21 Ağustos 2009 Cuma

Büyük Aile-5

Şerafettin uzun bir süre Kız Kulesi’nin ışıklarını izledi gemi limandan ayrılırken. Bir tarafta Topkapı Sarayı, diğer yanda Beşiktaş kıyılarında Çırağan Sarayı, İstanbul Erkek Lisesi, tüm heybetiyle Selimiye Kışlası ve elbette Haydarpaşa Garı’nı izledi.

İstanbul’un balıkçıları yorgun ve yaşlı elleriyle ağlarını sermeye başlamışlardı. “Rastgele” diyorlardı bir birlerine uzaktan, “rastgele!”

Askerler el sallıyorlardı balıkçılara ve balıkçılarda askerlere. Her iki tarafında önünde bilinmez bir gelecek vardı, orası öyle! Bir tarafta yarın sabah ağlardan balık “çıkacak mının” bilinmezliği ve ağır ve emin adımlarla Marmara Denizi’ni yırtarak giden geminin askerlerinde ise “acaba bu yolculuktan sağ “çıkacak mıyızın” belirsizliği…

Ne hazin bir karşılaştırma dedi Şerafettin içinden, “ne kadar hazin!”

Daha sonra yavaş, yavaş gözden kaybolmaya başladı şehir.

İstanbul başına geleceklerden haberli bir temkinlilikle ışıldıyordu.

İstanbul’un caddelerinde yolcu taşıyan faytonların atları bile ayaklarıyla usulcacık dokunur gibiydi İstanbul’un yüzlerce yıllık parke taşlarına.

2 Şubat gecesi gemi Gelibolu ‘ya ulaştı. Askerleri, atları, katırları ve kuru yüklerini hızla boşalttı gemi ve hemen yola çıktı. Daha getireceği çok Mehmet ve çok kuru yük ve katır vardı ve en az bir buçuk yıl boyunca günde iki kez yapılacaktı bu seferler.

Altı yedi saatlik bir yürüyüşten sonra Şerafettin birliğine ulaştı. Ertesi günü dinlenerek geçirdiler. Komutanları pek yakında şiddetli bir savaş yaşanabileceğini ve bu nedenle askerlerin sürekli eğitimden geçirilmeleri gerektiğinden bahsetti. Yeni siperler kazıldı ve eskileri sağlamlaştırıldı.

Özellikle istihkamcılar, deliler gibi çalışıyorlar, siperlerin altından derin mağaralar, lağımlar açıyorlar ve birbirinden bağımsız siperler arasında erzak ve asker sevkini kolaylaştıracak ve şiddetli top atışının olduğu zamanlarda askerlerin bu geçitlere sığınmalarını sağlayacak önlemler alıyorlardı.

Şerafettin hiç savaşa katılmamıştı ve zaten teğmen rütbesiyle mezun olacakken ordunun subay ihtiyacı nedeniyle erken mezun edilmişler ve mülazım evvel (teğmen öncesi) rütbesi verilmişti. Teğmenlik rütbesini sahrada, savaş koşullarında alacaktı.

19 Şubat 1915 gecesi ilk büyük top seslerini duydular.

Şerafettin kendine ayrılan yerde uyumaya çalışıyordu bu sırada. Toplar Seddülbahir Kıyısı’na 12 km mesafedeki İngiliz ve Fransız gemilerinden ateşlenmekteydi.

Bozcaada ve Gökçeada işgal edilmiş ve düşman savaş gemilerine lojistik sağlayan merkezler haline getirilmişlerdi. İşte gemiler bu adalardan gelerek Gelibolu’nun 12 km açıklarına kadar geliyorlar ve ateş etmeye başlıyordu.

Şerafettin hemen kalktı, askerlerini “silah başı” yaptı.

Beklediler.

Sabaha kadar süren düşman ateşinin hedefi Gelibolu’nun bir kamaya benzeyen yapısının en ucuydu; Seddülbahir’ di.
Türk topçuları ateş etmediler, yerlerinin bilinmelerini istemiyor olmalıydılar veya ellerindeki topların menzilleri yetmiyor olmalıydı.

Daha sonraki günlerde bu devasa ateş gücüyle Türk topçuları arasındaki düello 18 ay kadar sürdü. Türk tarafından batarya kayıpları olurken, karşı taraftan da gemi kayıpları başlamıştı.
Tahrip olan Türk bataryaları gece sabaha kadar erlerin ve subaylarının insan üstü çabasıyla eski haline getiriliyor, yerlerinden oynayan toplar yeniden yerlerine oturtuluyor, kalibrasyonlar yapışıyor ve savaşa hazır hale getiriliyordu.

Vatan sevgisiyle harmanlanmış insan kanı, eti ve enerjisi savaşıyordu.

Gecenin içinde toprak vardı, gecenin içinde şehitler, çelik, mermi ve taş…

Gecenin içinde dövüşen bir milletin fedaileri vardı…

İngiliz ve Fransız savaş gemileri Gelibolu kamasını bir türlü geçemediler. Bu aynı zamanda kanlı kara savaşlarının başladığı anlamına da geliyordu.

Testereyle biçilir gibi delikanlılar biçilecek,Kanlısırt, Conk Bayırı, Anzak Koyu, Seddülbahir Kıyısı kan deryasına dönecekti kısa süre içinde.

Savaştı Şerafettin, arkadaşları gibi.

Savaştı Şerafettin, Anadolu gibi.

Savaştı Şerafettin, top bataryaları gibi.

Silahlar ve onların mermileri gibi savaştı Şerafettin.

Gecenin içinde savaştı “O” ve gün ağarırken de savaştı…

Korktu elbette korkması gereken zamanlarda ve korkusunu yendi yenmesi gereken zamanlarda savaşmak için.

Gecenin içinde yıldızların ve ayın; gündüzleri ise gökyüzünün ve güneşin şahitliği altında savaştı.
Martılar da gördü onun savaştığını, sürme gözlü üveyik kuşları da.

Yalnız Batıdan Doğuya doğru uçan bir Allı Turna gördü en son Şerafettin’i. Çukurova’nın sulak bataklıklarına doğru uçan bir Allı Turna’ydı bu. Karaçay’a da uğrayacaktı elbet ve öncesinde Seyhan ve Ceyhan nehirlerine de tabi…

İşte bir sabah vakti, bir sabah Şerafettin başını siperden çıkardığında düştü yere.

Gördü onu Allı Turna, ağladı.

Gördü onu martılar, memleket kuşları, arkadaşları gördü onu.

Şahittir ki bu memleket, yaşayamadı Şerafettin gönlünce, yapamadı birkaç evlat, sevemedi bir sevgilinin memelerini… Öpemedi dudaklarından onun...

Ama bu memleket gönlünce yaşayabilsin diye, özgürce sevebilsin diye delikanlılar sevgililerini ve konuşabilsinler diye dünyanın bu en güzel dilini, Türkçe’yi…

Düştü Şerafettin toprağa.

Düştü...

5 yorum:

  1. Birileri bunu yapmalı! Yapmaya devam etmeli! ve bazıları da balık hafızalı olmaktan vazgeçmeli! Yüreğine sağlık...

    YanıtlaSil
  2. Nur içinde yatsın ve yatsınlar.Ağlamaktan okuyamadım.Sağol canım.

    Nilyy

    YanıtlaSil
  3. Gönlüne kalemine sağlık dayıcım. Allah razı olsun senden. Özellikle allı turna ile başlayan kısım beni vurdu.

    YanıtlaSil
  4. Teşekkürler Safo... balık hafızasından gerçekten de çıkmalı bu toplum.

    YanıtlaSil