18 Ağustos 2009 Salı

Büyük Aile-3

Teğmen Şerafettin

Menekşe Hanım için savaş demek, ölüm demekti, kaygı demekti, ağlamak demekti, yüreği yanmak demekti. Anasıyla az mı asker yolu gözlemişlerdi, az mı yürekleri yanmamıştı kardeşlerinin ardından… Bu iyi yürekli abla, bu iyi yürekli ana hep düşünürdü. “Ne kadar şanssız bir nesildiler” 1800 yılı içinde doğan erkek, kadın tüm Türkler, ne kadar şanssız ve kara bir yüzyıl içinde doğmuştular. Kadınlara yitirdiklerinin ardından derin acılar çekmek kalmış ve genç erkekler Osmanlı’nın hakim olduğu geniş coğrafyada, Arap Çöllerin’de, Afrika Kıtası’nda yitip gitmişlerdi. Kadınlar daha bıyıkları yeni terlemekte olan 17-18 yaşındaki delikanlıları, oğullarını, kardeşlerini savaşa yolcu ederken, ölümün itici yüzüyle karşılaşıp, yolcu ettiklerini sağ salim görene değin ölüm fikriyle iç içe yaşamaktaydılar. Her gün, her saat, kara bir haberi getirecek olan askerler beklenir veya köylerine ve yaşadıkları sokağa bir asker girdiği zaman “acaba hangi evi yakacak haber getirecek bu çocuklar” diye kaygıyla onları izlerlerdi. Bu, ölüm fikriyle yaşamak değil de neydi?

Menekşe Hanım bu duygularla yıllarca yaşamış, sağ salim dönen kardeşlerini kucaklamış ve dönemeyenlerin mezarı başında bir tek duacık bile okuyamamış bir ablaydı. Daha sonra Zekeriya Efendi ile evlendikten sonra aynı korkuları yıllarca kocası için yaşamış ve hayatı boyunca sevdiklerini kaybetme korkusunu taşımış bir kadındı. Zaten sadece Menekşe Hanım değil ama Anadolu’nun bütün kadınları aynı kaderi ve kederi paylaşmıyorlar mıydı?

Hala dizi dizi asker adayları arasına karışıp giden kardeşi Mehmet’in kendisine son kez dönüp bakışı gözlerinin önündeydi… “Allaha ısmarladık abla” der gibi bakan o gözleri asla unutmaz ve büyük bir acıyla anımsardı. Yıllarca, oğlu Ahmet’i yine bir savaşta kaybetme korkusuyla yaşamış ve çok şükür ki ondan önce ölmeyi başarabilmişti. Oysa Ahmet öldüğünde daha ellisine bile basmamıştı.

Menekşe Hanım biri kız olmak üzere üç evlat yetiştirmiş ve 60’lı yaşların sonuna doğru ani bir ölümle bu dünyadan ayrılmıştı. Artık çekeceği ne kaygı kalmıştı ne de keder.

Yaşamı boyunca sevdiklerinin savaşta yitip gidecek yaşamlarının ardından ağlamış ve ölümle içi içe yaşamış bir kadın olarak, artık kendisi ölüm haline gelmişti.

Bu ailede daha sonra iki menekşe daha olacaktı. Torunlardan biri Menekşe Hanımın adını kızlarından birine koyacaktı. Kızı Fatma Hanım ise, yıllar sonra kız torunlarından birinin adı olarak koyacaktı Menekşe anacığının adını.

İnsanlar isimleri gibidir derler…

Bu satırların yazarı büyükannelerinin ismini alan kadınlardan birinin kardeşi olarak ablasında görmüştü hep, bu yüzyılın başında bu dünyadan göçüp giden büyükannenin izdüşümünü…

Hayat kısa ama izi uzundur.

Ve torun Menekşe yaşatmaktaydı şimdi kendi içinde; büyük büyük annesinin yaşam enerjisini…


Sefer görev emri verildiğinde Şerafettin Osmanlı İmparatorluğu döneminde adı Cebeli Bereket olan Osmaniye’de izindeydi. Zaman zaman dedesi Zekeriya Efendi’nin evinde kalıyor, zaman zaman da Halası Fatma Hanım’ın evinde. Annesi Ayşe Hanım ve Nazife Halası ise buna bozuluyor ve “senin zaten burada evin var, neden halana gidip duruyorsun be çocuk, kal işte bizimle” diyordu.

Nazife Hanım abisi Ahmet’i çok sevdiğinden ve genç yaşta kaybettiğinden, Ahmet’in oğluna ayrı bir düşkünlüğü vardı. Şerafettin Osmaniye’ye izine gelmeden günler öncesinden hazırlanır, içli köfteleri, analı-kızlıları, Adana’nın o güzelim minicik patlıcanlarından hazırlanan kuru patlıcan dolmalarını bin bir türlü baharat kullanarak hazırlar ve Şerafettin’inini beklerdi. Aynı hazırlık elbette Fatma Hanım’ın evinde de sürerdi. Fatma Hanım eşi Osman Efendiyi alışverişe gönderir ve Şerafettin için hazırlayacağı yemeğin malzemelerini günler öncesinden hazırlardı.

Osmaniye’de mütevazı koşullarda yaşayan bu iki evde hazırlıklar işte böyle günler öncesinden başlardı.

Nazife Hanım ablası Fatma Hanım gibi otoriter bir kadın değildi, son derece yumuşak, sevgisini göstermekten sakınmayan bir genç hanımdı. Koskoca zabit olmuş Şerafettin’i kucağına alır orasını burasını mıncıklar, saçlarını elleriyle tarar, temiz de olsa elbiselerini yeniden yıkar, gömleklerini kolalar ve kömür ütüsünde bir güzel ütülerdi. Bu arada yeğenine hayırlı bir kısmet aramaktan da geri durmazdı Fatma ablası gibi.

Şerafettin son geldiğinde “tamam hala güzel bir kız bulmuşsun ama biraz bekleyeyim şu zor günler bir geçsin bak, ondan sonra söz, ya senin ya da Fatma halamın bulduğu bir kızla evleneceğim” derdi. “Hem daha ben yirmi yaşındayım, biraz kazandığım paramı harcayayım, değil mi ya” derdi. Nazife ve annesi Ayşe Hanım bu sözlere kızar, ama zaten birkaç günlüğüne gelmiş olan yeğeninin üzerine fazla gitmez ve “hadi bakalım kurban olsun halası ye şu dolmalardan, içli köftelerden bak daha sana Karakuş Tatlısı yaptım ondan da yiyeceksin.” derdi. Bilirdi ki Şerafettin, tüm bu yemekleri yememe şansı yok. Bu ailenin kadınlarının yaptığı yemekleri yememek mümkün değil. Zaten yemezse bu kocaman kadınlar kırılır ve küserlerdi. Çünkü onların sunabilecekleri tek ikramları kendi elleriyle yaptıkları bu yemekler, ördükleri çoraplar ve iğne oyasıyla kenarlarını işledikleri mendillerdi.

Böylesine sevgiyle hazırlanan yemekler reddedilebilirler miydi?

Şerafettin aldığı emirle hızla hazırlanmış ve Adana’dan hareket edecek ilk trenden biletini almıştı. Bir yandan “ne kadar kısa sürdü iznim bu kez” diye söylenirken, diğer yandan da kaygılanmıyor değildi. Birkaç ay önce İngilizlerden kaçan bazı Alman gemileri Türkiye’ye sığınmış ve bu gemilerin Türkiye’nin başına bela açacağı konusunu arkadaşlarıyla çok tartışmışlardı. Tamam, Almanlar Türk Ordusu’nu modernize ediyorlardı ama bunun bedeli ağır olmamalıydı. En çok kanlarına dokunan ise, eşit rütbeli bir Türk ve Alman askeri olduğunda Alman olan yetki sahibiydi ve Türk subayı bu emirlere uymak zorundaydı.

Çanakkale’nin hem Anadolu ve hem de Avrupa Yakası’nda Türk Ordusu’nun büyük bir tahkimat yaptığını biliyordu. Aylar öncesinden birçok arkadaşının tayini oraya çıkmış ve hatta halası Nazife Hanım’ın nişanlısı dört aydır topçu subayı olarak orada görevlendirilmişti. Mehmet Bey Palamutçuk Bataryaları’nda görevlendirilmiş ve Teğmen Fasih Nuri Kayabalı’nın günlüklerinde susturulamayan kahraman bir batarya olarak yer alacaktı bu bataryamız.

İşte Şerafettin de gidecekti Çanakkale’ye. Tayin yeri 48. Alay’dı ve Gelibolu Yarımadası’nda Seddülbahir’in kuş uçuşu 6-7 km Kuzeyinde konuşlanmıştı görev yapacağı Alay ve görevleri başlangıçta bir ihtiyat birliği olarak beklemek ve daha sonra cephede açılabilecek muhtemel gedikleri hızla doldurarak düşmanı karşılamaktı. Bu alan kara savaşının şiddetleneceği ve inanılamayacak sayıda şehit sayısına ulaşılacak olan bir cepheydi ve olaylar zinciri bu noktada Şerafettin’i de savaştıracaktı.

Elbette düşman da bu saldırısını çok pahalıya ödeyecekti.

3 yorum:

  1. Aklına, gönlüne sağlık dayıcığım. Mükemmel gidiyor yazı dizin. Özellikle 3 ncü bölüm diğerlerinden daha duygulu.

    YanıtlaSil
  2. Kubi;tek kelime "mükemmel"..

    Nilly

    YanıtlaSil