16 Ağustos 2009 Pazar

BUYUK AILE

Bolum-1

Teğmen Şerafettin-2


İngiliz ve Fransızlardan oluşan birleşik bir deniz savaş gücü, o döneme değin dünyanın hiçbir yerinde böyle güçlü ve karşı konulamaz silahlarla bir savaşı başlatmamıştı.

Anadolu’yu Avrupa cephesinden, Kuzeyden Güneye doğru bir kama gibi, saldırganlara karşı koruyacakmış gibi dimdik duran Gelibolu, bu tarihten bir yıllık bir süre içinde yüz bini aşkın gencin bedenine mezar olacaktı. Oldu da… Türkiye’nin her bir köyünden, hatta her bir ailesinden bir temsilcisinin savaştığı Çanakkale Savaşı, sadece bu yoksul ülkenin geleceği açısından değil, Rusya’nın ve Avustralya’nın geleceğinde de önemli bir rol oynayacaktı.Ama ne pahasına!

Osmanlı İmparatorluğu, çocuklarını Asya, Avrupa ve Afrika ana karalarında dövüştüre dövüştüre tüketmiş ve topu topu 6-7 milyonluk kadınlı erkekli, çocuklu-çoluklu Anadolu’da yaşayan temel bir nüfusa dayanmaktaydı.Türkiye’nin genç nüfus kırılmış, yaşlılardan, kadınlardan ve çocuklardan oluşan yetim bir ulus haline gelmişti Türkler.Teğmen Şerafettin’den önce dedesi Zekeriya Efendi yıllarca savaşmış, savaşta yaşlanmış, sonunda yatağında ölmeye hazırlanırken, şimdi de göz bebeği torunu Şerafettin’i savaşa göndermişti.Sadece öğle uykularında değil, gece uykularında da yedi başlı ejderha ile savaşması bu yüzdendi.Ya ejderha onu yenecekti ya da o ejderhayı!Zekeriya Efendinin yaşamının en güzel günleri Adana’da geçen günleriydi. Son görev yaptığı yerdi Adana. Torunu Seher’in kızı Şükran, anneannesi Fatma Hanımdan dinlediği anıları o kadar güzel, o kadar tatlı anlatırdı ki, dinlerken acaba “Şükran Hanım da mı bu günleri yaşadı” diye sormadan edemezdiniz kendi kendinize.

Şükran Hanım da Şükran Hanımdı ha! Sapsarı saçları ve masmavi gözleriyle gençliğinde herkesin başını döndüren güzelliğiyle dillere destandı yani. O güzel iri mavi gözleri, ışığın pozisyonuna ve giydiği giysiye göre renk değiştirerek yeşile dönüşür ve size bir gökkuşağı lezzeti yaşatırdı. Şükran Hanımın gözleri üzerine şiir yazıldığı bile söylenirdi veya yazılmamışsa dahi büyük bir eksiklik olacaktı bu.

Zekeriya Efendi emekli olmadan önce eşi Menekşe Hanım ve çocukları ile Seyhan Nehri’nin kıyısında bir konakta yaşarlar ve şehrin ileri gelenlerinden oluşan bir sosyal çevreye sahiptiler.Kolağası Zekeriya Efendi iyi bir asker olmakla beraber, dinine son derece bağlı ve ibadetini Allah’ı ve kendi arasında yaşayan adaletli ve vicdanlı bir yüreğe sahip adamdı. Oldukça uzun ve heybetli bir bedenle üniformasının içini doldurur ve bu haliyle çevresinde saygı uyandırırdı.Kendi zenginliğini başkalarıyla paylaşmaktan mutlu olmasını bilen, mülkiyet hırsından son derece uzak bir adamdı.Adana’da görevli olduğu yıllarda Ramazan ayı boyunca Seyhan Nehri’nin yanı başındaki evinin geniş avlusunda, büyükçe bir Ramazan Sofrası kurar ve her gün onlarca yoksul aileye yemek verirdi.

Zekeriya Efendi Adana’da oturduğu yıllar boyunca bu böyle devam etmiş, iftar yemekleri gelenekselleşmiş ve civarında yaşayan yoksullar davet bile edilmeden kendilerini bu sofranın doğal üyeleri olarak görürlerdi. Zekeriya Efendi ailesiyle beraber, orucunu bu yoksul konuklarıyla açar, onlarla beraber yemeğini tamamlar ve Teravi Namazı’na bu konuklarıyla gider ve namaz dönüşü sahura kadar Kuran okur, ibadetini yapardı. “Menekşe” derdi karısına “Menekşe” ve eklerdi, “keşke bütün sofralarımız bu kadar kalabalık olsa, keşke herkes sofrasında yiyecek bulabilse, keşke, keşke…”Menekşe Hanım sarışın, uzunca boylu, saçları kızıl, gözleri mavi bir kadındı. Osmanlı İmparatorluğu döneminde defalarca seferberlik görmüş, kardeşlerini savaşa göndermiş, kimi yıllarca esirlik hayatından sonra evlerine dönebilmiş, kimileri de sadece evlerine haber getiren askerlerin ağzından şehitlik haberlerini ulaştırabilmişlerdi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder