27 Ekim 2014 Pazartesi

Emperyalistlerle İşbirliği İçinde Yapılan Bir "Kalkışma"


PDFYazdır
Yaşadığınız ülke dünyanın neresinde olursa olsun, ister Ortadoğu’da, ister Afrika’da, ister Asya’da, isterse Güney Amerika’da olsun, eğer yaşadığınız ülke emperyalizmin baskı, denetim veya sömürü tehdidi altında bulunuyorsa, tek düşmanınız emperyalizmdir.
Başka düşman aramanıza gerek yok.
Yukarıdaki coğrafyalarda herhangi bir ülkede yaşayan herhangi bir etnik topluluksanız, sizin düşmanınız o ülkenin milli devleti değildir.
İran’da Azeri, Irak’ta Türk, Rusya’da Çeçen veya Çin’de Uygur Türkü iseniz, sizin devletiniz İran, Irak, Rusya ve Çin’dir. Sorunlarınız olabilir, kimliğiniz reddedilebilir, diliniz ve dininiz engellenebilir ama kesinlikle ama kesinlikle düşmanınız o ülkenin devleti olamaz; çözümünüzü içerde birlikte yaşadığınız diğer halklarla birlikte arayacaksınız, emperyalistlerden medet ummayacaksınız.
Emperyalizm çağında, etnik temelli her “kalkışma” baş destekçi olarak arkasında emperyalizmi buluyor, bunun bir anlamı olmalı.
Etnik temelli sorunlar öncelikli sorun haline gelirse, baş müttefikiniz, sizin sorunlarınızı içtenlikle görecek ve sizinle ortak çözüm arayacak parçası olduğunuz millet değil ama emperyalizm olacaktır.
Eğer bu sorunları çözmek için silaha başvurulursa, en önemli müttefik gerek “siyasi gerekse de silahi” açıdan emperyalizm olacaktır. Bölgemizdeki ve dünyadaki son yüz yıllık etnik temelli silahlı kalkışmalar bunu kanıtlıyor.
Türkiye olarak bunu defalarca kendi topraklarımızda gördük, Türkiye’de bu yüzyılın başında ayaklanan Ermenilerin müttefiki İngilizler ve Ruslardı. Bu yüzyılın başında ayaklanan Kürtlerin müttefiki İngilizlerdi. Bugün PKK marifetiyle gelinen noktada PKK’nın destekçilerine bakınız; ABD, Fransa, İngiltere ve tüm Batı emperyalizmidir.
Silah arkadaşı olarak emperyalistleri seçen bir ırk, devrimci ve başı dik bir ulus yaratabilir mi?
Emperyalistlerden silah, para ve siyasi destek alarak “bağımsız” bir millet olunur mu? Diyelim ki oldunuz, daha sonra emperyalistlerin hangi amaçları için taşeron olunacaktır; emperyalistler bir yardımı “insan hakkı” diye yapar mı?
“Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser” dövizini her yere yazarsınız ama aynı emperyalizm size silah verirken hangi amaçlar için vermektedir; düşünülemez mi bu? Acaba emperyalizm etnik bir sorunu destekler ve büyütürken sizin hangi gölgenizi satacaktır; yeryüzünde emperyalistlerin desteğiyle bir ulus inşa edildiğini gördünüz mü hiç?
Etnik temelli sorunlar pragmatik yöntemlerle çözülemez, “bizim amacım bağımsız olmaktır ve bu amaç için herkesle işbirliği yaparız; emperyalizmle hedefim çerçevesinde bir olurum” denemez.
Emperyalistlerle işbirliği içinde yapılan bir kalkışma sonrası hakların kazandığı hiç görülmedi ama İsrail gibi taşeronlar yaratıldı. İsrail elli yıldır elinde hem Musevi kanı hem de Arap kanıyla yaşıyor; biz Kürtlerimize böyle bir şeyi yakıştıramayız; siz yakıştırıyor musunuz?
ABD’ye direnen Yugoslavya, şehir devletlere parçalandı; içinde yaşayan tüm milliyetler kaybetti. Yugoslavya’da kazanan ABD oldu, kaybeden Yugoslav milleti oldu. İsterseniz parçalanma sonrası o topraklarda kurulan NATO üslerinde dalgalanan bayrağa bakınız. Balkanlarda aşağılık görevler için silah başındadırlar. Yugoslavya’da inen milli bayrağın yerine çekilen bayrak NATO bayrağıdır, etnik milliyet bayrakları ancak onun gölgesinde utangaçça ve yüzleri kızarmış bir şekilde durmaktadırlar.
Dün Diyarbakır’da Hava Kuvvetleri Karargâhı’nda indirilen Türk bayrağının yerine sizce hangi bayrak dikilecektir?
Yanıtlanması gereken soru budur!
Ezilen ülkeler coğrafyasının altın kuralıdır. Eğer kendi halkına ve emekçisine dayanan emperyalizm karşıtı bir devrim yapmamışsanız, inen bayrağın yerine asılan bayrak, emperyalizmin bayrağı olacaktır. Eğer halkçı bir devrim yaptıysanız, o milli bayrağı indirmez daha da yükseklere çekersiniz.
Dün Diyarbakır’da o bayrağı indiren gencin eli, bizim Kürdümüzün eli değil ama emperyalizmin elidir.
Bugün gerek ulusal gerekse de uluslar arası alanda açılan Türkiye karşıtı cepheye bakınız. ABD, Fransa ve İngiltere bu cephenin dış oyuncularıdır, içeride ise AKP-PKK ve Fetttullahçı Cephe aynı görevi yapıyor; bu oyuncuların hepsi Türkiye’de milli devletin yıkılması için çalışıyor. Bu cephenin hedefinde yıkılması gereken iki sembol var; Atatürk ve Türk bayrağı!
Bu saldırılara gerekçe ise “insan hakları veya etnik haklardır”; sizce bu doğru mu?
Elbette” insan hakları ve etnik haklar” bir perdedir ve Türk bayrağı ve Atatürk geçtiğimiz yüz yılın başında emperyalizmi döven en önemli güçlerin sembolü oldukları için hedeftedirler. Eğer başarabilirlerse, Türk bayrağından boşalan yere emperyalizm bayrağı ve Atatürk’ün yerine ise Şeyh Said ve Saidi Nursi’ler gelecektir.
Boş hayale kapılmayın; her şey zıddıyla vardır ve bu denklemden bağımsızlık, kardeşlik, refah ve uygarlık çıkmaz.
Bu topraklarda Atatürk ve Türk bayrağının karşısında hep gerilik, hep emperyalizm olmuştur ve şu anda da aynı güçlerle karşı karşıyayız
Türk bayrağının zıddı, Kürt bayrağı değildir. Kürdümüze bu denklemde bağımsız ve başı bir gelecek yoktur; Türk bayrağının zıddı, yeni Sevrcilerin bayrağı olan NATO flaması veya ABD bayrağıdır. Gönderlere çekilmek istene bu bayraklardır.
Göndere çekilecek NATO bayrağı bu coğrafyaya kan getirecektir ve getirmektedir. Saidi Nursiler ve Seyid Rızalarla sembolize edilen gelecek ise gericilik ve Ortaçağ ilişkileri içinde yok olmaktır.
Biz Kürdümüze layık görülen bu geleceğe itiraz ediyoruz, üzerinde devrim yapacağımız toprakların bölünmesine izin vermeyeceğiz; Güneydoğumuzu emperyalizmin alanı haline getirtmeyeceğiz.
Tekrar ediyoruz, Türk bayrağının indirilerek boşaltılması planlanan gönderlerimize çekilecek bayrak NATO ve ABD bayrağıdır.
Türkiye’de bir gün göndere çekileceği iddia edilen bayrak karşı devrimin bayrağıdır; adı ne olursa olsun, hangi etnik topluluğu sembolize ettiği söylenirse söylensin Türk bayrağının zıddı emperyalizmin çıkarlarını sembolize eder.
Ve o kahrolası emperyalist bayrak, ülkemize 15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgalinden sonra asla ikinci kez çekilemeyecek!
Kubilay Kızıldenizli
Teori Dergisi Yazı Kurulu Üyesi

Demirtaş'a 'Komünist' bir mektup


Yazdır
TKP’deki bölünmeden sonra kurulan Halkın Türkiye Komünist Partisi, Cumhurbaşkanlığı seçiminin ardından Selahattin Demirtaş’a bir kutlama mektubu gönderdi.
HTKP Merkez Komitesi imzalı mektup, TKP döneminde izlediğimiz PKK çizgisi ile arasına sınır çekmeye çalışan tutumdan vazgeçildiğini gösteren önemli bir belge niteliğindedir. “Emperyalizme karşı ortak mücadele” konusunda vurgularla dolu olan mektup, PKK-HDP-BDP çizgisinin emperyalizmle işbirliği yaparak “etnik hakları” sağlama konusundaki fiili politikasına en küçük bir eleştiri içermiyor. Bunun aksine Selahattin Demirtaş’ın seçim sürecindeki “samimi” açıklamalarının ülkemizdeki “sosyalizm mücadelesine” katkısı olacağını belirtiyor.
Kısaca bu mektup, seçim sürecinde hiç de “hayret etmeden” tanık olduğumuz Amerikancı merkez basın ve yayın kuruluşlarının ve onların yazar ve programcılarının Selahattin Demirtaş’ı “parlatma” ve “sevimli” gösterme tutumuyla buluşuyor.
20.08.2014 tarihinde İleri Haber adlı internet sitesinde yayımlanan söz konusu mektupta, Mahsun Korkmaz’ın heykelinin yıkılması sırasında meydana gelen olaylar “üzücü” olarak nitelendirilirken, “gençlerin” ölümüne vurgu yapılıyor ama aynı olaylarda şehit olan askerin kaybından bahsedilmiyor. Bilinmez, belki de şehit olan asker de toplam genç ölümleri içinde geçiyordur!
“Recep Tayyip Erdoğan’ın aday olduğu, CHP ve MHP’nin AKP ile gericilik yarışına girdiği” belirtilirken “Kürt siyasi hareketinin ve HDP’nin sizin adaylığınızda somutlanan seçim stratejisi ise doğal olarak gericilik yarışında bir yere oturtulamaz... Bu vesileyle, aldığınız başarılı seçim sonucu için sizi kutluyoruz.” denerek Demirtaş’ın bu “gericilik” yarışında “ileriyi” temsil ettiği kabul ediliyor.
Gericilerin yarıştığı bir platformda, yarışmacılardan biri nasıl ilerici olabilir? Sorulması gereken birinci soru budur.
“Tüm bunlarla birlikte gerek seçimlerde kullandığınız dili ve yaklaşımı, gerekse almış olduğunuz oy oranını önemsediğimizi dile getirmek istiyoruz. Bu yaklaşımın ve sonuçların ülkemizdeki sosyalizm mücadelesinin geleceğinde oynayacağı rolü dikkatle değerlendiriyoruz. Aynı şekilde, Türkiye emekçilerinin bütününe soldan seslenen bir söylemin başarı şansı olduğunu da görüyor, sizin de bu durumu dikkate aldığınızı düşünüyoruz.”
Kendisi bile sosyalizmi savunmayan bir hareket nasıl olur da sosyalizm mücadelesinin geleceğinde rol oynayabilir? Kürt siyasi hareketi olarak tanımlanan PKK ve Türkiye’deki yasal temsilcileri “ne zaman sosyalizm mücadelesine girdiler, bölgelerinde ne zaman ağalığa ve aşiretlere karşı mücadele ettiler” sorusu bu konuda ilk akla gelenler.
DEMİRTAŞ’A MİSYON YÜKLEMEK
Biz bugüne kadar duymadık ama HTKP Merkez Komitesi herhangi bir HDP veya PKK temsilcisinden ABD karşıtı bir söylem duydu mu?
Biz kesinlikle söyleyebiliriz ki ABD Büyükelçileriyle toplantılar yapan, ABD’ye giderek ABD’nin üst düzey devlet yetkilileriyle görüşen, Güneydoğu’da ABD temsilcilerine şehir şehir eskortluk yapan güç, Demirtaş’ın temsil etiği güçtür. Bu durum HTKP’ye bir şey ifade etmiyorsa elbette söylenecek bir şey kalmamış demektir. Ancak eminiz ki HTKP’nin tabanına bu gerçekler önemli şeyler ifade etmektektir.
HTKP bu mektubuyla, PKK ve kuruluşlarına sahip olmadıkları bir anlam yüklemek istemektedir ki, bu ise gerçeklerle ve devrimci vicdanla uyuşmuyor.
Irak’ın Kuzeyinde onlarca yıldır ABD koruması altında büyütülen ve faaliyet gösteren bir kuvvetle “emperyalizme karşı ittifak kurulabilir mi” sorusu ise kanımızca hiçbir zaman yanıtlanamayacaktır.
HTKP’nin mektubu, PKK çizgisinin emperyalizmle işbirliği çizgisi olduğunu ısrarla görmeyerek “Bunun için gelin, Türk ve Kürt halklarının kardeşliği ve barış projesinin anahtarını, ülkemizi emperyalizmin kirli senaryolarının bir parçası haline getiren savaşçı, mezhepçi ve faşizan bir iktidara bırakmayalım” ifadesiyle bu görüşümüzü pekiştiriyor. Oysa HTKP bilmez mi ki Oslo’da CIA’nın temsilcisinin de bizzat bulunduğu ve denetlediği Oslo görüşmelerinde, PKK, emperyalizmin desteğiyle AKP ile ittifak yaparak Türkiye’yi bölmeye çalışmaktadır. PKK’nın Türk ve Kürt emekçisini sosyalizmle buluşturarak refaha ulaştırma hedefi yoktur.
Sanırız mektupta döne döne “emperyalizm” vurgusunu okuyan ve her fırsatta ABD’li yetkililerle görüşen Demirtaş, en çok emperyalizm vurgusunu anlamakta zorlanmıştır. Demirtaş, destek aldığı ve taşeronu olduğu ABD’ye karşı nasıl mücadele edebilir?
Yine anlamakta zorlandığımız bir diğer ifade ise “Kürt ulusal hareketinin yarattığı ileri birikim”dir. Hangi ileri birikimdir söz konusu olan? Edebiyatta, sanatta ve onlarca yıldır yönettiği belediyelerdeki yozlaşma ve belediyeciliğin en kötü örnekleri midir “ yoksa ABD başta olmak üzere emperyalizmle yapılan işbirliği ve taşeronlaşmadaki deneyimleri midir? Enstrüman olmayı ve dünyanın istenilen her yerinde “tetikçiliği” kendi liderlerinin ifadesiyle kabul eden siyasi bir hareket, hangi ileri birikimi yaratabilir?
Mektupta “Bölgeyi tarihsel olarak ileri taşıyacak gerçekçi çözüm, Kürt ulusal mücadelesinin yarattığı ileri birikim kadar, bu topraklarda 200 yılı aşan bir süredir devam eden aydınlanma hareketi ve modern işçi sınıfı mücadelelerinin yarattığı birikimi de kapsayacak şekilde, Türkiyeli bir karakter taşıyacaktır.” deniyor.
PKK’YA SELAM GÖNDERMEK
Önce bir sır verelim. Bahsedilen “200 yıllık aydınlanma hareketi” emperyalizme ve Ortaçağ gericiliğine karşı öncelikle bir Kürdüyle Türküyle, Arabıyla millet oluşturma mücadelesidir ve bu süreç işçi sınıfı mücadelesini de kapsarken, “ileri birikim” olarak ifade edilen “Kürt Hareketi” ise bu sürece emperyalizm ve Ortaçağ kuvvetleriyle ittifak ederek aydınlanma sürecine direnen bir harekettir. Emperyalizmin desteklediği bir hareket “ulusal” mücadele yapamaz!
HTKP’nin bu mektupta çizdiği “sosyalizm” mücadelesi bir kez daha hayatın dışında ama Demirtaş üzerinden emperyalizmle buluşma çizgisidir. Bu konuda tüm içtenliğimizle HTKP’yi uyarmayı devrimci bir görev olarak görürüz.
Son olarak, HTKP mektubunu Demirtaş’a “devrimci selamlarla” bitiriyor. Oysa bilinmelidir ki, Türkiye cephesinden, emperyalizmle işbirliği yapan PKK’ya gönderilecek bir devrimci selam yoktur!
Hiç yoktur!
Kubilay Kızıldenizli

Aydınlık Söyleşileri. Edebiyatçı-Yazar Ahmet Yıldız'la Söyleşi

Kürtçenin dilbilgisi yapısını tartışalım

Yazdır
Edebiyatçı, yazar Ahmet Yıldız’la son günlerde “Kürtçe okullarının” açılma girişimiyle yeniden gündeme gelen anadilde eğitim konusunu konuştuk. Yıldız, Kürtçenin dilbilimsel açıdan araştırılmasını öneriyor ve ekliyor  “Dünya üzerinda binlerce dil vardır. Ancak bunların çoğu bilim/edebiyat/hukuk dili olmaktan uzak. Bu ayıp bir şey değildir, bunları söylemek de ırkçılık değildir”
- Kürtçenin bilim ve kültür dili açısından tartışılması konusunda ne düşünüyorsunuz?  
Türkiye’nin yaşadığını, yaşayacağını 30 yıldır deyim yerindeyse burnundan getiren bir siyasal hareketi nihayet dil üzerinden, yani asıl tartışılması gereken “nokta” üzerinden tartışmaya açtığınız için teşekkür ederim. Bu siyasal hareketin tüm ideolojik varlığını “anadil” üzerine kurguladığını düşünürsek, sorunun ilk tartışılmaya başlanması gereken yer olması açısından çok geç bile kaldık düşüncesindeyim. Sorun, M. Bedri Gültekin ve Doğu Perinçek’in açtığı “dil” temelinde tartışılmalıdır. Zaten Kürt siyasası ve destekçileri de kaynağını “Wilson”dan alan “anadil” kutsallığı üzerinden hareket etmektedirler.
- Kürtçe üzerinden politika mı yapılıyor?  
Bir sorunu hangi kavramlarla tanımlayıp tartışacağınız önemlidir.  Emperyalizm dünya üzerinde var oldukça bu sorunla birlikte yaşamak zorundayız. Çok karmaşık bir sorundur. Sorunu,  emperyalizmle içli dışlı tarikat ehlinden, Türkiye solu 1970’lerden sonra almış, ancak “Sol” yayınlarının açtığı pencereden -ki Türkiye için önemli bir yayıncılık işlevi görmüş, bedel ödemiştir- tartışmıştır. Bu ezber kabul, özellikle Lenin’in “Ulusların Kaderini Tayin Hakkı” adıyla ülkemizde yayınlanan kitabı üzerinden olmuştur. (FKP tarafından Lenin’in muhtelif yazılarından derlenmiş bu kitabın asıl adı “Proletarya Enternasyonalizmi ve Ulusal Sorun Politikaları” diye çevirebileceğimiz “Question de la Politique Nationale et de L’internationalisme Proletarien”dir; Türkçeye, -ne yazık ki- Wilson prensiplerini çağrıştıran bir adla çevrilmiştir.) Bu sorunu, bir tek kitap üzerinden tartışarak aşmak olanaklı değildir. Türkiye sosyalist solu, Cumhuriyetin kuruluş dönemindeki Kürt isyanları karşısında devletten yana bir tutum takınmasında, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş şartlarına ve kurucu ilkelerine olumlu duygularla yaklaşımı neden olmuştur. Sosyalistler çürümekte olan gerici, feodal İmparatorluğun enkazı içinden doğmuş ve emperyalizme karşı verilen bağımsızlık mücadelesiyle kendini var etmiş bu devleti Kürtlere hatta bizatihi sosyalistlere karşı takındığı baskıcı tutuma rağmen tarihsel açıdan ilerici bir adım olarak görmüş ve olumlamışlardır. Aynı tutum, III. Enternasyonal’in yaklaşımına da hâkim olmuştur. Bugün de sorun “anadilde eğitim” yapmanın çok ötesinde bağlantılar içeriyor.
GERÇEKLERİ SÖYLEMEK AŞAĞILAMA DEĞİLDİR
Bölgede yaşayan emekçi Kürt halkı, AKP ve PKK tahakkümünden, yani emperyalizmin bölge politikalarının baskısından kurtulsa, bu denli şiddet içeren ve sert taleplerde bulunan bir sorun çıkarmayacak denli Anadolu kültürü almış, olgun bir halktır. Sorun emperyalizmin ve İsrail’in bölge politikalarından bağımsız davranıp davranamama ve Türkiye’nin bir İran, bir Mısır, bir Rusya gibi meşru haklarına sahip çıkıp çık(a)mama sorunudur.
- Kürtçe Mezopotamya’nın “kadim” dillerinden biri değil midir?
Kürtlerin bu bölgede Türkler kadar yeni olduklarını düşünüyorum. Hatta daha yenidir. Bu bölgede Hıristiyan Kürtlere rastlamamamız bile açıklanması gereken bir durumdur. Ben, tarih seven bir yazar olarak -ki son iki öykü kitabımın adı “Genç Kyros’un Yazgısı” ve “Nizamülmülk’ün Öldürülüşü”dür- bir halkı tanımak, bir halkın tarihsel derinliğini ölçmek için, onun diline bakmamız gerektiği görüşüne katılıyorum. Türkleri Türk yapan ya da Türkiye Cumhuriyeti’ni güçlü yapan aslında Türkçenin gücü, dizgesel bir dil olarak Türkçenin dil bilgisel yapısının mükemmelliği ve yaşayabilme yeteneğidir.
Kürtler Mezopotamya’nın “kadim” halklarından olmadığı gibi dilleri de bir Türkçe, bir Ermenice, bir Gürcüce gibi “kadim” bir dil değildir. İnternete girin bakın, Webster sözlüğü dahil Dünya dil ağacı krokisi içinde Farsça’nın bir kolu olarak Afganistan dalında Beluci diliyle yan yana en ince uç yapraktadır.
Rusların yüz yılı geçkindir vaad ettiği Kürtçe etimolojik sözlük, hâlâ yazılmayı bekliyor; Rus bilim adamları nedense bunu başaramadılar. Başaramadılar çünkü Barzani de başaramadı Nezdal da başaramıyor, PKK de başaramıyor.  Ama Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı ve ana muhalefet partisi başkanı bunu başaracak galiba!
- Kürtçenin gelişememesi yüzyıllardır baskı altında kalmasından kaynaklanmıyor mu? Fırsat veriliğinde gelişmeyecek midir, böyle bir potansiyeli taşımıyor mu?
Bir dil sağlam bir temelde güçlü bir dilse halk o dili yaşatır. Kürtçe tarih boyunca hiçbir zorlamayla karşılaşmamıştır. Oysa Türkçe bin yıldır baskı ve saldırı altındaydı. En büyük Türkçe düşmanı, Osmanlı devletiydi. İstanbul’da Türkçe şiir yazmak neredeyse yasaktı. Türkçe, Yunus’la, Pir Sultan’la, Karacaoğlan’la halk dilinde yaşamış ve bugüne dek dipdiri gelebilmiştir. Tarih boyunca Kürtçe konuşmak alabildiğine özgürdü. Ancak Kürtçe bir halk türküsünün dahi olmadığını söylesem belki şaşıracaksınız. Türkmenlerden alınmışları saymazsak gerçek Kürt halk türküsü bildiğim kadarıyla 1930’lardaki derleme salgını sırasında 5 adet ancak bulunabilmiş ve CHP’nin dergisinde yayınlanmıştır. Bugünkü Kürt kökenli sanatçıların Kürtçe söyleyebildikleri tüm şarkıların yeni besteler olduğunu biraz dikkat edince anlayabilirsiniz.
Belki tuhaf şeyler söylüyorum ama bütün bunları konuşmak zorundayız.
BM’nin verilerinde 6 bin küsur dil varlığından söz edilmektedir. Ancak bunların çoğu bilim/edebiyat/hukuk dili olmaktan uzaktır. Bu ayıp bir şey de değildir. Irkçılıktır denir,  bir dili aşağılamak olur, birlikte yaşadığımız kardeşlerimizi rencide ederiz diye imtina ettiğimiz gerçekleri ne gizleme, ne görmezden gelme lüksümüz artık kalmamıştır.
Anadolu’da etnik ırkçılığın en şiddetlisiyle, yüz yılın başındaki gibi emperyalizmin ve gericiliğin ittifakıyla yelkenlerini şişirmiş her türlü yalan ve insafsızlıkla yol alan büyük bir saldırı altındayız. Bugün sormadığımız her soru yarın büyük bir sorun olarak önümüze çıkacaktır.
EMPERYALİZM ÇÖZÜM GETİRMEZ
-  Sonuç olarak Kürtçe bir dil olarak nasıl değerlendirilebilir, bir milletin tüm gereksinimlerini karşılayabilir mi?
Dili ulusal yapan özellik, dilsel dizgenin özgül ve özgün yapısıdır. Çünkü dil, ulusal duygunun beşiğidir.  Kürtçenin “özgün” ve “özgül” bir dizgesel dil olup olmadığı tartışması yapılmalıdır. Türkiye’de yaşadığımız ve “çözüm süreci” denen şeyle yapılmak istenen Kürtleri özgür, bayındır kılmak değil, Türkiye’yi bu çekiçle dağıtmaktır.  Asıl amaç bu oldubittidir.  CIA’cı Paul Hanze, Türkiye’de “ulus-devletin” ve laikliğin eskidiğini, ılımlı islamla da modern olunabileceğini, Atatürkçü “azınlık” anlayışının -yalnızca Müslüman olmayanların azınlık kabul edilmesinin- bırakılması, Ortadoğu’da devletlerin etnik, dinsel ve dilsel topluluklara ayrıştırılarak ulus-devlet yerine, Osmanlı “millet” modelinin uygulanmasının gerektiğini yazmış ve Türkiye kamuoyunda tartıştırmıştı.
Bugünkü “çözüm süreci”, işte bu politikaların yapısallaştırılması sonucu olgunlaşan meyvesidir; federasyon ve İslam devleti anayasasıyla taçlandıracaklardır. Oysa emperyalizmin “çözüm”lerinin kuyruğunda kardeşlerinin ülkelerini bölerek ayrılanlar yüzyıllar boyunca husumet içinde yaşamışlardır. Bakın Hindistan’dan ayrılanlara, bakın Ortadoğu’da çizilmiş sınırlara ve gidilen “süreç!”e! Kısacası, bir ulus, göz göre göre hırpalanıp, aşağılanarak çökertiliyor; bir başka ulus ise meşruiyeti tartışılır her türlü çarpıtmayla kuruluyor. Siz ülkemizde Türkçe üzerine titiz davranmaktan bu denli uzaklaşılan bir dönem gördünüz mü? Kendisine Türküm diyen 60 milyon küsür emekçi halkın gelecek on yıl, otuz yıl, elli yıl sonra bu ülkede ne olacağı konusunda bir projeksiyon, bir tartışma görüyor musunuz? Türk halkı hiç bu dönemde olduğu gibi aydınsız kalmamıştır. Falih Rıfkı Atay, Batış Yılları’nda “Allah bir daha böyle yıllar yaşatmasın” demişti. Ne yazık ki o yıllara geldik.
ARTUKLU ÜNİVERSİTESİ'NE ÖNERİLER
- Kürtçe hakkında özgün araştırmalar var mı özellikle dil bilgisel açıdan?
Artuklu Üniversitesi’ne ben Kürtçenin dizgesel bir dil olup olmadığını, dilbilimsel yapısını incelemelerini öneriyorum. Kürtçe sözcüklerin kök/ek, özne/yüklem konumları nedir? Bunları bilim insanlarının araştırması gerekmez mi?
Burada, “Kürt Jargonu Üstüne Bir Deneme” adlı yayınlanmamış kitabın yazarı Hüseyin Kılıç’ı  -rahmetle- anmak istiyorum. Kılıç, kitabında, Musa Anter’le olan bir tartışmasından yola çıkarak, Kürtçenin, kuralları olan dizgesel bir dil değil, tıpkı Osmanlıca gibi “jargon” bir dil olduğunu savlamıştı. Kılıç, Kürtçeyi varlığı belirlenmemiş UFO’lara benzetmiş ve “Bir dilde, onu oluşturan bütün öğeler birbiriyle sıkı sıkıya bağıntılıdır. Yoksa ne yelpazeler oluşturulabilir, ne kurucu terimler doğurulabilir, ne diyagramlar yaratılabilir, ne dilbilgisi sınıfları geliştirilebilir, ne gerekli sözcükler üretilebilir, ne öğrenme süreci kolaylaştırılabilir, ne doğru dürüst iletişim kurulabilir, ne dilsel gelişmeler sağlanabilir, ne dizge var edilebilir ve ne de yaratıcı düşünceye ulaşılabilir...
Bütün bunları gerçekleştiremeyen bir oluşuma da dil denemez.
Dil, düşünceyi üreten, üretilen düşünceyi taşıyan, insanlar arasındaki iletişimi sağlayan, tüm öğeleri birbiriyle bağıntılı bir dilbilgisi kavramı içinde örgütlenmiş bulunan sesli ya da yazılı simgeler dizgesidir. Yani dil, başka her şeyden önce, kendine özgü bir dizge’dir.”
Bence tartışmayı Hüseyin Kılıç’ın tezleriyle, bir “dil” olarak Kürtçe’nin “dizgesel” bir dil olup olmadığı üzerinde derinleştirmek Türk aydınının ve bilim insanlarının bir görevi olmalıdır.  (Türk Dil Kurumu’ndan bir şey beklemeyin; onlar Kürtçe sözlük hazırlamakla meşguller!)
Bütün bunları yüz yüze tartıştığımız Kürt milliyetçileri en sonu, “Tamam dilimiz böyledir, haklısınız; ama biz sizinle yaşamak istemiyoruz!” diyorlar. O zaman zaten her şey donuyor. 
KÜRT KARDEŞLERİMİZ KIRILMASIN
Bir halkın dilinin zenginliği o halkı yüceltmez ya da zayıflığı o halkın değerini düşürmez. Her insan eşit düzeyde değerlidir. Dil, sonuçta kavramlarla düşünüp okuyup yazabilmek için bir araçtır. Bizim derdimiz bir dilden bir halkı yargılamak değil o halkın milliyetçi körleşmeyle ortaçağa mahkûm olmasını engellemektir. İnsanlık en sonu tek dile inecektir. Kürtleri kardeş bilmişiz ve birbirimizi kırmadan, onarılmaz “ego” kırılmalarına neden olmadan gerçekleri söylemeliyiz. Çoğu Kürt kökenli yazar dostum Kürtçenin dil olarak zaaflarını biliyorlar.  Bu ortamda bence ilk onlar seslerini yükseltmelidir.
Kubilay Kızıldenizli

Aydınlık Söyleşileri, Silopili Aydın Guri Benzer'le Söyleşi

Silopili aydın Guri Benzer: Kürtçe tartışmaya açılmamalı

PDFYazdır

‘Kürtçe eğitim bölünme getirmez. Ancak ‘senin dilin işe yaramaz’ derseniz ona da ‘yaramaz’ demiş olursunuz. İçimizdeki korkuyu atalım. Yoksa bu tutum bölünmeye götürür’
- Bildiğiniz gibi son günlerde BDP’li belediyelerce Kürtçe eğitim yapma amacıyla okullar açma girişiminin ardından Kürtçe eğitim ülkemizin gündemine yeniden geldi. Bu konuda görüşlerinizi alabilir miyiz?
Dört beş gün önce İşçi Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’in Ulusal Kanal’da Kürtçe eğitimiyle ilgili söylediklerini dinlerken emin olun şoke oldum. Kürtçe için “Bilimsel değil, bilime katkı vermez, hukuk yapılmaz, tıp öğrenimi yapılamaz, arkeolojide yeterli değildir” gibi şeyler söyledi. Genel Başkan Doğu Perinçek’in bu söyleşisini baştan sona dinledim. Bakın tıp, arkeoloji ve hukuk sözcükleri Türkçe değildir. Bu sözcüklerin nereden geldiğini biliyoruz. Bugün Ortadoğu’ya bakıyoruz, bütün dünyaya bakıyoruz, burada yaşayan halkların ana dilleri onların ana sütü gibi haklarıdır. Bence Kürtlerin de ana dilleri onlara ana sütü gibi haklarıdır. Hem eğitimde hem de eğitimdışı alanlarda kullanabilmeleri haklarıdır, neden hakları olmasın? Bugün dört tane üniversitede Kürtçe okutuluyor. Kimi Soranca, kimi Kurmançca, kimi tamamen bizim lehçemizde okutuyor.
- Hangi üniversitelerde Kürtçe eğitim veriliyor?
Dohuk Üniversitesi’nde veriliyor. Süleymaniye’de, Kerkük’te oralarda dört tane üniversite var. 1960’dan beri Kürtçe eğitimi veren Paris’te Kürdoloji Enstitüsü var. Neden olmasın, neden Kürtçe bilimsel bir dil olmasın?
- Irak’ın Kuzeyinde bulunan bahsettiğiniz Kürt bölgesinde 7. sınıftan sonra eğitimin İngilizce ve Arapça verildiği biliniyor. Üniversitelerde eğitim dilinin tamamen bu iki dilde verildiği söyleniyor. Siz ise tamamının Kürtçe olduğunu söylüyorsunuz...
Bu tamamen yanlış! Ben Dohuk Üniversitesi’nden bir profesörle tanıştım. Ben o profesörün kartvizitini genel Başkan Doğu Perinçek’e geçtiğimiz nisan ayında verdim. Bu profesöre öğretim görevlisi olduğu üniversitede “kaç tane dersin Kürtçe verildiğini” sormuştum ve o da bana bir liste vermişti. Bu listeyi sayın Perinçek’e ilettim. Tıp derslerinde Kürtçe, Arapça ve İngilizce, Hukuk dersleri Kürtçe ve Arapça dersler veriliyor. Bunun dışındaki tüm dersler Kürtçe olarak veriliyor. Soranca diyorlar, Soranca da Kürtçedir, Zazaca da Kürtçedir, Kurmançca da Kürtçedir.
HANGİ KÜRTÇE
- Söz konusu bu dilleri konuşanlar, yani Soranca, Kurmançca ve Zazacayı konuşanlar birbirleriyle rahatça anlaşabiliyorlar mı? Bir eğitim dili seçmek zorunda kalınsa bu lehçelerden hangisiyle öğrenciler eğitim görecek, günlük yaşantısını devam ettirecek?
Herkes şu anda çok rahatça anlayamayabilir ama ilerde anlaşılabilir. Bizim Türkiye’nin Kürt şehirlerinde Silopi’de duyduğum kadarıyla iki yüz kadar genci her yıl alıyorlar, Süleymaniye ve Erbil’de bulunan üniversitelere götürülüp eğitim veriyorlar. Bunlar öğrenciler öğreniyorlar; öğrenmek zor bir şey değildir. Çok rahatça neredeyse bir ay içinde öğreniyorlar. Kürtçe bu başka bir şey değil.
Ben mesela her gün 3-4 saat bu Soranca yayın yapan televizyonları dinliyorum, çok rahat anlıyorum, neden anlaşılmasın? Benim de mesela Türkçenin bilmediğim sözcükleri var, artık eskimiş, tarihe karışmış, demode olmuş kullanılmayan sözcükler var, sizin de vardır bilmediğiniz Türkçe sözcükler...
KÜRTÇE EĞİTİM NEDEN OLMASIN
Biz şöyle bakalım, milattan önce 3000 senesinden beri Kürtler bu bölgede yaşıyorlar. 1500’lerde Cizre’de Kürtçe eğitim yapmış Mele Ahmedi Diziri Divanı vardır, edebiyat yapmış hatta felsefi açıdan almış edebiyatı. Kürtçe dilde yazılmış, heryerde satılan bir kitap, Kuran tamamıyla Kürtçeye çevrilmiş... Nerdeyse binlerce Kürtçe yazılmış kitaplar, eserler vardır. 1960’larda Ahmedi Hani Nubhara Biçik’in Kürtçe Arapça kitabını okudum...
Bu konunun, Kürtçenin tartışmaya açılması bence çok tuhaf bir şey. Her millet ana diliyle eğitim görürken Kürtler neden konuşmasınlar, neden kendi dilleriyle eğitim göremesinler? Genel Başkan Perinçek söyledi: “Tren kaçmıştır, dünyada yeni bir dilin bilimselliğe kavuşması mümkün değildir” diye. Neden mümkün olmasın? Bu düşünce yanlıştır, tarihe nokta koymak doğru değil. O zaman şunu da düşünelim, Amerika bugün dünyanın hâkimidir, güçlüdür bizim devrimcilik yapmamız için tren kaçmıştır, böyle şey olur mu? Onları alaşağı edeceğiz, tarih akmaya devam edecektir...
‘KÜRTÇE EĞİTİM BÖLMEZ BİRLEŞTİRİR’
- Kürtçe eğitim nerelerde yapılacak? İstanbul tüm dünyada Kürtlerin en fazla bulunduğu şehirdir. Aynı okula giden ve farklı dersliklerde öğretim gören çocuklar birbirlerini ötekileştirmez mi?
Aksine yaklaştırır.
- Nasıl yaklaştırır?
Mesela İstanbul’da böyle okullar olursa, isteyen Kürt yurttaş çocuğunu Türkçe sınıfına, isteyen ise Kürtçe sınıfına gönderebilir. Zaten İstanbul’da yaşıyorlar, mesela benim kızım İstanbul’da iki tane çocuk yetiştiriyor. Mesela benim torunlarım Kürtçe bilmiyorlar, okulda Türkçe konuşuyorlar, sokakta Kürtçe konuşuyorlar, Türkçe televizyon seyrediyorlar ama sadece evde anne babasının Kürtçe konuşmasıyla Kürtçe öğrenemiyorlar. Eğer Kürtçe bile bir öğretmen bu çocuklar o zaman okulda Kürtçe öğrenirler.
Bu Kürtçe eğitim gören çocuklar aynı okulda tenefüse çıktıklarında diğer çocuklarla tanışacaklar, konuşacaklar, birbirlerinden öğrenecekler. Eşitlik böyle sağlanır. Hele kardeşlikse, kardeşlikte eşitlik olmalı. Eşitlik yoksa, bu kardeşlik ve gönüllü birliktelik sağlanamaz. Belki bir gün gelecek, istemeyecekler, ama bugün istenmektedir ve bu hak verilmelidir. Kötüye de kullansalar kendi haklarıdır. Türkler Kürtten dil öğrenecek, Kürtler zaten Türkten dil öğrenmektedir.
BU SÖYLEM ZARARLI
Ben Türkçeyi ilkokulda öğrendim. Bu bölünme getirmez. Zenginlik ve birlik getirir. Ancak şu bölünmeye götürür; “hayır, senin dilin yaramaz” derseniz, ona da “yaramaz” demiş olursunuz, gönüller kırılır, etki-tepki yaratır ve bugünlere gelmiş olursunuz. Rahat olalım, içimizdeki korkuyu atalım, birliği başka şeylerde arayalım, diğer eşitliklerde, diğer özgürlük noktalarında deneyelim. Yoksa bu tutum bölünmeye götürür. Herkes Batı’dan örnek gösteriyor, ben Doğu’dan örnek vereyim; Hindistan’da mesela, bir kâğıt paranın üzerinde tam 17 dilde yazı var. Hindistan belki ilerde bölünür belki daha da büyür. Küçük olan şeyler büyür, büyük olan şeyler paramparça olur, bu diyalektiksel bir süreçtir.
Bir ülkede iki ayrı eğitim olması bölünmeyi değil aksine birliği sağlar. Bir dil için “hiçbir şeye yaramaz” diye tartışmamalısınız.
Kubilay Kızıldenizli

İkinci Dil Şehir Devletleri Demektir


Yazdır
Anadilde eğitim bir demokratik hak veya insan hakkı meselesi değildir. İnsanlığın sosyo-ekonomik gelişimiyle ilgilidir. Eğer kabileleler veya şehir devletleri şeklinde birbirinden uzak bir hayat yaşayacaksak, her etnik topluluk en az 7-8 yüz yıl önce olduğu gibi kendi yoluna devam edebilir, kendi diliyle eğitim yapabilir. Ancak bu durum insanlığın denediği ve terketmek zorunda kaldığı bir tecrübedir.
Dil, ulus devletlerin temelidir. Şimdi ulus devletlere itiraz edebilir, reddedebilirsiniz ama yerine şu anda koyabileceğiniz başka bir örnek de yoktur. Sosyalist devletler dahil milletler ulus devlet yapılanmasına göre örgütleniyorlar. Ulus devletler çağdaş ugarlığın temelidir. Sadece devlet işlerinin yürümesi için değil, günlük yaşamın devamı için ülkenin her yanında kolayca anlaşabileceğiniz ortak bir dile gerekesinim var. Bu bir tercih değil, zorunluluktur. Dünyada yaşayan 4000 dil olduğu biliniyor ama ancak 120 tanesi eğitim dili olabiliyorsa, bu gerçeğe saygı duymak ve insanlığın bulduğu bu çözümü kabul etmeniz gerekir.
DİLLER DE ÖLÜR
İnsanoğlunun serüveninde Hititce ve Sümerce gibi diller öldüler; üstelik günümüzde yazıyı bulan bir dil olarak Sümerceyi bilen, işlerini bu dille yürüten bırakalım bir bir sokağı bir haneyi bile dolduracak kadar insan bulamazsınız. Bu durum Sümerce gibi yazıyı icat eden bir dil icin acı gelebilir ama ihtiyacı karşılama yeteneğini yitiren, yaşamda karşılığı olmayan hiçbir şey zorlamayla yaşayamıyor. Bir gün Türkçe de ölebilir bunda utanılacak, üzülecek bir durum yok.
Hiçbir dili öldürmeyelim, öğretelim, geliştirelim burada bir sorun yok. Nasıl bugün Türkiye’de İngilizce, Fransızca, Almanca, ispanyolca, Arapça gibi diller okullarda öğretiliyorsa, eğitimcilerin karar vereceği bir sınıftan itibaren Kürtçe de isteyene öğretilmelidir. Bu durum ülkeyi bölmeyeceği gibi kültürlerin daha da zenginleşmesini ve yaşamasını sağlayacaktır.
İnsanlık kabileler halinde yaşamayacaksa, devlet gibi büyük organizasyonlar kuracak ve yönetim, üretim, yargı, eğitim gibi temel konularda bir “ortak zemin” yaratmak zorundaysa “ortak eğitim ve iletişim dili” kaçınılmaz bir durumdur.
Burjuva demokratik devrimler ve devamında milli demokratik devrimler farklı milliyetlerden insanları ortak dil ve ortak bir iç pazar çerçevesinde milletler haline getirdi ve neredeyse %99’unda anaokulundan üniversite mezuniyetine kadar tek bir dil eğitim dili oldu. Türkiye'de de böyle oldu. Bunun nesi yanlış!
Kürtçenin Kırmançça, Soranice, Goranice ve Zazaca gibi lehçeleri birbirine benzemediği gibi şivelerinin de (ağız) birbirini anlamadığı biliniyor. Hepsi Kürtçe bile olsa hangisi eğitim dili olacak? Zazaca olsa, Kırmançça'nın hatırı kalır ve sonra Arapça, Lazca... bakın eğer her milliyet (etnisite) kendi diliyle eğitim yaparsa devletler etnik temelde bölünmeye başlar. Bu uygarlığın Ortaçağ dönemine dönmesi demek, yıkılması demek. Daha da önemlisi, içinde bulunduğumuz çağın büyük patronu emperyalizmin kolayca yönetebileceği hale geliriz. Yugoslavya’ya bakın, şu anda fiilen Şiiler, Sünniler ve Kürtler olarak üçe bölünmüş Irak’a bakın, Suriye’ye, Libya’ya bakın…ABD’nin çıkarları için askerler üreten küçük şehir devletleri bekliyor gelecekte bugünün büyük milletlerini. Aynı Ortaçağ’da olduğu gibi senyörlerin, ağaların marabaları köylüleri olacağız.
Her etnik topluluk için anadilde eğitim dayatması bize emperyalizmin askerleri olacağımız bir gelecek vaadediyor
İnsanlık artık küçük parçalar halinde yaşama tecrübesini Ortaçağ’da bıraktı. Çünkü artan nüfusun yol açtığı üretimin ve dağıtımın akılcı hale getirilmesinin karşısında başka bir çözüm yoktu. Vardıysa bilelim ve tartışalım.
YANLIŞ ÖRNEKLER
İki dilli eğitim konusunda Kanada örneği verilir. Yanlıştır. Kanada’yı Kanada yapan eski Franzsız ve İngiliz sömürge kolonisi olmasıdır. Burada ülke kurulurken reel bir durum kabul edilerek ilerlenmiştir. Üstelik İngilizce ve Fransızca yüzlerce yıllık eğitim ve bilim dili tecrübesine sahiptir. Kanada halen Meşruti Monarşi ile yönetilmeltedir. On eyaletten sadece birinde, New Brunswick de iki resmi dil var. Kanada hem Franzsızca konuşan ülkeler topluluğu’na hem de İngiliz Milletler Topluluğu’na üyedir. Türkiye için kıyas kabul edilemez.
NÜFUSUN ÇOKLUĞU İKİNCİ BİR EĞİTİM DİLİNİ GEREKTİRMEZ
Belçika ve İspanya örnekleri ayrıca incelenmelidir. ABD’de elli eyaletin ellisinde de eğitim dili İngilizcedir. ABD’de nüfusun  %12’si’ne karşılık gelen 35 milyon kişi İspanyol kökenlidir. Demek ki nüfusun çok olması bir ülkede ikinci bir anadilde eğitim olmasını gerektirmiyor. Latif Bolat’ın 28 Eylül’de Aydınlık’ta yayımlanan “Diyarbakır’dan Kaliforniya’ya bir dil hikayesi; ikinci resmi dil olarak İspanyolca ve Kürtçe” adlı makalesi önemli derslerle dolu.
Anadilde eğitim başka, anadilin öğrenilmesi başkadır. Devletler anadillerin kaybolmaması için isteyene dilini öğreneceği koşullar sağlamalıdır ama eğitim dili olması ise başka bir konudur... Çokkültürlülük adı altında emperyalist Batı tarafından sürüdürülen kampanya bizim gibi ulus devletleri yıkmayı amaçlıyor. Mesele budur; insan hakkı değil.
Kubilay Kızıldenizli
Teori Dergisi Yazı Kurulu Üyesi

Aydınlık Söyleşileri, CHP Konya Milletvekili Atilla Kart İle söyleşi

'AKP kendini kurtarmaya çalışıyor'

Yazdır
AKP'nin Adalet Alt Komisyonu'ndan geçirdiği yeni yargı paketiyle ilgili tartışmalar devam ediyor. Paketle birlikte AKP'nin yargıyı ele geçirip kolluk kuvvetlerine aşırı yetki verdiği eleştirileri de var, terörle ve Cemaat'le mücadelede gerekli olduğunu iddia eden de. CHP Konya milletvekili Atilla Kart, paketi demokrasi yönünde geri adım olarak yorumlayarak 'partizan yargı geliyor” uyarısında bulunuyor.
- AKP’nin yeni yargı paketiyle ilgili görüşlerinizi alabilir miyiz? Kamuoyunda daha çok özgürlükleri kısıtlayıcı ve polise olağanüstü yetkiler verilmesi öngörülen bu yargı paketi neleri getirip neleri götürecektir
Paketi değerlendirdiğimiz zaman şunu görüyoruz. Görünürde 35 maddelik bir yasa teklifi var ama hayır, bu bir yasa tasarısıdır. Bu her nekadar millevekillerinin imzalarını taşıyor olsa da AKP döneminde bir klasik hale gelen kritik önemdeki düzenlemeler hep böyle yasa teklifi halinde gelmiştir ve bunlar bizzat hükümetin bilgi ve talimatıyla ve Bakanlık’ta, Başbakanlık’ta hazırlanan yasa teklifleridir. Bunu öncelikle ifade etme gereği duyuyorum.
- Bu yöntem Anayasa ve iç tüzük açısından nasıl yorumlanabilir?
Bu yasalar nasıl geliyor? Yine bir “torba yasa teklifi” olarak geliyor. Bakın 35 maddelik bir yasa teklifiyle 15 kanunda değişiklik öngörülüyor. Böyle bir yasa tekniği olmaz. Bu başlı başına Anayasa ve iç tüzük ihlalidir. Bu getirilen düzenlemenin pek çok maddesiyle ilgili olarak Şubat 2014’te düzenleme yapıldı. Peki nasıl bir söylemle yapıldı; “efendim özel yekili mahkemeleri kaldırıyoruz” sunusuyla bir düzenleme yapıldı, orada hatırlayacaksınız “aramalar, tutuklamalar ve gözaltına alma” gibi uygulamaları bir yönüyle soyut olarak baktığınız zaman güçleştiren, daha bir güvence altına alan uygulamalar vardı. Bunun konjonktürel olduğunu çok iyi biliyorduk, o zaman da ifade ettik çünkü o zaman “AKP yönetim kadrolarının neye ihtiyacı vardı?” bakın bunlar 17 ve 25 Aralık soruşturma bulgularının sonuçlarını ortadan kaldırmak istediler. Muhtelif kanunlar çıkarıldı, idari müdahaleler yapıldı, o soruşturmayı yapan kadrolar değiştirildi ama yetmedi ayrıca yasal düzenlemeler yapmak gerekti. Ne oldu? Yedi sekiz ay içinde bu amaca ulaşıldı. 17 ve 25 Aralık soruşturmasının delilleri büyük oranda ortadan kaldırıldı. Öyle ki “Soruşturma Komisyonu” kuruldu Meclis’te ama bu komisyonun çalışması fiilen engellendi. Düşünebiliyor musunuz onlarca klasörden Soruşturma Komisyonu üyeleri dosyalardan örnek alamıyor ama Bakan çocuklarının avukatları bir gün içinde istediği bilgiyi bu dosyalardan istediğini alabiliyor.
- Bu yasa teklifinin terör eylemlerini veya demokratik olmayan eylemleri durdurma amacı taşıdığı belirtiliyor. Siz bu gerekçeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şimdi “toplumu bütünüyle sindiren, baskı altına alan düzenlemelere” sıra geldi. Tasarının temel niteliği, amacı budur! Bunun dışında önemli maddelerini madde madde değerlendirmek isterim.
Bakın tasarının 7. maddesiyle MİT adeta anayasal bir kurum haline getirildi, diğer kurumların üzerine çıkarıldı. MİT Mevzuzatı, Bankacılık, Barolar Birliği ve Tabipler Birliği gibi kurumlarının mevzuatının üstüne çıkarıldı. MİT talep ettiği taktirde bütün bu belge ve bilgilere ulaşabiliyor ve daha ötesi MİT mensuplarının Anayasa’nın 137 maddesini ihlali durumunda, yani kanunsuz bir emir ve talimat ihlaline rağmen yargılanmalarının önü kesildi. Bu elbette demokrasi adına hukuk devleti adına kabul edilemez bir uygulamadır. Bu düzenlemeyle, MİT’in hareket alanını daha da genişletiliyor. Noterlik dairesindeki özel hukuk işlemlerine bile MİT ulaşabilecek artık. Yani sizinle benim aramızdaki alacak borç ilişkisine dahi MİT müdahil olabilecek.
PARTİZAN YARGI GELİYOR
- Yine bu pakette hukuka ve yargıya müdahale açısından neler var?
8., 9. ve 10. maddelerle şu düzenlemeler yapılıyor; yeniden yargıç alımı ve partizan yargıç yapılanmasının önü açılıyor. İdari yargıdan kopuşu mümkün olmayan hakim ve savcıların hukuk fakültelerine girişinin önü açılıyor. Avukatlıktan yargıçlığa geçiş için beş yıllık süre iki yıla indiriliyor. Tam anlamıyla partizan yargıç yapılanması gerçekleştirilmek isteniyor. Tabii  Anayasal kurumların da yani ÖSYM’nin Adalet Bakanlığı’nın, Adalet Akademilerinin bunların doğrudan hükümetim emir ve talimatıyla iş yapan kurumlara dönüştüğünü düşündüğünüz zaman, o partizan yargı yapılanmasının ne kadar kolay gerçekleşebileceğini görebilirsiniz.
ZEKERİYA ÖZ'LERE AF GELİYOR
- Sanıyoruz bir de 14. madde var, önemli bir madde. Hakim ve savcıları ilgilendiren sicil affıyla ilgili olan madde… Bu maddeyle amaçlanan nedir?
Kamuoyunda ve yargı camisanında bunun için genel bir beklenti doğdu.  Silivri sürecinde biliyorsunuz, Cemaat'e mensup olmayan, hükümete mensup olmayan, hukuku uygulamaya çalışan, vicdani kanaatine göre yargılama yapmaya çalışan onlarca, yüzlerce yargıç ve savcı hakkında haksız disiplin cezaları uygulandı. Bu arada Zekeriya Öz ve benzerleri yüzlerce binlerce kez soruşturmanın gizliliğini ihlal ettiler, delil üreten soruşturmalar yaptılar. Benim yaptığım şikayetler vardı o dönemde, sonuç alamadık. Niye? Çünkü o zaman aralarında işbirliği vardı. Şimdi devran değişti. Geldik şimdi 17-25 Aralık’a… Ne yapıyor şimdi Hükümet? 1 Eylül tarihine kadar olan suçları Memur ve Sicil Affı kapsamına alıyor. Yani yine somutlaştırarak söyleyeyim; Zekeriya Öz’lerin delil üretmek ve soruşturmanın gizliliğini ihlal etmek üzere işlemiş olduğu tüm suçlar “Memur ve Sicil Afları” kapsamına giriyor. Bunu kabul etmek mümkün değil ama buna söyleyecek çok fazla bir şey de yok. Çünkü bu af çıkacaksa ki hakikaten bundan mağdur olan insanlar da var. Şimdi efendim “şu yararlansın, bu yararlanmasın” diyemezsiniz.
AKP'NİN HAMLELERİ KONJONKTÜREL
- Af yasasıyla ayrım yapılamayacağına göre, “hepsi birden bu yasa kapsamına girer” bunu kastediyorsunuz değil mi?
Elbette, yasal düzenlemeler biliyorsunuz genel olur, soyut olur! Bir ayrım yapamazsınız. Sistemin geldiği ve tıkandığı nokta burasıdır. Hadi burayı geçtik. 1 Eylül 2013 tarihini esas alıyorsunuz, bunun anlamı nedir peki? Bunun anlamı 17-25 Aralık soruşturmasında görev alan, hakikaten görev alan, hangi saikle yapmış olurlarsa olsunlar, kendi iç kavgaları ayrı bir konu… Ortada kanıtlar var, para kasaları var, ortada kutular var, ortada dinleme kayıtları var, onlarca delil var; Cumhuriyet tarihinde görülmemiş büyüklükte bir yolsuzluk var… Bunları yapan hakim ve savcılar için onlarca yüzlerce haksız soruşturmalar yapıldı. Peki bu yargıç ve savcılar ne olacak? Onlar bu sicil affından yararlanamayacaklar. Tabloya bakar mısınız? Hep konjonktürel olarak, hep husûmet üzerine, hep intikam akmak üzere ülkeyi yöneten bir siyasi anlayıştan söz ediyorum. Bu yasa bunun yeni bir örneği.
Şubat 2014’e kadar neydi mevzuatımızda “makul şüphe” vardı. İşte arabalarda gözaltılarda vs vardı. Peki ne yaptık “kuvvetli şüphe ve somut delil” dedik. Doğrusu buydu, Bu madde geçtiğimiz 7-8 ay içinde işlevini yerine getirdi. Şimdi tekrar “makul şüpheye” dönüyoruz.
CUMHURİYET KAZANIMLARINI DA KORUYALIM DEMOKRASİYİ DE
- En vahim nokta neresi?
Bütün bunların dışında bence o tasarının en vahim bülümlerinden birisi şu; ceza mukamalerinin 128 ve müeakip maddelerinde, iletişimin dinlenmesi, teknik soruştırmacı, gizli soruşturmacı ve taşınmazların el koyma yöntemlerini belirleyen maddeler vardır; delil toplama anlamında... Bu maddeler artık anayasal düzene ve devletin güvenliğine karşı olan ceza kanunlarındaki suçlar açısından da uygulanacak. Bunun anlamı şu; kişisel bir hakkını kullanan bir insan hakkında “devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmaktan, temel milli faaliyetlere karşı çıkmaktan” dolayı hemen soruşturma yapacaksınız, bu kolluk yapısı içinde hukuka uygun olmayan delilleri oluşturacaksınız ve insanlar  bir yıl, iki yıl, üç yıl tutuklu kalacaklar.
Türkiye’de ihbara dayalı yeni bir Mc Carthy dönemi başlayacak, yeni bir Silivri dönemi başlayacak. Tabii hedefler başka olacak. Yeni bir toptan soruşturma dönemi başlayacak. Hatırlarsınız 1970-80’lerde 141,142 ve 193. Madde uygulamaları belli kesimleri hedef alırdı. Emin olunuz bu uygulama daha da derinleştirilmiş bir şekilde ve daha da kurumsal olarak toplumun değişik kesimlerine karşı uygulanmaya başlayacak.
Bu kadar ağır sonuçları olan bir düzenlemeden söz ediyorum. Bunu öngörmek gerekir. Bunu şimdi anlatmaya çalışıyoruz.
Buradan toplumsal barış çıkmaz, buradan demokrasi çıkmaz. Burada tamemen AKP yönetim kadro-larının Cumhurbaşkanı’ndan başlayarak kendilerini korumaya yönelik düzenleme yaplaları söz konusudur. Hukuk, demokrasi ve toplumsal barış umurlarında değildir. Bu tabii giderek  Türkiye’nin toplumsal barışını sabote edecek bir sonucu beraberinde getirecektir. Bu tabloda provakosyonlara kapılmamalıyız.
 Alman Modeli diyorlar… Alman Anayasası’nın 20 Maddesi  “Anayasal hakların askıya alınması halinde meşru direnme hakkından” söz eder. Bu bir evrensel haktır ve Türkiye giderek bu noktaya gidiyor. Tabii burada bütün hassasiyetler şu olmalı; bizler bir yandan demokrasiye bir yandan Cumhuriyet’in kazanımlarına sahip çıkmak zorundayız. Cumhuriyet’in kazanımları nedir? Bu kazanımlar çok istismar ediliyor onun için vurgulamak gereği duyuyorum.
“Türkiye’nin bütünlüğü, Laiklik, kadın erkek eşitliği, kadın hakları, hukuk devrimi, emperyalizme baş kaldırı, köy enstitüleri anlayışı” bunlar Cumhuriyet’in muazzam kazanımlarıdır. Modernleşmeyi, aydınlanmayı getiren kazanımlardır. Ama kabul etmek gerekir ki Türkiye, Cumhuriyet’in bu kazanımlarını demokrasiyle güçlendiremedi! Buna ihtiyaç var! CHP olarak düzgün ve güven verici bir söylemle ve içini doldurarak halkımıza anlatma sorululuğuyla karşı karşıyayız. Bu gayretin bu sorumluluğun içinde olduğumuzu belirtmek isterim.
Kubilay Kızıldenizli

Aydınlık Söyleşileri. Mustafa Pamukoğlu ile Söyleşi


Ekonomide kalp krizi bekliyoruz

PDFYazdır
02-krizzz
Usta ekonomist ve gazetemiz yazarlarından Mustafa Pamukoğlu ile Türkiye ekonomisini ve yaklaşan ekonomik krizi konuştuk. Ekonomimizin zaten krizde olduğunu belirten Pamukoğlu, rakamlardaki düşüşe dikkat çekiyor. Üretim yapmadan büyümenin mümkün olmadığını belirten usta yazar, krizin belirtilerini madda madde sıralıyor.
- Son bir yıldır ülkemizde bir ekonomik krizin gerçekleşeceği ekonomistler tarafından dillendiriliyor. Bu beklentiyi doğuran sebepler nelerdir?
Aslında ekonomik kriz gelecek diye bir şey yok. Ekonomimiz teknik anlamda zaten krizde. Kalp hastasına benziyor. Devamlı dil altı hapı alıyoruz. Beklenen, yatağa düşürecek kalp krizi. Yani ekonomimiz hasta; ağırlaşmasından kaygı duyuyoruz.
ÜRETİMDEN DEĞİL KUMARDAN KAZANIYORLAR
- Peki neden hasta olarak nitelendiriyorsunuz?
Öncelikle hangi dünyada yaşadığımıza bakalım. 20’nci yüzyıla kadar batı hem üretim hem de sömürgecilikle zengin oldu. Şimdi üretimden çok borsa ve bankalarda oynanan kumardan para kazanılıyor. Bu ABD’nin küresel ekonomi diye bize hediye ettiği “liberal kapitalizm”dir. Finans kapitalin artık üretimle ilişkisi yoktur. Sadece Çin üretim gücü ile Amerika’nın tahtına göz dikmiştir.
Bu Liberal Kapitalizm parayı Tanrı yapınca insanlarda birer tüketim makinası haline getirildi. Paralar elektronik kanallarla dünyayı dolaşırken bizler de kapitalistleri zengin etmek için tüketim robotu haline geldik.
Üretmeyi unuttuk. Bize “üretmeyin tüketin” dediler, “teknolojiyi biz nasıl olsa yarattık. Siz keyfinize bakın”, dediler. Borç verdiler, mal ve hizmet sattılar. 80 milyon nüfusumuzla tüketmeyi iyi ekonomi, zenginleşme, kalkınma sandık. AKP iktidara geldiğinden itibaren bu tüketim ve sömürü düzenini hep eleştirdik. O zaman ekonomi öyle bir ivme kazanmıştı ki, tüketimin getirdiği canlılık nedeniyle bizler felaket tellalı olarak suçlandık. Oysa biz üretmeyen ekonominin mutlu yılları olabileceğini ama bunun sahte bir dönemden ibaret kalacağını işaret etmiştik. Şimdi duvara toslamak üzere iken hep birlikte krizden söz eder olduk.
SAĞLIKSIZ EKONOMİNİN VERİLERİ
Ülkemiz ekonomisini değerlendirirken bakmamız gereken en önemli göstergeler büyüme, ödemeler dengesi, bütçe açığı, enflasyon, faiz oranları, borçlar; özellikle dış borçlar, ülkemize gelen paraların doğrudan sermaye mi, portföy yatırımı mı(sıcak para) ve kaynağı belirsiz para mı olduğuna bakmaktır.
İsterseniz tek tek bakalım.
AKP döneminde ortalama % 5’i bulmuyor.
2014 birinci çeyreğinde yüzde 4,1 ikinci çeyrekte yüzde 2,1 2014 altı aylık büyüme oranımız yüzde 3,3.
Büyüme oranlarına bakarak şu öngörüde bulunabiliyoruz. Türkiye çok büyük miktarda dışarıdan gelen paraya rağmen ortalama yüzde 5 büyümeyi sağlayamıyor.
Krizin birinci işareti 2014’de büyüme oranının yüzde 3-4 arasında kalacağı ve 2015-2016’da yüzde 5 oranını bulmanın hayal olduğu görünüyor.
BÜYÜMEYEN EKONOMİ KRİZE GİRER
- Sizler bu büyümeyi de sağlıklı bulmuyorsunuz...
Evet. Büyüme tüketime dayanan bir büyüme. Burada işaret ettiğimiz şey tüketime dayalı olsa da büyümeyi becerememiz. Ama esas olan üretim gücüne dayanarak, katma değer yaratarak büyüme. Milli gelirde büyümeyi sağlayan kalem imalat sanayi ise büyümeniz üretime dayalı bir büyümedir. Bakın 2014 milli gelir hesaplarına baktığımızda şu nispi payları görüyoruz.
Gördüğünüz gibi yatım içinde makine teçhizat yatırımı yüzde 13,8. Halbuki bu oranın en az yüzde 25 olması gerekir. İnşaat ise yüzde 10,4. Bu oran en fazla yüzde 6 olmalı.
- Cari açık da ciddi bir krizin habercisi değil mi?
Cari açık büyümenin neyle finanse edildiğini de gösteriyor. Ülkemizin cari açık ve büyüme oranlarını karşılaştırdığımızda ilginç sonuca ulaşıyoruz.
2014 ilk altı ayında büyüme düştüğü halde onun iki katı oranında cari açığımız var. Cari açığı biz tehlikeli bulduğumuz zamanlarda ekonomiyi yönetenler cari açığın GSYH’ya oranını yani yukarıdaki oranları örnek vermişlerdi.
Rakamlar bize cari açığın büyüme oranından fazla olduğu ve ortalama olarak yüzde 6’nın altına düşmediğidir.
İşte krizin diğer bir işareti. Büyümüyoruz ama cari açığımız küçülmüyor.
- Peki cari açığın finansmanında sorun var mı?
Olmaz olur mu? Cari açığı doğrudan sermaye yatırımları ile finanse ediyorsanız mesele yok. Ancak biz sıcak para(portföy yatırımı) ve kaynağı belirsiz para ile finanse ediyoruz.2014 yılının ilk yedi ayında cari açık 26,7 milyar doların 20 milyon dolar sermaye girişleri ile 8 milyar doları ise kaynağı belirsiz paralarla finanse etmişiz.
Doğrudan sermaye girişinde yani yatırım yapmak amacıyla gelen paralarda ve şirket sayısında ciddi bir düşüş var.2007’de 22 milyar dolar
doğrudan sermaye gelmişken 2013’de 11 milyar,2014 ilk 6 ayında 6,5 milyar dolar gelmiş. Şirket sayısı 2013’de 40 iken 2014’de 29’a düşmüş. Bunun sebepleri şunlar: vergi denetimlerinin bir silah olarak kullanılması, hukuk ihallleri, enerjide ruhsat iptalleri,100 bin şirketi fişleme. Bütün bunlar yabancıların ülkemizde yatırım yapma isteğini ortadan kaldırıyor. Özeleştirmelerde de ciddi bir düşüş var. 2013 yılının ilk altı ayında 12,6 milyar dolar özelleştirme yapılmışken 2014 ‘ün ilk yarısında 5,2 milyar dolar özelleştirme gerçekleştirilmiş.
Cari açığın sağlam kaynaklarla finanse edilmemesi de krizin diğer bir önemli işareti
BÜYÜMEYEN EKONOMİ KRİZE GİRER
- Dış borçlardaki artış ve kısa vadeli tutarın yüksekliği de kaygı yaratan bir durum değil mi?
Net dış borcumuz 200 milyar doların üstünde. Bu rakamın GSYH’na oranı yüzde 30’a yakın. Kısa vadeli borçlar, cari açık ekonomimizin para ihtiyacını gösterir. Bizim 250-300 milyar dolar parayı bir yıl içinde bulmamız gerekiyor.
Ya bulamazsak, ya beklediğimiz sıcak para eskisi gibi gelmezse ya çok daha pahalıya borçlanırsak, bölgesel savaşlar ülke riskimizi artırdı yeni borçlanmalarda zorlanırsak,s oruları kriz kaygısı yaratan sorular ve cevapları da olumlu değil.
KRİZİN AYAK SESLERİ
- Kriz beklentinizin sebeplerini nasıl sıralarız?
* Tüketime dayalı da olsa büyümüyoruz
* Üretime dayalı büyüme modelinden uzağız
* Cari açık yıllardan beri tehlikeyi işaret ediyordu. Şimdi kalp atışları hızlandı
* Enflasyon oranı yüzde ona yakın seyrediyor. Düşmüyor
* İşsizlik oranı yüzde onlarda
* Cari açık düşse de GSYH’ya oranı yüzde 6’lardan aşağıya düşmüyor.
* İhracat hızla artmıyor
* Sermaye girişi azaldı. Bunun farkında olan Hükümet büyük özelleştirmelere bel bağlamış durumda. Elinde ne var ne yok özelleştirip dışarıdan gelmeyecek para nedeniyle doğacak açığı kapamaya çalışacak. Ayrıca Torba Yasası ile de 100 milyar TL’nin üstünde bir para bekliyor. Bütün bu çabalar yapısal reformlara gitmeden krizi ertelemeye yönelik çabalar. -Krizin ertelenmesi krizin boyutunu ve yapacağı hasarları artırmaktan öteye bir fayda sağlamaz.
* Tarımın ve sanayinin yapısı cari açığı yaratıyor. Sanayileşmede katma değer yaratamıyoruz.
* Ekonominin canlılığında inşaat sektöründeki dönme dolap canlılığına güveniyoruz
* Açlık sınırı bin lira civarında,yoksulluk sınırı 3 bin liralarda
* Herkes borçlu ve borcunu ödemekte artık zorlanıyor
İşletmeler net işletme sermayesi yaratamıyorlar. Borçlarını çeviremiyorlar.
* Bölgemiz yanıyor. Liberal Kapitalizm bizi maceraya sürüklüyor. Türkiye’nin dış politikası ekonomimizi oldukça etkiliyor ve etkileyecek. Ortalık yangın yerine dönmüş durumda. Bu piyasa aktörlerini ve yabancı yatırımcıları oldukça etkileyecek.
* Dokuz ay sonra seçim var. Mali disiplinin bozulması bekleniyor
* Ekonomi bakanı “faiz inmeli”, Maliye Bakanı “Merkez Bankası’na karışma” diyor. -Yarınlarda ekonomiyi yönetenler arasında kavgalara şahit olursak şaşırmayalım
* FED faizleri arttırdığında bundan etkilenecek en kırılgan ülkelerden biriyiz.
* Kredi derecelendirme kuruluşları devamlı bizi uyarıyor. Fitch notumuu düşürmedi ama bir sürü uyarı yaparak mevcut durumu teyit etti. Bir ülke not düşmedi diye seviniyorsa burada bir problem var demektir. Oysa notum niye artmadı diye üzülmek ve telaşlanmak lazım. Notların ve durumun değişmemesi bile ekonomimizde bir şeylerin kötü gittiğinin işareti
* Özetle kalp hastası olan ekonomimiz artık ilaçlarla te
Kubilay Kızıldenizli