20 Ağustos 2009 Perşembe

Büyük Aile-4

Teğmen Şerafettin


Önce Fatma Halası’na gitti Şerafettin, elini öptü, başına koydu. Onun için veda etmek ve Çanakkale’ye gitmek askerlik mesleğinin doğal bir sonucuydu. Ama ailesinden ayrı kalmak çok zordu. Ne kadar özleyecekti onların karşılıksız sevgilerini, sofralarını, kendisine büyük bir şefkat ile bakan paşa dedesi Zekeriya Efendi’nin askerlikle ve savaş ile ilgili tavsiyelerini ve anasını…
İlle de anasını ne kadar çok özleyecekti…

Annesini düşündüğü zaman Şerafettin’in hep içi sızlardı. Genç yaşta dul kalan anası gelin gittiği evden geri dönmemiş ve kendini kocasının ailesine ve oğluna adamıştı. Bir tekçik, biricik oğluna…

Güzel bir kadındı anası ve isteseydi yeniden evlenebilir ve kendisine bir yaşam kurabilirdi, üstelik bu hiç yanlışta olmazdı. Ama yapmadı. Doğru veya yanlış olacağı için değil, istemediği için. Oğlunun bir üvey baba, üvey evlat ilişkisi içinde büyümesini istemedi ve Şerafettin dedesini baba bildi ve anasını da ana olarak bilmeye devam etti. Ama Şerafettin acı duydu hep anası için ve ne yaparsa yapsın bu duygusunu yenemedi.

Anasını düşündüğü zaman Şerafettin, nergis kokusu gelirdi burnunun ucuna ve sadece geceleri duyulan ve annesinin bir bebek gibi baktığı ful çiçeğinin kokusu. Ayşe Hanım herkes el ayak çekince gecenin bir yarısı bahçeye çıkar ve sessizce tek başına otururdu. Zaman zaman, görümcesi Nazife Hanım da ona eşlik eder ve gecenin içinde iki yalnız kadın sessizce oturur, arada sırada fısıltıyla sohbet ederlerdi. Zekeriya Efendi ise akşam namazının ardından odasına çekilir ve gece yarılarına kadar kuran okurdu. Kocaman taneleri olan kehribar 99’luk tespihini dualar okuyarak tek tek çeker ve taşların birbirinin üzerine düşmesinden kaynaklanan tık tık tadında ritmik bir ses gecenin içinde dağılır giderdi.

Sarıldı dedesine Şerafettin… Sarıldığı dedesi, 90 yaşına basmak üzere olan bir ihtiyardı ama Şerafettin’den bir on santimetre kadar uzun, babacan ve hala beli bükülmemiş biriydi. Dedesi kendisine o kadar içten, o kadar sıkı ve o kadar kuvvetle sarıldı ki, bu yaşlı adamın gözlerinden aşağı doğru süzülen yaşlar Şerafettin’in yanaklarını da ıslattı.

Asırlık bir adam, 20’lik bir çocuğa sarılmış, sessizce içini çeke çeke ağlıyordu. Oysa bugüne değin defalarca vedalaşmışlar ama dedesi hiç ağlamamış ve kendine hiç böyle bırakmamacasına sarılmamıştı.
“Dede” dedi Şerafettin, “ilaçlarını iç, aksatma olur mu? dedi. “Kendine iyi bak” dedi.”Bize lazımsın” dedi… Yaşlı adam hiç ses çıkarmadı ve gözlerinin yaşını saklama gereği bile duymadan öylece kapının önünde kalakaldı.

Zekeriya Efendi, torununun önce anasıyla uzun uzun sarılmalarını ve daha sonra halası Nazife ile koklaşmalarını ve kendisini yolcu etmeye kadar çocuklarıyla ve eşi Osman Efendi ile gelen Halası Fatma ile vedalaşmalarını izledi.
Anası ve halaları ayrı ayrı arkasından su döktüler “oğul yolun açık olsun, ferah olsun için” demek için.

Bu arada Osmaniye’nin içinden geçen Karaçay’ da deli gibi akarak, Şerafettin’i yolcu etmeye katılıyordu. Az mı yüzmüştü bu çocuk anasının diktiği beyaz donla kendisiyle. Hızla akan suyun üzerinde bir balık gibi kayardı Şerafettin; anımsadı bunu Karaçay ve hissetti bu genç delikanlıyı yeniden.
Oysa şimdi, şimdi nereye doğru kayacaktı bu çocuk?

Titredi Karaçay ve usulca akmaya devam etti.

Tren gecenin içinde hızla ilerliyordu. Fransız yapımı birkaç bin beygir gücünde ve kömürle çalışan bir lokomotifi vardı bu trenin. Ve bu tren, ayrılıkların da kavuşmalarında aracı olarak Anadolu’nun dağlarında, ovalarında gezer dururdu neye hizmet ettiğini bile bilmeksizin. Adana’dan yola çıkan tren Yenice’yi sağında bırakarak yoluna devam etmiş ve ardından Tarsus’a uğramıştı. İşte Şerafettin’in treni, Tarsus Tren Garı’ndan çıkalı 15 dakika kadar olmuş ve Tarsus’tan sonra tren yönünü Kuzey’e dönüp Çukurova’yı ve Akdeniz’i arkasında bırakarak Toros Dağları’na tırmanmaya başlamıştı. Gökyüzünde inanılmaz güzellikte bir dolunay, büyük ve heybetli Çam, Sedir ve Ardıç Ağaçlarının üzerinden bir görünüp bir kayboluyor ve ışıl ışıl aydınlatıyordu her yeri. İşte canı gibi sevdiği Çukurova’sı ardında kalmakta ve neredeyse Akdeniz’e kadar uzanan tüm alan izlenebilmekteydi ay ışığının altında.

“Canım memleketim” diye geçirdi içinden Şerafettin, “canım memleketim; bekle beni döneceğim!”

Gecenin içinde orman vardı, gecenin içinde kurtlar vardı, gecenin içinde karanlık… Ve bu karanlık öylesine büyük, öylesine saldırgan ve inatçıydı ki, bu ülkenin üzerine birkaç ay içinde çökecek ve on yıl kadar sonra dağılarak çekip gittiğinde, ardında yok ettiği yaşamları bırakacaktı.

Şerafettin, uzunca bir süre hiçbir şey düşünmeden gecenin içindeki bu “karanlığı” izledi. Başını tren vagonunun camına dayamış ve gözleriyle çooook ama çoooook uzakta bir şeyi görmek için bu uğursuz karanlığı yırtacak şekilde baktı, baktı, baktı ama gözleri bu karanlığı yırtamadı.

Yalnız bir ara Çoban Yıldız’ını gördü. Göz kırpıyordu Çoban Yıldızı Anadolu’ya ve diyordu ki bu yıldız, ”Şerafettin merak etme sen, ben bu dünyada mazlumlara yol gösteren olarak bilinirim, senin ülkene de yol göstereceğim, uyu sen!”
Uyudu sonra, fırladı tren gecenin karanlığında ve bilincindeydi sanki bu kalbi olmayan makine ne mukaddes bir yük taşıdığının. Mehmetleri taşıdığının farkındaydı ve bu ziftli, katran karası karanlığı kendi canlarıyla, kanlarıyla yırtacak olanları…
Uyudu Şerafettin ve biliyordu ki “O”, bilinen bir sona doğruydu yolculuğu; kendisi için kısa ama ülkesi için uzun.
Uyudu bebekler gibi.

Uyudu Şerafettin, sanki çocukken başını anasının boynuna, burnunu çeke çeke dayayarak koyar uyur gibi.

Ağlayarak uyur gibi uyudu Şerafettin.

Belki bir saat veya bir saatten çok veya az bilinmez süresi bugünden. Ama sıra sıra Mehmetlerin arasında bir Mehmet olarak uyudu O.
Mehmetlere emanet etti canını ve çekmeye devam etti burnunu.
Çoook uzaklardan bir baba sesi duydu sonra gecenin içindeki rüyasında ama yüzünü seçemedi onun. O an kalbi yerinden fırlayacakmış gibi oldu, aldı başını camın kenarından ve yanı başında kendisi gibi uyuyan başka bir Mehmet’in omzuna koydu başını.

Önce Haydarpaşa İstasyonu’na geldi tren ve boşalttı Mehmetleri Şerafettin’le beraber.
Bir gün Selimiye Kışlası’nda kalabalık bir koğuşta konuk etti ordu Çanakkale’ye göndereceği Mehmetçiklerini.
Ertesi gün öğleden sonra bir gemi yanaştı Kadıköy’e ve onlarca katır ve at gibi top çekmekte ve sakalıkta kullanılacak güçlü hayvanları aldılar geminin ambarına ve çuvallar dolusu kuru yük, un, kuru üzüm gibi malzemeler…
Sonunda bin kadar Mehmet’le yola çıktı gemi.

2 yorum:

  1. VE.... Bin kadar MEHMETÇİK hepsi bizim hepsiiii..

    Nilyy

    YanıtlaSil
  2. Kalemine yüreğine sağlık... 3 ve 4. bölümler çok etkiledi beni...

    YanıtlaSil