31 Mayıs 2012 Perşembe

Türk Sorunu


1970' li yıllar.
Adana... 1834 ve 1926 Sokak, Meydan Mahallesi...
Cumali Amca, Dursun Teyze, Kürt Ahmet Amca, çocukları...
Behzat Amca, Fındık Nene, Fatma Abla, Hilmi Amca..
Alirıza, Ahmet, Mehmet Ali, Uğur, ben, Mustafa Abi, Mithat abi...
Benim ailem, yani Zekeriya ve Sabiha'nın çocukları...

Yukarıda hem Türk var, hem de Kürt, hem Arap var hem de Boşnak...

Yani insanın yapı taşı olan 46 kromozom dışında birbirleriyle hiçbir genetik benzerlik yok.
Kara gözlüler, ela gözlüler, mavi gözlüler hep aynı sokağın insanları...

Biz gençler sadece içinde olduğumuz sol gruplar açısından
 "farklıyız" ve hep içimizde aynı anti-emperyalizm ve hep aynı Türkiye sevdası.
Asgari müşterekteki bağlılığımız güzel Türkiye'miz.

Daha 15’ li yaşları sürüyoruz ama Toprak Devrimi' ni tartışıyoruz o yıllarda, yani Milli Demokratik Devrimi...
Feodalizmi  tartışıyoruz, Cumhuriyet' in Köy Enstitüleri' ni tartışıyoruz, "Milli Demokratik Devrim'den kesintisiz bir şekilde sosyalizme geçişi" tartışıyoruz.
 
Mao' yu Lenin'i, Marx'ı ve Engel' si  tartışıyoruz ve Mustafa Kemal' in  devrimciliğini biliyoruz ama henüz boyutlarının farkında değiliz ve gündemimizde alması gereken yeri almıyor henüz.

1977-1980 arasında benim hafızamda en geniş yer tutan tartışma
 "Toprak Devrimi'dir".
Yani Cumhuriyet'in toprak ağalarıyla (Menderesler, Bucaklar falan) uzlaştığı için bir türlü yapamadığı "Toprak Reformu" nedeniyle özgürleşemeyen köylülüğün durumunu tartışıyoruz ve feodalizmin "üst yapıdaki" etkilerini biliyoruz.
Toprak Devrimi' nin köylülüğü tebaa olmaktan çıkarıp özgür bir yurttaş olarak devlete ve dolayısıyla ülkeye bağlayacağından henüz haberimiz yok ama ağalığı yıkacağını biliyoruz.
 
Dolayısıyla daha çok doyacak köylüler, daha çok okuyacaklar ve devrimcileşecekler.
Öyle ya, bilgi değil midir devrimcileştiren insanları?

Türkiye'nin 1980'lere kadar damgasını vuran temel meselesi "sınıfsaldır".  Sınıf mücadelesidir ve o dönemlerde Türkiye'nin 780.576 Km karelik alanındaki tek ve en büyük analizini sınıflarının karşılıklı pozisyonlaşmasına göre yapardınız.
Ne ırksal köken ne de başka bir ayrım noktası yoktu.
Etnik milliyetçilik sosyalistlerin aklının ucundan bile geçmezdi ve tüm Türkiye' de örgütlenmek en doğal davranış modeliydi.

Şimdi bazı sorular soralım;

Toprak Devrimi Programı yani Milli Demokratik Devrim, bugün ülkemizin Güneydoğusu' ndan yükselen etnik talepler içinde ne kadar kendisine yer bulabiliyor?
Büyük Ortadoğu Projesi içinde etnik milliyetçiliğin "uyandırılması" amacı var mıdır ve bu  kime hizmet eder?
Parçalı veya yekpare bir Türkiye ABD Emperyalizmi için ne demektir ve ABD tarafından hangisi tercih edilmektedir?
Yugoslavya neden ve kim tarafından parçalanmıştır?
Neden Türkiye Sevr tehditine karşı başarılan bir savaşın ardından üniter bir devlet olarak kurulmuştur?
Kürtler neden Türkler ile beraber Cumhuriyet' in asli kurucusu olarak tanımlanmıştır?
Türkiye etnik temelde parçalandığında, bölge üzerinde uzun erimli planı olan  ülke ve veya ülkeler açısından ne gibi kolaylıklar oluşacaktır?
 
Neden üç büyük ulus devlet olan Rusya, Türkiye ve İran'da emperyalizm etnik kökenli problemleri büyütmekte ve kaynak aktarmaktadır?
Ana "dilde eğitim" ve  "Demokratik Özerklik" talepleri ayrışmayı mı birleşmeyi mi amaçlar ve bu bir devlet politikası olduğunda "hukuk, ekonomi, bilim, sağlık gibi eğitim ve devleti ilgilendiren alanlarda hangi dil kullanılacaktır?

Bu soruları tartışmaya açıyorum ve görüşlerimi yazacağım.

Ama başlangıç olarak, Türk Sorunu’ na anti-emperyalizm ve sınıf mücadelesi açısından bakmanın sorunu berraklaştıracağını söyleyebilirim.

“Millet”

Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğu'ndan 10 milyon civarında bir nüfus ve birden fazla etnik topluluğu da devraldı. Elbette başlıcaları Türkler, Kürtler ve Araplardır. Bunlara Çerkezleri, Abhazları, Lazları, Gürcüleri, İspanyol kökenli Musevileri, Ermenileri ve Rumları da ekleyebiliriz.

Türkler ve Kürtler Cumhuriyet'in asli kurucuları olarak belirtilir. Müslüman olmayan topluluklar  azınlık statüsündedirler.
 
Cumhuriyet'in ilk yıllarında devlet için  federatif bir yapı gündemde olmakla birlikte bundan vazgeçilir.
Türkiye üniter bir devlet olarak tasarlanır ve bu şekilde kurulur. Yeni devletin resmi dili Türkçedir.
Peki neden?
Çünkü ulus, etnik/ ırksal bir kavram değil ama "siyasi" bir kavramdır. Millet tek bir etnik topluluğa dayanmaz, içinde birden fazla etnik topluluğu barındırır. Cumhuriyet'in kurucu kadrosu, büyük bir devletin yıkımının ardından, bir araya getirmek için çabaladığı çok kültürlü, çok ırklı ve cemaatler ve aşiretler temelinde örgütlenmiş bir topluluktan bir millet yaratabilmek, bu milleti eğitmek ve geliştirebilmek için ayrılıkları hızla ortadan kaldırmak zorundaydılar.

Bu gerçekten bir zorunluluktu, çünkü başta İngilizler olmak üzere tüm emperyalistler emperyalizme karşı mücadele içinde doğmuş devrimci Türkiye'yi etnik temelde bölme çalışmalarına devam ediyordu. İngiltere ve diğerlerinin bu amaçları Kurtuluş Savaşı sırasında, sonrasından taa günümüze değin devam ediyor.

Cumhuriyet' in emperyalizme karşı başarısı "yekpare/ üniter" kalabilmesiyle paraleldir ve bu hedef hala geçerlidir.

Yeni devletin resmi dili  Anadolu'da en yaygın kullanılan dil olacaktı. Bu sadece Türkiye açısından geçerli bir kural değildir. Bu kural, bütün ulus devletlerin  kuruluşunda geçerli olmuştur.

Cumhuriyet kendi insan tipini feodalizmden koparıp ancak tek bir eğitim politikasıyla yaratabilirdi ve bunu büyük bir oranda da başarmıştı. Bugün bu başarıyı Suriye, Irak ve İran'a bakarak çok net görebilirsiniz. Yeni Cumhuriyet' in bu başarısı, feodalizmle ve emperyalizmle çatışmayı bırakıp uzlaşmaya başladığı İkinci Dünya Savaşı'na kadar devam etti.

ABD ve Ortadoğu'da emeli olan diğer güçler, etnik problemleri kışkırtmayı rafa kaldırıp, 1980'lere değin süren soğuk savaş döneminde Türkiye'yi yöneten tüm hükümetleri Rus tehdidine karşı kullanmak için desteklediler.

ABD, Rusya' nın tehdit olmaktan çıkmasıyla beraber tüm dünyaya yeni bir düzen getirmek iddiasıyla ürettiği "Küreselleşme" projesiyle tüm dünyayı tek pazar haline getirebilmek için tüm stratejik noktalardaki ulus devletleri ortadan kaldırmaya başladı.

Emperyalizmin silahlı gücü Nato, Yugoslavya' yı yıkarak ilk sınavını başarıyla gerçekleştirdi. Yüz binlerce Yugoslav etnik kışkırtmalar sonucunda katledildi. Şu anda birçok "şehir devletlerine" bölündüler ve artık Nato ve ABD' nin Avrupa'daki en büyük üslerini barındırıyorlar.
Romanya’ yı da zaten biliyorsunuz. Çavuşeskuların hunharca bir duvar önünde kurşuna dizilmeleri hatırlardadır. Bu infazla aslında küreselleşme karşıtı tüm liderlere mesaj da verildi. Saddam Hüseyin ve Muammer Kaddafi’ nin sonlarını lütfen bu dizi içinde oturtunuz.

Libya ne olacak bilmiyoruz ama aslında yıkılan Yugoslavya’ dan sonra parçalanan İkinci devlet ise Irak'tır.
Bu devletin nasıl yıkılıp şu anda fiili iki devlet haline geldiğini ve bu devletin üç parçaya doğru hızla evrildiğini izliyoruz. ABD Irak' ın kuzeyinde  kuklası haline getirdiği "Kürt" devleti oluşumuyla Ortadoğu’daki en önemli hedefine ulaşmış görünüyor.
Suriye ise küresel güçte politika üreten tüm güçlerin gündemindedir ve ülkemizin izlediği aşağılık politikayı biliyoruz.
Barzani ve Talabani'nin patenti ABD' ye aittir ve bu oluşum ülkemizin güneyine doğru genişletilmektedir
Lenin emperyalizm çağına girerken
 "ulusların kendi kaderini tayin etme hakkına" sahip olduğunu belirtir.
Doğrudur.
Bugün Türkiye'nin federatif tarzda örgütlenmesinden söz edenler, Lenin' in bu sözüne atıfta bulunurlar.

Ancak bir kaç önemli nedenden bu öneri Lenin'in saptamasıyla uyuşmaz :

Birincisi, Lenin emperyalizme karşı mücadele edip bağımsızlık isteyen halkları kasteder ve yine kastedilen etnik bir yapı değil milletlerdir ve Lenin birçok farklı etnik topluluğu Rus Milleti adı altında emperyalizme karşı başarıyla bir araya getirmiştir.
İkincisi, güçlü uluslar o dönemde de şimdi de emperyalistler için en büyük engeldir. Uluslaşma süreci  farklı etnik/ ırksal kökenden gelen insanları birleştirerek büyük güçleri oluşturur ve bu oluşan milletler emperyalistlerin kabusudur.
Üçüncüsü, günümüzde dünyayı tek ve bölünmez pazar haline getirebilmek için ulus devletleri yıkmak, gümrükleri ortadan kaldırmak gerekir. Ulus devletler ancak etnik problemler büyütülerek, ulusun bileşkesini oluşturan etnik toplulukları birbirinden uzaklaştırarak ve ayrılıkları derinleştirerek yıkılırlar.
Türkiye Cumhuriyeti’ nin egemenliği altındaki bölge sadece cazip bir pazar olduğu için değil ama Ortadoğu'da Mehmetlerin kanının ABD çıkarları için daha kolay dökülebilmesi için etnik temelde parçalanmaya itilmektedir. Eğer bu başarılı olursa, Türk- Kürt demeden
 Mehmetler ABD ve Batı'nın gereksinim duyduğu enerji kaynaklarının ve transferinin güvenliği için önce bekçi ve savaş dönemlerinde ise dökülecek kanın "can" kaynağı olacaktır.
Amerikalı kara para spekülatörü Soros’un söylediği gibi, “Türkiye’nin tek ihraç malı ordusudur”. ABD şu anda bu saptamayı hayata geçirmektedir.
Mesele bu cani projeye Türk Milletini oluşturan tüm etnik toplulukların birleşerek mi yoksa parçalanarak mı yanıt vereceği meselesidir!
Türkiye' yi yönetenlerin yazdığı yeni Anayasa bu cani projeye hukuksal zemin hazırlamaktadır.
Onların yapacağı bellidir.
Peki bu cani projeye biz yurtseverlerin yanıtı ne olmalıdır?

"ÖRGÜT"
ABD ve AB’ yi oluşturan devletlerin çoğu gelişmiş ve güçlü ulus devletler olmakla birlikte, kendi çıkarlarının önünde gümrük duvarlarıyla dikilen diğer küçük ama güçlü ulus devletleri yok etmek ister.
Bu işin ekonomik boyutudur ama ulus devletlerin parçalanmasındaki asıl amaç siyasi çıkarlardır.
Hepimizin gözleri önünde gerçekleşen son örnek Yugoslavya'dır.
Irak ise halen operasyonun tam ortasındadır ve iki milyona yakın vatandaşı ABD tarafından katledilmiştir.
Yugoslavya' da bu rakam ise milyona yakın olarak ifade ediliyor.

İran ve Suriye sıradadır.

Türkiye' de  bu operasyonun ön çarpışmaları 12 Eylül 1980' le birlikte ABD' nin oğlanlarıyla birlikte başladı.
Yugoslavya’ da başlayan ve Irak ve Suriye ile devam eden sürecin ana hedefi Türkiye’dir. Eğer bu soruna bu bakış açısıyla bakmazsak sorunu çözemeyiz.
Namlunun ucundaki hedef Türkiye’dir. ABD, Ortadoğu’ da Suriye ve Irak’a rağmen hedeflerine ulaşır ama bu hedefine Türkiye olmadan koşması mümkün değil. İran’ da bu açıdan Türkiye ile benzer özelikler taşımaktadır.

ABD ve diğer emperyalist/kapitalist ulus devletler, onlarca etnik kökenli farklı yurttaşını "millet" haline getirmeyi ortaçağın tüm kurumlarını kan döküp tasfiye ederek başarmıştır. Büyük Fransız Devrimi' nin giyotinleri ve Amerikan İç Savaşı'nın meydan savaşları ve darağaçları bu sürecin en yakın tanıklarıdır.

Cumhuriyeti kuran devrimci kadro bu süreci İstiklal Mahkemeleri ile başlatmakla birlikte sonuna kadar gidememiştir. Bizim Türk, Kürt ve  diğer etnik topluluklarla birlikte oluşturmaya çalıştığımız milletin zamkı olan Türk Devrimi'ni Anadolu zeminine başarıyla oturtamamıştır.

Bu başarısızlık en açık ifadeyle feodalizmin "katledilememiş" olmasıdır.Bakın aynı zamanda bu nedenle Kürt adı bir millet tanımına oturmaz. Aşiretlerden oluşan bir ulus/millet olabilir mi?
Cumhuriyet, feodalizmi tasfiye edemediği için bugün Kürt milleti de yoktur. Kürt aşiretleri arasındaki bağlardan daha güçlü bağlar Cumhuriyet nedeniyle hala 75 milyon kişi arasında vardır.
Doksan yıldır öyle ya da böyle bir birleşik millet kavramı ülkemizde vardır ve Cumhuriyet Devrimi'nin başarısı ölçüsünde Ortadoğu'nun en sağlam, en modern ülkesini ve ulusunu yaratmıştır.

Cumhuriyet Devrimi'nin süreci 1940' lı yıllardan beri gerilemeye başlamış, kendini yaratan milletinden kopmuş ve ayrımcı politikaları özellikle 80'lerden sonra Amerikan Gladyosu'nun desteğinde sistemli olarak uygulamıştır. Bu uygulamalar "tek millet" kavramını erozyona uğratmış, ABD ve emperyalist Batı,  ülkemizin bir zenginliği olan farklılıklarımızı "etnik sorunlar" temelinde destekleyerek büyütmüş ve nihayetinde bugün yaşadığımız tablo ortaya çıkmıştır.

Bugün ülkemizin 81 vilayetinde zayıf da olsa örgütlenmiş bir devrimci parti yoktur ama tüm şehirlerde örgütlenmiş tarikatlar ve onların yasal temsilcisi olan partiler vardır.

Sosyalistler ve devrimciler adına en büyük utanç ve halkımız için en büyük tehlike budur.
Devrimci partileri olmayan milletler, kurtlar tarafından sürülerin boğazlandığı gibi boğazlanırlar, katledilirler.

"Kürt Sorunu" artık  Cumhuriyet' in içinde bulunduğu şu haliyle çözeceği boyutların çok üzerindedir. Türk Milleti'ni oluşturan iki etnik (Türk-Kürt) topluluk arasında ülkü birliği ciddi derecede yara almış,
Kürt sorunu ABD ve Batı tarafından siyasal zemine taşınmış ve  taraflar ülke içiyle sınırlı olamayacak kadar artmış ve uluslararası bir platforma ve onların  karar vericilerinin gündemine taşınmıştır.

Bugün meseleye basit bir "kültürel haklar" çerçevesinden bakan ve PKK'nın eylemlerini ve stratejilerini haklı gören tüm eğilimler ABD ile aynı safta olduklarını unutmasınlar.
Nisan 2012’ de BDP yöneticilerinin ABD ziyareti ve dönüşte yaptıkları açıklamalar bu açıdan eşsiz bilgiler verir, ihanetin derinliğini gösterir.

Lenin' in tarif ettiği  
Emperyalizm Çağı'nda "etnik kimlik-dil" peşinde koşanlar, ulus kavramını anlamadıkları gibi, bu tutumlarında ısrar ettikleri takdirde hem kendi dillerini kaybederler  hem de Barzani gibi ABD'nin askeri olurlar.
Bugünün görevi Türkiye halkını yeniden tek ve büyük bir ulus haline getirecek projeler üretmek ve bunun devrimci partisini büyütmektir.
Seksen bir şehirde birden hayat bulan devrimci bir partiden söz ediyoruz.

İşte bu çaba ve bu stratejik hedef etrafında çalışmak emperyalizme verilecek en büyük, en devrimci yanıttır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder