30 Kasım 2009 Pazartesi

Altı Harflik Sihirli Sözcük

Şu anda Fransız yazar Alain Bosqut’ le görüşmeler alt başlığıyla “Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor” isimli bir kitap okuyorum. Tamamı yüz seksen sekiz sayfa ve şu ana 173. sayfasındayım.
Dün başladım, birazdan bitecek.
Avrupalı yazarların çoğu gibi “sanat sanat için yapılır” anlayışının günümüz dünyasına evrilmiş bir hali olan, ” ben mesaj verme kaygısı içermem, insanlar kendi düşsel dünyalarını benimkilerle özdeşleştirirse, bu bana yeter” diyor Bosquet.
Hatta zaman, zaman kibar "Avrupalı” diliyle sorularının içinde Yaşar Kemal’ i bazı fikirlere “angaje” olmakla eleştiriyor. Ben bu yazarı tanımam, maalesef herhangi bir kitabını da okumuş değilim. Ama Balkan kökenli ve Fransız edebiyatında iyi bir yere sahip, iyi bir söz ustası olduğunu biliyorum. Zaten yapmaya çalışacağım şey yazarlığını eleştirmek değil ve sadece bu konudaki görüşleri hakkındaki fikirlerimi söylemekle sınırlı.
Yaşar Kemal ise Bosquet’ in tersine bundan gurur duyarak “sosyalist” fikirlere “angaje” olmuş bir yazar olarak övünüyor.
Bosquet, “ Bir sanatçının eserlerine dünya görüşünü yansıtmasının doğru olmadığını” savunuyor.
Yaşar Kemal, kendini bir başkaldırıcı olarak tanımladığından, “ insan kendini nasıl olur da yapıtlarına aktarmaz” diye yanıtlıyor…
Bu tartışma, iki sanatçının arasındaki tartışma değil ama aslında “ilerleten sanat ve gerileten sistemin” arasındaki bir tartışmadır.
Sistem, aydınların kendisi için “zararsız” sanat yapmalarını isterken, sanatçıların arasından kendi sanatçılarını devşirir ve daha güzel bir dünya kurma hayaliyle düşler kuran ve bu düşlerini eserlerine yansıtan sanatçıları, işte yukarıdaki gerekçeleri kullandırtarak eleştirtir.
Sanat sanat içindir toplumla bir ilgisi yoktur, “sanat günlük hayatının sorunlarıyla kirletilmemelidir, sanat zümrüd-ü anka kuşu gibi ulaşılmazdır ve elitlerin “elitik” kaygılarına hizmet etmelidir, onlara göre...
Bir yapıt sadece kendi bileşenlerinin en benzersiz araçlarıyla ve yöntemleriyle bir araya getirilmelidir, hayatın ”basit kaygıları” onu kirletmemelidir.
Eğer sanat yazın alanındaysa, sadece sözcükler şevkle dans etmeli, eğer resimse ışık ve renkler sürdürmeli bu sevişmeyi veya heykel ise temsil ettiği “şey” in morfolojisine en uygun heybetiyle sunulmalıdır tüketicisine.
Ama mesaj verirseniz işte, sanat kirlenecektir(!)
Hayatın içine girmeden bile temiz kalmak olası mıdır sizce?
İçinden çıktığı toplumların birikimi olan “sanat”, o toplumun sorunlarına duyarsız kalmalı mıdır sizce…
Mesela Emile Zola “Germinal” i yazmamalıydı değil mi?
Ya da Nazım Hikmet Kurtuluş Savaşı Destanı’ nı…
Brecht mesela asla dememeliydi “çözümler çıkmaz sokaklarda bulunur “ diye…
Bana göre sanat, günlük yaşamın rafine edilmesinden başka bir şey değildir. Bu rafinerizasyon sürecinin entelektüel ve duygusal bir derinlikle işlenmesidir sanat.
Kimi zaman kilim dokuyan kızların, doğadaki desenleri kendi düş gücüyle ilmek ilmek dokunmasıdır sanat...veya vicdanı insanlarından kopmamış, yabancılaşmamış bir romancının, günlük hayatta karşılaştığı sıradan insanları, kendi düş gücüyle devleştirip tanıtmasıdır onlar üzerinden kendi ülkesinin gerçeğini…
Gelecekte insanlığın kuracağı uygarlıkların başarısı emin olun ki, sanatçılarının parçası oldukları insanlığı anlatacak yüreğe, cesarete ve erdeme ne kadar ulaştığıyla ölçülecektir.
Sanatçılar kendi kaderlerini içinden çıktıkları halkların kaderiyle birleştirdikleri an işte insanlığın ılaştığı en yüksek seviyeye ulaşmış olacağız.
Geleceğin insanlığının başarı ölçütü katı ekonomik göstergeler değil ama bunlardır.
İnsanlık bu günlere emin olun ki, evrilerek geçmeyecektir.
İnsanlığın bu büyük eylemine, bilimsel literatürde yazıldığı gibi, altı harfli sihirli bir sözcük olan “devrim” denmektedir.
İnsanlığı da, sanatı da "geri sistemin" elinden kurtaracak olan işte bu altı harflik sihirli sözcüktür.

28 Kasım 2009 Cumartesi

Kuzey'de bir Güneyli


Venezüella,
Bolivya,
Küba,
Çin,
Güneylilerdir...
Güney'in namuslu halklarının ülkeleridirler!

Amerika Birleşik Devletleri,
Fransa,
Almanya,
İngiltere...
Güneylilerin kaynaklarını emerler!
Kuzeylidirler!

Türkiye!
Kuzey'de bir Güneyli!
Güney'in Kuzey'deki ön cephesi!
.
.

22 Kasım 2009 Pazar

YENİ BÖLÜNMÜŞ HUPRİLBİF-K DEVLETİ veya The New Separated States of Huprilbif-K"

DTP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan "Etnik Sayım Yapılsın, bu müthiş sonuçlar sağlar!" dedi.
Ve ekledi "Kim ne kadarsa çıksın ortaya!"Bu arada, Tunceli’nin adının `Dersim’,
Diyarbakır’ın “Amed”,
Şanlıurfa’nın “Rıha”,
Batman’ın ise “Elih” olarak değişsin önerilerini de, diğer DTP milletvekilleri Şanlıurfaya gelerek yaptılar.
Ben de İzmir'in Smyrna'ya,
İstanbul'un Konstantinopolis'e,
Ankara'nın Ankcyra, Engürü veya Engüriye'ye(artık hangisini beğenirseniz!),
Adana'nın Adanus'a,
Aydın'ın Tralles'e....

Suriye Kralı ikinci Antiokos tarafından kurulan ve karısının ismini verdiği Denizli'nin adının Laodikea'ya dönüştürülmesi ve bütün Türk ismini çağrıştıran diğer şehir isimlerinin de tarihsel köklerine kadar inilmesini ve bu adların konulmasını öneriyorum.
Hurriler döneminde başkent olan Van'ın, o dönemdeki adı Tuşba'ya dönüştürülmesi ise ayrıca önemlidir.Ne de olsa Tuşba başkent adıydı, Cumhuriyet dönemi ismi olan Van adının ne önemi var Tuşba'nın yanında , değil mi ya!

Elbette bu kapsamda Türkiye Cumhuriyeti geçerliliğini yitirecektir. Ve yeni devlet adının adının ne olacağı sorunu çok önemlidir!

Bu topraklarda kurulan tüm medeniyetlerin isimlerinin baş harflerinden elde edilecek yeni bir isim üretilmelidir.
Türkiye Cumhuriyeti adı bazı arkadaşlarda "duygusal travmalara" yol açacağı için bu karma içinde temsil edilmemelidir.

Bakın bu memlekette kimler uygarlıklar kurmuşlar;

1) Hititler, Frigler,Lidyalılar, İyonlar, Urartular (MÖ 2.bin-Mö.600 yılları arasında)
2) Persler (M.Ö 543-333)
3) İskender İmparatorluğu
4) Roma İmparatorluğu
5) Bizanslılar (395-1071)
6) Türkler (1071-....)

Bence ülkemizin yeni adı bu isimlerden hareket ederek aşağıdaki gibi olmalıdır.

"YENİ BÖLÜNMÜŞ HUPRİLBİF-K DEVLETİ"

Şimdi devletin isim işini hallettik sıra eyalet isimlerini saptamakta. Bu amaçla Sayın Hasip Beyin önerisi hemen yerine getirilmeli ve etnik sayım da yapılmalıdır. Bana göre sadece etnik sayım da yetmez. Dini ve mezhepsel sayım da yapılarak;
Alevi-Türk,
Sünni Türk,
Sünni Zaza,
Alevi Zaza,
Hambeli Türk,
Hambeli Kürt,
Şafi Türk,
Şafi Kürt,
Sünni Arap,
Alevi Arap
Böl bölebildiğin kadar, kim tutar seni Amerika...
Laz, Çerkez, Abaza, Rum, Musevi gibi diğer etnik, dini ve mezhep sayımları da yapılmalı ve bu insanlar göç ettirilerek her birinin toprakları birbirinden ayrılarak siyasi haritaları belirlenmelidir. Daha sonra dini, etnik, mezhepsel özelliklerine bakılarak eyalet isimleri için referandum yaparsınız!
Sonra mı?
Hala merak mı ediyorsunuz sonra ne olacağını?
Boşverin canım ne olacağını!
Demokratik bir seçimle "etnik, dini ve mezhepsel esaslara dayalı demokratik bölünmüş bir federe devlet" kurarak Batı'nın isteklerini yerine getirerek çağdaşlaşmış olduk işte.
Sonra hep beraber Yugoslavya'da olduğu gibi, çocuklarımız için mezar kazmaya başlayalım ve ne kadar hızlı kazarsak kazalım ,çıkacak iç savaşla beraber onların ölümlerinin hızına yetişemeyeceğimizi bilerek hem de!
İsim de pek havalı oldu değil mi?
"The New Separated States of Huprilbif-K"
Bu yeni "onurlu" devlet adına eklenen "K" harfi ne miydi?
Eee! artık onu da siz bulacaksınız ama bir kaç ipucu vereyim!
Köle de diyebilirsiniz, kan da!
Yani bizim köleleğimiz ve çocuklarımızın kanı!

Unutmayın bugün yetişkinler olarak gerekli sorumluluğu almaz ve kendi sıcak evlerimizde "bana ne" tavrıyla mışıl mışıl uyursak, gelecekte elimizde küreklerle bugün evlerimizde mışıl mışıl uyuyan bebelerin mezarlarını kazıyor olacağız!

"Herkes ne kadarsa çıksınmış ortaya!

Çıkacağız !

Hiç kuşkunuz olmasın!

Özellikle sen duy ABD çünkü Türkiye Irak veya Yugoslavya'ya benzemez!


.

15 Kasım 2009 Pazar

Karga Şahap Geldi!


Ve dedi ki!

"İşiniz Zor!"

"Hayrola, ne oldu ki?" dedim...
Daha ne olsun ki, katillerin kahraman gibi karşılandığı,
Kahraman annelerinin üzüldüğü,
Mecliste ülkenizin bayrağını açanların gözaltına alındığı,
Memurun amirini dinlettiği,
Yargı kurumlarınızın yürütme yöneticileri tarafından "teknik takibe alındığı ve yargı bağımsızlığının kalmadığı"
Başbakanınızın sanki "yabancı" bir ülkedeymiş gibi "ülkenin her yerinde milletvekilimiz var" diyerek övündüğü,
Ülkenizin bir bölümünde "Belediyeler Birliği" kurularak, fiilen devlet içinde bölenlerin örgütlendiği,
...........
Dedi işte, daha bir çok şey daha dedi...
Arkadaşlıktan dostluktan da konuştuk elbet ve bu bizim ortak paydamız zaten...
Ve dedim ki ben de yanıt olarak;
Bak Şahap Karga dostum,
Haklısın kardeşim benim, şu anda en az yüz yaşındasın ve bizim 1915-1923
yıllarını gayet iyi bilirsin.
Ama istanbul'dan hiiiç çıkmadıyssan o başka!
Ama en azından Boğaz'daki ve Marmara'daki İngiliz zırhlılarını görmüş olmalısın!
"Gördüm" dedi Şahap Karga...
Hatta işgal yıllarında İstanbul'da, Vezneciler Karakolu'nu bir sabah saatinde daha Mehmetler uyurken basan ve şehit eden İngiliz askerlerini de bilirsin!
"Bilirim" dedi Şahap Karga...
Ve Çanakkale Boğazı' nı İngiliz ve Fransızlara geçilmez yapan top tabyalarının, işgal sonrası yine o boğazı geçemeyen İngiliz ve Fransızlar tarafından imha edilmesini ve o kahraman top namlularının dinamitlenerek bir mısır gibi patladıldığını da görmüş olmalısın...
Ordumuzun dağıtıldığını, silahlarına el konulduğunu da bilirsin değil mi?
"Evet" dedi Şahap Karga!
Hatta Damat Ferit, Ali Kemal falan da bilinir tarafından...Vahdettin de malumunun....
"Evet, malumum" dedi Şahap Karga...
O zaman bu umutsuzluk ne?
"Bekle ve gör, bu birikim, bu vatan sevgisi sabırlıdır ve kızgın da değildir, kızgınlıkla hesapsız hareket etmez... Ne zaman ne yapacağını bilen birikimleri vardır"
Ve bu meselelerin kendiliğindenci, barışçı, dünyaya hep iyimser bakan Pollyanna gibi ve evrimsel bir yaklaşımla da çözülmeyeceğini de bilir!
Bu vatan sevgisi "örgütlenmenin" yaşamsal bir iş olduğunu Mustafa Kemal'den bilir!
Konuştuk sonra oradan buradan ve dotluklardan...
İçtik bir kaç duble rakı ve daha sık görüşmeye karar verdik yeniden ve hatta Leyla da gelecek bir daha ki sefere!
Hani Karga Şahap'ın ele avuca sığmaz, zehir dilli ve bir o kadar da sevimli karısı!



11 Kasım 2009 Çarşamba

Niye Bu Aşağılık Kompleksi?


Avrupa Kentiymiş!
Çok gezenler bilirler. Ülkemizde bazı belediyeler bir övünç kaynağıymışçasına şehir girişlerine "Avrupa Kentidir" levhaları dikiyorlar. Levhanın en tepesine ise bir Avrupa Birliği bayrağını eklemeyi de unutmuyorlar.
"Kentimiz Bir Avrupa Kentidir"
Yok yaaaa! Biz coğafya mı bilmiyoruz yoksa bu levhaları asanlar Anadolu kentlerinde yaşamaktan mı utanıyorlar?
Ne oldu Türk olmaktan duyulan gururunuza beyler?
Ne oldu Asya'nın o derin uygarlık birikimine sahip olması gereken şehircilik anlayışınıza?
Kentimiz Bir Avrupa Kentiymiş!
Halt etmişsiniz siz sayın belediye başkanları!
Bu kentler sapına değin Anadolu'nun kentleridir ve biz de bu şehirlerde yaşamaktan gurur duymaktayız!
Çıkarın atın o levhaları şehir giriş çıkışlarından!
Atın kafanızdan Avrupalı olmayı çünkü bizler, Avrupalı olmaktan daha çok övüneceğimiz özellikleri olan bir ulusuz.
Kentimiz Bir Avrupa Kentiymiş!
Hadi oradan !

7 Kasım 2009 Cumartesi

Hoş geldin Ali'm !


Ali,
Ne kadar uzun süre oldu görüşmeyeli, anımsıyor musun?
En son 1979 yılının bahar ayıydı değil mi?
Mayıs gibiydi veya haziran yoksa eylül müydü?
İnan anımsamıyorum.
Bugün seninle en son sohbet ettiğimiz yere gittim.
Okulumuza, Adana Erkek Lisesi'ne.
Ali biliyor musun, tam 29 yıldır hiç gitmemiştim okulumuza.
Sen gittin mi hiç bu sürede?
Bugün halama gittim, üzerinde çalıştığım bir proje için onun anılarını toparladım.
Dönüşte yürüdüm ve dedim ki, "okuluma uğrayacağım gün, bu gündür!"
Gittim.
İyi ki gittim.
Kapıdan içer girerken anımsadım seni yeniden ve tam o sohbet ettiğimiz noktada durdum; Asla değişmemiş son görüşme noktamız Ali, hani sen de gördün ya bugün!
Bak yan tarafa resmini de çekip koydum.
Kapattım gözlerimi , anımsamaya çalıştım "ne üzerine konuşmuştuk" diye.
Köpekler de etrafımızda dolaşıyordu, işaret ediyorlardı bizi birbirlerine!
Demiştim sana "Ali'm dikkat et!"
Gülerek "tamam" dedin!
Sen de dedin ki bana üstelik, "dikkat et sen de".
Ben dikkat ettim veya katiller seni seçti o gün!
İşte tam o noktada durdum ve anımsadım konuşmalarımızı Ali'm!

Bir esintiyle geldin bana bugün okulumuzda...
Ben orada üzüntüyle beklerken ve çocuklar sağımdan solumdan geçerlerken, seninle yaptığımız son sohbetimizi yaptığımız yere geldin bir rüzgarla bana Ali'm...
Sevdin önce tüm yüzümü, göğsüme vurdu arkadaş serinliğin ve sonra ne tuhaf, dolaştın sırtımda ve sempatik iyi huylu bir hortum gibi döndüüü durdu esintin dört bir yanımda.

Ben dedim ki "Ali'm Hoş geldin!
Çekik gözlerinle bir Türkmen çocuğu saflığıydı yüzün!
Hoş geldin Ali'm,
Hoş geldin!
Hoş!
Gözlerimde yaşlarla bıraktın gittin beni okulumuzda bugün.
Otuz yıldır içimde sakladığım ve dökemediğim arkadaşıma ait göz yaşlarım aktı bugün Ali!
Aaaah Ali aaaah!
Nereden bilirdim ki, yirmi dakika sonra köpekler tarafından öldürüleceğini.
Aaaah Ali aaaah!
Henüz on altı , on yedi yaşlarındayken!
Hoş geldin yoldaşım ve hoş gittin yeniden.

Kalbimdedir hala arkadaş sıcaklığın Ali!
.
.
.
.
"Ali Karakız'ın Anısına"

2 Kasım 2009 Pazartesi

Kısa Notlar

Geçmişten bir gün, bir fakültenin kantini...
Bir delikanlı "siyah çelenk" için para toplamaktadır
Ve bir genç kız muhtemelen bir aylık harçlığını verir.
Siyah çelenk rektörlüğün kapısına bir kaç bin öğrenci eşliğinde bırakılır!
*** *** ***
Geçmişteki bugünden bir kaç gün sonra, bir genç kız yine aynı kantinde oturmakta olan bir delikanlının sehpasına ayaklarını koyar!
"Ayakkabılarımı beğendin mi bakalım?"
*** *** ***
Bir delikanlı Orhan Kemal'in ünlü "Murtaza" romanından sinemaya aktarılan ve Müjdat Gezen'in başrol oynadığı "Bekçi" filmine bir genç kızla yalnız olarak sinemaya gidebilmek için arkadaşını atlatır.
Delikanlı yanında aynı genç kız olduğu halde, otobüste başını cama dayayarak uyumak ister.
"Başını omuzuma koyabilirsin" der genç kız.
"Hayır!" der genç adam utandığından...
*** *** ***
İzmir Köşk Sineması, Mithatpaşa Caddesi....
Sinema çıkışında o yıllarda yol yapmak amacıyla kayalarla doldurulan denizin kenarında söyleşirler.
Dev gibi kayalardır bunlar.
Genç kız sorar "bu kayaların cinsi nedir?"
Delikanlı "andazit" der ve bilir doğru yanıtı!
Oysa bu delikanlının bildiği tek kaya cinsidir ve kaya volkaniktir.
*** *** ***
Kız bu durumdan etkilenir.
*** *** ***
Bu arada el-ele de tutuşurlar ama delikanlı "yanlış anlaşılma" korkusu nedeniyle buluşma teklifini yinelemez.
Ve heyecanla eve döndüğünde arkadaşı Nazım'a sorar "ayıp mı ettim acaba?"
Yoksa kız arkadaşça bir güvenle mi tutmuştu elini...
*** *** ***
Genç kız her sosyal karşı duruşta delikanlının yanında olacaktır!
*** *** ***
Bir gün elinde küçücük bir valiz, üzerinde yeşil rengin hakim olduğu ve ince uzun yaprak desenli elbisesiyle çıkar evden genç kız.
Sokağın başında bekler delikanlı...
Önemli bir gündür o gün.
Evlenirler...
*** *** ***
Ve delikanlının hafızasına kazıdığı üç görüntü olacaktır hep!
Yeşil elbisesiyle umutla yürüyen genç kız ve ardından yıllar içinde doğan iki bebeğin tertemiz yüzü.
*** *** ***
Ve hafızaları aynı olayları farklı kaydetseler de ortaktır.
Bilgisayarlarladaki "C ve D" sürücüleri gibi.
*** *** ***
Gelecekleri de öyle olacaktır!