Brecht'in ünlü "Üç Kuruşluk Operasın'daki "İnsan Neyle Yaşar " adlı şarkının adı olarak belirlenmiş..

İyi de yapmışlar.

Üç Kuruşluk Opera, 20.Yüzyılın en önemli Marksist şairlerinden biri olan Brecht'in ciddi bir kapitalizm eleştirisidir ve dünya çapında da ün kazanmıştır.
İkincisi tetikleyici neden ise dün bir arkadaşımı ziyarete gittiğimde, apartman blokları içinde 4. katta yaşayan 7-8 yaşlarındaki bir oğlan çocuğunun açık pencereden dışarıdaki insanları izlediğini izledim uzun uzun...
Güzel bir apartmanın içinden, insanlarla dolu bir sokağı izliyordu.
Düşündüm, " bu çocuk ne ile yaşar?"
Muhtemelen elektronik cihazlarla dolu bir evde ve benim çocukluğumda hayal bile edemeyeceğim bir oyuncak zenginliğinde " yaşayan " bu çocuk ne ile yaşardı?
Bu sorunun yanıtını hiç kuşkusuz, içerideki zenginliği umursamayan ve mutsuz gözlerle bakan bir tek o çocuk biliyordu.
Oğlum Mehmet de aynı durumda. Oyuncaklarla dolu bir evde ama... Zaman zaman aynı mutsuz gözlerle evdeki Maviş Kuşu'na bakarken yakalarım onu...
Peki ama gerçekten "bir insan neyle yaşar?"
Para,
Ev,
Oyuncak,
Hisse senedi,
Kalorifer,
Araba,
Televizyon,
Yatak,
Yorgan,
Kalem,
Motosiklet,
Kariyer,
Hırs,
Tapu,
Banka defteri,
Çek defteri,
Kredi kartı...


Gerçekten , biz insanlar neyle yaşarız?

Brecht de, Nazım Hikmet de bunun yanıtını elbette biliyordu.
Tüm sahip olduklarımızın içinden insanı çektiğimizde geriye ne kalıyor sizce?
Koca koca şirket binaları, plazalar,evler, alışveriş merkezleri, caddeler, metro istasyonları, arabalar, bilgisayar klavyeleri....
Oyuncaklar, bisikletler, kaydıraklar, tahterevalliler, salıncaklar...
Çekiç, çivi, testere, kömür, vapur, uçak...
İnsan olmadan nasıl bir hayatın işlevsel araçları olurlardı?

Bugün Batı Avrupa gibi sanayileşmiş ülkelerin insanları, birlikte uyudukları eşleri de dahil, sahip oldukları sevgilerini verebilecek bir başka insan bulamadıkları için, evcil hayvanlara veriyorlar sevgilerini.

Bugün "yalnız insan" karşılıksız sıcaklığı hayvanların koşulsuz sevgisinde buluyor.

İnsan ne ile yaşar? Durup durup bu soruya yanıt arıyorum.


Ne iyi ki bu yaşam bana tesadüfen de olsa iyi davrandı. Belki doğru zamanda doğru yerde olmak, belki başka nedenlerle ama sahip olduğum tüm şeyleri yan yana koyduğumda "acaba hangileri olmadan yaşayabilirim?" dediğimde koskoca bir liste oluşturabiliyor muyum?
Ya da soruyu tersten sorduğumda "sahip olduğum hangi şeyler olmadığında daha özgür ve mutlu yaşayabilirim?"

Ben ilkin mülkiyetin insan üzerindeki etkilerinden kurtulmayı deneyeceğim ve insanı ve duygularını daha çok katacağım hayatıma.

Hadi bakalım liste yapalım hep beraber?
Bir insan neyle yaşar?
Veya "ne ile birlikte yaşayamaz?"

..

10 Eylül 2009 Perşembe

Mehmet Kızıldenizli

Yok artık yazmam lazım...
Benim oğlum Mehmet artık yazılmayı hakediyor!
Size üç diyalog yazacağım ve yorumsuz olacak.
Yaz dönemi boyunca daha az playstation oynasın diye eşim Nesrin, Mehmet'e bazı kurallar koyar ve der ki "Mehmet her sabah uyandığında kahvaltı yapacaksın ve ardından da benim seçtiğim üç çizgi filmini seyrettikten sonra sana plarstation oynama izni vereceğim".
Bu zorunlu anlaşma bir süre devam eder.
Bir sabah henüz 6 yaşında olan Mehmet uyanır ve der ki ;
"Anne sana bir şey söyleyebilir miyim?
"Söyle Mehmet"
"Ben bu gece rüyamda üç çizgi film seyrettim, kahvaltı yapar yapmaz artık playstation oynayabilir miyim?"
Eeee çizgi film kotasını rüyasında tamamlamış adam....

***
Mehmet bu hafta okula başladı. Çok sevinçliyiz elbette.
iki gün önce ne görelim alnında bir çizik ve kulağının içinde de kurumuş bir kan lekesi var.
"Nesrin dedi ki "ne oldu Mehmet?"
"Arkadaşlar kavga ediyorlardı, onları ayırırken oldu anne!"
"Peki o zaman Mehmet, ben yarın öğretmeninle konuşayım da arkadaşlarının kavga etmesine izin vermesin, bak sen zarar görmüşsün"
"Anne dur dur! Sana şunu söylemek istiyorum... Öğretmenim benim kavga etmiş olduğumu sanmış olabilir, ona göre!"
***
Bu da dün geceden....
"Anne biliyor musun ben bugün "mavi kart" aldım"
"Mavi kart ne Mehmet"
(Biz ödül sandık ilk önce)
"Beş tane mavi kart, bir kırmızı kart oluyor ve sizi öğretmen görüşmeye çağırıyor..."

"Eeee, peki neden mavi kart aldın!"
"Koridorda koşmak yasak, ben de zaten koşmuyordum... Ama öğretmenim çok kilolu, kendi hızlı hareket edemediği için benim hızlı yürümemi koşmuşum gibi algılamış olabilir, bu yüzden bana "mavi kart" verdi...
Nesrin'in deyişiyle "kedi olmadan fare tutuyor bu oğlan!"

Biz çok yumuşak huylu ve ismi İpek olan ve gerçekten adı gibi bir kız büyüttük ve şimdi bu kızımız üniversitede okuyor... Resimde benim yanımdaki iki bebeden kız olanı kızım İpek.

Şimdi Nesrin ve ben 45'i geçtik ve bu oğlan henüz altı yaşında...

Bununla biz nasıl baş edeceğiz arkadaşlar?

Benzer deneyimi olanınız var mı?

Fikri olan var mı?

İmdat!

7 Eylül 2009 Pazartesi

Anamın Çeyiz Sandığı.....




Benim babam ilginç bir adamdı.
Öyle çoook özelliğinden dolayı değil, pratik zekasından dolayı.
İlginç bir hikaye anlatayım size...
Babam marangozdu ve üstelik iyi de bir marangozdu.
Hani denir ya "çivi ondan korkmaz ama saygı duyar hünerli ellere" ve babam tek bir çiviyi bile eğmeden çakardı çiviyi, çivinin girebildiği her türlü zemine.
Babam ilk nişanlısı için bir çeyiz sandığı yapar. Hanımın adı da Ayşe'dir.
Ve yanda gördüğünüz sandığı yapar; ceviz ağacındandır ve ceviz parçaları çiviyle değil, birbirine geçmeli şekilde köşelerden tutturulmuştur birbirine...
Bu açıdan benzersizdir günümüz işçiliği açısından.
Neyse adı Zekeriya olan babam nişanlısı Ayşe için sandığı yapar ve ortasına da Z.A harflerini işler...

Gel zaman git zaman anlaşamazlar ve nişan bozulur, Ayşe Hanım da sandığı iade eder...
Aradan zaman geçer, yirmi sekiz yaşındaki babam on beş yaşındaki annem Sabiha Hanımla evlenir ve tabi ki adettendir, çeyiz sandığı gönderilecek kız evine.
Ve hoooop aynı sandık gönderiliverir annemin evine.
Sandığın ortasında üstelik o Z.A amblemi hala durmaktadır...
Annem sorar "bu 'Z'yi anladım da 'A' nedir Zekeriya Efendi?"
Babam yanıtlar hemencecik "benim adımın ilk harfiyle senin adının son harfidir onlar!"
"Yani Zekeriya'nın Z'si, Sabiha'nın A'sı!!!
Nur içinde yat babam...
O sandık şimdi benim evimde, bakımı da yapıldı üstelik ve Mehmet'e kalacak besbelli bu güzel anıyla beraber...




.