14 Eylül 2013 Cumartesi

“Halk Hareketinin Masumiyeti”

“Halk Hareketinin Masumiyeti”

31 Mayıs 2013 tarihinden başlayarak Türkiye iki aydır benzersiz bir halk hareketine sahne oluyor. Görünen odur ki, alçalan ve yükselen enerjisiyle bu halk hareketi, BOP iktidarı yıkılmadan durmayacak. Haziran Ayaklanması, başlangıçta Banu Avar gibi “Erdoğan’ın kullanım süresi bitti, Reyhanlı’da sesini çıkarmayan Batı neden Gezi Parkı meselesinde ‘Aslan Türkler’ diyor? Bunu düşünmek lazım” diyeninden, devamında “Türk Baharı” olarak tanımlayanına ve “çapulcuların, vandalların eylemidir” diyenine kadar geniş bir yelpazede değerlendirildi.
Biz baştan beri “Cumhuriyet’in yarattığı demokratik birikimin sokağa çıkıp vatanı yeniden ele geçirmesidir” saptamasında bulunduk ve içinde yer aldık. Aslında “Turuncu devrim mi geliyor”diyenlerin bilemediği şey, Türkiye’nin bir Ukrayna veya Gürcistan’a benzemediğidir. Çünkü, Cumhuriyet devrimimizin halk içindeki birikimi, böylesine büyük bir halk hareketinin, yabancıların çıkarları için ve yabancılar tarafından başlatılmasına da, kullanılmasına da izin vermez. Bazen at değiştirmek için de turuncu devrime başvurulabilir veya kendilerine en yakın duranı kullanarak halk hareketini kendi çıkarına kullanabilir. Mursi’nin Mısır’da iktidara taşınması gibi ama işte iki yıl önceki Mısır ayaklanması en fazla iki yıl ABD tarafından kullanılmış ve Haziran Ayaklanması Mısır’da harekete geçmeye kalkan halkı etkilemiştir.
Buna Taksim-Tahrir dayanışması da diyebiliriz. Ya da yerküre gibi kapalı bir kapta halk hareketinin aynı denizde buluşması da…
 Mısır, “Hey ABD, Mursi’yi Al da Git!” çağrısına uyan milyonların eylemine tanık oldu ve bu satırların yazıldığı anda hala da durulmuş değil. Mısır’ın Milli Devrimi, Turuncusuyla hesaplaşıyor. Bu başarılı halk eylemine ordunun da katılması ve Mursi’nin devrilmesine “darbe” diyenler, aslında ya kafası karışık aptallaşmış aydınlardır ya da ABD’nin Akdeniz Havzası’nda yenilgisini örtmeye çalışanlardır. Tabii bir de kendi sonunu Mursi’de gören Tayyip Erdoğan’ı unutmamak gerekir. Mısır’da ordu halkın yanında yer almış ve millileşmiştir.
 General Sisi’nin güçlü halk hareketinin karşısında saf değiştirerek halkın yanına geçmesi, Müslüman Kardeşler nezdinde Mısırlı şeriatı ezme kararlılığı ve ABD, İngiltere ve Fransa’nın Suriye’ye müdahale kararının ardından Süveyş Kanalı’nı kapatacağını açıklaması, Mısır Dışişleri Bakanı’nın Tayyip Erdoğan’ı “birkaç dolarlık adam” diye nitelemesi, Mısır’ın yönetiminin ait olduğu yere yani, Asya’ya doğru yüzünü dönmeye başladığını gösteriyor.
 ABD sadece Mısır’da değil, Suriye’de de, Irak’ta da, İran’da da yeniliyor ve “yeşil kuşak projesi” en iddialı, en sağlam hattında kırılıyor.
 ABD, Ortadoğu, Batı Asya ve Kuzey Afrika’daki en büyük yenilgisine doğru hızla sürükleniyor. Bu kez süpürgeyi kullanan halk hareketi öyle kolayca “manüpüle” edilemeyecek gibi görünüyor.
 Türkiye’yi Bölmek İsteyenler Bölünecektir!
Öncelikle Obama’nın, Başbakan Erdoğan’dan brifing aldıktan sonra, ABD Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone’ u görevlendirerek hükümet yetkilileriyle görüştürmesi unutulmamalıdır. Devamla yineObama’nın, Ricciardone’u Van ve Diyarbakır gibi iki önemli kente göndermesi ve ardından Lice olayının patlak vermesi, Türkiye topraklarında emperyalizmle “Kürt Sorunu” etrafında süregelen çarpışmanın yeni bir boyuta geçtiğini gösteriyor. Zaten Öcalan’da eş zamanlı olarak, “Açılımın ikinci aşamasına geçtiklerini” ısrarla vurguluyor.
 Biliyoruz ki, emperyalizm Anadolu topraklarında asla başarı kazanamadı. ABD’ de bu yenilgiyi Türkiye topraklarında kaçınılmaz olarak tadacaktır. Eğer ABD Türkiye’yi bölmekten vazgeçmezse, bölgesel veya dünya ölçeğinde savaşa neden olacağı açıktır. Çünkü, Türkiye’nin bölünmesi diğer ülkelerin bölünmesine benzemez. Bu iddiamızın temeli son iki aydır bitmek bir enerjiyle devam eden Kürdümüzü de yanına çekecek halk hareketidir. ABD Türkiye’yi bölmekten vazgeçmezse çıkacak bölgesel ya da dünya ölçeğindeki bir savaşın sonunda yenilecek ve kesinlikle bölünecektir.
 Korku duvarının yıkılması
Konda Araştırma ve Danışmanlık Şirketi, halk hareketinin en ateşli günlerinde dikkat çekici bir araştırma yayınladı.
 Gezi Parkı sakinleri arasında yapılan bu araştırmaya göre, araştırmaya katılanların çoğu, sırasıyla,“polis saldırılarına”, “anti demokratik uygulamalara” ve “özgürlüklerin kısıtlanmasına karşı bir tepki” olarak Gezi Parkı’nda olduklarını belirtiyorlar.
 Özellikle belirtmekte yarar var: Polisin saldırılarını görüp direnişe katılmaya karar verenlerin oranı %49,1’dir. Bu önemli bir orandır. 1980 sonrasında devletin baskısından korkarak sıradan gazeteleri bile okumaktan korkan, herhangi bir demokratik kitle örgütüne üye olmayan bastırılmış bir toplumun çocuklarının, polis şiddetinden kaçmak bir yana, bu şiddete kafa tutma isteğiyle direnişe katılmaları, gazlı-Tomalı barikatları parçalamaları, değerlendirilmesi gereken önemli bir saptamadır.
19 Mayıs 2012’den başlayarak devrimcilerin önderliğindeki yurtseverler, Sıhhiye’de de, Silivri’de de kendi korku duvarlarıyla birlikte barikatları yıkmış ve Türkiye halkına bu açıdan büyük bir özgüven ve cesaret aşılamıştır.
 Cumhuriyet tarihinin en büyük halk hareketi
 Gezi Parkı direnişi, Türkiye’de AKP’nin Cumhuriyet karşıtı politikalarına karşı biriken öfkenin ve Cumhuriyet tarihinin enbüyük halk hareketinin fitilini ateşlemiştir.
 Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde yaşayıp sokakları meydanları dolduranları bir yana bırakalım; İstanbul’da dahi, belki de bankında bir kez oturmamış, o güzel ıhlamur ağaçlarının gölgesinde bir kez dinlenmemiş milyonlarca insanın, daha ikinci günde eline ay yıldızlı bayrağı alıp “Hükümet istifa” sloganlarıyla sokağa fırlamalarının başka bir açıklaması olamaz.
 Milli Demokratik Devrimimiz Türkiye’nin meydanlarında sürüyor
 Üç haftadır süren halk hareketi taşıdığı simgeler (bayrak, Atatürk) ve attığı sloganlar ile (“Her yer Taksim her yer direniş”,“Mustafa Kemal’in askerleriyiz”, “Bağımsız Türkiye” vb)  sloganları atıldı. CHP, MHP, İşçi Partisi, TKP, ÖDP, EMEP hatta BDP gibi partilerin taraftarları bu sloganların atıldığı meydanlarda birlikte mücadele etti.
 Öncü Parti ve “halk hareketinin masumiyeti”
 Taksim Gezi Parkı’nda 30 saat süren ve 4 411 direnişçinin görüşlerinin alındığı belirtilen bu araştırmaya göre, görüşlerine başvurulanların %79’u herhangi bir siyasi parti veya demokratik kitle örgütüne üye değil.
 Biliyoruz ki, Türk halkının örgütsüz olmasının saptanması yeni bir şey değil.
 “gençler bir partiye üye değil, bu hareket bir parti tarafından yönlendirilmiyor” propagandasıok yaygın. ”Sakın partileri bu işe karıştırmayın, bu kendiliğinden ve haklı temellere dayanan bir halk hareketidir” denerek partilerle halk hareketi arsına ısrarla bir kalın çizgi çekme isteği var ve ne yazık ki bu genel bir kabul de görüyor.
Halkımız örgütsüz, bu bir gerçek. Bazı Batı ülkesinde siyasi partiler dâhil demokratik kitle örgütlerinin üye sayısı ülke nüfusundan fazla. Yani bir insan birden fazla örgüte üye. Televizyonlarda ve sosyal medyada örgütsüzlük göklere çıkarılıyor. Hatta Gezi Parkı’yla başlayan eylemlerin “masumiyetini” kanıtlamak için başvurulan

Örgütsüzlüğü “güzel bir şey gibi” sunan aydınların, 12 Eylül 1980’den sonra göklere çıkarılan “sivil toplumculuğun” ideolojik tahribatı altında kaldıklarını unutmayalım.

ABD resmi makamları da aynı saptamayı yaptı: “Türkiye’deki halk hareketi bir hak arama hareketidir ama bir lideri yok, bir parti yok.”
ABD’nin bu örgütsüzlük tespitiyle rahatladığını vurgulamaya bilmem gerek var mı? ABD’yi rahatlatan bir şey nasıl halkın yararına olabilir?
Örgütlü olmak ve bir siyasi partinin bu hareketi yönetiyor olması nasıl bu halk hareketinin “masumiyetine” zarar verebilir?
Halk hareketinin öndersiz ve örgütsüz olması, yüceltilmesi gereken bir şey midir? Bu durum, Kurtuluş Savaşı için yola çıkan bir halkın, Müdafa-i Hukuk Cemiyetlerinden, Temsil Heyetlerinden yoksun olması gibi bir şeydir.

Çünkü örgüt yoksa, örgütlü bir halk yoksa, başarı şansınız da yoktur., Eylemi nerede büyüteceğinizi ve hangi noktada durduracağınızı bilemezsiniz. Örgüt yoksa halk hareketi doğru hedeflere doğru yöntemlerle yöneltilemez.

Bu nedenle asıl örgütsüz ve partisiz olmak halk hareketinin “masumiyetine” zarar verir. Halk hareketinin masumiyetini koruyacak asıl şey, asıl güç, örgüttür, partidir. Partinin olduğu yerde provakasyon yoktur, partinin olduğu yerde başıbozukluk yoktur. Partinin olduğu yerde, hedef, strateji ve bu stratejiyle uyumlu taktik planlar vardır. Belli bir alanda birbirinden bağımsız olarak gelişen halk hareketi ancak parti aracılığıyla birleştirilebilir ve tek hedefe yönlendirilebilir.

Kısacası öncü bir parti varsa başarı da vardır ve halk hereketinin masum talep ve enerjisi işte ancak bu şekilde halk adına korunabilir ve geliştirilebilir.

Aslında sistem tarafından partiler ve  “parti” kavramı o kadar çok kirletilmiştir ki, halk içinde yer aldığı harekete onların kirleri bulaşmasın diye,partisizlik övgülerini sessizce onaylayan bir tutum gösteriyor. Düşünsenize “parti denince”, çok partili dönemden beri iktidarda olan partilerin şahsında ihaleler, voleler, kamu kaynaklarının talan edilmesi geliyor halkın aklına…

SOL BİR ARAYA GELEBİLİR Mİ?
Gazdanadam Festivali’ni yapabilen bir sol elbette bir araya gelebilir. Direnen Medya temsilcilerinin yaptığı bu büyük ve etkileyici festival, sosyal demokrasinin solunda kalan solun ve Kemalistlerin, ayrılıkları bir tarafa bırakarak, beraberce bir iş yapabileceklerini, elbirliği yapabileceklerini göstermiştir.

İSTATİSTİKLERE SIĞDIRILAMAYAN TEK GERÇEK : GENÇLİK
Bence bu eylemlerin tek sözcükte açıklaması var. ÖZGÜRLÜK

Eyleme gençler önderlik etti ve eylemlilik böylece tüm Türkiye’ye yayıldı. Gençlerin isyanı sadece siyasi gelişmelere değildi. Hatta esas olarak AKP’nin dinciliği ve işbirlikçiliği de değildi. 80 sonrası gençlik son bir aya kadar hiçbir zaman böylesine özgür olmadı. Ailesi sistem korkusu nedeniyle her şeylerini yasakladı. Saldırgan kapitalist düzen özgürlük adına gençliğin her şeyine karar verdi.
Hep yönetildi gençler. Hiç yönetmedi. Hiçbir zaman da ürettiğini içselleştirmedi, aslında özünde üretemedi.

Üretemedi ve yönetemedi.

Bu eylem, ana karnında başlayan baskıya bir isyan.
Baskıların son yıllarda iyice artmış olması, bağlı olduğu Cumhuriyet değerlerine saldırılması, ekonomik sıkıntı vs. bilinçaltında otuz yılda biriken tepkiyi ortaya döktü. Bu gençlerin tamamı için söyleyebileceğimiz şey budur. Bir kısmı Mustafa Kemal’in askeri, bir kısmı cumhuriyetin savunucusu, bir kısmı hükümet istifacısıdır.
Nihayetinde ne dersek diyelim, Haziran Ayaklanması toplumda farklı nedenlere dayanan hoşnutsuzluğun isyana dönüşmesidir.

Fakat hepsi de ürettiğini yönetmek istiyor. En insani taleptir ürettiğini yönetme isteği.

Gezi Parkı direnişi, kapitalizm ile sosyalizmin söylemlerle açıklanmamış olan savaşıdır. Yukarıda da bahsettiğimiz baskı altındaki bir ömre (kapitalizm) Gezi Parkı ve çevresinde kendisi üreten, yöneten, karar organlarında yer alan gençliğin (sosyalizm) mutluluğudur. 30 Mayıs günü parasız, komünal bir hayat dediğimizde bizimle alay edecek gençlerin, bir gün sonra bu hayatı ne kadar çok istediklerini ama bilinçaltlarına attıklarını gördük.
Yirmi gün süren Gezi Parkı yaşamında gençlerin mutluluğu “polisi nasıl Taksim’den gönderdik” gibi egosal bir tepki değildir. Bir şeye yarama, kendisinin de içinde birey olarak değer gördüğü bir organizasyonda yer almanın mutluluğudur. Bu eğer siyasal bir perspektiften yoksunsa, burjuva bir düşüncedir ve çoğu gencimiz de küçük burjuvadır. Fakat birçok devrimde biliyoruz ki, küçük burjuva unsurların proleter unsurlara dönüşme ihtimali (anlamak ve doğru müdahaleler ile) çok yüksektir.

Haziran Ayaklanması nedeniyle, Cumhuriyet tarihinin en demokratik döneminden  geçiyoruz. Demokrasi eşek gibi çalışıp beş yılda bir oy vermek değil, üretim, yönetim ve karar süreçlerinde yer almaktır ki, Taksim Komünü bunu sağladı.
Gençlerin komünü nasıl büyük bir beceriyle örgütlediklerini gördük. Yiyeceklerin temini, paylaşımı, revirin mükemmelliği, gaz bombası sağanağından kaçıp Gezi Parkı’na sığınan yurttaşları daha girişte ellerinde tedavi edici sıvılarla karşılayıp tedavi etmeleri, baygın ve yürüyemeyenleri sedyelerle hızla, o da yoksa sırtlarına alarak taşımaları…
Kusursuzca  iş yapma kapasitelerinden, verimliliği kesinlikle arttıran demokrasi anlayışlarından, farklı fikirlere karşı fikir üretmeyi bir yana bırakıp “söylenilenlerde acaba yararlanabileceğimiz bir şey var mı?” diye dikkatle dinlemelerinden öğreneceğimiz çok şey var.

 Telgrafhane.org

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder